okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Okumak iyi de neden?

PDF seçeneği için tıklayın >

Sunuş
Söz
Ses
Sana Anlatmak Zorundayım
Neden Sanat?
Ne Olabilir, Nedir Peki Sanat?
Her Şey Kağıtla Başladı

 

Sunuş

Bugün[1] bir ‘bahçenin ortası’nda[2]; okuma edimini,  bahçeye girmek, bahçeden bahçeye geçmek, sonra bir ormanda bulmak kendini ve belki de sonunda yolunu yitirmek[3] olarak tanımlayan Ayfer Tunç’un  Leyla Erbil hakkında güzelim yazısını okurken bulduğumda kendimi, hem de tam onun dediği gibi; sayfalar, satırlar, sözcükler arasında yolumu iyice yitirmişken, daha şimdiden, daha güze de o kadar varken, yukarıdan kavruk, sararmış yapraklar tek tük dökülürken üzerime, iki, belki de daha çok kişi oldum, birim ikime, ikim ötekilerime, herkesim herkesime dikmiş gözlerini bakarken, ne kadarsam o kadarımın usundan geçen şey tek bir soruydu: ne yapıyorum ben? Hayır. Zor bir soru değildi bu. Okuyordum ve herkesim herkesime işte bunu kolayca söyleyebildi. Kaç kişiysem o anda tümümüzün birden yaptığı şey okumaktı, okumak eylemi içinde olmaktı. Kuşkusuz ne soru, ne de bu yalın yanıt hiçbirimizi doyuramazdı ve doyurmadı da. Asıl soru arkada ve gizliydi çünkü. Neden? Tek bir soru sözcüğü. Neden? Ne yani, neden ne peki? Bu soru sözcüğünün arkasına yerleştirilecek ve onu tümleyecek eylem soruyu da, yanıtı da biçimleyecektir. Neden  ‘ne yapmak’? Yani, neden ‘okumak’? Neden okuyorsunuz? İçimde sayısını şaşırdığım ikiz, tıpkılanmış benler, dönüp birbirlerine bu soruyu soradursunlar, yanıtın hiç kolay olmadığı, gerçekte bu sorunun dört dörtlük bir yanıtının olamayacağı da o an içime doğdu sanki. Kimin kim olduğunu ve gerçek benimin hangi benzerim olduğunu, bir aslımın olup olmadığını iyice karıştırmış, ipin ucunu da kaçırmışken, bu sorunun ardına bir düşeyim ben dedim kendime, kendini Pasifik’e atan Ishmael gibi[4]. Daha der demez pişman olmuştum ya, geçti, çok geçti. Çünkü asılların benzerlerle karıştığı bu hengamede soruyu sorun hangimizdi, ipi tutan kimdi, pişman olan neydi soruları da anlamsızlaşmıştı çoktan. Peki, o zaman? Başa gelen çekilecekti. Neden okumak sorusuna değil ama neden okuduğum sorusuna bunca yılın iyi ya da kötü okuru olarak bir yaklaşım getirebilir, dilim döndüğünce açıklamaya çalışabilirdim bunu.

Gerçekten zorumuz ne? Neden okuyalım? Neden okuruz? Kuşkusuz bu soru yeryüzünde herkesi ilgilendiren bir soru değil. Hadi biraz daha alçakgönüllü davranayım. Biz bir avuç insanız aslında. Azınlığız. Buna bir tutku diyebiliriz hiç değilse biz azınlıklar açısından. Biz azınlıklar, neden okumadan yapamazlar? Şimdiden yanıtımı söyleyeyim: bilmiyorum. Bilmiyorum, çünkü bunun bir amacı yok gibi geliyor bana. Kendi üzerime gidip sıkı bir sorgulama yaptığımda, uydurduğum bir dizi gerekçe, amaç niyetine ortalığa salıverdiğim herze, dönüp önümde dikiliyor, ee, sonra diyor, başka?..

Okumayla ele geçirilmiş bir imparatorluk tacı var mı bilmiyorum. En azından benim bu yeryüzünde egemeni olduğum bir karış toprak sağlamadı bana okuma eylemim. Eğer bunu istiyor olsaydım, okumaktan vazgeçmeliydim daha çok. Hem de hiç zaman yitirmeden…  Öte yandan nasıl da geniş, nasıl da büyük ve görkemli, krallığımın dünyası benim. Hayır. Ben bir şey yapmadım. Kendiliğinden oldu bu. Okuya okuya, kitaptan kitaba, bahçeden bahçeye, geçe gide, aka dura, günler ve geceler ve aylar ve yıllar ve bir yaşam boyunca. Bulunduğum yerin, şu ayaklarımın üzerine bastığı yeryüzü parçasının özgür, kendinden bile kurtulmuş ilk ve son kralı oldum ben, okuyarak her şey olduğumu ve okuyarak hiç bir şey olduğumu gördüm. Ya da gördüğümü sandım. Ne yani? Yanılmış olsam da, birken ikiliğe sıçramış, yerinden oynamış, kendimden taşıp kendime bakmışım ya. Böyle olmasa, oradaki taş kadar uyum ve yeterlilik içinde olsaydım, kendime dönüp de ne olduğuma bakma girişiminde bulunmasaydım, daha mı mutlu olacaktım? Mutlu olmak ya da olmamak türünden bir sorum mu olacaktı? Peki soruyorum; rica ediyorum, söyler misin bana, sence mutluluk nedir? Doyurucu bir açıklama bekliyorum. Lütfen.

Sevgili azınlık üyesi, beni okuduğuna göre (biraz da acıyorum sana) azınlığın da azınlığı üyesi dostum, sevdiğim kişi, sözü daha başlangıçta geçirmişken elime uzatma fırsatını kullanacağımdan hiç kuşkun olmasın. Seni öyle seviyorum ki sıkıntıdan, şu an, patlıyor olman umurumda değil. Üstelik bunu sana sevgimin kanıtı olarak alsan iyi olacak.

Şaka bir yana. Bizim gibiler özel bir oymak (isterseniz kabile, klan, aile, vb. deyin) oluştururuz. Herkese sorulan bazı sorular bizim gibilere öyle kolayından sorulmaz, sorulmamalı en azından.  Örneğin, okumayı öyle doğal ve başka türlüsü düşünülemez bir insan etkinliği olarak görürüz ki, niye okuyorsun?’, sorusu karşısında böyle abus bir soru sorulabilmesine şaşırabiliriz olsa olsa ve eğer susup kalmazsak, verebileceğimiz biricik yanıt, ‘bilmem’, olur. Sonra mı? Kitaplar dolusu gerekçe iş işten geçtikten sonra akıp gider bilincimizden. İş İşten Geçti’ mi dedim? Yani, Le jeux son faits[5], yani Sartre. Adam ölmüştü, yani romanın kahramanı, geri dönmeye kalkmıştı, ama iş işten geçmişti artık.  Hiiç, öylesine takıldı işte usuma. Lise yıllarım. 60’lar. Özlem Kitabevi. Naci İpek. Urfa.

‘Ne iş yaparsın?’ İster mühendis, ister hekim, ister sanayici, ister dokuma işçisi, isterse posta memuru olsun, bizden, yani bizim türümüzden, yani okuyanus’lardan biri bu densiz soru karşısında,  önce bir bocalar, sonra biraz çekinerek, ‘okurum’, der. Güldürmeyin adamı, güldürmeyin bu çoğunluğu, milyarları güldürmeyin. Hiç  ‘okumak’ iş olur mu? Milyarlar durduk yerde  bir yaş daha kocadılar biz fıttırık azınlık yüzünden .  Ne yapıyormuş, ne? Okuyormuş… Hah hah ha!  Aziz Nesin’in kulakları çınlamış mıdır bir yerlerde. Adam mühendislik yapıyor, bununla geçiniyor, ama ne iş yapıyorsun, diye sorduklarında bu usuna gelmiyor, okuyorum, diyor yalın bir tutumla. Türkçenin sıcak magması Cemal Süreya (evet, yine o) ne diyordu: ‘Asker, su ver, asker/Ben asker değilim, nişanlıyım’[6].

Okumak bir yaşama biçimi. Bana sorarsan okumadan yaşanamaz. Hayır, canlılık belirtileri alınır verilir kuşkusuz, ama bunun ne olduğunu kimse bilemez. Hangi yapının yapıtaşıyım, bunun için yapıyı görmek, yapıtaşı olmaktan çıkmak gerek. Bu nasıl olabilir? Sanatla, sanatın üzerinden… Ben şimdilik, kusura bakmayın, okumayla diyorum. Okumak bize kendi bağlamımızı, dolayısıyla kendi yerimizi bağlam içinde görme olanağı sağlar. İşte bunu deneylemiş birisinin yaşamak dediğimiz şeyden okumayı elemesi anlaşılır bir davranış olamaz. Deliler evine (tımarhaneye) hoş geldiniz öyleyse.

İzin verin, burada okumanın erkkurucu ya da bozucu işlevlerine girerek, Foucault’vari bir kazı yapmayayım. Bir yerden sonra, bu uğraşıların sonunda, ancak bulmayı umduğumuz şeyi buluruz. Bunu da nice sonra az çok anlamış gibiyim. Kuyruğumun peşinde bir yavru kedi gibi o denli çok dolandım ki… Neyse, geçelim bunu.

