okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Çin İzlenimleri

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z.Kırmızı
2007 

Satırların arasında kendisini tanıyacak
olan sevgili dost için 

 


Tapınağın içinden (Cheng Du)

İÇİNDEKİLER

Küçük bir açıklama,9
Çin İzlenimleri,11
Gitmek nedir,11
Kent,13
Buz,21
Yasak Kent,24
Eski Kent,26
Yemek,27
Tapınak,38
İnsan,58
İnançlar, bedenler ve yüzler,64
Shu Feng Ya Yu Çayevi,76
Fener Olmak,91

Küçük Bir Açıklama

Bu izlenimler son derece kişiseldir. Hiçbir sav taşımazlar, ne yazınsal, ne türsel, ne bilimsel. Üç beş yakın dost için, onlarla ortak bir anı oluşturmak, küçük bir yaşam alanı üretmek için öylesine yazılmışlardır.

Okunmaları için bir neden yoktur. Okununca okuyana ne verir bilmem. Ama en azından zamanlarını alacağı kesin.

Ne olursa olsun, Okuyan Dostum, aramasına bile gerek yok, burada duran beni bulacaktır. İçtenlikten mi söz ediyorum. Hayır, sizi yanıltmak istemem. Bu yazıyı, bunu yazışımı içtenlik açıklamaya yetmez. Üstelik bunu istediğimi de sanmıyorum. İçtenlik en iyi hile biçimidir. Ben duygularımızın en iyi oynayarak anlatılacağına inanıyorum. Zaten hepimizin de yaptığı bundan başka bir şey değil.

Dostlarım, bunu ortaya atılmış bir söz, yaydan, belki çıkmasaydı iyi olacak ama artık bir biçimde çıkmış ok, ortalığa düşmüş bir önerme olarak görürlerse ne ala!

Bir deneme bu. Denenmiş bir şey. Belki yazanı için yaşamın önünde bir sınavdır da. Ama çok da büyütmemeli. Herkesin bir Çin’i vardır kendi içinde ve o Çin hakkında bir düşü. Benim için Çin bir insandır, onun yüzüdür, onun yüzünün gizlediğidir.
Yitirilen bir şeyi bulmak gibi.

Bu.

Zeki Z. Kırmızı

 

Çin İzlenimleri

Bilge dedi ki:”Ancak bir acı duyduktan sonradır ki
bir insan gerçekten sevinçlidir; hiçbir acı duymamış
bir kişi tam anlamıyla sevinçli olamaz.
Ağladığımız zaman da asıl içimiz dinlenir; işte
bu dinginlik sevinçtir”.
Wang Yang-Ming

Gitmek nedir?

Bakmak, görmek değil. İnsan kendini görür baktığında ya da ne istiyorsa onu. Bakmak ne zaman okuma olur? Doğayı, bir ülkeyi, bir halkı, bir insanı okuyabilir miyiz? Bir tapınak, yasemin çayı, koku ve gülümseyiş (ah!) okunabilir mi? Çin ülkesinin insanları ve onların yüzleri ve onların yüzlerindeki gülümseyiş neyi, nasıl anlatır? Çin Seddi’ni görmek Çin’i görmek olur mu, ya tersi? Pekin ördeği yemenin bir anlamı olabilir mi? Anlatı yaşamın yerini tutabilir mi? Yaşamdan soyutlamalar değil midir sözce? Peki, anlatılamayan yaşam, kime, hangi değeri taşır? Belki de yaşam dediğimiz şey sonsuz, uçsuz bucaksız bir anlatı yalnızca… Bunu anladığımda dünyanın kesintisiz bir biçimde bir insandan diğerine dil üzerinden aktarıldığını gördüm ve Du Fu’nun dostuyla birlikte sazlı gölde, ayışığında çıktığı gezintide kayığına bindim sessizce.

Oscar Wilde demişti: Hiçbir şey duymadım ve hiçbir şey görmedim. Bunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim, evet, ben Çin’de bir şey görmedim, hatta oraya gitmedim bile. Odamda bir seyahat’’e çıktım (Xavier de Maistre) , odamda bile değil, imgelemimde, kafamın içinde gerçekleşen bir yolculuktu bu. Ben kendime yolaldım Çinli bilge gibi. Bu hoş, tatlı bir yolculuktu, tanıdık dostlarla, sevdiklerimle, kafamın içinde, ruhumda taşıdıklarımla katettiğim bir içyolculuk.

İsterdim ki, Dante’ye kılavuzluk eden Beatrice gibi bana da bir manevi güç kılavuzluk etsin. Lao Çu , Konfüçyus ya da neredeyse o, benim Beatrice’im…

O zaman görmek, anlamak için bir yere gitmem gerekmiyor muydu? Bütün bunlar boş mu? En büyük gerçek Nirvana , Gautama Buda’nın eşsiz yolculuğuyla bedenden bedene, biçimden biçime, arına gide tüm arzunun sona erdiği büyük vazgeçişe ulaştığı yer, onun büyüleyici çağrısındaki güç, gerçekten etkileyici bir sesleniş değil mi? Burada olmak neden orada olmaktan farklı olsun? Benim, senin, ötekinin diliyle anlatıldığı, bir ezgiye aslında, bir şarkıya dönüştüğü için mi? İnsanlar bir değil, hep ve kaçınılmaz bir biçimde iki olduklarından mı? Biri öbürüne anlatsın diye, hatta biri kendine anlatsın diye.

Gitmek kalmak mı gerçekte?

Kent

Büyük bir ülkenin büyük kentleri… Çokluk Çin’i tanımlayabilir. Ya bolluk! Dağları da çok, düzlükleri, ovaları da… İnsanları da. Kendine sığmayan bir ülke olsa olsa budur. Bir şeyi öteki şeyini örtmemiş, baskılamamış, biri yüzünden öteki güdük kalmamış. Her şey sanki birbirini gölgelemeden sere serpe büyümüş. Kentlerin kurulu olduğu geniş düzlükler gözün alabildiğine uzanıyor ve aradığım şey, dağların eteklerinde dinlenen sis, tepelerindeki kar, uçuruma uzanmış güzel kokulu, akasya olabilir mi, ağaç yok göz erimim içinde. Dağlardan süzülen Çin yazısı, yumuşatılmış çiniyle tonlanmış resim ve gezgin şairin sapa dağ yollarına koyulmuşluğu, uzaklığın ve özlemin katmer katmer açmış yaban çiçekleri de. Ya tarih, bu yeniden yapılan, inşa edilen kentlerin neresinde gizli. Kentin ruhu nerede?

Kilometrelerce uydu kentler, görkemli modern yapılar ve inşaat inşaat inşaat… Pekin (Beijing) olimpiyatlara hazırlanıyor, ya Changchun , ya Cheng Du. Çinin modern kenti bir gurura işaret ediyor. Daha iyi, sağlıklı, işlevsel uzam tasarımları bu kentlerde Batı dünyasını tekdüze yineliyor. Katlı kavşaklar, hava hatları, betonun kenti orasından burasından biçen uzanışı, geniş caddeler, bulvarlar, öncelikleri çoktan reddetmiş her türden araç: bisikletler, motorsikletler, her model ve marka otomobiller, toplu taşıma araçları, otobüsler, trenler, alçak ve yüksek tabanlı raylı taşıma türleri, metro, dev alışveriş merkezleri, yani her şey. Her şey birlikte büyüyebilir. Nereye kadar? Çin’in sınırsız kaynakları Çin’e bir Amerika sığdırabilir mi? İçine aldığı Amerika’yı Çinlileştirebilir mi Çin?

Kalabalık cadde (Cheng Du)


Sinema önündeki meydan (Cheng Du)


McDonald’ların, Kentucy’lerin geleneksel aşevleri, büyük lokantalarla yan yana durduğu bu kentlerde sanki kenti oluşturan canlı cansız her varlık kendisinden beklenen şeyi biliyor. Kadınlar erkekler kadar ortada. Buz tutmuş caddeleri geceyarısı küremek için erkeklerle yan yana, fabrikalarda kaynak makinelerinin başında.


Cheng Du. Baharatı seven bu kentin eski ve canlı, renkli bölgesi buram buram kokuyor. Egzotik bir koku. Tanımadığım baharatlarla yapılmış kızartmaların, haşlanmış sebzelerin, sokakta bir çuvalın içinde satılan şeker kamışının, tropik meyvelerin karışımından olma koku. Ağır bir koku… İstanbul’un Mahmutpaşa’sı. İnsanların çoklu devinimlerinden oluşan akış çizgileri: inen çıkan, kesişen… Merdivenler, bisiklet parkları, elektrik fenerinin dibine işeyen çocuk, ince bir sapa takılı mısır ya da çöp şiş kemiren genç yaşlı, çocuk, kadın erkek Çinliler, yolların buluştuğu geniş meydanlardaki kaynaşma, cıvıltı, rengarenk fenerler ve bayram hazırlığı. Canlı dükkan cephelerinin tabelalarındaki yazılar Çincenin inişli çıkışlı yabanıl tizlikleri, ara nağmeleri ile karman çorman.

Motorsiklet/bisiklet parkı (Cheng Du)

 

Sokak satıcıları (Cheng Du)




Sokak satıcıları (Cheng Du)


Sokak satıcıları (Cheng Du)


Sokak satıcıları (Cheng Du)


Minibüsün penceresinden kayıp geçen eski mahalle girişi. Uçları yukarı kıvrık pagodalar. Tuğlaların dalgalanan dizisi. Dar sokaktan gelen Çinli ses… bir yaban kuşunun ötüşünden farksız bu: bir çağrı. Orada hiçbir şey kendi olduğu için utanç duymaz. Orada en küçük en büyükle eşit. Herkesin güneşten ve gölgeden ve yağmurdan ve çiçeğe durmuş kiraz dalından payına düşen aynı. Sanıyorum ya da sandım ki, beden kendi üzerine düşer, ötesine değil orada. Beden kendini oynar. Baba oğlun ve oğul babanın yerine geçmez. Ne de anneler kızlarıyla yer değiştirir. Ve yine düşündüm ki bu kentin gizli koridorlarında, caddelere bakan hurdalığa dönmüş ya da çamaşırların sergilendiği balkonlarında sabırla dokunan ipek halı geriye doğru akan bir zamanın ipuçlarını da düğümlüyor. Ve banliyöler. Ve yığınsallık. Ve yoksullar. Yoksulların yığıldığı sosyal meskenler.

Bir genişleme duygusuna bağlı büyüme bu daha çok. Balon gibi şişen evrenle birlikte evrenin içinde yer alan tüm gökadaları, samanyolları, güneş sistemleri, yıldızlar da saçılıyor, şişiyor, büyüyor. Böyle bir duygu… Böyle bir büyüme, Çoğul. Denge dengesizliğe bağlı. Bozunum belki kaçınılmaz. Tersinmezlik.



İnsanlar (Cheng Du)

Bu kent her şeye, herkese sunuyor sanırım her şeyi. Kendimi kandıramam. Orada bayağılık kalın örtülerin, işlenmiş zengin kumaşların, Çin uzlaşması inceliğin dilinin yumuşak ama inatçı baskılaması altında gizli bir çekicilik konusu da olabilir mi? Bunu merak ettim.

Pekin. Donmuş ırmağın ve ayazın sert, hırçın kavuruculuğu, beyazlığı üzerinden gülümseyen Mao Zedong. Çin köylüsünün arkasındaki beş bin yılı ve onun saray meşrebini, onun çarıklarının altındaki ipeği, kırılmış ayak kemiklerinin bastığı yerde dengesini yitiren dişil toprağın dalgalanışını, Çin ruhunun kaligrafisini, dağların iniltisini ve çamurun, Sarı ırmakla yoğun derişimleri içinde döne bulana akan çamurun iyileştirici gücünü, bilmiş, görmüş, gülümsemiş, ‘yürüyelim hep beraber’ demiş uzun yol yolcusu Başkan

 



Başkan Mao’nun önünde (Pekin)

Mao. ‘O bizim kurucumuz”’. Tien-An-Men ve uzakta Anıtmezar. Gecenin mavi çakımları, devrimin anıtı ve uçsuz bucaksızlığın, enginliğin soğukla ayıklanmış, arınmış saydamlığı. Biz orada neyi görebilirdik ki? Neyin parçası olabilirdik ki? Çinliler tıpkı bize benziyorlar, ötekilere de. Hepimiz birbirimize bütün kurgularımızı yıkacak, geriye duygudaşlık, kardeşlikten başka bir şey bırakmayacak kerte benziyoruz.

Fener. Çin feneri. Şenlik. Ejderin pulları ışıldıyor. Onun yeniden dirilişi ve alevden soluğu. Kent kımıldıyor. Töre duru kaynak suyunun dibinde çakıltaşları gibi gülümsüyor. Yara iyileşti. Kan akmıyor. Ülkenin tüm fenerleri tek tek yakılıyor. Bir ezgi rüzgarla kulaklarımıza taşınıyor: Kuğunun Şarkısı bu.

Dinginlik. Uysallık. Yo, hayır, uyumluluk... Bu da değil. Uyumdan çıkan ezgi, kentin üzerini örten, bu kaynaşmayı tartıp ölçülerinde yaşanabilir kılan esenlik ve kıyı. Uçuruma kaç var?


Buz

Changchun. Çin kuzeydoğusu. Buzlar ülesi. Eksi 20-25 derece. Gece ayazı.

Ejderin kuyruğu. Buzun mavi saydam çağrısı…

Otelin girişinde, elinde çalı süpürgesi, soğuk yelin esintisiyle bir çırpıda yeniden toplanan buzlu karı süpüren kadın.
Buz parkı. İmparator: ‘Bir yorganım olsa,ah! Büyük bir yorganım olsa. Kar altında, başkentimde soğuktan titreyen, üşüyen, donan insanlarımın tümünün üzerini örtecek kadar büyük bir yorganım olsa’.