Daha pes etmedin mi sevgili dostum, fırlatıp atmadın mı bu yazıyı elinden. Öyleyse, sürdürüyorum, sınıyorum sabrını, Eyüb’ü unutma, sonunda ödül, en azından cennet senin, ama şimdi sabırlı olmalı, bana katlanmalısın. Çünkü sen ölmedikçe ben yazacağım. Gördüğün gibi niyetim kötü. Bunun sonu kıyım, cinayet. Yazım, senin yaralanışından, kanayışından güç alıyor. Sen ölmezsen ben yazamam belki de. Derdim, seni yıldırmak, üzmek, kırıp geçirmek, senin taklidini yapmak, sesini, bedenini yansılamak, senin kalkıp öfkeyle yüzüme tükürmeni sağlamak, derdim seni yerinden oynatmak, şişmansan eğer koca göbeğini de ve naralar attırmak sana. Yüzüm kızararak söylüyorum, biliyorum bunu yapamam, bunlar büyük sözler. Benim söylemek istediğim, yazmak dediğin, okumakla aynı şey, taşı alır yerinden, alır, koyar başka yere, koyar mı koyar, işte hepsi bu: dünya eskisi gibi değil, değişmiştir.  Onun için uzatacağım. Canına okuyacağım senin. İlgili ilgisiz her şeyi yığarak üst üste, bildiğin, bildiğimizi sandığımız her şeyin altını üstüne getirmeye çalışarak, zorlayarak hayatı… Sahi, hayatı zorlamak ne ki?

İçinde yaşadığım dünya sormuştu bana: ‘ Ne iş yaparsın?’

Ben, biraz bocalayıp şöyle yanıtlamış olmalıyım: ‘ Bi…bilmem. Yani… Üniversite diplomamı soruyorsanız… Evet, orada ne olduğum, ne işe yarayacağım yazıyor sanırım. Bunu bir zamanlar birileri vermişti bana.’

Bu ‘ne işe yarayacağımın’ belgesiyle kendim arasında doğrudan ilişkiyi hiçbir zaman tam kavrayamasam da, başkaları ellerinin tersiyle beni bir yana itip bu belgeyle iletişim kurdular. Ben de…karşı çıkmadım. Ne halleri varsa görsünler, deyip sürdürdüm okumamı.

Şimdi yine bir ayraç (parantez) açıyorum, bu da ne, demeden önce okur musun? Aşağıya göz atar mısın şöyle bir, kuşbakışı? Bir dizi, bitmez tükenmez başlık katarı görüyorsun değil mi? Bunlar benim okuma üzerine ele almak istediğim bir tür imler diyebilirim ve bir sıraları yok, geçerlilikleri bile gerçekte. Orada bulunuşları tümüyle rastlantısal ve ben bile anımsamıyorum kimi başlıkları niçin koyduğumu oraya. Sana yalan söyleyecek değilim. E, o zaman gel, her kimsen, her neysen ya da, katkı ver şu işe. Birlikte yazalım; daha şimdiden yüreğime yılgınlıkların, ak bayraklı teslim oluşların oklarını saplayan bu girişimin, saçma sapanlıkları örtbas edilemeyecek metinlerini. Vallahi, bir omuz versen iyi olur. Bana çok da güvenme derim. Hiçbir şey öğrenemedimse şu dünyada, söz verip ardından yan çizmeyi, ihanetin en dipsizini öğrendim en azından. Seni yarı yolda bırakırım.  Onun için, gel beni dinle… Yine de sen bilirsin.

Ayracı da kapadık. Daha.

Kime sorsan, en okumazına, yeminlisine sorsan, okumak iyidir, der. İyiyse, o zaman, diye uzatmaya gerek yok. Bunu da öğrendim kuşkusuz. Önüne gerekçelerden öyle bir bazalt duvar yükselir ki, Allah Allah, okumak bir tansık, olanaksız bir şey gibi görünür, bu gerekçelerin dayanağı koşullarda okuyabildiğini söyleyen ya yalan söylüyordur ya da olağanüstü yetenekleri olan biridir. Böyle birinden de her ‘melanet’ beklenebilir üstelik.  Belki ileride bu konulara değinebiliriz, ama şu ‘iyi’ kavramı üzerinde durmalı biraz. Koca felsefe tarihinin üstesinden gelemediği bir meseleyi şıpınişi çözümleyeceğimi sanmıyorsun umarım. Yapacağım, felsefenin şu bıktırıcı sorusunu yinelemek olacak: iyi iyi de, iyi ne peki? Uyanık okurum çoktan ayrımsadı batağa battığımı ve çırpındıkça daha daha battığımı. Seni özel olarak selamlıyorum, uyanık okurum benim, belki de senin gibi uyanık bir okurum yok, belki de senin gibi uyanık bir okura özlemle terk edeceğim bu ‘kahpe’ dünyayı.

Biliyor musun, Tolstoy’un yapıtı, hem de tümü içinde olmak üzere, insan olarak Tolstoy’dan çok daha kolay. Tolstoy bir insan olarak bilmece, hem de çözümsüz bir bilmece. 117 yıl önce, 61 yaşında, 20 Mayıs 1889 tarihinde günlüğüne şunları yazıyor: ‘Neyin iyi olduğunu bilmek için de kişinin mutlaka bir dünya görüşüne, bir inanca sahip olması gerekir’[7].  Dünya görüşü iyinin güvencesi olabilir mi, ya inanç? Bu kaotik dev neyi kastediyordu dünya görüşü ya da inanç derken. Gelin de çıkın işin içinden. Havlu atmam yakındır. Neyin iyisi, hangi niteliklerin, niceliklerin, nasıl bir iyi bu, hangi zamanın, zamansızlığın mı yoksa, bu iyi diyen kim, ya karşı çıkan? Ben derim ki, toplumsal uzlaşmanın ve o uzlaşmanın arkasındaki geleneğin ve o geleneğin arkasındaki birikmiş,  yine birikmiş ve yine birikmiş emeğin temellerine, varsaymacasına, benimseyişlerine bakalım. Başka türlü var olamayacaktık. Sezgilerim bunu fısıldıyor kulağıma.

Öyle sanıyorum doğal bağlamlarla toplumsal (kültürel) bağlamların özdeş sayılması birçok soruna yol açıyor. Her ne kadar gündelik yaşantımızı kolaylaştırsa da bu… Bunu ‘görelilik’ kavramını çok da yabana atamayacağımızı belirtmek için söyledim. Ama göreliliğin uç noktalarda nasıl baştan çıkarıcı bir ‘karnaval’a dönüşebileceğini de kestiriyorum ve ürkütücü bu. Demek ki, herkesin keyfine, rengine, yıldız burçlarına da terk edemeyiz şu biricik dünyamızın yorumlanışını. Çünkü saltık görelilik aynı zamanda yorumsuzluk da demek… Gelin uzlaştığımız şeyin değerini, olağanüstü kurucu ve süreklilik sağlayıcı gücünü teslim edelim. Başlangıçtaki atalarımız bunu her nasılsa becermişler işte. Asıl onsuz kolayca hiçe dönüşebiliriz, belki de bu varsayım üzerinden hala ‘’Nasılsın? Sağol iyiyim. Ya sen?’ türünden bir söyleşme olanaklı olabiliyor.

Gördüğün gibi, iyi hakkında söyleyebileceğim bir şey yok. Öyleyse, kitap okumak iyidir, derken ne denmek istediğini, bunu gönülden benimsesem bile, açıklama yeteneğinden yoksunum. Bu açık en azından…

Felsefeye, ağırlıklı olarak güzelduyuyla (estetik) ilgiliydi, bulaştığım dönemde Kant’ın oyun kuramı çekmişti ilgimi. Oyunun oyunluğu nedensizliğiyle bağlantılıydı. Schiller de mi buradan yola çıkıyordu acaba? Çok oldu tabii, unutmuşum. Her neyse… Şimdi en büyük mavramı sallıyorum sevgili okurum, sıkı dur. Okumak bir oyun, bir nedeni yok, elle tutulur, avuca gelir, günümüzde geçerli bir nedenden söz ediyorum, yanlış anlama. Bunu da söyleyen, özellikle anlatıyı oyuna indirgeyen yaklaşımlardan hiç hazzetmemiş benim üstelik, tarihin garip cilvesi olarak. Benim için her tür anlatı, aracıdır, öyle olmuştur. İnsan boşuna konuşmamıştır (saçmalarken bile).  Peki burada bir çelişki yok mu? Var mı yok mu bunu irdelemeyi de sana bırakıyorum, biraz oyalanırsın, keyifli bile olabilir bu.

İşte bu seni özgür kılacak. Özgürce seçtiğin, iradene, isteğine bağlı olduğu için okuma eylemin ve bu eyleminin yöneldiği nesne anlam, değer kazanacak. Bir de böyle bak. Sana binlerce yıldır söylenegelmiş binlerce ve binlerce sayfa dolusu okumanın ve kitabın erdemi, iyiliği üzerine sözü aktarmayacağım, istesem bile olanaksız bu, laf aramızda anlamsız da.

Anadan doğma, çırılçıplaksın. Kağıt kokusu alıyor burnun. Parmağının ucu ötekinin bedenine, kitabın bedenine dokunuyor. Tüm varoluşu parmağının ucunda yoğunlaşmış, birikmiş olarak duyuyorsun. Ve o kitabın senin bedenine değişi de senin üzerinden geçen tüm bir evrene ilişkin bir yoklamadır kuşkun olmasın. Bu beden bedene dokunuş, şimdi her şeyi yeni baştan anlamaya ve anlatmaya hazırdır. Okumak bu yüzden hoştur, anlamlıdır (anlamlı bulunur), çekicidir. Onu böyle yapan gerekmeyişi, zorunsuzluğudur. Kaçınılmaz olmadığından nereye gitsen ışığı hep yüzüne düşer. Oyun da böyledir işte. Oyun içinde çocukların (yetişkinin de) yüzünde ışık dolaşır. Neden oyun sorusunun, biliyorum, sayısız disiplinlerce verilmiş yine sayısız yanıtı vardır. Bu yanıtlar bizi doyuruyor, yetiyorsa benim dediklerim boş söz elbette. O zaman, akıllı uslu, yararlı okumalardan, yüce kitaptan, kuramsal açıklamalarla destekli yükümlülüklerden kaçamayız. Eh, o zaman görevler, temsiller ve silahlar, dolayısıyla savaşlar kaçınılmazdır. Her şey gibi kitaplar da erk içindir artık. Ama hayır, bir kez daha hayır, diyebilir miyim izninle?

Kimi şeylerin açıklanmaya gereksinimleri yoktur belki de. Olamaz mı yani? Çünkü neyseler odurlar zaten. Bunun, ben yazmama karşın, tam ne demek olduğunu şu an kestiremiyor olsam da, yani demek istediğim, özgür bırak kendini kardeşim, okumana bir neden arama, bu arayışın sonu çıkmaz, çünkü her neden başka bir neden gerektirir, sonunda neden aramaktan yorulur, satarım anasını dersin, nedeninin de, okumasının da, kitabının da… Yaşamak varken gürül gürül (?) dışarıda, selülöze gömülmüş bir kıtıpiyoz mu olmak, derdin? Geçiniz!.. Aklıma gelmişken, bizim Adana taraflarında; Allahına, kitabına… diye başlayan sövgülerimiz de vardır.

Ne denli teslim de olsak, dipten derinden özgürlüğümüze düşkünüzdür. Hiç kendini dayatamayacak şeye, yani kitaba afralanır, ezilmemizin, silinişimizin hıncını böyle bir olumsuz tepkiye yığarız. Hiçbir doğru dürüst kitap yoktur ki, senin kişiliğini yok etmeyi, seni sindirmeyi amaçlamış olsun, arkasında duran insanlara karşın hem de. Öyleyse, kişiliğinin sorunu kitap değil, öteki; bırak kitapla hesaplaşmayı, onu senin ya da bir başkasının yerine koymayı. O zaman bak nasıl değişecek birçok şey. Kendini dayatmayan şeye ancak özgürlüğüyle ve güçle bağlanabilir insan (dediğimiz ecinni).

Bu sunu bitmeyecek. Görünen o. Kara mara da görünmeyecek. Siz tayfaların hevesi de kursaklarınızda kalacak. Ama elimde değil, ne yapayım.

Sanırım, yinelersem şunu dedim ben. Kitap okumanın yeterli, yüzde yüz geçerli bir dayanağı yoktur. Kitap okumak, kitap okumaktır. Özel, somut bir yaşama deneyimi, biçimidir. Bir şey yapmaktır. Yaşamı bir de bununla, böyle yaşamaktır. Yinelenemeyecek, biricik bir eylemdir. Gerçekte yaşam da böyledir. Tadını bilen bilir. Ve tümü de budur işte. Okuyan, kendini bu tatlı yelin ezgisine teslim ettiğinde, alacağı zevki de görünür kılmış olur. Okumak onda birikir. Bunu istemese bile. Okumayan ne yapar. Onun da yaşam deneyimleri vardır. O da yaşar kuşkusuz. Yalnızca okumadığı için neyin yoksunu ve yoksulu olduğunu asla bilemeyecektir. Çünkü matematiğin kuralı gereği de böyledir bu: bir eksiktir. Bu bire ne yükleyeceğinizi de bırakın ben söylemeyeyim artık. Siz ne koyuyorsanız ondan oluşur bu eksi bir.

Şimdi sana muştumu veriyorum. Kurtuldun, yalnızca okumaktan değil, benden de, beni buraya değin okuduğuna göre her ikimizden de. Ne mutlu sana! Ama son bir açıklama yapayım izninle. Aşağıdaki sonu şimdiden belirsiz denemelerde, okumak, bir girdi olarak, saltık bir veri olarak ele alınmıştır. Toplumdan ve onun tarihinden, coğrafyasından soyutlanmıştır. Okuma eylemi deneysel bir olgu olarak betimleniyor olsa da, göze görünmez kuramsal çerçeveler içinde, koşul-dışı ya da üstü bir nesne olarak örneklenmiş, varsayılmıştır. Okumanın gündelik yaşam uygulamalarına, koşullarına girecek olursak, kendimizi bu ‘zevk’ içerisinde tepeden tırnağa günaha bulanmış, cennetten kıçımıza yediğimiz esaslı tekmeyle çoktan dünya bataklığına fırlatılmış olarak görmememiz için çok az neden kalır geriye. Ne olsa kitap bir boş zaman işi, uğraşıdır, boş zamanı olanlar, bunu bulabilenler içindir, günde 12 saat çalışan çoğunluklar için değil. Hem biliyorsun boş zaman ayartılma zamanıdır. Ne de olsa kitap bir kaynak bulma işidir, asgari ücretlerin içine sığmaz asla. Temel gereksinimlere gelince, ütopya mı acaba sözünü ettiğim şey. Kültürün temel, zorunlu bileşeni olduğu bir insan dünyasını ufukta görebilen biri var mı? O zaman, diyorum, şeytan bu dünyanın lüksü, ayrıcalığıysa, okumak da bu değirmene taşınan sudur yargısı, belki de çok yanlış olmayacak.

Hep söylenmesi gereken bir tümce daha vardır ya, bir şey daha.

Bu yaşıma değin okuyabildiğim o bir damla değil, okuyamadığım, ama okuyacağıma hep inandığım, hala da inandığım, okuyamadığım okyanustur bu küçük girişimin, bu metinlerin dokusunu, özünü, çıkış ve belki de eğer bir yerlere varabilirlerse, varış noktalarını oluşturan şey. Daha çok budur ve ne yazık ki budur. Trajedi de buradadır işte. Her şeyi bilir, bilmezlikten gelir, bilmiyormuş gibi yaşarsınız.

Ağustos 2007, İstanbul

Söz

Belki de her şeyin temelinde bu var: söz. Ağızdan kaçırılmış ilk sözle mi başladı her şey: ‘Ol’.

Sonunda olan oldu. Üzerine bir bardak soğuk su içen oldu mu yedinci günde bilmiyorum, ama bana soğuk su yetişmiyor, bardak bardak içiyorum o gün bugün. Bu Irak için, bu Filistinli çocuk için, bugün gazetede dağıtılan yiyeceklere umutsuzca bakan fotoğraftaki, bu Hiroşima için, bu kedinin ağzındaki yavru serçe için, bu… Ömrüm oldukça soğuk suya talim edeceğim kesin. Uzatmaya gerek yok.

Biraz düşününce anlıyorum, sözün arkasında çok şey var. Bilimsel söylem var örneğin. Bilimsel uzmanlıklar sözü masaya yatırmış, enine boyuna kesip biçmişler, nice kuram üretmişler, bunları gündelik yaşamın içinde sınamışlardır. Söz deyince sesbirimlerden örülü yalın anlambirimden söz ediyorum, de Saussure’den[8] öğrendiğimce, onun yazılı karşılığından değil.

Yazı büyük olmakla birlikte bir başka öykü ve söz denli yaşamsal değil. Yani önce söz vardı, yazı arkadan geldi, imleme çabasının seçeneklerinden biri oldu. Belki en etkilisi oldu.

Köken varsayımları, karşılaştırmalar vb. tüm çalışmalar da söz üzerinden, sözle yapıldı zaten. Öyle yaygın bir aracı oldu ki kendisi görünmedi, ama gösterdi. Gösterdiğiyle kendisi hiçbir zaman, ta ilk sözden başlayarak asla örtüşmedi. Bunu güvenle söyleyebilirim. Öyle olsaydı, o büyük yarılma; ‘toplum’ ve onun ‘kültürü’ olmayacaktı. Hadi uygarlık diyelim buna, bu eğer söz gönderdiğine işaret etmekle yetinse, daha ötesine ilişkin bir umut taşımasa, yani söz bilinemeyenin sözünü vermese, ötesine gönderme yapmasaydı olanaksız olacaktı. Söz her zaman kendi önünü, kendi gerçekleşme biçimini aşmış, olana değil, ötesine, hatta olmayana işaret etmiştir. Kaymanın, çoğalmanın, uzlaşmanın, ayrışmanın kaynağı söz bu yüzden… Sözle birlikte kendimi anlatılabilir bir nesne olarak ayrıştırabildim, görebildim, buna ‘ben’ dedim, başlangıçta düşünen değil, başlangıçta seslenen, anlatan ben. Arkası çorap söküğü gibi geldi zaten. Eğer ben bensem, ben olmayan da sen’din, dışarıda, ötede olan, benim gibi anlatabilen, sözü kullanabilen, öyleyse oradaki ben olabilen. Senle ben burada duruyorsak, varsak zaten ‘biz’iz, biz var demektir. Anlatmak için, söz için; tek’in, bütünün, hayvanın avlanması, parçalanması, bölünüp paylaşılması gerek. Bu bağlamdır, mağaradır, hep birlikte aynı yönde devrilmek, aynı sesle ulumak, ama daha fazlası, bu büyük rahim içinde, bu büyük güven içinde, onun egemenliği, sınırları, yurdu içerisinde onaylı onaysız ayrılık, kopuş, farklılaşmadır da. Her zaman aslında ayrı’laşmadır. Vedadır, kopuştur anneden. Korunma içgüdümüz bize tersini gelenek olarak aktarsa da, bizi bir arada tutana işaret etse de her an, tetikte. Oysa kendimize yetseydik, kedimize birebir eşit olsaydık, söze gerek olmazdı, zamana da ve tarihe de.