Buzlar ülkesinde mutluluk tanrısı (Changchun)


Kent bu soğuğa rağmen, bu soğuğa karşı kımıldıyor. Trafik akıyor. Caddelerde binlerce insan, birçoğu kadın, sıkıca giyinmişler, ellerinde kar kürekleri ve çalı süpürgeleri, yolları kar ve buzdan temizliyorlar. Sonra askerler gördüm, aynı işi yapan. Bütün gece bu durmuyor. Birileri diğerleri için yorganı büyütüyor. Birileri diğerlerine sıcak, renkli düşler aktarıyor.

Donmuş göl. Göçmüş kazların unutulmuş çığlıklarını işitiyorum. Işığın bile çıtırdayışını, donmuş gecenin içinde. Kazların geride unuttukları kanat hışırtılarını… Karga kendi boşluğu içinden bakıyor bana dikmiş gözlerini. Olmayan ağacın dalından…

Gölde kayak yapanlar… Ellerimi nerede bıraktığımı düşünüyorum. Yüzüm beni terk etti. Donmuş havanın içinde buzdan kesitler biçiminde yüzlerim bana bakıyor. Bir aynada çoğalmak gibi… Varlığım bir boşluğu çevreliyor. Bu boşluğun içinde soğuk anı kırıntıları elmas ışıltılarıyla zamanın dışından beliriyor. Kuru ağaç dallarında varlıksız seslerin doğrultulamayan, biçimlenemeyen dilleri katılaşıyor ve uzuyorlar yere doğru. Buz kımıldıyor. Saydam, parlak bir yeşili yakalıyor kendi derinliklerinde. Sonsuzluk tutsak ediliyor.

 

 

      


Buz dünyası (Changchun)

Asya Ülkeleri Kış Sporları Olimpiyatı. Bütün Changchun gece, ayazda yola düşmüş, kapalı spor salonundaki buz yarışlarını izlemek için. Anne, baba ve çocuk. Samur kürk ceketli baba subay. Oğul seviliyor olmanın, gözde olmanın hakkını veriyor. Nazlı. Kadın sanki hak etmediği bir şeyin sahibiymiş gibi hayranlıkla izliyor diğerlerini. Bu adamı seviyor. Oğlunu seviyor. Ah, Bu mutluluk senin için çok değil Bayan, demek istiyorum ona. Gençler, taşkınlıkları. Cep telefonları. Işık. Tribünlerde çoşku. Çin ekibi ikinci, 1000 metre yarışlarında. Çocuklar, gençler, yaşlılar, orta yaşlılar, kadınlar ve erkekler. Çin’in güzel insanları.

Onlarla birlikte solumak havayı, heyecanlanmak, fırlamak ayağa, düşkırıklığına uğramak, haykırmak, tempo tutmak, alkışlamak. Kimin kazandığı önemli mi?



Asya Olimpiyatları (Changchun)

Buzun bir yüreği var mı? Buzun yüreğinde, Buz Sarayı’ nın yüreğinde ne var?
Çözülünce buz, apansız donmuş yürek, atışını sürdürür mü?


Yasak Kent

Alacakaranlıkta donmuş ırmağın içinden yükselen sonsuz boşluk. Mao’nun gecenin buzunu çözen gülümseyişi... Tien-An-Men meydanı. Zafer anıtı. Kentin uykusu. Sonsuz uyku. Ayazda yapışkan işportacıların turistik fotoğraflar, yün bere, eldivenler, manyetik top, vb. oyuncaklar satma çabaları. Tempo tutarak uygun adım koşan askeri birlik. Nöbette Çinli asker. Köprü.

Meydanda kımıldanan tarih... Gözyaşlarının birikmiş tuzu. Seçilemeyen, ayrıştırılamayan seslerden oluşan uğultu... Pekin’in gizli sesi... Kentin sesi. Yabancı gözlerimde bir ime dönüşmekten çoktan vazgeçmiş, belleğine bir kayıt olarak asla düşmeyeceğim büyük kent.



Yasak Kent'den bir ayrıntı (Pekin)


Gurur. Pekin bir gecedir. Pekin ayazdır, donmuş su. Pekin otuz milyonluk düş sandığı, ördek: size kaçıncı ördeği yediğinizi söyleyebilirler orada. Bir ördeği tırnaklarına varıncaya değin yersiniz. Tüylerini yiyip yemediğinizden kuşku duyarsınız. Kim bilebilir?

Kuşkusuz ortada Pekin falan yok. Bir başkent yok. Üzerine bastığım döşeme taşı, elimde tuttuğum bir bardak, masa örtüsü, yemek çubukları var. Her yerde olan, olabilecek şeyler…

Eski kent

Bu kentler aslında bizi yadırgatmıyor. Modern söylemler, modern kurgular. Tanıdık tekdüzelikler, yavanlıklar, diziler: dikey ve yatay. Burası neresi? Çin nerede?

Bir dakika! Neydi o? Dörtgenlerin, dik açıların arasından bin an belirip yiten, uçlarında kıvrılan, ejder başına dönüşen çatı, iki el ayasını buluşturup yükselen ve sonra saygıyla eğilen düşünce, bir eski sokak girişi: o sokağa girmek, o sokağı yürümek, orada durup hayatı koklamak, küçük bir Çinli çocuğun minik elini tutmak, pencereden dışarıyı seyreden ak saçlı yaşlı kadına gülümsemek, onun gizlerine hiçbir zaman ulaşamayacağımı bildiğimi de göstererek, önünden saygıyla geçmek, işe giden insanların yüzlerine bakmak…isterdim. Tüm düşlerimle bir yığınak yaptım bu klasik Çin evlerinden oluşan sokağın içine. Oysa görüp görmediğimden bile kuşkuluydum eski kenti. Bu yığınakta, bir avluda tek başına erik ağacı çıldırmış, çiçek açmış olmalı, olabilirdi. Erik ağacı beyaz çiçekli dalını esirgedi bu yabancının gözlerinden.

Yemek

Çin’e, Çin kültürüne başlıca tanıklığım Çin Yemeği üzerinden oldu. Yine kuşkusuz biz yabancılar gözetilmişti gizli, açık. Diğer tanıklığım insanadır. Bu geziden benim payıma az ya da çok düşen şey, bu iki okumadır: Yemek ve yüzler. Biliyorum ki, tüm okumalar kişiseldir, eksiktir, aşağıdaki okumada olduğu gibi.

Çin Yemek Kültürü ritüeline 5-6 kez girdik. Buradan, arınarak (katharsis) çıkıp çıkmadığımı kestiremem. İştahlı bir fotoğraf verirken, ritüele özgü hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemediğimi, hiçbir tadı göz ardı etmek istemediğimi de belirterek, bir yanlış anlamayı önlemek isterdim. Konu sıradan bir açlık duygusunun bastırılması olamazdı benim açımdan. Ben Çin’in, bir uygarlığın tadına bakmak, kokusunu yakalamak istedim. Ritüelden korkan ben, bu yüzden onun gereklerine boyun eğdim. Çubukları bile denedim. Çok başarılı olduğum söylenemez.

Resmi görüşmeler, arkada yatan tecim, uluslar arası alışverişin dayatmaları, vb. yi ayraç içine alıp, yemeğe, bir geleneğe odaklandığımda, Çin Yemek Kültüründe içerikle biçim arasında uyumu, etkileşimi görmek beni çok da şaşırtmadı. Kültürün en önemli parçası, inanç dizgesinin yerselliği (göksel değil) ve onun getirdiği, topluluk yaşamına çekidüzen vermek, iyi biri olmak, davranışımızı ve dilimizi gündelik yaşamın tüm belirişlerinde sürekli bir eğitimin parçasına dönüştürmek, bir incelik’i taşıma bilincini her an canlı tutmak, ataya layık olmak gibi önermeler, gündelik yaşamı bir ritüele çokça dönüştürdüğü gibi, aynı zamanda tüm bunların bir iç arınmanın, bir yücelme duygusunun parçası olmasını da sağlıyorlar.

İçerik biçim ilişkisine girmek istiyorum. Burada, Roland Barthes’ın şu anda içeriğini hiç anımsamadığım ama etkilendiğimi iyi anımsadığım, Japon Yemek Masası hakkındaki yazısından esinlendiğimi belirtmem gerek. Sadece, arkada duran felsefeyi, düşünsel yaklaşımı kavrama girişimi açısından.

Dünyanın zevkleri ve nimetleri karşısında insan nasıl durmalı, sorusu yaşamsal önemde. Çilecinin yolu yeterince incelik ve sevecenlikten yoksun, bunu biliyoruz. Çin uygarlığı bu yolu denemeyecektir. O zaman büyük arınma için, Zevki, Tutkuyu büyük tutmak, onu çözümlemek, ayrıştırmak, monadlarına , bölünemez parçacıklarına ayırmak ve her tadı, her eylemi, tutkuyu zaman ve uzam (mekan) içinde dizisel ard ve eşzamanlı bir yapıya dönüştürerek tanımak, adlandırmak, içselleştirmek, Zevkten bir anlatı (ifade) kurgulamak ritüelin ilk eylemini oluşturuyor kaçınılmaz bir biçimde. Böylece parmakların süreği sayılması gereken çubuklarla ya da her parmakla birlikte tatlar tek tek denenecektir. Yemeğin tadı, kokusu parmağa sinecektir. İşte bu varlığı algı deneyimi, bize neleri terk etmemiz gerektiği, nelerden yoksun kalacağımız konusunda bir aydınlanma sağlayacaktır. Evet, neyi terk edeceğimizi, neden vazgeçeceğimizi bileceğiz. Önce hazzı yaşamak, sonra onu bırakmak… Dikkat edilirse burada belirgin olan, öne çıkan şey, Öznelik tutumundan vazgeçmemek. Bu bir insanın kendini eğitimi, ruhsal içeğitimiyle ilgili aynı zamanda. Bilerek yaşamak ve bilerek vazgeçmek (ölmek). Bu Çin davranışındaki zarafetin arkasında yatan zalim denebilecek sıkıdüzene (disipline) de işaret elbette. Zarafetin bir toplum uygarlığına ilişkin toplumsal göndergesini unutmamalıyız. Seçim ve ayıklamalarla, bedel ödenerek yürümüş bir tarihsel süreç bu. O zaman hem doğal bir gereksinimi karşılamış olacağız, hem de asıl amaç, arınma, ruhsal yücelme gerçekleşmiş olacak. Yemek yiyen insanın bedeni ve eylemi zaman ve uzam içerisinde sıralı birim davranışlarla örgülenecek, hemen her eylem kendisi olarak tanımlandıktan, gerçekleştikten sonra diğer eyleme halkalanacak, diğerine göre kendi anlamını aşacak, böylece aşkınlık sağlanacak. Sofra düzeni, yemeklerin türü ve ilişkileri, servis ve kullanılan araçlar, sözünü ettiğim ve arkada gizli duran felsefece belirleniyor.

Altını özellikle çizmek istediğim şey, öznenin tatları ve tutkuları orada hazır bulmakla yetinmediği, yeni tatlar, tutkular peşine düşmesi. Sanki zengin kaynakların egemeni kültür, kendi zenginliğinden yeni zevkler üreterek, bir tembellik hakkı, yaşamın gelipgeçerliği, geçiciliği üzerinden bir seçenek uygarlık kurguluyor. Evet, kalıcılık değil, geçicilik düşüncesi, algısıdır buna yol açan şey. Ancak bu duyguyla, o eşsiz, ütopik tadın peşine düşebiliriz. Başka türlü olmaz. İmbik, damıtma, harikalar ve cennetin buradalığı, yerselliği, maddeyle dolarken maddeden boşalma bir yandan…

Ritüel de bu işte. Özen gösterilerek seçikleştirilmiş bu eşsiz tat bir deneylik (laboratuar) duygusu yaşatır insana.
Zamanın ve uzamın dilimlendiği, sıraya konulduğu ve eylemin bir özneden diğerine incelikle aktarıldığı yerde kalmıştık. Masanın ortada dönen bölümüne yemekler konur ve bunların tabaklara aktarılmasında yemek yiyen insana yardım sözkonusu olamaz. Böyle olursa her şey anlamını yitirir, çünkü ritüel kırılır, arınma, özeğitim süreci parçalanmış olur. Doğanın bereketi, bolluk bir vaat olarak sergilenir. Tatlı tuzluyla, turşu sebzeyle, balık etle, çorba ana yemekle bir aradadır. Sıra yoktur. Eşzamanlılıktır baskın öğe. Otlar, soslar da öyle. Ama tuzluk, baharat kapları görünmez. Çünkü masaya tatlar belli bir olgunlukta getirilmiştir. Batılı kültürün kaşığı, çatalı servis edilmez. Bıçak hele aransa da bulunmaz. Çağrışımları kötü olduğundan mı acaba? Bunun anlamını da felsefenin içinde aramak gerekir. Herkesin önünde küçücük bir yemek tabağı (bizim meze tabaklarımızdan küçük), kumaş peçete, kadeh, minicik bir porselen çorba kasesi ve yine bu kez masadan hiç eksilmeyecek bir içecek olan Yasemin Çayı için küçük bir porselen kase, bir de üzerine tahta yeme çubuklarının konduğu, küçücük bir porselen taşıyıcı bulunur. Her şey yemek boyunca bu araçlarla gerçekleştirilecektir. Yemek tabağı çok küçük olmasına rağmen istenmedikçe değiştirilmez. Birçok yemek türü bu tabakta birbirine karışır, hemhal olur. Genellikle onur konuğu gözetilerek, alçakgönüllü ve dikkatli birkaç parmak, ortadaki masayı yavaşça çevirir. Uzanan bir elin gölgesi çevirme işlemini anında durdurur.

Daha masaya ilk oturulduğunda sıcak sabunlu havlular sunulur. Çinli gözlüğü varsa çıkarır, tüm yüzünü bu sıcak, sabunlu havluyla siler uzun uzun, sonra ellerini. Ve daha masada hiçbir şey yokken, genç kız elinde çaydanlık kaselerden sağda durana uçsuz bucaksız Çin doldurur: Yasemin çayı. Yemekten önce, yemek boyunca ve sonra da Çin’i yudumlar, içersiniz. Kase hiç boş kalmaz, eksildikçe tamamlanır, ta ki siz dur deyinceye kadar. Bu içki öyle sanıyorum, bir ruh eşlikçisi. Yemeğin ağırlığını, yerçekimine bağlı yanını gideren, uçuculuk sağlayan, tüm kanallarda tıkanmaları, kirlenmeleri açan, inceltici, saydamlaştırıcı, hafifletici bir sıvı. Ruhun kendisi. Kokusu ve tadıyla zevke bağlarken içeni, yeğinliğiyle metafiziğe bağlıyor, yüce olan’a. Ve yasemin çayı günlük yaşamın her yerinde önünüzden hiç eksilmeyecektir. Her yerde karşınıza çıkacaktır. Sizi yerçekiminden bağışık kılacaktır.

Yemek masasının etrafında dizili uygarlık, zenginliğince alçakgönüllü gülümser. Görünüşe aldanırsanız yanılacağınız öyle açıktır ki. Şu karşınızda oturan Çinlinin sadeliğinde, yüzünün anlatımında, gülümseyişinde hafife alamayacağınız bir şey sizi acele yargı verme konusunda önler. İyi ki böyle olur. Çünkü en ufak yanılma, gülünç olmanıza yeter.

Çubuklar doğallıkla, ama parmakların ucundan da aktarılır zevk. Orta masa dönüyor. İki çubuk inanılmaz bir ustalıkla, iki parmak gibi, bir an içinde, uzanıp nefis görünümlü bol kılçıklı tatlı su balığından bir lokma koparıyor. Bazen bir ot, kemikli bir et parçası, bir tropik meyve parçasıdır bu.

Yeniden felsefeye dönmenin sırası şimdi. Minimalizm üzerinde durmak gerekebilir, biçim içerik ilişkileri açısından. Doğal dürtü, doyunma, yeme içgüdüsü, hızla giderilmeyi öngörür. Acıkan insan için ritüel söz konusu bile olmaz. Önümüze gelen ilk yiyeceği olabildiğince büyük çanağımıza kaşık kaşık doldurur, doyunuruz. Ama Çin Eğitim felsefesi inceliklerin bir ödeve dönüştüğü soylular sınıfında yeme ve doyunma işini bir dizi eş/ardzamanlı törene dönüştürerek eylemi bir estetik deneyime dönüştürür (söylemiştik). Bir tür kurgu işlemidir bu. Ne kadar dolayımlı, değişmeceli (metaphor), aktarımlı olursa edim derinlik ve içerik kazanır, anlatısallık, kişisel ve toplumsal arketiplerle eklemlenmiş bir geri bilinci, kökensel arayış, ataya saygı ve onunla buluşmaya yol açar.

Önünüzde duran tabağınız küçüktür, çünkü acıkmışsanız, gözünüz tören mören, felsefe falan göremeyecek denli kararmışsa, yapacağınız ilk şey tabağınızı tepeleme bir yemekle, önünüze ilk gelen yemekle doldurmak olacaktır, ama seçkin bir yüksek görevli olarak bu saygısızlığı yapmanıza izin verilemez, tabağınızın küçüklüğü bunu önleyecektir. Tepeleme doldurulacak bir tabak değildir o. Bir lokma, bilemedin bir yemekten alabileceğiniz iki lokmalıktır tabak ve siz daha yemekten parça koparırken ortamasa dönüşünü sürdürür ve ikinci bir atılım (hamle) için artık çok geçtir. Yapabileceğiniz birkaç şey var. Aldığınız lokmayı tadıp, o anda önünüze gelen ikinci bir tada yönelmek, ya da sabırla beklemek. Neyi mi? İkinci lokmayı koparmak istediğiniz yemeğin önünüze gelmesini. Bakın ağzınızda lokmayı yutmak için acele etmenize gerek yok, sevdiğiniz şey uzaklarda geziniyor. Beklemeyi bilmelisiniz. Ama beklerken ötekinin tadından neden kendinizi yoksun bırakıyorsunuz ki? Şu anda önünüzden geçen, ağzınızdaki tadı güçlendirecek, çeşitlendirecek bir başka dünya nimeti size göz kırpıyor. İşte erişebileceğiniz uzaklıkta. Böylece ruhsal eğitimin birçok döngüsü yarı istem, yarı zorla, dayatmayla gerçekleşmiş olacaktır. Sonuç, değişik tatlara bulaşmak ve bunun için sabırlı olmak, ağzınızdaki yemeği ağır ağır çiğneyerek tadın özüne varmaktır bu ritüel üzerinden.

Gelgelelim, henüz işin başındadır kişi. Yıldızlar, güneş, gezegenler, ay ve Dünya döngüsünü yineler masa. Gökcisimleriyle kalmaz döngü. İlkyaz kışı izler. Güz Yaz’ı. Doğa yapraklanır. Toprak terler, buğulanır. Sararan yapraklar rüzgarla uçuşur, dökülürler. Kar her şeyi örter. İnsanoğlu doğar, yetişkin olur, evlenir, çocukları olur ve ölür. Evren döner ve döner. Dünyanın nimetleri yenilenir, yinelenir ve masanın üzerinde burçlanır. Ayı olur, oğlak, kuş, köpek, ördek olur. Turna sürüleri göçerler ve ilkyazla dönerler. Çığlıkları kulaklarımızdan eksilmez. Doğayla birlikte masa döner. Yaşam yinelenir ve sonsuz sarmal döngü, çünkü bir şeyler çoğalır bir yandan ve eksilir, bir ritimle yankılanır, bir ezgi duyulur. Değişme’nin altında kalan’ın, süreksizle atbaşı süren’in eytişmesinden, çatışmasından kıvılcımlanan bir temayı çeşitleyerek yineleyen bir ezgidir bu. İnceltilmiş, eğitimli kulaklar için gezegenimizin evrenin boşluğunda tükenmez dönüşünün belli belirsiz hışırtısı. Bu, masa; yaşama göndermedir, bir imgedir, hatta imdir, anlamına gelir.
Binbir suratıyla, binbir maskesiyle Dünya ve onun nimetleri kendi doğal çevrimi içre dönedurur ortamasada. İnsan, burada dönen dünyayla esrik, tutunur birkaç nesneye. En başta yeme çubukları. Onlar biçimini yitirmiş tözü devini, eylem üzerinden duraylaştıran, yakalayıp özleştiren bağlantılar, köprülerdir. Kapıp getirirler buraya.

Tabağınız değiştirilmez. Kolay kolay, siz istemedikçe. Bir Çinli bunu istemez sanırım. Çünkü bu minik tabağın üzerinde dünyanın tüm kategorileri, kavramları ve onları açınlayan tatlar buluşur, birleşir, harmanlanır, bir üst kategoride tümlenir, yeni karma tatlara vesile olunur, yaşam ve onun zevki deneylenir. Başta söylemiştik, zevkten vazgeçmenin en kabul edilebilir yolu zevkte doruğa ulaşmaktır öncelikle. Tabağınızın üzerinde birer lokmalık farklı yemek örnekleri üst üste binişir, kakışır, bulaşır, bir sofra düğünüdür bu. Beklenmedik bileşimler beklenmedik tatları sezdirir, hoşnutluk duygusu yükselir. Belki bir sonraki, dersiniz. Ardından, yine, belki bir sonraki… Kat üzerine kat çıkarsınız, ama yükselen bir şey yoktur, bu olanaksızdır. Belleğe yerleştirilir her edim, tat, bellekte bir duyumsal deniz, bir sonsuz ağ, dalgalanmaya bırakır kendini. Bu yüzdeki gülümseyiştir tam da. Bir gülümsemedir.



Çin sofrası (Changchun)


Bir yudum yasemin çayı almanın sırasıdır şimdi. İşte biraz daha hafiflediniz. Yiyorsunuz ama hafifliyorsunuz bir yandan. Bu, törenin, kültürün maddeden aldığı en incelikli öç, gelmiş geçmiş en ustalıklı cinayet girişimidir. Yemek süresi yapısal sınırlamalarla uzatılmış, zaman yemenin, doyunmanın dışında amaçlara bağlanmış, buna göre yeniden düzenlenmiş ve yeni boyutlarla eklemlenerek zenginleştirilmiştir. Dikkat edin, zamanın kişice tasarrufu (içselleştirilmesi) zenginleştirilmiştir. Bu arada yine de yemek yediğinizi ve doyduğunuzu unutmayın. Belki de ideaya giden yol beden üzerinden, bilinçle kavranılmış beden üzerinden geçiyor. Çin uygarlığı, bedeni yadsıyan bir uygarlık değil. Beden üzerinden yaşamı anlamlandıran, anlamaya çalışan bedensel bir uygarlık. Bu yüzden bedenin şarkılarını söyleyerek onu aşabileceğini ummuştur.

Orada pişirmeyi haşlamak olarak düşünmek gerekir. Özellikle sebzelerde. Yana kavrula tadından ayrı düşürülmüş yiyeceklerin retlere dayalı kimsesizliği sizi üzmez. Hiçbir yiyecek kendi tadından vazgeçmemiştir. Sadece haşlanmakla yetinilir. Varlık bir bütündür üstelik. Tözünü tüm uzantılarına yayar. Deride, tüyde, sapta, yaprakta, damarda, pençede, gagadan boşluğa düşen çığlıkta, gorilin dudağında, kazın ayağında, kanadın rüzgarında töz yankılanır. Önünüzdedir, biraz sonra kendisine, aslına dönecek, kanat vuruşları ve ördek havalanacaktır masadan. Canlılığın bir berisidir buradaki varlık. Ölümünse biraz ötesi. Aralıklarda, dirim de ölüm de bir maskeyle temsil edilir. Sofrada yaşam yaşamla buluşur. Karşınızda oturan, size gülümser.

Siz aslında bir burçsunuz. Bir yıldız burcu. Belki de durmadan dönen sizsiniz. Böyle olmadığını bir süre sonra güvenle ileri süremezsiniz. Acı zevkle tümlenir, yin yangla. Daire tamamlanır. Sonra bölünür. Bir parça ötekini özler. Yin, Yang’ı. Burçlar birbirine bakar. Herkes birbirinin önünden geçer, içinden geçer, herkes birbirini çağırır, anılardan çekip çıkarılır, çağırılır görüntünün, maskenin ardında duran şey: sevilen varlık, sevgili. Yüzlerde gülümseme belirir.

Resim:Yin yang.svg

I Ching. Varlığın anlamına remil atılır. Kesik çizgiler yan yana, altalta konur, dizilir. Yüzde gülümseme şifreleşir. Kat kat yapraklarını açar gül. Maske iner, altından diğer maske belirir. Maskelerin bir sonu, tatların bir sınırı yoktur. Bunlar masa başında, göksel devinimle yorumlanır: I ching.

Benim yüreğimin üzüntüsüdür bu
Çünkü biri ondan su çekebilirdi

Artık anlıyoruz ki, yemek yeme bir oyundur, bir gösteri sanatıdır. Ötekiler içindir, onları izlemek içindir ve onlara göstermek içindir. Neyi mi? Zevkleri, Zevki yaşama bilgeliğini, bunun davranışa sinmiş inceliklerini ve bu kadar değil kuşkusuz, olamazdı da, zevklerin geçiciliğini de… Asıl bu! Zevk budur ve bu zevk geçicidir!

Uzamın (sofra) ayrıştırılmış dilimlerinde roller gerçekleştirilir. Zaman üzerine düşünülür! Heyhat, her şey geçer, geçicidir. Yaşam, dudakların kıvrımında takılı kalmış o gülümseme kadar geçici, uçucu ve boştur. Bilgelik bu geçicilik bilinci ve gülümseyişin arkasındaki acıda durur belli belirsiz. Sefihliği doğrultan ve içe işleyen derin bir farkındalık kanaması diyebiliriz buna. Arkasından ölümü onurla taşıma gelebilir. Gelmiştir de…

Yemekte sıra yoktur. Aklın ve iktidarın düzenekleri, sıraları yoktur. Batı kültürünün dikey egemenlik kurgusu, burada ayrıcalıklı eşitler arasında yatay bir yazgı birliği kurgusuna dönüşür. Her şey yan yana durur.

Ruh kendine bakmış, kendini onarmış, yaşamın anlamını sorgulamış, bunu sofrasındaki dostuyla paylaşmış, arınmış, saygı duymuş ve daha saygınlaşmıştır. Yüceliğiniz önünde değersiz varlığımı ayaklarınızın altına sererek ve en içten saygılarımı sunarak yerlere kadar eğilmekten onur ve kıvanç duyuyorum.

Bunun aşağılık duygularına bağlanamayacağı açıktır. Hatta ilgisi yoktur. Yücelterek yücelme, onurlandırarak onurlanmadır bu. Alçakgönüllülük sanırım hiçbir yerde Çin’de olduğu kadar, doğru anlamını yakalayamaz.


Gelelim, sofraya damgasını vuran yemeğin taşıdığı felsefeye. Bu eğer ördek masası ise arkada baskın ve egemen tema, ördek ideasıdır. Masada uçuşan, kaçışan, işlenmiş ya da olduğu gibi kalmış ne varsa bu temaya bağlı çeşitlemelerdir. Ördeğin ciğeri, kanadı, eti, boynu, ayakları, derisi, bağırsakları, suyudur. Tüm sofra sosuyla, sıvı katı düzeniyle buna göre kurulur.