Bakın, söz dediğim öyle yalınkat bir şey değil. Söz balonunun içinde tüm bir geçmiş, kavrayış, tüm tartışmalarımız da var. Mutluysak söz yüzünden, mutsuzluğumuz da… Söze dönüştüremediğin bir duygunun gerçekliğinden ne kadar güvenli olabilirsin? Anlatılmamış şey yoktur. Bunu öğrenebilmek okuma edimim sonucunda öğrendiğim en iyi şeylerden biri gibi geliyor şimdi bana. Sıklıkla matematiğin, mühendisliklerin sağlam, güvenli evrenlerini sözün kaypaklığının karşısına koyar, iyi ki, deriz, iyi ki söze ve onun gelgitine, burgacına, yanıltıcılığına, hainliklerine kanmadık, kalmadık, iyi ki yasalar ve onların evrensel geçerli doğrulukları, somut gerçeklikleri var. Ne kadar şanslıyız, rastlantıların yıkıcılığından bizi koruyan tartışmasız güvenli korunaklarımız olduğu için. Ah, bütün bunları, bütün bu matematikleri, bilimleri, yasaları söze başvurarak, sözle, söz üzerinden anlatmasaydık (konuşarak ya da yazarak) bunu deyip koltuğunda kaykılanlara hak verebilirdim. Ben de böyle olsun isterdim sevgili ‘das Man’[9]. Keşke böyle olsaydı. Ama sözün ustası matematiktir tam da. Simgeler dili öyle gelişmiş, anlatısı öyle kurallara bağlanmıştır ki, bazen düşünmeden edemem, bir üst-dil, dillerin dili, sözün sözü mü diye. Anımsa, söz yalnızca her şeyi ama her şeyi anlatmakla kalmamış, kendini de anlatmıştır zaman zaman, kendine de bakmıştır, öyle ya sözün kendini kavraması için kendinden kopması da gerekmiştir. Yoksa bunamış, saçmalarken yakalayabilirdik onu. Nerelere kadar uzanmış, cesaretini hangi sınırlarda sınamış, ışığını nerelerde yıkımla yüzleştirmiş, karanlığı ne kadar koyultmuş, neyin sorumluluğunu nerelere değin üstlenmiş… Yine anımsa, bütün kıyımların, çocukların bile ölümlerinin sorumlusu sözdür. Söz güngörmemiş çocuğun ölümünü, belki de acı çekerek dile getirmiş, anlatmış, daha başlarken bir görüş, varsayım ortaya atmıştır. Söz, çocuğun ölümünü yorumlamıştır. Bu çocuğun ölümü, bu çocuğun ölümüdür, demekle yetinmemiştir. Demek ki, söze bağlı olarak yaşam dediğimiz şey siyasetten başka bir şey değildir. Öyleyse söz hiçbir zaman anlama düşmez, indirgenemez, anlamıyla örtüşmez, anlamdışına, anlamsıza kaçan yanı siyasaldır (politik). Bütün sanat, bu yüzden işte sözden, anlatmaktan, siyasadan, yorumdan, yani tek’in iki olmasından, birin, ben ve sen olarak ikileşmesinden gelir. Tersini, çektiğim bütün acılara ve gözlerimden akan yaşa rağmen dilemedim, dilemem. Söz yüzünden, sözle yazık ki hep,  ‘atımın sol gözünden yaş akacak’tır[10]. Böyle olduğunu yalnızca söz anlatacaktır başkalarına. Sözün sözle giderileceğini, iyileştirilebileceğini düşünmekten başka seçeneğimiz yoktur da ondan. Söze böyle düşmüş, sokağa ve tozuna böyle bulanmışken, sözün bu denli güzel orospuları, gebe kalmış kızoğlankızları olmuşken, yapabileceğimiz biricik şey cennetten nasıl kovulduğumuzu, nasıl düştüğümüzü, kanatlarımızı nasıl yitirdiğimizi anlatmaktır artık. Tarih de bunu yazmıştır. Tarih biraz budur hem.

Söz kişiden, ağızdan, anlatandan ve dinleyenden güçlüdür. Odur insana egemen olan. Tersi değil. Öyle sanırız, sanmak isteriz. İşimize gelir bu. Oysa buyruğu veren sözdür; dileyen, arzulayan, seven, öfkeden kudurmuş, kıyan, inciten, okşayan, süzen, umut, çağrı, zevk, anımsama, unutuş ve … Sözsüz bedenini düşün, düşle. Lütfen dene bunu. Nereye değin gidebileceğini nasıl merak ettiğimi bilsen. Karaciğerin, dalağın, yemek borun, damar damar yüreğin, külrengi beynin, dudakların, saçının teli için hiçbir anlam taşımaz bütün bunlar ve benzerleri. Onlar kendi başlarına bir varlık olarak, orada öylece olup, sevmenin ya da lanetin kanıtını oluşturamazlar. Seçimi yapan zihnimden akan düşünce de değildir, onun söze gelmişidir, dışarıya konmuşu, biçimlenmişi, ortalıkta fırlatılmış öneri olarak tavrı, duruşudur. Sözdür cinayetin aracı. O denli özgürüz işte, cinnetimizin sorumluluğu bize aittir, bizimdir.
İyi güzel de zembille gökten mi düştü söz?

Kıpırdamamak. Yapmamak. Sessizlik. Taşla kemikle dürtmek. Kafaya vurmak. Kan. Kırmızı. Uyarıyı görmek. Görüntü. Karşılıksız, anlamsız, sözsüz… Yalnızca görsel im.  Orada hiç (bir şey yapmamak)/Burada (yapmak). Orada: Yok./Burada: Var. Orada: Öteki./Burada: Beriki. Orada: O, kıpırdamayan öteki, ölü./Burada: Ben, yapan, diri. Ölüm/dirim. Öteki yaşam/beriki yaşam. Öbür dünya/Bu dünya. Ben/O. Bizim öykümüz çok sonraların öyküsüdür.

Aralıktan yükselen ses(im), çığlık: yansılama. Düşman (hayvanın) sesinin, dağın sesinin, kasırganın, yaprağın, adımların, elin, dişin, gözün, suyun sesinin ve benim dışımda olan her şeyin sesinin yansılaması. Tek çığlıktan, patlayan ve gökyüzünde dağılan bir tek sesin, benim höykürmemin bin sese dağılıp yağması, dökülmesi, ayrışması ve benzeşmesi: ayrışması ve aynılaşması. Yankıdaki sapak, belki de çapak: Çapanoğlu.

Elimle gösteriyorum: Beş parmak, beş insan. Şimdi buradayız. Beş parmak. İkisini kapatıyorum avucumun içinde. Üç parmak. İki parmak yok. Aslında var, gizli. Ama iki insan yok. Gizlendiler, örtüldüler. Düşmanın, insan olmayanların ağzı yuttu onları. Onların yokluğu. Yokluk. Ölüm. İşte beş milyon yıldır kavrayamadığımız, kavrayamayacağımız şey. Söz buradan çıktı, dünyaya dağıldı. Bir çığlık olarak… Her şeyi anlama, ama asla ve asla anlayamama girişimi olarak. Hiçbir söz bugüne değin, yaşam için yetmedi. Ölüme zaten yetmezdi. Bu yüzden ‘söz tükenmez’[11].