Öte yandan ‘Sıcak Kap’ sofrasında ana tema ortaya gelen yiyecekleri sizin pişirmenizdir. Önünüze yanan bir ocak, üzerinde küçük bir çanak konmuştur. İçinde acı biber, pırasa, taze soğan vb. nin yüzdüğü yoğun kıvamlı ve içilmeyen sıvı biraz sonra fokurdamaya başlar. Yapacağınız tek şey, ortamasada dönen her türden yiyeceği yakalayıp bu çanağın içinde çok kısa bir süre pişirerek yemektir. Bu çanak tatların aşkınlaştığı, yeni tatlara ulandığı bir tür felsefi kazan, cadılar kazanıdır belki de. Bir tür simyacılıktır bu. Altın üretilebilir bu simyasal eylemin sonunda. Sabırla kişi bu fokurdayan kazanın içinde altının peşine düşer: bu ayışığıyla yıkanan ırmağın üzerinde dosta, dost için söylenmiş şiirdir belki de. Ya da özlenmiş, çok özlenmiş sevgili için yürek parçalayan bir sesleniş… bir şarkı.

Gergin telleri üzerinde Zithar’ın berrak ve hüzünlü tınılarını duyuyor musunuz? Kulağınızı verin lütfen, duyacaksınız…

Tapınak



Tapınak girişi (Cheng Du)


Bambu ağaçlarının gölgesinde uzanan dar yol. Koyu gölgeliklerinde bir panda varsayımı. Batıda, uzakta, Büyük Irmağın kaynaklarında, dağların eteklerinde Panda Gözlemevi…



Tapınak girişi (Cheng Du)

Ateşlerin yakıldığı büyük kazan. Üzerinde alev diliyle gezinen ejder… Savaş davulları çalıyor. İmparatorun generali heyecanlı bir konuşma yapıyor. Yazman taze kil üzerine geçiriyor sözlerini. Heyecan dorukta. Çizgiler kayıyor. Sesler tizleşiyor.



Heyecanlanmış generalin savaş çağrısı (Cheng Du)



Tapınak yolu (Cheng Du)



Tapınak evleri (Cheng Du)


Cheng Du. İmparatorluklar başkenti. Kazanın kulpuna yapışmış küçük saray görevlisi yontusu. Karşısındakine sesleniyor.


 
Ateş kazanları (Cheng Du)



İmparator (Cheng Du)


İmparatorluk pavyonu. Ahşap dairenin içinden süzülen bakışımız korkulukları aşıyor, prensesin küçük adımlarının belli belirsiz süzülüşü.

Adak mumları. Bayan Zhang büyük bir mum yakıyor.

Avluda iki ziyaretçi sarı minderler üzerinde diz çökerek dua ediyorlar.



Tapınakta dua (Cheng Du)


Fotoğraf çeken turistler. Ben de onlardan biriyim. Fotoğraf çeken bir gezgin nedir? Dışarıdan tanıklık mı? Tanıklık mı? dışarıdalık mı?



İmparatorun korkunç generali (Cheng Du)

Korkunç general.

Yumuşak, güler yüzlü general.

Hırslı, ikiyüzlü, gevşek, hain generaller.

İmparator. Gölden taze getirilmiş lotus çiçeği. Gözlerinde yansıyan süs balıklarının gölgeleri. Çatıda yerleşmiş yontu kolonisi. Bekçile



Çatıdaki öykü (Cheng Du)

Dinginlik. Bir ezgi geliyor kulaklarımıza. Gizli bir çağrı gibi. Attığımız her adımla, fundalıklar, ırmaklar, bulutlar geride kalıyor. Vali duruşmayı başlatıyor. Açlık, mazeret değil. Öldürün.

Kiraz ağacı yine de donanıyor çiçekleriyle. Minicik dalı vadiye uzanıyor. İşte güçsüz, cılız tüm varlığını pey olarak sürerek uzanıyor boşluğa.

Saygı ince bir katman olarak örtüyor tapınak alanını. İnsanlar saygıyla birbirlerini selamlıyor.

Burada bulunduğunuz ve bu anı benimle paylaşma lütfünü esirgemediğiniz için size en içten saygılarımı sunuyorum.



Lotus gölü (Cheng Du)


Yargıç dostumla köprünün korkuluklarında eski yıllıklarda derlenmiş bir şiir üzerine derin bir tartışmaya dalmış, dünyadan el ayak çekmişken, suda kıvılcımlanan renkli, alaca bulaca balıkların görüntüsü dikkatimi dağıtıyor ve bundan ötürü sevgili dostumdan utanıyor, beni affetmesini diliyorum. Bir an, bu küçük su fırtınası, kızıl kaynaşma bana suya yazılmış bir şiir gibi göründü, hatta dostuma karşı ileri sürdüğüm tezin sağlam bir kanıtı gibi. Dostum beni anlayışla karşıladı. Birlikte diğer köprüye yürüdük. Bir küçük çocuk, yüzünde kırmızı dalgalar oluşturan bir mucizeye dalmış, suya eğilmiş, büyülenmişçesine izliyordu balıkları. Balıklar şiir üzerine felsefi tartışmamızı sevmiş olmalıydılar. Bizi izlemelerinden başka ne sonuç çıkarılabilir ki… Bahçede nereye gittikse oraya geldiler.



Göl, köprü ve balıklar (Cheng Du)



Tapınağın bahçesi (Cheng Du)


Generalin savaş çağrısı uzaktan duyuluyor. Bir rüzgar, bir fırtına esiyor sanki. Davullar çalıyor.
Minik kadın ayaklarının belli belirsiz çıkardıkları yürüme sesi.



Tapınak yapılarından biri (Cheng Du)

Sağlı sollu iki küçük ağaç... Yapraksız, sonsuz dallardan, dalcıklardan oluşan iki omuz: bu kutsal ağaçların omuzları üzerinde taşıdıkları nedir diye sordum? Bu ağaçlar neyi taşıyorlar? Onlar başlangıç’a mı, yoksa son’a mı işaret ederler? Ayracın içine mi, dışına mı? Aralarında, tapınak kapısının karşılıklı iki yanında kımıltısız durarak, ne konuşurlar?

 

Tapınak bekçisi ağaçlar (Cheng Du)

…ikisinin arasına girsem, ikisinin arasında dursam, bir ona, bir ötekine baksam, bir ona bir ötekine, sonunda hangisinin hangisi olduğunu karıştırsam, çemberi bulsam, onun boşluğunu alıp ötekine koysam, ayna olsam, aynanın içinde dursam, ağaçta kendimi bulsam, dönsem dursam, ayna içime kaçsa, içim içimden çıksa, ağacın dalına konsam, kendimi öteki dalda bulsam, dalda bir karga olsam, öteki ağaçta kendimi çağırsam, buradan oraya göçsem, yaşamdan ölüme geçsem, bir bedenden ötekine, bu dalda at, o dalda kurt, bu dalda çocuk, o dalda kızkardeş olsam, bir kapı aralığı olsam, yağsam bunun dalına kar olup, ötekinde yaprak, hortumla dönen güz yaprağı olsam, ona bakıp aşık olsam, ötekine nişanlı, bunu alıp ötekine ulasam, üst üste tutsam, ikide biri bulsam, hem iki olsam, hem ikide bir dursam, hem bir görünüş, hem gizli töz, girsem arasına ikisinin…

Eğiliyorum ve saygılarımı sunuyorum. Ben bir yabancıyım. Kaplumbağa ejderin yurduna, güneye dönüyorum. Bir kapı var. Çin hiyeroglifi. Çizgilerin arasında duran şeyi görmeye çalışıyorum. Yaklaşıyorum. Biraz daha, biraz daha… Şimdi içerideyim. Ejderin gözleriyle bakıyorum dünyaya ve onun insanlarına: yaşlılara, kadınlara, erkeklere ve çocuklara. Onlara, burada değilim, demek istiyorum. Benim bir yurdum yok.



Geleneksel müzik (Cheng Du)




Çalgıcılar (Cheng Du)



Geleneksel giysileriyle Çinli kız (Cheng Du)

Tapınak bir açık yapı... İçi yok. Saydam. Deresi, lotus gölü var. Kırmızı balıkları var. Bir çatı altında geleneksel çalgılarla müzik yapan Çinli kızlar var. Duyduğumuz ses onlardan geliyordu. Müzik yükseliyor. İmparatorun mezarının orada bambu kamışları arasında bir an bir panda gördüm sanki.

Sonra bir general gördüm. Müzik yapan kızlarca giydirilen bir general… Çin’e aykırı duruyordu. Görüntüleyici aygıtlar bu turistik aldatmacayı belgelediler. Gerçek general şimdi daha öfkeliydi ve öfke çığlıkları binlerce li uzaktan bize kadar geliyordu. Davullar daha hızlı çalmaya başladı. Bu yüzden suçsuz birçok insanın kanı dökülebilirdi üstelik. İmparator düşünceliydi.



Tapınakta bir gölgelik (Cheng Du)

Wu Lei, rehberimiz bunu umursamıyor, cep telefonuyla uluslar arası iş bağlantılarını sürdürüyor. Şu an Türkiye’yle konuşuyor. Yarım yamalak Türkçesiyle anlatmaya çalışıyor ki…



Alışveriş merkezi (Cheng Du)


-Acele edelim biraz…
-Alışveriş yapacağız daha.
-Alışveriş için zaman kalmadı…

Bu benim Türkçem, benim dilim değildi. Bu dil kıyıcı, değersizleştirici, ödemeye ve ödetmeye zorlanmış, karşılıksızlığı dışlamış bir değişim, bir pazar diliydi. Yozuydu Türkçenin. Bu dili konuşan insanların yurdunu merak ettim. Kendi yurdumu anlamakta güçlük çektim. Yurtsuz olan ben miydim, yoksa onlar mı yitirmişlerdi yurtlarını.



Turistik sokak (Cheng Du)

Turistik eşyaların satıldığı, ipek halı ve dokumalar, tahta oyuncaklar, kaligrafik ürünler, eşarp, geleneksel çalgılar, takılar, panda, kaplumbağa figürleri, şekerciler, çay, porselen eşya, küçük dükkanlar, atölyeler, yabancılar ve Çinliler, sokağı süsleyen fenerler, öd ağacı, mum, göl ve köprü, galeriden çıkış. Birden, tarihin dışına düşmek… Şimdi edinilmiş onca dostluk, havada uçuşmuş onca duygu, gözlerdeki saygılı merak ve binlerce gülümseyiş kendi dünyası içinde iz bırakmadan gölgeliklere çekilecek ve varlıklarını gözden kaçıracaklar. Belki de tümü okuduğum küçük bir şiirdi, yazarı bilinmeyen bir küçük şiirdi. Derlemelere geçmiş ve çoktan unutulmuş… Döndüm, imparatorun yüksek memurlarından olan dostuma saygıyla sordum:

Şiir hayatın neresinde durur? İçinde mi, dışında mı?



"Güney ejderinin..." (Cheng Du)



Göldeki kırmızı balık (Cheng Du)


İnsan

“Çekicilik gökten gelir; onu kendimiz yapamayız.
Uydurma ve yapay çekicilik, yalnız güzelliği
yükseltmekte yetersiz olmakla kalmaz;
Üstelik çirkinliği de büsbütün ortaya çıkarır.
Aynı yanak, güzel Hi-Şi’de çekici, kaba Dung-şi’de
ise nefret uyandırabilir.
Doğalla yapay çekicilik arasındaki fark işte budur”.
Li Yü

“İnsanları sevmek henüz güç değildir;
güç olan insanları ne için sevdiğini bilmektir”.
Yüan Mei

Yaşlı kadın minicik kız torununun elinden tutmuş. Alışverişlerini yapmışlar. Küçük bir file. Büyük anneye sesleniyorum:

-Torununuz bir harika saygıdeğer bayan, izin verir misiniz, ona dokunabilir miyim?

Bir güç var. Beni tutup ötelere fırlatan, bana olanaksız’ı anımsatmakla yetinmeyip, beni geldiğim yere, yokluğa, kendi boşluğuma gönderen. Sürtündüğüm, kolumdan yakalayıp çekiştiren, göz göze geldiğimiz, ellerini sıktığım Çinliler, yürüyenler, bisiklet sürenler, çekçekciler, tezgahtarlar, olsa olsa bunlar İngilizdir, deyip kendi İngilizcesini kullanmak isteyen gençler, kanepede yanına oturduğum yaşlı ve yoksul çift, erkeğin kaldırıma tükürmesi, göz ucuyla süzülüşümüz, başka dünyalılık duygusu, cephesi Çin kaligrafisiyle donanmış eczanenin önündeki kanepede kucağında bir bebekle oturmuş adam, anneler ve onların evrensel endişeleri, moda dergilerinden taşmış kızlar, oğlanlar, yapışkan genç işportacı, yeraltının yarı gizli yoklamaları, sinemalarda Hollywood serüvenleri, kızlı oğlanlı neşeli bir öbek, bütün bu kaynaşmaya ilgisiz bakan yoksullar, evsizler belki, ayakkabı boyacısı sefil kadınlar, otelin giriş kapısının arkasında dizili genç güzel Çinli kızlar, hoş geldiniz,



Çay töreni (Cheng Du)

sokakta ev hali, örgü ören satıcı kadın, daracık bir giriş, dünya geçişleri, yabancı bakışıma takılan binlerce insan, sürekli devinen, uğraş içinde, kozalarını ören, hasta, ölü, şarkı söylerken, borsa endekslerinin son durumunu özetlerken ve gizlerken: gerçeği. Böyle bir gerçeğin olmadığını biliyordum kuşkusuz. Burada da insanlar Dünyanın diğer bölgelerindeki insanlara benziyorlardı tıpatıp: benzersizdiler. Hiçbir insan diğerine benzemiyordu. Kadınlar, erkekler, yaşlılar, orta yaşlılar, gemileri batmışlar, suratsızlar, sevinçle kıkırdayanlar, şarkı söyler gibi konuşanlar, kibirli, züppe, kendini beğenmiş, şiştikçe şişmiş, üzgün, taşkın, oradaki hüzünlü, yılgın yıkık, yenilmiş, yeni uyanmış taze ve sağlıklı, yorgun çökmüş duvar dibine, küreği savuran kol, süpürge eşlikçisi incecik kadın sesi, gecenin içinde uğuldayan dayanışma, arsız çocuk, ABD özentili genç, son moda giyinmiş, kendisiyle gurur duyduğu davranışlarından belli kadın, alışveriş çantaları, uzun çok uzun, kısa çok kısa, fettan, askıntı, kabadayı, ciddi, sessiz, sevecen, uysal, asık, ama çatışmasız, kavgasız genel olarak… Wu Lei, Türkiye’de küfür etmenin ne olduğunu gördüğünü ve Çin’de bunu kimsenin anlayamayacağını söylemişti havaalanında. Çin toplumsal kültür tarihinin nasıl bir zenginlikten yoksun kaldığını öğrenmiştim böylelikle. Ama Wu Lei’ye küfürsüz toplum olamayacağına göre, Çin’de insanların ancak küfürle anlatılabilecek duyguları (!) nasıl aktardıklarını birbirlerine, sormak isterdim. Bir Çinlinin canını nasıl yakabilirim, sözcüklerin şiddetine, gücüne başvurarak… Bu sorunun bir yanıtı olabilir miydi?