İnsanımsının yarılmasından, açılan boşluk, açılan derin karanlık ve karanlığın içinden başlangıçtan beri kesintisiz yağan yağmur: söz yağmuru. Yaşam, dirim bedenin yerine geçirilmiş, bedenin terk ettiği yere doldurulmuş sözdür. Beden bedeni tutuşturur, ama sözle aşk olur. Elim çocuğumun saçlarında konuşur. Dokunmanın arkasında bir öykü durur, bir anlatı. Söz birikmiş, bellekte yerleşik anılar, imler, kanılar, yargılardır. Söz tüm geçmiş varlığımızın taşıdığı geleneğin kendisidir, kalıbı değil. Yaşam da, ölüm de sözle ilgilidir, sözden gelir, söze de giderler. Bir varmış bir yokmuş’tur yaşam. Tümden yok olmuyorsa sözle, sözün gücüyledir. Söz yaşamı izler, ensesinde, soluk soluğa, bir gölgeden daha bağımlı, ardı sıra, önü sıra, gerçekte yaşayan, yürüyen nedir, kimdir, beden mi, söz mü yoksa, bir kılavuz, Azrail, yalvaç da, çıkış yoluna işaret eden, alaycı, sinsi, bir köpek, unutturur, kanatır, yalvartır, acımasız, ölümcül: vur, indir, kes, as, öldür, kır, yok et. Yok et, der söz, ardından yumuşak, sevgi dolu sesiyle ekleyerek: ayağa kaldırabilirsin, umut olabilir, canla doldurabilirsin. Sevgi olanaklıdır, sevgi sözle olanaklıdır, ancak sözle. Anne anneliğe sözle yatırılmıştır, savaş için çocuk doğurmaya, yokluğa, yoksunluğa, acının dibindeki acıyla katılmaya, kuruyup çatlamaya, erkek sözle rüzgarlanıp açmış yelkenlerini sonuna değin, yeni kıtalar, yeni kıyımlar, öldürümler için, kahramanın kahramanlığı söze borçludur, inanmak sözden alır marifetini, “Kur’an” olur, bu Tanrı sözdür demek, sana derim ki, ağzımdan çıkan, dökülen söz benim değil, bana ait değil, benim aracılığımla konuşan O’dur, gücüm, anlamım, seçilmişliğim ondan gelir, ben O’yum, bu yüzden sözümü dinleme, yalnızca bana inan yeter, inan arkamda durana, bu ağızdan çıkan kendi şarkısı değil, bu şarkı benim şarkım değil, öyleyse kimin şarkısı, söyleyin bana, bu beni delirtebilir? Hangi ırmaktır üzerimden geçen, hangi buzulun hiyeroglifidir yüzümdeki iz, saçlarım hangi rüzgarın sözüyle dağılmıştır böyle?

Söz, uçucu, kaçıcı, avuçlanamaz, yakalanamaz şey. Kuş değil, onun uçuşu. Varlık değil, onun tözü. İlk’in, başlangıcın içinde duran, birikmiş, patlamaya, parlamaya, yakmaya hazır duran şey, kendine üzerine düşmüş, öyle yoğunlaşmış, karadan kara delik. O tek söz, nasıl döner, nasıl burgaç, hortum, döner, yine döner, tozu toprağı, insanı ve hayvanı, ekini ve toprağı, denizi dağı, tanla menevişlenmiş bulutu, çocuğun gülücüğünü ve ağlayan genç kadının sesini, yalnızlığı ve iskandil edilememiş yalnızlığı, o inanılmaz insan yalnızlığını; o tek söz, o dipsiz kuyu, emer, alır içine, derinliklerine çeker, çağırır, dayanılmaz sesinin güzelliğine onun, söz öyle güzel bir çağrıdır (Sisyphe[12]), uzanır, yatarsın ölüme, razı olursun bir tek söz için, ses olmuş, sana yönelmiş, senin içinmiş, senden gelirmiş ve sana dönmüş, varlığını sana adamış, bağlamış bir tek söz için, ölüme ve varsa ötesine. Söz böyle güçlüdür işte, bu kadar güçlüdür.  Yutar, evreni bile yutar ve doymaz yine. Kavrayamayacağımız en üst bağlamdır. Açık kapı odur, varsa bir kapı ve onun açılışı. Hangi yanından baksan söz öte yandadır. İnsanoğlu sözün peşine düşmüş, umutsuz avcıdır. Hep avlanır, düşer. Yine kalkar, çünkü sözsüz olunmaz, sözsüz yaşamak olmaz. Neyi yaşadığımızı bilmeden, adını koymadan, söze başvurmadan, yaşayamayız.

Peki, ne diyorum ben. Söz önce miydi? Varlıktan önce miydi yani? Hayır. Varlık, söze gerek duymadan orada uslu uslu durabilirdi, kendinde, öylece. Varlığın o büyük, rastlantısal kırılmasıdır söze yol açan. O günden beridir rahat huzur kalmamıştır evrende. O günden beri senin akın, benim karam, senin yaşamın bana ölümdür. Söz gezinir aramızda. Öyle hızlı kayar ki aramızdan, bu Odradek[13],  birbirimize düşer, tokuşur, ama yakalayamayız onu, anlayamayız nasıl bir şey olduğunu, var mı yok mu, gerçekten gördük mü, bir yanılsama mıydı düşünürüz uzun uzun.

Üzerimize çökmüş sistir de. Soluduğumuz havadır, içimiz dışımız sözdür, her şey onun altındadır. Ak kar gibi örtmüştür hayatımız dediğimiz şeyi. Sözün altında ezilmiş, pusmuş, korkmuş, sinmişizdir. İçimizi ürperten bu şeydir söz, üşümemiz ondan.

Söz budur. Ağızdan kolayca fırlatılır ortalığa. Nereye gider ucu bilinmez, nerelere uzanır? Bir mızrak, ok, mermi, füze, atom, napalm, dehşet olur çıkar. Çığ gibi katlana, kanatlana büyür. Yıkımımız kendi sözümüzden olur.

Sözün gölgesi olmaz, durmaz çünkü. Daha döküldüğünde ağızdan, öteki söze ulanır, atlar. Zincir uzar. Dolanır dünyayı, zincire vurulmuş dünyayı. Sözün asi tutsaklarıyız. Sözü ancak sözle yoksarız. Özgürlüğümüzün özü de sözdür zaten.

Eee, o zaman söz her şey mi yani? Sözü uzatmaya ne gerek, sözün özü, söz dirimin olmazsa olmazı, yaşamın vazgeçilmez koşulu.

Söz, deriz ötekine, söz sana, sözüm sözdür, söz veriyorum, bunu yapacağım, bana güven. Sözüme güvenmek zorundasın.

Ses

Ya ses, sözün sesi... Okumak belki de başlangıçtaki sözün sesini bulmak içindir, bize her şeye rağmen yine de yabancı gelen bugünün sesini ilk sesin üzerine oturtmak, sesi kendisiyle buluşturmak içindir. Umutsuz bir girişimdir bu. Şiirde çıkar ortaya, görünür olur bu umutsuzluk. Şiirdeki güzellik, altındaki bu umutsuz girişimden gelir. Yapıldığından daha hızla eksilir, çözülür bütün ve ses yaklaştıkça uzaklaştığını anlar, görür, bilir, duyar. Sesin sese vedasıdır, sözün sesinin sözün sesine...

Varlık titreşir, diğer varlığı titreştirir. Çünkü varlık tektir. Varlıktan varlığa dalgalanan ses sonsuza uzanır, uzar gider. Sesler yığılır, düzenlenir, sıraya konur, sesin davranışı gözlenir, anlama bulanır ses, sesin anlamı üzerinde oydaşma sağlanır, bunun için gözyaşı da, kan da dökülür, bu sesi geçerli, her şey yapabilmek, tartışmasız kılabilmek için, bunun için tek, diğer teki bulur, birlikte savaş ve aşkla uzlaşırlar, tamam derler, bu ses bunu anlatır, bu, ancak bu sesle aktarılır, imlenir… İlk uzun çığlıktaki ilk ezgiye (nağme) kabartılır kulak. Kulak büyür, dolar, kendini yetiştirir. Biriktirir. Kulak bir bellek yuvası oluşturur kendine. Sesleri ayrıştırır, sonra buluşturur. Görüntüler, devinimler akar bilincin bulanık dehlizlerinde.

Bugüne gelinmiş, binbir seste uzlaşılmıştır, ama hiçbir ses diğerinin aynı değil, hiçbir kulak da, diğerinin… Ses varsayımdır öyleyse. Herkesin böyle benimsediği varsayılmıştır. Sonrası tarih dediğimiz şey yine.

Okumak bir sesin ardına düşmek niye olmasın. Yitirdiğimiz, annemizin rahminde kalan, o derin sesin, vuruşun ardına düşmek... Evrenin, gökadamızın yüreğindeki o büyük ilk vuruş… Kulağımızı buna yatırır, bunu duymaya çalışırız. Metinlerin, sözün ardına düşmemiz bu ilk ses içindir, bu ses içindir. Bu sesin olmadığı yer, sessizlik yokluk, ölüm demektir. Sözü arıyor, okuyorsak; sessizlikten, ölümden korktuğumuzdan. Yokluğa dayanamıyoruz, en çok buna.

Varlık değişir, dönüşür. Elektron elektrona seslenir, yıldız yıldızı çeker, bir mineral kristali her eksenine bir başka tutku koyar, bozunum yeni doğumların kaynağı, su ırmak olur, akar ve onun sesi varlığın eşlikçisi[14] olur,  canlı sesi alır, yansılar, aktarır, bozar, ses karnaval olur, tartışmalar çatışmalar, çivisi çıkar yaşamın, her şey her şeyin yerine geçmeye başlar, Musa’nın sesi yetişir ve düze çıkarır sürüyü, kuzular, bu sesle en büyük korkuları olan yokluğu göze alırlar, uçurum derinleşir, ses hemen şuracıkta umulur, her atılma parçalanma, daha uzaklaşmadır, her anlatı, her öykü kopuş, bu sesten, bu ilk sözün ilk sesinden kopuştur, savrulma, en sarsıcı ‘Beni bırakma! Beni bırakma!’ seslenişidir. Budur roman, şiir, yazı, söz, masal, fısıldanan, kulağımızın çatısı içinde parçalanıp dağılan tiz çığlık. Ama bırakma, bırakılma varlığa içkindir, umutsuzluğumuz kaçınılmazdır[15], insanın özü böyle, bu yüzden gerçekleşir ve bu öz anlatmayla, sözle ‘başa, öne’ konur, yerleştirilir. ‘Önce söz vardı.’