Markette alışveriş (Cheng Du)

Tek başına bir insan nedir? İnsan nedir? Belki de soruyu açık sormak gerekir. Bunun Çin’le ilgisi ne peki, diye sormayın derim ben. Çünkü verecek bir yanıtım yok bu soruya.

Bir anlamı var mı bunun. Bir insanın. Bir insan nedir? Yapacağımız her tanımlama girişimi apaçık eksiltme, indirgeme olacaktır. Çünkü tek bir varlık olarak insanı tanımlamak olanaksız bence. İnsan kavramıyla anlatmak, bir tanım içerisine sokmak istediğimiz şey, bir köprü, bir ilişki, bir kendinden çıkış, karşıdan yüklenen, alma verme sürecinde aktarılan ele avuca gelmez şey olmalı. Bir cıvadan mı söz ediyoruz yoksa; kıprak, kaygan, yakalanamaz, kavranamaz. Bir bakıma. Tam da bu yüzden tanımlar çoğaldıkça çoğalır. Her insan kadar insan tanımı vardır neredeyse. Hiç kimse kendinden hoşnut değildir, ama hiç kimse de başkasının yerinde olmak istemez. Bir Çinli, Bay Wu, kendisi olmaktan öyle hoşnuttur ki, bu bize akıl almaz bir durum olarak görünür. Öte yandan kültürü ayraç içine alıp da geriye kalana bakacak olursak, yeryüzündeki tüm insanların birbirlerine şaşılacak kadar benziyor oluşu bizde yıkıcı bir umutsuzluğa yol açabilir. O zaman kültürün farklılaştırma gücüne mi bel bağlamalıyız? Nereye kadar? Bu çok önemli, çünkü dünyayı her saniye yeniden tasarlamakla ilgili temel insan etkinliği tüm kültürlerin ortak mayasını zorunluluklar temelinde öyle biçimlendiriyor ki, bu derin dürtüyü bilince taşımak, toplumsal bir ritüele dönüştürmek, farklılıklara bağlı zenginliklerimizin arkasındaki derin ve vazgeçemeyeceğimiz değere de işaret ediyor. Diyeceğim, farklılığı, yerelliği evrensel birlik üzerinden kurgulamak ve bunun bilincidir bize kardeşlik duygusunu yaşatacak olan, her birimizi diğeri için sevgili (varlık) yapacak olan şey.



Kucağında bebekle oturan adam (Cheng Du)

Tikel varlık değil, ilişkiler ağının ortasında duruştur, bakıştır, yansımadır, göndermedir, sesleniş, dokunma, anlama, anlama ve yine anlama çabasıdır insan. Bu insan hiçbir şeydir ve her şeydir demek bir bakıma. Dünyaya anlam verir, onu anlamlandırırken anlam edinme, kazanma girişimi, edimidir.

Belki de bu evrende varlığımızı haklı, geçerli kılacak biricik eylemimiz de budur: ona bakmak ve kendimizi görmek ve ona bakmak ve kendimizi… yitirmek. Zen’le gelen. Zen’le giden. Orada olmak. Burada bulunmak. Gelirken gidiyor olmak. Büyük kapı eşiği.

Tamam, hiçbir şey bileme yiz. Bir Çinli insanı bilemem. Bir Çinli insanın dağarcığı içinde yer almam bir tansık olur en sonunda. Ama öte yandan onu başka, yabancı, öteki kılan şeyi anlamam, kurumlaştırmam, bir tanıma sığdırmam da olanaksız, bunu görüyorum. O’nun su içişini izliyorum. Yükselen Altın’ın çil ve mutluluk yayan parıltısı altında Domuz yılının fener alayları geçiyor Çin kentlerinin sokaklarından. Işığın onun yüzünde oluşturduğu sevinç bir ısı dalgası oluşturuyor. Bu dalga köpüklenerek çoğalarak kuşatıyor hepimizi. Tümümüz aynı dalgaboyu içinde aynı salınımın, aynı horanın parçasıyız şu anda. Hora tepiyoruz.

Şimdi eller yukarı! Sağ ayaklar havaya! Elleri çırp! Sol omzu titret! Diz kır! Dön! Haykır…haykırabildiğin kadar!

Bir Çinliyle aynı horanın içindeyim. Buna en başta kendim şaşıyorum, inanamıyorum. Bedenimi onunkinin yanına koyuyorum. Karşıdan bakıyorum geçip. Beni ve O’nu orada görüyorum. Öyle benziyorlar ki Ben ve O, sonunda bir alabalıktır yakalamak, avuçlarımda tutmak istediğim şey, onun sırt yüzgeci boyunca uzanan ışıltı, Ay’ı ırmaktan çıkarmak için suya düşüp boğulan Büyük Şair Li Bo’nun düşerken suyun yüzeyinde oluşturduğu halkalardır.

O halkalar biraz önce vardı, şimdi yoklar.

O şair biraz önce vardı, şimdi yok.

İnsan biraz önce vardı, şimdi yok.

Japonlar, buna Sarinagara diyor.

İnançlar, bedenler ve Yüzler

Sis bastırmış iyice, sular yükselmiş;
Yolu yok haber salmanın, mektup iletmenin,
Sadece ay –bulutlar ötesinde, mavi gökte-
Parlıyor üzerlerinde uzak sevgilililerin.
Bütün gün aklımda bu, neye baksam:
Yürek dayanamıyor.
Açılması güç bir kilit gibi çatık kaşlarım,
Her gece, gölgesi gelir diye düşümde,
Yarısını ona ayırıyorum üstümdeki yorganın.

Li Bo (Çev. Cevat Çapan)

Yüzlerin kazıbilimi. Bir yüzü aşmak, bir yüzün gizlediği yüze ve gizlenmiş yüzün gizlediği yüze ve gizlenmiş yüzün gizlediği yüzün gizlediği yüze… ulaşmak. Bir yüzü anlamak… Ona bakmak. Bakmanın, bakışın yüzü. Kaygusuz’u kaldırmak, Korku’yu bulmak, Korku’yu kaldırmak, Sevinc’i bulmak, Sevinc’i kaldırmak… Yaşamın bin yüzünden geriye kalmak, Ölüme varmak ve ölüme bakmak. Yaşam, bakan ben miyim, gördüğüm ölümün yüzü mü? Yoksa ölünün gözleriyle yaşamı anlamaya, kavramaya çalışan, yaşamın anlamını yüzün okunaksız çizgilerinde ele geçirmeye çalışan bir kıpırtısızlık mı benimkisi?

Geçmişe yol alıyorum. Yakın yüzler, yakın gelen yüzler, uzaktakiler, atalarımın artık var olmayan yüzleri, hanlıklar, derebeylikler, imparatorluklar, görünmez sanatçı: demiri döven, gümüşü eriten, ipeği dokuyan mekik, pirinç tarlasını çapalayan, fincanı dolduran el, bir kuştüyü fırça: yukarıdan aşağıya inişi, sonra bir çizgi daha: insan.

Bir yüzü ötekinin üzerine koyuyorum. Bir çay törenini, kuzeyli gelinin saygısının, bir kiraz ağacını, büyük ırmağın, bir uçak bombardımanını davetkar bir genç kız gülümseyişinin üzerine koyuyorum. Yüzdeki çizgilere dokunuyorum parmaklarımla. Dokunduğum her çizgi bir duygunun eklenmiş belirtisi, işareti gibi, birden yok oluyor. Şimdi bir alttakinde sıra… Sonsuz bir dokunuşlar, geçişler, anlamlar kazısı bu.

Yüz her şeyi göstermeli. Yüksek, derin uygarlıklarda bir yüz yüzyılların tüm bilgisini taşımalı. Aldatmayı ve aldatılmayı da okuyabilmelisiniz bir yüzde. Kederi de. Sevinci de. Aşk bütün renkleriyle geçmeli. Ölüm tüm dehşetiyle… Bu yüzde, genç kız sevmeye doyamadığı nişanlısını askere göndermeli, gencecik asker sınır boylarında öyle umutsuz kalmalı ki çoktan unutmuş olmalı aşık olduğu karısının yüzünü, Çin Duvarı yapılırken düşen taşla yaralanıp can çekişen işçinin hayata doymamışlığı titremeli, yoksulluk pirinç lapası düşleri görmeli, ırmak boyunun tüm fenerleri yakılmalı ve Madam C’yang’ın evinden şarkılar dökülmeli sokaklara, bu yüzde, yaşam onu taşıyan bedenin değil tüm bir toplumun gelmiş geçmiş öykülerini kapsamalı, aktarmalı.


Bu yüzde doğumun bütün resimleri var. Rica etsem, yakından bakar mısınız, göreceksiniz? Türlü çeşit doğumlar: kutlu kutsuz, dirimle ölüm arası, düşen ilk çığlık: yaşam dediğimiz şeyin tam ortasına. Bir damla. Neden doğarız? Bir kapıdan girmek mi, çıkmak mı bu? Öncesi karanlık ama, ya sonrası? Geldiğimiz yeri ne kadar anladık?

Bu yüzde yaşamın bütün resimleri de var. Yaşamın resimleri nedir? Ne kadar suçlu olabiliriz ki? Yaşam geçici mi? Biz sonra ne olacağız? Yaşam atalara olan borcunu ne kadar ödeyebilir? Geçmişin anlatısı nereye kadar eksiksiz bir anlatıdır? Anlayabilir miyiz ?

Bu yüzde emekleyen bir çocuk var. Ergenliğin düşleri, gençlik tutkuları, törel buyruklar, evlilik, kocamışlık da, hastalıklar, anlayamayacağımız daha nice şeyler…

Bu yüzde ölüm bile taşınır. Daha doğumla başlayan ölüm... Gece, içimizde yükselir. Daha yükselir. Örter, gizleriz onu. Şarkılarımız, gülümseyişlerimizle.

Bakalım o zaman. Yaklaşıyorum. Bakıyorum. Yaklaşıyorum daha.

Benim Batılı (nereye göre Batılı) gözlerim hiçbir şey göremiyor, göremezdi de. Bakışımla yürüyen ve baktığım şeye yapışan görünmez salgım, örtme, gizleme işlevi görüyor daha çok.

Yine de hiçbir yüz işaret ettiği, gösterdiği şey değil. Bunu anlayabiliyorum. Hiçbir yüz, inanmak çok zor da olsa, kendisi değil. Sonra, bu yüzler sanatsal (artistik) bir sunuş kadar yapaylar. Doğal olmak, doğal görünmek, batıya özgü bu değerler burada geçerli değiller. Çünkü bunlarda yıkıcı, yoksayıcı ve dışsallaştırıcı bir kibirlilik, horgörü var. Çin’de insanların yedekledikleri belki binlerce yüz var, ama bir sınıflandırma çabasıyla temel yüz karakterleri belli ana başlıklara, sınırlı bir sayıya indirilebilir. Bununla ilgili bir çalışma var mı bilmiyorum, eski yeni. Ama klasik Çin Tiyatroları bu konuda yeterince bilgiyi taşıyor olmalı.

Yüz ve onun anlatımı bir sanattır, sanatsal bir etkinliktir. Binlerce yıl geriye giden olağanüstü çabalar, eğitimler, sabırla inceden inceye biçimlenmiş bu yüzler ve maskeleri, sonunda her anlatılan için bir kalıp oluşturmuş, milyonlarca ölü diri Çin insanı bu kalıpları doğumdan başlayarak taşımayı öğrenmiştir. Öğrenmek zorundadır.

Çinli yüz kendini ele vermez. Yitirmez. En uygun yüzü arar çağrışımsal belleğinde. Bulur. Maskesini takar. Yüzünü yeniler. Bakışından yayılan dalga, sizin yüzünüzde uygunluğunu gözetir. Uygun değil mi? O zaman buna ne dersiniz?

Burada ‘doğallık’ erdemi ve doğal olmanın ne olduğu üzerinde biraz durmak gerekebilir belki de. Hep sanageldiğimiz, hep bize öğretilmeye çalışıldığı gibi ‘doğallık, kendi gibi olmak bir erdem’ midir? İlk bakışta kolay bir soru ve yanıt kaçınılmaz: ‘Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol!’


Sayfaları geriye doğru çeviriyorum. İlk erkek ve ilk dişidir önüme çıkan. Adem ve Havva. Onlara soruyorum. Neden kendiniz gibi olmakla yetinmediniz, kanıtı ortada: çocuklarınız… Neden Adem Havva’nın istediği gibi görünmeye soyundu, neden Havva ve onun kızları nasılsalar öyle kalmak istemediler de Adem ve oğullarının istediklerini yaşamlarının her anlarında gözettiler, onların istediği gibi göründüler.

Neden hiçbir insan kendi sınırları içinde kalmadı, kendisinden taştı? İnsan dediğimiz şey, kendinde olan (en soi) varlık değil de, kendinden taşan varlık mı (pour soi) yoksa? Kendinde, oradaki varlık bir anlam taşıyabilir mi? Anlam nereden doğar? Gösterge nedir, yani varlığın adı? Taşan, varlıktan taşan, ona yamanan, bilinçten yansıyan şey değil mi? Eklenen, yüklenen şey. Dil varlığa eklenen, varlığa yüklenen bir eğretileme (metafor) değil mi? Varlık dille, dil üzerinden yaşam kazanmaz mı? Yoksa bilinç onu algılayabilir miydi? Bilinç varlıktan ne zaman, nasıl koptu, bu da ayrı bir soru. Ama geçelim. Dil varlığın köpüğü ise, insan dediğimiz şey bu köpükten ‘halk’ olmaz mı? Kendinde varlıktan, unutulmuşluktan, fırlatılmıştan, nedensizlikten onu kurtaran şey (Sartre ) varlığın bilinci, bu dil olmasın? Dil bir eğretilemeler dizgesi ise işte topluluk, topluluğu uzlaştıran, bir arada tutan şey, ortak işaretler, göstergeler dizgesi dil insan olmanın da başlangıcında durur. Sonra bu dil işlemeye başlar, işlerde işler. Dans olur, şiir olur, şarkıya geçer, göstermek olur, anlatmak, anlatanı anlatılanı ve dinleyeni getirir, gerektirir, hayır durmaz dil, sanat olur, savaş olur, efendilik kölelik, yaşamak ve ölmek olur, insanoğlunun yapıp ettiği ne varsa her şey dile dönüşür, dille anlatıldığı zaman var olur, anlatılan şey varlığı örter, varlık diplere, daha dibe, derinliklere gömülür. Üzerindeki kalın örtü biriktikçe birikir: tüyler, kalemler, parşömenler, mürekkep, kitaplar, hain öykülerimiz, mitolojilerimiz, gururumuz, oğlumuzun iliğini boşaltan gelin, hayatımızı söndüren kaynana, Kuzeydeki Büyük Efendi, Ejder, kaplumbağa, yılan, dağa bırakılmış ihtiyar, Aşk Zamanı (Wong Kar-Wai ), bir turna olur. Bu, hiçbir zaman anlayamayacağımız turna kuşunun kendisi değil, benim onu düşündüğümde imgelemimde canlanan kuş olur. Ne kadar uğraşsam, çabalasam, kültür olarak içimde, derinlerimde birikmiş bu imgeler yığınını, nasıl hayatımızı ürettiğimizi, nasıl çoğaldığımızı, nasıl anlaştığımızı, nasıl anlattığımızı soyutlayarak, bir kenara süpürüp ‘gerçek’ turnaya varamam, ulaşamam. Bu olanaksızdır. İnsan olmamızın, bir fark olmamızın koşulu da budur zaten. İnsan olduğumuz için, dolayımlar üzerinden algılarız evreni ve evreni dolayımlar üzerinden algılayabildiğimiz için insanız.

Sevgili okur, fark ettin mi bilmiyorum, henüz daha ‘insan olmaya’ bir değer yüklemesi yapmış değilim. Ayrıca yapabilecek miyim onu da bilmiyorum. Bana çok zor geliyor, görünüyor bu.

İnsan olmak hangi değeri taşımak anlamına gelir? Bir değer taşımak anlamına gelir mi?

İlk sorumu unutmuş değilim, hemen sevinmeyin. Erdem, nasılsan öyle olmak mıdır? Bu soru yalnızca insanlar için geçerlidir ve yanıtı kendiliğinden ‘hayır’dır. Çok basit bir nedenle böyledir bu. Çünkü olanaksızdır böyle olması. Nasılsam öyle olamam, çünkü seni, onu, sizi, ötekileri asla göz ardı edemem, unutamam. Soyutlama yeteneğim bu düzeyde çalışamıyor. Ne yazık ki mi demeliyim, iyi ki mi?

Geldiğimiz bu yerde, gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliriz. İnsan kendisi değil, kendisinden başkaları için ürettiği, çıkardığı şeydir. İnsan kendisi hakkında anlattığı şeydir. İnsan anlatıdır. Anlatılmış şeydir. İnsan sanattır. İnsan kendini hep yeniden üretir, tanımlar, ortaya sürer, yankılanır, yeniden başlar. İnsan kendini her sabah uyanıp yatağından çıktığı, ayaklarını yere bastığı andan başlayarak yeniden ve yeniden ve yeniden… tanımlar. Yorulmak mı? Ama hayat bu! Hayat dediğimiz şey budur işte!

İnsan sanatçısı kendisi olan bir sanat yapıtıdır. Lütfen sakin olun ve çok da heveslenmeyin, bu bir başyapıt olmaktan, bir harika olmaktan uzaktır şimdilik. Her şey size bağlı. Neleri bilerek, isteyerek arkaya aldığınıza, ne kadar cesaret edebildiğinize ve gecenin sonu’na ne kadar gidebildiğinize bağlı olacaktır ‘harika’lığınız. Kaç tane yüzünüz var yedeğinizde, kaç tane kolunuz, elinizin ve onun parmaklarının kaç duruşu, kavrayışı var? Bunları bana anlatır mısınız, rica ediyorum. Ne kadar yüzünüz, ne kadar bedeniniz, ne kadar kolunuz bacağınız olduğuna bağlı her şey. İçinizdeki Tanrıyı görebiliyor musunuz (En-el Hak ). En azından, sizde siz olmayan bir şey olduğunu sezebiliyor musunuz? Bir değeriniz varsa, aslında hiçsiniz, ama bir değeriniz varsa eğer, sizde siz olmayan şeye bağlı olduğunu anlayabiliyor musunuz bunun? Varlığınızın uzanışında, özleyişinizde, onu sürükleyen aşktadır anlam. Bunu görebilmenizi isterdim. Bir önerim var tam bu noktada: Tolstoy’u okuyun!

Evet. Çark dönüyor. Çember kendi başladığı yeri buluyor, tamamlanıyor derken sanki bu çember önceki çemberi de içine alan başka bir çembermiş gibi. O zaman biraz yükseldik belki de. Üçüncü boyutta bir varlık kazandık. Ve döngü sürüyor, süren şeyin öncesi, şimdisi ve sonrası olacağına göre aslında dördüncü boyuttayız, ama yine de tanımlanmış, sınırlanmış, kilitlenmiş tutsaklardan farkımız yok. Neden ki?

Bir birey, bir Çinli birçok yüz biriktirmiş, yedeklemiştir. Ama onun içinde yaşadığı topluluğun, toplumun da ortaya çıkardığı, kullanıma sunduğu yüzler, maskeler var. Bunlar da içselleştirilmiş, anlatının parçalarına dönüştürülmüştür.

Doğal olan varlık gerçekte anlatımsız, yavan, kimliksiz ve ortamalıdır (anonim). Yanıltıcıdır üstelik. Zevk vermez. Seni alıp başka yerlere götürmez, düş gördürmez sana. Yüzün, dudağın kenarında titreyen bu kas, üzüntülüymüş gibi görünen gizli bir sevinç mi, çok sevdiğini söyleyen gizli bir ihanet mi yoksa? Ne okunmaz bir bulamaç bu! Alında şu sol şakağa doğru biraz fazla uzamış derin çizgi bir ölümün öngününde (arefe) mi biçimlendi, yoksa bir cinayetin mi? Bütün bunları nasıl doğru okuyacağız. Elimizde bir abecemiz bile yok doğru dürüst. Kısılmış bir çekik gözü uzatan şu çizgi bir özlemin kaligrafisi mi, yoksa umutsuzluk mu yonttu bu çizgiyi? Bu çizginin ne anlama geldiğini bilmek zorundayım, siz de bilmek zorundasınız.

Lütfen benim yüzüme bakmayın, işaret ettiğim yüzüme bakın, sizin için gerekli, şu andaki duruma en uygun, doğru açıklamayı o sağlayacaktır.

Tezgahtar bayana bakıyorum. Vagon fabrikasının genel müdürünün yüzüne. Mısır satan, bisikletli çekçek süren adamın, kızının ağzını silen kadının, sinemanın önünde sevgilisiyle buluşan gencin yüzüne. Kamu görevlileri var topluca görev yapan, yolları kürüyen, havaalanlarını temizleyen, kitapçı, dükkanda yasemin çayı sunan genç kız, güneşe kendini tembelce bırakmış yaşlı adam, torununu elinden çekiştiren büyükannenin yüzüne. Yorgunluğun, gündelik olanın, sıradanın izlerini ayıklıyor, bakıyor, tekrar ayıklıyor, görmeye çalışıyorum o olgunlaşmış, her türlü kuşkuyu akıldan silen, bir şeyi tartışmasız anlatan maskeleri.

Zarafetin, inceliğin nedeni bu olabilir mi? Varlık öyle kırılgan ki. Bu yüzler, kabul edilmiş, üzerinde uzlaşılmış yüzler (maskeler) aynı zamanda bir korugan mı? Bana kalırsa onlar anlatım aracı oldukları kadar bir korunma, savunma aracı da. Böylece sert ayaz ve baharın taşkın yağmurları, yazın kavurucu güneşinden korunur varlığımız. Yanlış anlamanın, ölümcül kötü ya da iyi niyetlerin beklenmedik saldırısından, delik deşik edilmekten korunur. Bir ayna kadar alıngan bu yüz bir anlık bakışla paramparça olabilir yoksa. Bir parmak ucu dokunuşu tuzla buz edebilir onu.

İnsan yüzünü olduğu gibi kabul etmeyen tek canlı türü belki de. Üstelik cinsiyetlere, yaşa da bağlı değil bu. Çünkü kendisini ötekine anlatmak zorunda olan ve durmadan anlatan tek canlı türü insan. O zaman yüzümüz yerinde duramıyor. Durmadan kıpırdıyor. Sözcüklerden de önce yüzümüzle konuştuk sanırım. Sözcükler yüzden düştü, damla damla kristalleşti, sarkıtlar dikitler derken, mağaralar ve onların labirentlerinde artık geriye sarılamaz, çözülemez bir öykü çıktı ortaya. Tarih bu olsa gerek: Anlatmak.

Artık yoruldum. Vazgeçiyorum yüzlerin topoğrafyalarını haritalamaktan, sokaklarda Çinlilerin güçlü anlatım aracı yüzlerini yadırgatacak kerte süzmekten. Oturuyorum bir taburenin üzerine. Derin düşüncelere dalabilirim eğer, arkadaşıyla konuşurken bu yabancıyı didikleyen şu gözün bu yana doğru gizli bir bakış fırlatışını fark etmesem...

Kıyısı görünmeyen sınırsız bir denizin üzerinde yönsüz kulaç atmak ne kadar anlamlıysa o kadar anlamlıydı bu düşünceler ve beni başka yerlere, bilmediğim yerlere sürükleyebileceklerini de görüyordum. Sevgili dostumun yanımda olmasını; ona yaşam ve onun anlamı üzerine birkaç soru sorabilmeyi istedim. Onu özlediğimi anladım. Ama şimdi uzaktaydı. Ne göl, ne lotus, ne kırmızı balıklar vardı ortalıkta. Bu sorularım ona ulaşamazdı ve belki de sorularımın yanıtını o da veremezdi. Peki, içimde duran, oturan kimdi öyleyse?

Tarlanın kıyısındaki keçi yolunda ya da yeni açmış rengarenk çiçek tarhları boyunca imgelemim dostla küçük bir gezintiyi kurgularken oturduğum yerde, omzuma dokunan şu el; gidiyoruz, diyen şu ağız… kalkışım, yere düşmüş yüzlerimi eğilip bir bir toplayışım, bir an yaşadığım şaşkınlık, hangi yüzümü takmam gerektiğini kestiremeyişim birden, güne, hayata, amaçlarımızın peşine düşmeye, almaya ve satmaya, değiştokuş etmeye, zamanı yakalamaya ve onu altetmeye, tüketmeye hemen uyum sağlayamayışım… Tedirginlik…

Ah, Dostum, sen uzaktasın ve sana ihtiyacım var. Anlamakta zorlandığım en zayıf anımdayım şimdi ve kimbilir, neredesin sen?

Acımasızlık maskemi takıyorum. Ödünsüz, sevimsiz, acı ve öfkeden ağu yeşiline dönmüş maskemi. Hazırım. Gidebiliriz.

Hayır, yanılıyorsunuz, gördüğünüz kişi ben değilim. O sizin için taktığım bir maske. Ben şimdi sizin için oynuyor, dans ediyorum. Size bir şey anlatıyorum.

Bakın, ben Kıskançlık’ım. Yüzüme kıskançlık koydum. Kıskanç biri nasıl olur bilirsiniz? Gözlerimden anlayabilirsiniz bunu! Başımı havaya savuruşumdan, şakaklarımdaki dalgalanmadan, ağzımın kenarından sızan köpükten ve renklerin bunca hızlı değişiminden.

Tamam çıkarıyorum. Ben Saflık’ım şimdi. Kandırılıp koklanmaya yatkın kar çiçeğini gördünüz mü yüzümde?

Bir Korkutucu’yum. Kabarmış kaşlar, büyümüş göz, derin dik çizgiler…

Bir Sevecen’im. Yüzümdeki okşayan eli görebilirsiniz. Anne sevecenliği isterseniz o da olacaktı buralarda bir yerde.

Bakın burada Serüvenci var. Savaşçı. Aşık. Genç aşık olabilir, olgun aşık, yılgın da, yenilmiş, kara.

Tutku mu dediniz. Yok yok.

Bu Bay Ciddi’dir, ama Bayan isterseniz…

Burada Görgüsüz oturur, orada Kendini beğenmiş.

İncelik, inceliktir. Güzellik’in yanında olmalı. Ama hangi güzellik: Korkutan, yıkan, kurucu, kaypak, güvenilir, yakın, uzak, iyicil, kötücül, dost, düşman, hain, vurdumduymaz, katil, hangisi?