Yaşam kesikli, kırıklıdır ve bu yüzden olabilmiştir. Döngüdür, sonsuzmuş gibi görünen döngü. Yinelendiğini sanırız. Bir canlı ömrünün içinde de, ancak yinelenebilir. Oysa en üstteki, en büyük çevrim henüz kendine dönmemiştir daha. İlk sözün ilk sesi kendine ulaşamamıştır, bu saltık yokluk olurdu hem. Ama dur biraz, soluklan. Bir an için. Arkana dön de bir bak. Yürümüşsün. Buraya, bulunduğun yere gelmişsin. Niye ki? Durduğun yerde varlığın tüm görünümleri, zenginlikleri, rengarenk giysileriyle seni kuşattığını, donattığını, seni giydirdiğini, sende bir kabuk, bir deri oluşturduğunu fark ettin mi? Durdun ya, varlık çullandı üzerine, seni tamamladı o durduğun an için telli duvaklı bir gelin yaptı senden ya da bir damat. Varlık döşedi seni. Eh, durduğuna göre ne olup bittiğini görebilirsin, değil mi? Hiç görmediğin, daha önce varlığına tanıklık etmediğin, düşlemediğin şeyler dışardan akıp duruyor içine. Tümüne bir sesle yankı vermeli, tümünü seslemelisin. Bu sesleri düzmeli, kesip biçmeli, ayırmalı, bunlardan sözler, söz salkımları oluşturup bir vurgu yapmalısın olana bitene. Bu sesin geldiği ve gittiği, bu durak, bu bir an soluklanma, bitişe veda, yeni başlangıca hazırlık, bu anlama, kavrama deneyimi: bu anlatmak niyetidir, bir girişimdir artık. Kötü, iyi bir çok içerik çoktan üşüşmüştür bile başına. Anlamı ne? Bütün bunların, durmanın ve kalkmanın, bitirmenin ve daha şimdi bitmişken yeniden başlamanın, başlamanın… Bir davulun sesi bu… Davulun gergin deri üzerindeki tok gümbürtüsü… Ve tokmak hayatı nereden keseceğini öğrenir, hangi hızda, ne zaman susarak, ne zaman çoğalarak ve buna keder ve buna sevinç ve buna aşk diyerek… Yaşadığımızın bir anlamı varsa, durup susmalarımızdan, onu bölümlere ayırmamızdan ve karşılaştırmalar yapmamızdan, kimi sonuçlar çıkarmamızdan gelir bu anlam. Ve yaşam eğer bir ses, ardına düşülmüş, izlenen bir sesse eğer, biz ses avcıları bitmeyen bir uğultunun, bitmeyen bir vuruşun, bitmeyen bir ezginin içinde umutsuz dolanıp duruyoruz demektir. Umutsuz, yitmiş dolanıp duruyoruz demektir, Rachel’in kayıp oğlu Ishmael[16] gibi.

Sesin, seslenmenin, seslenerek çağırmanın, müziğin ne demek olduğunu öğrenmiş Odysseus, kendini ve arkadaşlarını kalın halatlarla geminin direğine bağlıyor. Bu tatlı ezgiye, bu dişil çağrıya dayanmak ne mümkün, ona atılmak, onda yitip gitmek, karışmak, eriyip bir düş olmak, o büyük dinginlik, başlangıcın başlangıcında duran, her şeyden önceki, uyku, büyük uyku, anısızlığın, geçmişsizliğin sonsuz yinelenen kayalığı, çoraklık, hatta bitimsizmiş gibi duran çöl, hatta sessizliğin düşlenemez o sesi, yokluğun, ölümün dayanılmaz çekiciliğine bırakmak bedenini, varlığı soyunmak, karışmak yokluğa, tatlı, zevkle, balsı, esrik, yerleşik, sınırsız hazlara, kurtulmaya yaşamın yükünden, düşüncesinden ve kahrından onun…

Pan’ın, bu teke çobanın tutkulu böğürüşü, Eros’un havadaki maviyi biçen okunun ıslığı, Mainad’ların, bu köpürmüş kadınların çılgın haykırışları ve yuvarlanışları dağlardan vadilere, göllere, kıyılara, su başlarına…

Binlerce dil var, beş binin üzerinde sanırım irili ufaklı. Peki kaç tane ses var. Bütün bu dillerin ve onların yazılarının, farklı bireşim ve ses derişimlerinin, bunlardan oluşmuş anlamların, sözcüklerin arkasında, tüm bu dağarın arkasında kaç ses durur? Bütün bunları yapan eden insanlar fizyolojik olarak nereye değin ayrılır, nerede buluşurlar? Gırtlak dediğimiz kaç boğum. Boyun, üzerindeki kafa, iki kulak, sesin sinirleri ve telleri… Havaya suya, coğrafyaya bağlıyabileceğimiz üç beş ses farklılığıdır tümü. Toplasan bir avuç sestir dolanır ortalıkta, yankılanır mavi göklerin, uçsuz bucaksız gecenin altında. Bir avuç sestir hepi topu. Ne denli benzeriz birbirimize, nasıl da aynıyız. Bu ortak seslerdir bizi derinlerde buluşturan, bu tek ve ilk dil. Ses vermek, ses almak. Ses aktarmak. Çinlinin seslerine bağlı sözünü yadırgar, ses temelinde ayrıştığımızı, onun bir başka canlı türü olduğunu düşünürüz. Oysa hemen hemen benzer seslerle, ama farklılaşmış vurgular, çevre duyarlıklarıyla yerlemlere bağlı, yüzeysel bir türlülüktür bu. Aşağıdaki, dipteki sesler neredeyse aynıdır. Kökenseldir, varlık temellidir. Bak, görüyorsun bu otuz dolayında sesle gelmiştir tansık. Başlangıçta neyseler bugünde öyleler, onlar içgüdülerimiz, ilk yankılarımız, ilk yanıtlarımız, ilk yanıtlama, anlama girişimlerimizdir.

Arketip (eskil, kökensel yapılar)  yaşam derlemelerini, yıllıklarını sayfa sayfa geriye doğru çevirdiğini görüyorum. Sen kadından ve adamdan olma insan, sen; kendi derinliklerine inerken, ortak balçığa, yaşam çorbasına, canlılığa geçişe, rastlantısal sürtünmeye ve bu sürtünmenin o zaman duyulamamış, duyulabilmesinin ancak sonradan gelecek tarihe borçlu olunacağı, kulağın büyüleyici tarihine, o iki molekülün, ortakyaşamı olabilir, olası kılabilmiş birleşmenin ve ötekini özlemenin ve canlılık sezgisinin ve umudun ilk sessizliğine, üstelik tüm bunlar sonradan anlatılmış, uydurma öykülerken, sessizlikte uyuklayan sese varıyor, ulaşıyorsun. Bunun aslında bir kıvılcım olduğunu da anlıyorsun. Yangın milyarlarca yıldır söndürülemedi unutma. İçinde o yangını bildin. Sese çevirdin onu, anlattın durdun. Seslendin, bedenin, sese uç veren varlığın çözüldü, çürüdü, ama sesin sürdü, sürüyor, dalgalanıyor, uzanıyor, sınır tanımaz bir kendilik olarak, boşlukta, başka bir varlık olarak, bir ses-varlık olarak, senden kopmuş, bana ırak düşmüş, bizim ikilenmemizin, bizim kırılmamızın, bizim incinişimizin belgesi, kanıtı gibi.

Yaşam, dirim bizim onayımız, doğrulanmamız olsaydı, sesimiz, sözümüz, öykümüz olmazdı. Yürürken yolda, nereye gittiğimi de bilir sanırken, sol ayağımdaki şu ikircim, bir yanımı yalayan, sıvayan şu gölge, kafamın içinde beliren ‘acaba’, ayağımın beni çekişi, sürükleyişi, korkmam, bunu hiç istemeyişim, direnişim benim ve onun, direnmenin içindeki o koşu, o meraklı, istekli koşu, bilinmeze, ölüme bu dörtnal: kötücüllük sonunda kuşkunun, aynı anda istemenin ve istememenin çiftyanlılığı; bu bir ahlak doğurdu, bir inanç, karşıtlıklar: ölüm/dirim, kötü/iyi, melek/şeytan, cennet/cehennem, biz/onlar. Ses yalnızca kırılmada, karşıtlıkta çıkabilir ortaya, çatışmanın, kavganın, sürtünmenin sesi vardır. Bu koca ses, bizim tarihsel gümbürtümüz, tüm bu saltanat ve sefalet kendi anlatılarını kurmaktan, kendilerini anlatmaktan ve sesin gerçek ya da kurmaca gücünü dayatmaktan başka ne yapabilirdi? Bunu yaptı. Alalama, hava fişekleri, sonuçta yorgun, bitkin düştük belki anlatmaktan, sözden ve seslerden ve bunu da anlatarak, sözle, sesle dile getirdik. Demek, bir yandan da kendi eksenimizde dönmüş… dönmüş ve durmuşuz.