Bu Dostluk maskesidir. Ama lütfen dikkatli olun: arkasında bir yılan, akrep, inek, yunus, uyum, sevgi, kin, öç, burç, tüm bir hayat ve ‘üste kalsın’ olabilir.

Aşk maskesi mi? Beni yoruyorsunuz. Onu temizlemek, arındırmak, onu olması gerektiği gibi bulup çıkarmak öyle zor ki?
Ama Cahillik derseniz, kolay. Zır’lı, zır’sız, okumuş okumamış, görünür görünmez… Hepsi burada.
Bu, ağabey, bu yeni gelindir. Bu, Ölüm Döşeğindeki, bu Hayata Doyamamış, Bu Yazgı, bu Umutsuzluk…
Bu Kiraz, Erik, Şeftali; bu Bulut, Yağmur; bu bir Kuş’tur.

Durun biraz. Bir deneyelim. Kuş maskesini, gönül indirmez bir şahin olsun hadi, takıyorum yüzüme ve gördüğünüz gibi anında havalanıyorum. Sanki hiç insan olmamışım, sanki başından beri hep kuşmuşum, bir dala hiç konmamış, yeryüzüne hiç basmamış bir yabanıl kuşmuşum gibi kolayca, kendiliğinden kanatlarım açılıyor ve süzülüyorum çoğaltarak gökyüzünün mavisini. Maviden öte sonsuz maviler açıyorum önümde.

Şaman çadırın önüne çıktı. Direğini göğe dayadı. Önce bir yılan oldu, direğe dolanıp yükselmek için, değiştirdi kendini, dönüştü, yükseldi ve görünmezleşti. Sesi öteki yanda, bedeni de, bizim yerimize yaşayacak orada; acıyı da, sevinci de. Dilerim, iyidir getireceği haberler. Gelirken bir kuzu mu, kurt mu olur yoksa? Kimin postunu giyer?

Yarım kalmış bir ağız da, duyulmuş ama anlaşılamamış ses de, kokuya yaklaşmış ama tam bu sırada kırılmış burun da, bakarken dağılmış göz, yoksunluğu dokunulmamışlığın, gösterilebilir. Eylerken kalakalmak, hiç bilememek ölümün bir öncesinde olup olmadığını, ağacın görkemli nakışından kuşku duymak, geçiciden kalıcı çıkarıp ona vurulmak, yemek için oturup bunu unutmak, yaşamak için yola çıkıp da savrulmak gerilere, bütün bunlar için de bir yüzümüz vardır. Her sözcük bir maskedir. Yerinde kullanılamasa da, sürçmeyle gelse de, ağzımızdan çıktığı andan başlayarak, her sözcük bizi bir başkası yapar. O sözcükle bağlanmış, onu ağzından salmış biri yapar. Kendimiz olamayız, kendimizi anlatmış olmadan kendimiz olamayız, anlatılmamış bir kendi olmaz, buradan çıkan, oradakine çarpıp yansıyan bir niyet, atılım, girişim ve bunun uzlaşılmış görüntüleri, simgeleriyiz olsa olsa.

İyi ya da kötü oyuncularız, birbirimize katlanabiliyorsak eğer oyun oynamıyormuşuz gibi davranmamızdandır bu. Her şey doğalmış, kendiyle uyumlu, barışıkmış gibi varsaymamızdandır.

Bu derin düşüncelere dalmış Cheng Du’nun sokaklarında sürüklenirken hayat bana ne sunmuş, göstermiş olabilir? Nelere tanıklık ettim acaba? Kıyıcı son anda öldürmekten vazgeçmiş olabilir mi ben ona baktığım için, terk ettiği sevgilisine dönmüş olabilir mi aşık, Güneş her zamanki yolundan çark etmiş olabilir mi? Gözlerim bir şey görmüş olabilir mi? Ah, hem bana ait, hem de benim olmayan gözlerim neleri gördü, gördüğünü sandı, neleri görmedi.

Merak maskemi takıyorum yüzüme. Birkaç adım öne çıkıyorum. Oradan dönüp kendime bakıyorum. Kimim ben, nasıl biriyim? Ne olmak istemiş ama ne olmuşum? Yapmak istediğim neymiş, ama ne yapmışım? Orada bulunuşum ve görüntümün arkasında duran bir ‘şey’ var mı? Bir özü var mı onun?

Kim bilir kaç bin yaşında bir çocuk yürümeyi yeni öğreniyor, heceleyip kekeleyerek konuşmayı çözmeye çalışıyordu. Bunu gördüm. Herkesin arasında, herkesten biriydi. Bunu gördüm. Öyle sıradan, öyle farksız, o kadar herkes gibiydi ki, bunun için derin bir nefes alınabilirdi, var olmaktan mutluluk duyulabilirdim, üstelik en büyük arzum da ölüm olabilirdi. Bu ne çelişki! İşte bunu gördüm. Sonra gördüğümü düşündüm. Sonra düşündüğümü gördüm.


Çayevi girişi (Geleneksel tiyatro) (Cheng Du)

Shu Feng Ya Yu Çayevi

Bir kadından yumuşak, çevik bir duruş isteniyorsa,
ona dans dersi vermeli, o zaman bedeninin
her hareketi, ayağının her kalkışı, çayırların rüzgarda
kımıldaması ya da bir çiçeğin gülümsemesi gibidir. Onun
dans etmesine gerek yoktur; her devinimi bir danstır.
Li Yü

Ayışığını aralıyorum, aralıktan içeriye uzanıp bakıyorum. Gergin bir yayın tel üzerinde kayarken çıkardığı ezginin pul pul gümüşlenip sessiz gecenin içinde kıpırtısız duran karanlık ağaçların yapraksız dalları üzerine yağdığını, bu ezgi yağmurunun altında toprağın soluk alıp verdiğini hissediyorum. Yer ayaklarımın altında kabarıyor, yükselip alçalıyor. Bir tansık (mucize) bu. Heyecanlanıyorum. Toprağın içindeki yaşam kıpırdıyor, titreşiyor, boğuk yankıları dalga dalga yüzüme çarpıyor. Kızıl tüylü tilki durup kuzeye bakıyor. Yorgun genç kadın kendi hayatı üzerine düşünüyor, ilk kez kendine zaman ayırabildi şimdi. Yaşlı adam, ölmek için zamanın artık geldiğini, söylüyor sanki kendini inandırmaya çalışıyor gibi. Tüm bir yaşamın ekşi, katışık kokusu çarpıyor burnuna. Keskin bir koku. Hem o kadar tanıdık, hem de o kadar başka ve yeni. Yaşamın kokusu. Başlamak için çok geç, özlemek için de. Başını iki yana umutsuzca sallıyor. Annem, babam ve kardeşlerim için var oldum, böyle diyor kadın gönlüne. Sonra kocam Feng için, diyor. Şimdiyse çocuklarım var. Ayışığıyla yıkanan ellerine bakıyor. Gözlerinden damlayan ne? Ben kimim? Güzel miyim peki?

Kıpırtısız kılınmış yüzde oynayan ve anlatan tek şey: gözler. Çin operasının ilk görüşte sevdalı prensesi, prensi ve aralarını yapan çöpçatan. Ses ve göz kesişmeleri, çatışmaları, barışmalarıyla önümüze sayfa sayfa açılan eski öykümüz. Cilveler, nazlar, yalvarmalar, küsmeler, hainlikler, adanmış hayatlar, feryat figan ve yorgun oyuncuların maskelerinin arkasında duran gençlik imgesinin yersizlik, yetersizlik dolu hüznü. Bir oyuncu yaşlanamaz ama bir yandan yaşlanır. Bir oyuncu olsaydım bu acıya katlanabilir miydim? Yaşlılık eşiğinde kaç oyuncu buna katlanabilir? Sorun imgenin yırtılması değil, bin bir yüzün artık olanaksızlığıdır. Oyuncu herkes olamayacaktır ya da giderek daha az kimse olacaktır. Herkes olamayan bir oyuncu hiçtir. Kendine kıyan oyuncuların derdi bu olmalı.


Geleneksel tiyatro girişi (Cheng Du)

İlk görüşte aşık olan prensi selamlıyorum. Çapkın kardeşini de. Şu utangaç taze, erkek kılığında dolaşan prenses olmasın. Size saygılarımı sunarım prensesim. İşte prensesin öfkeli ama yumuşak kalpli, küçük kızına biraz fazla düşkün babası, kral. Hiçbir istekliye yakıştıramadı kızını. Toz konduramıyor ona. Ama bana sorarsanız, ondan ayrılmak düşüncesidir onu bu kadar duyarlı ve öfkeli yapan. Ama sevgili kralım, bu ayrılığa kendinizi hazırlasanız iyi olur. Yüreği sizin kadar titreyen Kraliçeye kulak verin. Yaşam ona sizden daha yakın. Danışmanınızın öğütlerini de yabana atmayın. Şu hain, kara yüzlü, kıskanç ve hırslı adam kim? Prensesi başkasına yar etmeyecek anlaşılan. Bu bir oyun olacağından kaybedecek. Ama biliyorum sonunda kazanacağını. Çünkü kazanmak istiyor, tutkulu. Oyun mutlu bitecek, ama yaşam acı. Bu yaşam bu kadar kötü ve katlanılmaz olduğu için değil mi oyunlar oynanır durur, ben sana anlatmak, bir daha anlatmak, bir daha bir daha anlatmak gereksinimi duyarım. Anlatmak tımarhanenin duvarlarını yıkmak biraz. Belki de varsa biricik onurumuz, bu anlatmada ayak dirememiz, direncimizdir.

Oyun yanıltır, aldatır mı? Bu mu söylemek istediğim. Hayır, olamaz ki. Acı’yı gösterir, çektirmez. Mutluluk değil, mutluluk sözüdür (vaat).

Galeride ilerliyorum. Saygılarımı sunarım Fitneci. Size de Saygıdeğer Efendi. Uşaklarınızdan birini daha köpekler parçalamış. Size de iyi akşamlar dilerim Saygıdeğer Efendinin Saygıdeğer Birinci Eşi. Altıncı çocuğunuzun sütannesi sandığınız kadar kötü birisi değil. Dedikodulara kulak vermeyin bu kadar. Ah, mutsuz gelin, Sizin payınıza yalnızca acıdır düşen, hele o korkunç görümceniz yok mu?

Asker, biraz sonra nişanlısına veda edecek. Kendisi bilmiyor ama kuzeyin ayazında donarak ölecek ve köyünde hiç kimse bunu öğrenemeyecek. Nişanlısı şimdi acı çekmenin ve özlemenin ne olduğunu bile unutmuş. Bekleyen Umutsuzluk o.

Generale bakmak bile korkutucu. Ölümcül kanlı buyruğu köpüren ağzından gecenin ortasına neredeyse fırlamak üzere. Köpük köpük çoğalan gözleri, elleri, yüzleriyle bir ölüm vaadi… Ulu Han için, Hanlar Hanı için, Büyük Efendi için!



Tiyatro: Prenses ve çöpçatan (Cheng Du)



Çin operası (Cheng Du)



Çin operası (Cheng Du)


Opera şarkıcısı ağzında bir ipeği dalgalandırıyor. İpek bir kuş sürüsünü dalgalandırıyor. Kuş sürüsü bir insan yüreğini titretiyor. Yürek dalgalanıyor. Aşk olmalı bu. Gözdeki derin ela. Derin eladaki gece. Derin gecenin düşü. Düşteki ezgi. Yaylı çalgının biçtiği pırıltılı gecenin yüzünde ardı ardına görünüp yiten zehir yeşili. Yükselen sesten düşen hızlı kırılmalar. İşte bu ihanet!

Oyuna karşı oyun. Hile. Seven kadın asla bağışlamayacaktır. Ama durun biraz. Her şey aslında bir yanlış anlamaydı. Oğlan aslında kılık değiştirmiş kız, yoksul köylü zengin bir prens,  çit kendi geçmişinde uyuklayan meşe, cam silis uykusu, mum alevi can yakma isteği, bir avuç pirinç gülümseyen bir kadının ağzıydı, şairse siste göle düşen belli belirsiz son güz yaprağı olmalıydı.

Sandalyeler ve onların önlerinde uzun tahta sehpalar. Konuklar için fincan. Çaydanlık elinde saki (genç bir Çinli bayan) yanı başınızda zarif bir devinimle fincanınıza yasemin çayı dolduruyor. Sahne gösterisi boyunca onu hep yanınızda hissedeceksiniz. Fincanınız, ruhunuz gibi hiç boş kalmamalı. Gerçekte size sunduğu ruhtur. Boşluğunuz için önerilmiş, geçiciliği size bağlı bir anlam yüklemesidir yaptığı. Bunu biliyor ve gülümsüyor.

Burası  Shu Feng Ya Yu Çayevi’dir. Sahnenin dibinde yüzlerce, belki binlerce yılın dinginliğini yüzlerinde taşıyan çalgıcılar var. Çok eski bir ses geliyor onların bulunduğu yerden. Bu ses, bir kuzunun çıkardığı ilk melemeye benziyor, köpüren derenin, kıyıdan söktüğü kayanın suda yuvarlanırken, bir bulutun pembeleşirken çıkardığı sese de.

“Akan bir dere, bir koyun sürüsü

Yavrusuna ninni söyleyen bir kadın”


Geleneksel çalgılarıyla müzisyenler (Cheng Du)

Bu ses bir başlangıcın, ama henüz kavranılamamış bir bitişin, kapanışın da sesi. Bir çavdar tarlasının sesi. Unutmanın, hiç anımsamamacasına unutmanın... Yağan, durmadan yağan karın sesi. Bir geyiğin donmuş göl üzerinde yürürken yol açtığı çıtırtının. Yaprağın yere değerken çıkardığı. Kanadın rüzgarda dalgalanırken. Yoksulluğun. Açlığın ve tokluğun da... Bu ses çiçek açmış erik ağacının çiçeğini doğururken çıkardığı ses. Okumanın sesi. Bir kitap sayfasını çevirmenin... Gözyaşının. Bu ses bir uluma: umutsuzluk uluması. Gece içinde dağın gizlediği… Denizin köpüğü. Tuzun. Doğumu olanaksız, daha en başından yitirilmiş bir yaşamın. Dilsizliğin. Boyun eğmişliğin. Bu sesi tanıyoruz, tanır gibiyiz. Çalgıcılar getirip önümüze bir top ipek kumaş koyuyorlar, sonra açıyorlar önümüzde, üzerindeki öyküyü okuyoruz, evet, evet tanır gibiyim, ama adı neydi, Adı Dilimin Ucunda! Hayatımıza verilmiş adı hiç anımsamayacağız. Evet şeydi, bir şeydi, ama neydi?

İki genç uzun ibrikli yasemin çaydanlıklarıyla sahnede bir gösteri yapıyor. İki gencin, iki sırt çaydanlığının, iki uzun ibriğin, iki fincanın bir Çin hiyeroglifini havaya çizdikleri bu uyumlu, ezgili devinim fincanlarımıza doldurulan yasemin çayıyla taçlanıyor. Teşekkür ederim, yasemin çayının yalnızca yasemin çayı olmadığını, aynı zamanda bir incelikli devinimler dizisi, bir dans da olduğunu anımsattığınız için. Gelenek içilen çayda değil, çayın arkasındaki düşüncede, kaygıda, rehberliktedir. Hala daha iyi insan olunabilir.


Çay gösterisi (Cheng Du)

Oturduğumuz yerde bir şeyler oluyor. Sanki içimde bir çocuk uyanıyor, yoo, hiç sırası değil, geldiğin yere git, diyorum usulca bu çocuğa. Beni dinlemeyeceğini de seziyorum bir yandan, huzursuzum. Yanımdakilere bakıyorum, aynı değişimi onlar da yaşıyor mu diye. İçimdeki çocuk, şaşkınlıkla bağırıyor, sonra sesli gülüyor. Utanç verici bu, susar mısın lütfen? Perdedeki gölgeyi gösteriyor yumruğuyla çocuk, karga, diyor. Baykuş. Tavşan bu. Zıplıyor. Baykuş bir gözünü kapatıp açıyor. Dik dik bakıyor. Yılan kayıyor. Açılıp kapanan kanatlarıyla havada süzülen bir turna... Filin ağırlığıyla toprak zemin titriyor. Fil yürüyor. Çocuk, bu bir fil, diyor. Peki boa yılanı nerede? Kaynana gelinine söyleniyor. Han armağanlarla gelen elçileri ağırlıyor. Bir bulut perdenin solundan giriyor, sağından çıkıyor. Sabah bir türlü olmak bilmiyor. Herkes uyuyor. Bu bir düş! 


Gölgeler (Cheng Du)


Lütfen susar mısın, bu yalnızca bir gölge, bir imge, ışığın bir elden perdeye düşürdüğü, susar mısın lütfen?

Bu çocuk beni dinlemeyecek. Oysa bu dünyada şaşılacak, anlaşılmayacak hiçbir şey yok ki. Bunu bugüne değin öğrenememiş olmasına şaşıyor, bunun için kendime kızıyor, öfkeleniyorum. Yeni bir şey yok, olmayacak! Yeni bir duygu, düşünce, yeni bir hayat! Asla olmayacak…ki! Değil mi?

Çocuk dinlemiyor bile. Kahkahası acı bir tortu bırakıyor kulak zarımın üzerinde.

Çin fenerleri gecenin içinde, ağaçların dallarında ışıl ışıl. Sanırım her zaman oradaydılar.

Yay ustası tahta, basit sandalyesine yerleşiyor. Akortlarını yapıyor. Hazır. Anlatmaya başlıyor. Yayı usulca uzanıyor sağdan sola, sonra bir sıçrama, işte nilüfer çiçeklerini görüyorum gölün üzerinde, dostumun yüzü beliriyor, bir iç çekiş, mutlu olunabilirdi  bir an, ölümün de yaşam kadar geçiciliği iniyor gövdenin telleri üzerine, göçmen kazın bir daha buralara dönmeyeceğinin yabanıl çığlığı, yeniyetmeliğin kemiklerinde her geçen günle çoğalan meydan okuma, evin en yalnız odasından görülen bir hayatın ilmik ilmik çözülüşü, yerlerde sürünen, yaydan damlayan ben, sen, o ve acınası hayatlarımız.

İlkyaz geldi dağlara.
Yollarda seni arıyorum.
Balta sesleri yankılanıyor
Suskun dorukların boşluklarında.
Derelerin buzu çözülmemiş,
Karı kalkmamış dağ yollarının.
Gün batarken varıyorum
Kayalık dağ geçidindeki koruna.
Hiçbir şeyde gözün yok,
Altın, gümüş parıltısı
Yayılsa da geceleri çevrene.
Evcilleştirdiğin geyik gibi
Uysallaşmışsın sen de.
Geriye dönen yol unutulmuş,
Kaybolmuş gözden.
Boş bir kayığa dönüyorum,
Senin gibi sularda sürüklenen.

Du Fu (Çev. Cevat Çapan)
Usta sevinçsiz, mutsuz topluyor hayatı ve çekiliyor arkaya.


Fincanlarımız dolduruluyor. Bu fincanların kapakları var. Eğer yasemin yaprak ve çiçeklerinin ağzınıza gelmesini istemiyorsanız, kapağı fincan üzerinde hafifçe kaydırarak aralıktan içmesini öğrenmelisiniz.

Şimdi ne var sırada. Kavala benzeyen çalgısıyla bir başka usta yapacak gösterisini. Neşeli geleneksel bir parça çalıyor. Davranışlarıyla çalgısı arasında öyle bir uyum, bütünsellik var ki bu tiz, yırtık neşenin nereden çıktığı karışıyor bir an. Sonra anlıyorum, ustadan, onun bedeninden çıkıyordu ses. Çünkü kavalın gövdesi kafasından ayrıldı, ses her ikisinden de ayrı ayrı çıktı, kaval bir kenara bırakıldı, ses aynı tınıda, aynı ezgiyle ve neşeyle ağızdan, ustanın bedeninden yükseldi. Marifet kavalda değil derken, usta yeniden ona döndü. Bu noktada hiçbir şeyi ayıramaz oldum, usta kimdi, kaval neydi, ya müzik?

Evet, alabilirim. Yasemin.

Dünyanın bin bir görünümü, yüzü, alameti farikalar gösterisi sürüyor. Dünyanın bütün harikaları burada. Şimdi sizlere ibretlik bir öykü sunuyoruz. Anneler babalar çocuklarınızı küçümsemeyin. Onların duygularını önemseyin. Yoksa, görün, neler olacağını. Kimse bunları yaşamasın diye biz yaşıyoruz, gösteriyoruz size, işimiz bu.


Maskeler (Cheng Du)

Kuklacı. Kukla. Güzel genç kız. İki uzun tavus kuyruğu tüyü. Genç kızın büyüleyici güzellikte elleri. Şarkı söylüyor. Tüyleri parmaklarıyla yakalıyor, sıvazlıyor, okşuyor ve öne çekiyor. Sonra zarifçe arkaya atıyor. Güzel yüzünde gururla, belli belirsiz gülümsemesi… Seyircilere bakıyorum, acaba bir tek ben mi gördüm bunu?


Kuklacı ve güzel kuklası (Cheng Du)

Gösterimiz sürüyor, Bayanlar Baylar. Şimdi sırada bin bir surat var.
Bir anda değişen onun bize sunduğu bu yüz mü yoksa benim o yüzü görüşüm mü?

Fener Olmak

Çin avucumun içinde bir kelebek. Onu bir Çin fenerinin içine koyuyorum.

…bu feneri alıp gecede, bir ağacın dalına asıyorum. Yüzümde kelebeğin rengarenk yansımaları. Çin uygarlığı, efsaneleri, geçmişi, insanları ile içimde yankılanıyor. Bir an bir fener olduğumu düşünüyorum, derinliklerinde seslerin, görüntülerin, renklerin ipek halı üzerindeki desenler gibi akıp durduğu bir fenerim şimdi…

…bu feneri alıp gecede, bir ağacın dalına asıyorum. Yüzümde kelebeğin rengarenk yansımaları. Çin uygarlığı, efsaneleri, geçmişi, insanları ile içimde yankılanıyor. Bir an bir fener olduğumu düşünüyorum, derinliklerinde seslerin, görüntülerin, renklerin ipek halı üzerindeki desenler gibi akıp durduğu bir fenerim şimdi...

…bu feneri alıp gecede, bir ağacın dalına asıyorum. Yüzümde kelebeğin rengarenk yansımaları. Çin uygarlığı, efsaneleri, geçmişi, insanları ile içimde yankılanıyor. Bir an bir fener olduğumu düşünüyorum, derinliklerinde seslerin, görüntülerin, renklerin ipek halı üzerindeki desenler gibi akıp durduğu bir fenerim şimdi…

Dala asılı Çin feneri.
Tansık ne içinde, ne dışında onun. Nerede o zaman?

Bu ve sonraki alıntılar Çin Denemeleri’ndendir (Eberhard)

Randall, William Rowel;  Bizi ‘Biz’ Yapan Hikayeler, Ayrıntı yayınları, 1999

Du Fu (712-770), Tang Hanedanlık döneminin büyük şairi

Maistre, Xavier de (1763-1852); Odamda Seyahat, Hayalet yayınları, 2005

Dante, Alighieri (1265-1321); İlahi Komedya’sında ölüm ötesi yolculuğunda Beatrice (sevdiği kadın, melek) ona kılavuzluk etmiştir

Lao Çu (MÖ 6.yüzyıl); Taoculuğun kurucusu Çinli bilge

Konfüçyüs (K’ung fu-tzu, MÖ.551-479); Çinli filozof

Nirvana; Budizm’de insanın aşırı istek vetutkularından kurtulma yoluyla eriştiği salt mutluluk durumu

Gautama Buda (Siddhartha Gautama, MÖ.563-483); Hindistan’da yaşamış ruhsal önder, Budizm’in kurucusu

Pekin (Beijing Shi-kuzey başkenti), Çin kuzeydoğusunda Çin Halk Cumhuriyeti’nin başkenti. Nüfusu yak. 15 milyon

Changchun; Çin kuzeydoğusunda Jilin eyaletinin başkenti. Kış olimpiyatları merkezi. Nüfusu yak. 7 milyon

Cheng Du; Çin güneybatısında Sichuan eyaletinin başkenti. Tang, Song ve Ming Hanedanlıklarının merkezi, Çin’in efsanevi şairleri  Li Bo ve Du Fu’nun yaşadığı yer. Nüfusu yak. 10.5 milyon

Çin’de Domuz Yılı’na giriliyor (2007)

Pagoda; Güneydoğu Asya’da yaygın, Budist tapınağı yapı biçimi. Taş ve tuğladan yapılan, yukarı doğru daralan katlarıyla göğün katlarını simgeleyen bu yapı biçemi sivil mimariyi de etkilemiştir

Mao Zedong (1893-1976); Çin Komünist Partisi ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin kurucu önderi

Tien-An-Men; Pekin’in en önemli meydanlarından, tarihsel çağrışımları güçlüdür

Brecht, Bertolt; Sezuan’ın İyi İnsanı’ndan anımsandığınca

Versaas, Tarjei; (Norveç) Buz Sarayı, Cem yayınları, 1972

Yasak Kent; Pekin'deki Yasak Kent, Çin'in eski çağlarındaki imparatorluk saraylarının “incisi” ve dünyanın en büyük çaplı, en iyi korunan  ahşap yapı topluluğu olarak kabul edilir. 1987 yılında, "Dünya Mirasları Listesi'ne girmiştir

Barthes, Roland (1915-1980); Fransız düşünür. Söz konusu kitap Çağdaş Söylenler olabilir: (Çev. Tahsin Yücel), Hürriyet Vakfı  yayınları, 1993

Monad; felsefede (Leibniz) bütün varlığın bileşimnde bulunan ölümsüz, basit töz

Minimalizm; modern sanat ve kültürde, 1960’lara dayanan, yalınlık ve nesnelliği öne çıkaran yaklaşım, akım

Yin Yang; Doğu düşüncesinde karşıtlık ilişkilerini açıklayan kavram çifti

I Ching; klasik Çin gizemciliğinin temel metinlerinden, falcılık kitabı (Babil yayınları, 2005)

Zithar; Asya kültürünün telli, geleneksel çalgısı

Panda; Çin’in güneybatı bölgesinde yaşayan, soyu tükenmeye yüz tutmuş, koruma altında ayı türü

Xinsyang, Gao; Ruh Dağı, Doğan yayınları, 2005

500 m. Dolayında Çin uzunluk birimi

Zen ; meditasyon uygulamalarını da içeren, aslında Budizm’in bir kolu, Hindistan ve Çin’de derlenen bir dizi Sutra’ya dayanır

6 Li Bo (Li Po, 701-762), klasik Çin şiirinin büyük temsilcilerinden

Sarinagara (Jap.), geçici olan, boş, anlamsız, uçucu olan

Sartre, Jean-Paul (1905-1980); Fransız varoluşçu düşünür

Wong Kar-Wai (Doğ.1958); Aşk Zamanı (2000) adlı filmi de yapan Hong-Kong’lu sinema yönetmeni

En-el Hak, Ar. Tanrı benim (tasavvuf düşüncesinde etkili düşünce)

Tolstoy, Lev Nikolayeviç (1828-1910); Anna Karenina, Savaş ve Barış’ı yazmış büyük Rus yazarı

Şaman, Kam, Büyücü; yeryüzünde (orta dünya) yaşayıp, alt ve üst dünyalara yolculuk yapan kutsal kişi, büyücü, rehber, şifacı

Solomon Baumgarten, 18.yüzyıl

Quignard, Pascal; Adı Dilimin Ucunda, Sel yayınları, 2005

Saint-Exupery, Antoin de (1900-1994); Küçük Prens’in (1943) yazarı