Ses sese karşıdır.[17] Bir ses öteki sesten korkar, bir ses öteki sese sevdalıdır, yanıktır. Bir ses ötekini görmek, tınısını kavramak, rengini sarınmak için önce ayırır, uzaklaştırır, yadırgar onu.

Başkalığına bürünür benim gözümde senin sesin. Sen başkalaştıkça düşerim senin üzerine, içine, diplerine. Senin sesini ayrımsamış olmam kendi sesimi duyurmuştur çoktan bana. Kendi sesimi dinliyorum, onu oturtuyorum öyküme, anlatmak istediğim yaşam örüntülerinin orasına burasına, kendi sesim bir bakıyorum, yakışmış, yakışıyor bana. Kendi sesim oluyorum. Kendi sesim oldukça ben, senin sesin daha bir başka, daha bir uzak, daha bir çekici, onsuz olunmaza dönüşüyor. Benim sesim kendini ayırır, tanır tanımaz seninkini buldu evet, ardına düştü, izini sürdü,  onunla buluşmak, bir ve aynı şey olmak istedi. Benim olan bu ses, tek başınalığı, bu yalnızlığı, bu yankısızlığı tek başına kaldıracak gücü bulamayacak, hem de doğasından, doğasının gidişinden olacak bu. Senin sesin olmadan benim sesim hiç, benim sesim yok. Olanaksız. Ne tuhaf!

Ses sese karşı… Devini, sese, seslenişe tepki, yankıdır. Bir yanıttır. Varlık ona yönelmiş sese dönüp bakar. Süzülür, varlığın anı, bakışı sese yönelir: Ben mi, der? Eğer seslendiğin bensem, benim bulunduğum yerde bir ben olması kaçınılmaz, değil mi? Bana mı seslenişin?

Keskin kulaklı okur, kitaptaki dip akıntının, belli belirsiz uçuşan hayatın kanat sesini duyar. Kitabın özgün sesine bırakır kendini. Okurun daha derini kitaptaki sesin kendi oluşmakta olan, yeniden kurulan sesi olduğunu da bilir. Aslında kitaba bir ses ekliyordur, kitaba kendi sesini veriyordur. Kitap onun da sesini alır, ötekiler için. Sesler yitmez, bozulmaz, dolanır dururlar sonsuz boşluk içinde. Dünyanın sesi bir huninin içinden boşalır kulağıma. Varlık ses olmuş, bir ses dizisi, sesten ibaret olmuş, kendini yeniden ses olarak yazmış da, bir de bu biçimiyle, bir de bu belirimi ile can katmak için canıma.  

Bu renkler, bu yapraklar, bu beden, bu su, varoluşu çevreleyen dantela, bu benim ağzım, bu benim ağzımdan dökülen kuşlar, bu sözcükler, tüyler, kum tanesinin denize düşürdüğü giz, bu çocuk kanına susak ölümün elinden düşen gölgedeki uğursuzluk, bu leylanın, gecenin sessiz ve büyük tanıklığının, bu asmada üzümün rengini birden kavrayışının, bu eflatun kokusunun, babaların evrensel hükümdarlığındaki hüznün ve bıngıldağın, bu çocuk kalmış yanı ömrümün, bu bütün ingmarların, hiç görmediğim ırmaklarda sürüklenen kırgın mavnaların, bu söğütboyu göçlerinin, taşkının, bu afrikanın iğdiş edilmişliğinin, bu kardeşim benimin, bu seni seviyorumdaki, bu altıağustosbindokuzyüzkırkbeşin, bu vınlama, tomurcuğun örsünde direnme noktası, bu ölmekten güçlü umut, umudun bitimsiz mezarlığı üstüne üstlük, bu istanbul: deniz baskınlarına uğramış sokak sokak, gemilerin girip çıktığı, bu ustanın içinden gelen, bu altın hilal çamuru, kendini çoktan aşmış bir yaylı kuartet, bu hiç bilinemeyecek olanın önerisizliği, orada olmak, orada öyle durmanın, yani savsızlığın, kahvedeki kokunun, sarıdaki cavlağın, bu bir başka türlü kalbim senin demenin, asla anlaşılamayacak olanın, bu ırkların dişil gözü, bu da ayadaki yatargöz, nazar, bu bakışın, aşağılara akışın, siste beliren annesizliğin, kış basmasının, bu nezihemeriç çoklaması çoğullamasının, bu şefkatin bil bul dediğinin, bu kabuklar, bu taşlar, onların altındaki zümrütün, yılanın sürtündüğü, çanlar, devrimlerin ekmeğe banılıp, uzun yeleli atın, doludizgin yabanılın, yılkımsılığın, tuna boylarından geçmişliğin, bu haykuda donakalmışlığın, bırakılmışlığın, bu yalnızlığın, arap dilinde onmaz onulmaz kavrayışın, bu kendinin, ıssızlığın, bu esirgenmiş elin…bu esirgemenin, senin yokluğunun sesi.

Kapı zorlanarak evine girildiğinde, çürümüş sesin kokusuydu insanları allak bullak eden. Ve ölünün diplerde bir yerlerde, dünyanın tüm seslerinden oluşan dağlar gibi yığılmış ses çöpünün altında olduğu kestirilebilirdi. Sokaklardan, başka çöplüklerden toplanmış sesleri taşımış, almış bulundukları yerden, götürmüş evine, raflara, odalara, yatak altlarına, koltuklara önce düzenli, sonra rastgele bırakıvermiş, dolmuş tavanlara kadar seslerle ev, sonunda belli ki birlikte çürümüşler, liğmelenmiş giysilerine dokunulduğunda ekşi, tuzsuz, bozuk bir ses çıkmış, yükselmiş bedeninden. Ölümün sesi kapı aralığından taşacaktı, kente, alanlara, sokaklara yayılıp dağılacak, bozguna uğramış ses ırmakları sarıp sarmalayacak, kucaklayacaktı bizi. Bundan kaçamazdık. Öyle de oldu. Ses çürüdü. Çürüdük bu sesle. Perdesini yitirmiş piyano tuşları gibi bozuk, akortsuz yankılandık. Sesimiz berilere düştü. Neredeydi yükselen ağaçların, neredeydi yaşamını uğruna harcamanın, neredeydi bayrağın, neredeydi aşk’olmanın, cesaretin, bir ekmeği ikiye, üçe, beşe bölmenin alakesik, hu sesi.

Her şey sesle başladığı için sesle, sesli biterdi. Ama aralıkta kalana bakın diyorum yine de. İki ses arasındaki boşluğa, suskuya, arkada duran ıssızlığa, sessizliğe bakın. Sesler çoğaldı, ayaklar baş oldular ve koktular. Konuşan, çığrışan sesler bir bir yitirdiler taşıdıklarını, anlamlarını. Yoklukları daha bir anlam taşır oldu. İnsan sesin olmadığı yerden nem kaptı. Oradan çıktı yola. Ne diyor, ne diyor, değil, neden susuyor, neden demiyora takıldı kafalar. Söylemediğinin altına bak, kaldır sesi, bak bakalım neler yığılı altında, ne suskunluklar… Vazgeçilen ne, niyetlenilen cinayet gerçekte kimin piyango biletine vuracak? Bu suskunluk tekin değil. Ürkütücü. Kahredici. Yıkıcı hatta. Bir ses olsaydı, kendi sesimi duyardım, küçücük bir ses yeterdi buna. Bu sesin durduğu yer var ya, sözümü yabana atma, o inat, suskunluk anı, donakalmış sesin yeri, orası ölümcüldür, ölümcül evet. Unutma!

Ve yaşı ilerlemişti ve daha az duyar olmuştu ve özellikle bir kulağı kötüydü ve yine dünya ses çıkarıyordu ve yine herkes konuşuyordu ve daha farklı davranılmıyordu bu nedenle ona ve bunu kabul etmedi ve bu ona bir kusur gibi geldi ve bir eksilme gibi geldi ve bir aşağılanma gibi geldi ve sesler artık renksizdi ve sesler artık tınısızdı ve seslerin yumuşaklığı ve seslerin ateşi ve onların sevgisi ve onların öfkesini işitmedi ve kulağına akan tekdüze bu sesi tuttu ve kendi boyadı ve yüreğinden geçeni döşedi bu sesin üzerine ve ne düşündüyse onu verdi dünyanın sesine ve dedi ki sonra kendine: ‘olsa olsa beni yok etmek istiyordur bu sesler’ ve o andan sonra duyduğu yalnız kendi sesi oldu.

Sana Anlatmak Zorundayım

Seni çok aradım ben. Sana anlatmak zorundayım. Başka bir çıkar yolunu bulamadım. İçimde yığılıyor birikiyor düşüncelerim, içimde sesini, gövdesini buluyor, kabarıyor, yükseliyor, beynimde kaynaşmayı, dağılıp toplanmayı, beynimin kuş sürüsü akımlarını, beynimde dolup dolup boşalmayı duyumsuyorum, milyarlarca ayak birden yürüyüp birden duruyor, her ayaktaki dokunuşun ve her dokunuştaki imgenin derlenip katlanışı, yuvarlanışı, tozlanışı, ağırlıkları ve gölgeleri bedenimi yeniden biçimlendiriyor ve sonra yeniden biçimlendiriyor ve bir söz dilime değin gelmiş,  devindirmiş, dalgalandırmış, nefeslemiş, kökündeki yayda titreşip yankılanmış, bir ses olmuş, bir yön arıyor kendine, varolmak, doğrultulmak, yankılanmak, yanıtlanmak istemiyle dikelmiş, asi, çılgın eşini, benzerini, onu anlayacak birini arıyor.

Ben hep seni aradım. Ben derken, aslında ne demek istediğimi kestiremiyorum. Yani benim kurucu yanım, benim istemim, arzumdan mı söz ediyorum? Sığmayan, taşan, belirsiz yanımdan mı? Biriktirdiğimden mi, düşlediğimden mi yoksa? Ama arayış içerisindeyim, ne olduğumu bilmesem de, bir arayışın içinde olduğumu biliyorum. Dilim ucundaki bu sözü tükürüp atmak, fırlatmak istiyor. Dilim bunalmış, yükün altında kıvranıyor. Bu söz ona ağır geliyor, şimdiden yabancı, şimdiden fazla.

Sen öyle bir yerde durmalısın ki, ağzımdan püsküren lav seni yakalasın, yaksın tepeden tırnağa. Erimim içinde durmalısın hep. Sıçramış sözüm sıvamalı varlığını. Kirletmeli. Seni kirletip arınmalı ve dönmeli bana. Sözüm bu araftan geçmeli, bu cehennemi yaşamalı, yıkanıp durulmalı ve doymuş, barışık, dingin dönmeli bana.

Seni bunun için aradım. Bir eşin benzerin yok. Yalnızca sensin anlatacaklarımı duyabilecek olan, anlayabilecek olan. Bu bilginin bir kaynağı var mı? Neden bir tek sen anlayabilirsin beni, sözümü? Çünkü bu bilginin kaynağında duran sensin. Senin orada, öyle duruşunla ilgili bu, senin içinde kabaran sesle, sözle ilgili.

Midas’ın gizini kör kuyulara salan berberiz gerçekte. Kuyunun dibinde kalmaz söz. Yel alır götürür, başaklardan başaklara. Giz herkesin bildiği olur. Herkes bilir, Midas’ın kulakları eşek kulaklarıııııııııııııııııı…dır. İçinde büyüyen sözle nasıl baş edebilirdi berber. Bu giz onun bedeninden taşacaktı kuşkusuz. Bir biçimle.

Belki yaşamımızın en büyük önermesi budur: anlatılan şey vardır. Anlatılan şey varsa eğer bir anlatan ve bir anlayan da var demektir, önvarsayım olarak. Ne olursa olsun sana söylediğim şey, ikimizi ortak yapar, aynı şeyin iki parçası yapar. Yüküm azalır biraz. Korkum, kuşkum. Eğer bu sözü paylaşıyorsan benimle, yabancı değilsin, bizden birisin. Güvendeyim o zaman. Paylaştığım şey önemli değil bir bakıma. Bu kin olabilir, bir kıyım tasarısı, bir yok etme düşü. Ama bunu senin anlaman, görmendir önemli, anlamlı olan. O zaman yalnız değilim, o zaman ne olduğumu bilebilirim; burada, böyle duran kişi olarak.

Kendi kendine bir şeyler mırıldanarak geçiyor genç adam. Yüzü sesini yansılıyor. Herkes tedirgin olmuş, herkes kendiliğinden uzaklaşıyor. Bunu onaylayamazlar. Bu genç adamın varlığı kuşkulu. Herkes için bir tehdit gibi duruyor kaldırımda. Usa sığmıyor yaptığı. Dinleyeni yok ama anlatıyor. Biri dinlenmiyorsa baştan haksız olduğunu düşünürüz. Neden kimse dinlemiyor onu? Neden dışarıda bırakılmış, sınırın ötesinde. Suçlu mu?

Tüm imleri yoklar, anlarız. Yalnızca ağızdan çıkan söz değil, bedenler ve onların kıvrımları. Her şey her şeyi herkese anlatır.

Hoşnut kalmayız doğru. Anlatmadan yapamayız, ama anlattığımız her şeyde bir eksiklik, bitmemişlik duygusu bırakmaz peşimizi. Anlatımız hep yarımdır, çünkü dönüp onun üzerine düşünebilir, eksiklerini yakalayabiliriz. Hiçbir şey yok ki yeryüzünde daha iyi anlatılabilir olmasın. Ama bir kez anlatılmış, söz ağızdan çıkmış, tümceler isteklere, beklentilere çoktan dönüşmüştür. Onu ele geçirmek, yeniden biçimlemek, onarmak şansımız yoktur. O söz ötekinin de olmuştur artık, hani şu her şeye rağmen güvenilmez, yine de seni anlayamayacak kişinin.

Anlatmanın bilinci, anlatmanın anlatması söylemdir, retoriktir, iyiden iyiye tumturaktır. Binlerce kez duyulmuş ve usanılmış, bıkkınlık getirmişten ayrışma, kopuştur bir bakıma. Çünkü güneşin altında yeni söz de yoktur. Her şey bir kez olsun anlatılmıştır zaten. O zaman aynı şeyi yedirmek, duyargaları iyice açmanın bir yolunu bulmak, kanıksamanın sağırlığını kırmak, gerçekten işitilmek için bildiğimiz, tattığımız elmanın o güne değin tatmadığımız bir elma olarak kabul edilmesini sağlamak gerek. Bu sağırlaşmaya karşı bir direnmedir de, bu Proust’un yaptığı şeydir de. Sanat duyargaları açık tutmayı olanaklı görmenin ve yaşamı bu düşünceye adamanın yolu…  Öyle geliyor ki bana, başka bir yol da yok. Çünkü tüm toplumsal edim, eylem ve kurumlarıyla, gelenek üzerinde yükselir. Bir tek sanattır ki, anlatmanın bu özel ve biricik yolu, süreci tersine çevirir, yaşanmamışa, henüz daha olmamışa işaret eder, düş kurabilir. Felsefe de Nermi Uygur gibi bakarsak, öyle bakalım derim, şimdilik en azından, bir üst anlatı, bu anlatmanın yolu yordamı, dili üzerinedir.

Yorulmaz, usanmak bilmez insan türü, bu anlatma işinde. Nedeni yaşadığıyla yetinmeyişi olmalı. Başka bir canlı türü var mı onun gibi anlatmak için kıvranan. Dil koyabilmiş ortaya. Demek ki dilin, bu olağanüstü yapının bile arkasında bir dürtü, bir gereksinim var. Haksızlığımızdır belki bu. Hayır ama, bu dil, bu bitmez tükenmez anlatımız olmasa, saçma bir şey olduğumuz gerçeği bizi yok edebilir. Hiçbir dayanağımız yok ve bunu deneyleyebiliriz. Saçmayla yüzleşmek en büyük korkumuz olduğundan, büyük anlatıları, dinleri bile doğurmadık mı? Ne kadar anlatırsak anlatalım, hep daha çoğu gerekecek, çünkü saçmanın panzehiri anlatmak değil. Belki de yok. Bu büyük insanlık gevezeliği yorucu olmasına yorucu… Ancak ayrışmış, özelleşmiş, hatta kendini reddetmiş anlatıdır ki katlanılabilir, doğru dürüst, anlamlı denebilecek bir yüzleşme sağlayabilir. Bu da kandırmacaların en masumu, en kabul edilebilir olanıdır. Sanattan, sanatsallaşmış anlatıdan söz ediyorum yine.

Limanlarda, tersanelerde o büyük vinçler, yük taşıyıcılar, devasa deniz tankerleri, mühendislik harikası köprüler, gökdelenler, uzay gemileri önüme sözcüklerle geliyor, sözcüğe dönüşerek. Ancak öyle algılayabiliyor, egemen olabiliyorum onlara. Ortak paydası evrenin, uzlaşımsal olarak kuşkusuz, sözcükler. Anlatı ikinci doğası insanın, bunu da unutmayın.

Dünya durmadan konuşuyor. Her yerde masalar var. İrili ufaklı milyonlarca masa kuruluyor kaldırılıyor her gün. Toplanmak ve dağılmak… Kongreler, Kongre turizmi, büyük örgütsel çatılar, bizi dinleyen kim? Kimler, hangi çokluk, ne düzeyde? Yapılanlar ve yapılması düşünülenler üzerine. İyi de neden yapmak yetmiyor? Karar vermek için mi? Onay mı aranan? Neden bir yandan raylar döşenirken öte yandan bunun üzerine konuşmak zorundayız. Aslında yapmadan önce ve ondan daha önemli olarak: konuşmak…

Yourcenar’ın, soylu hanımına aşık olduğu için o adaya sürülmüş, duru, tertemiz kahramanı gibi, anlatabilmek için razı olamayacağımız ne var şu dünyada? Katil cinayetini işlediği yere dönüyor, kendini görmek istiyor ve gördüğünü ötekine anlatmak. Katil benim, cinayeti burada işleyen benim, buradaydım, o köşeyi dönmüştü, bir başını savurması vardır onun, sinirime dokunuyor, istemeden yaptığını biliyorum, ama dayanamadım, evet, dayanamadım, ama neden dayanamadığımı, neden buna dayanamayacağımı, bir son vermem gerektiğini anlatmam gerek size. Biraz zamanınız var mı, birkaç dakika…

Bu birkaç dakika hiç bitmedi. Uzadı, uzadı, yıllar, yaşamlar, kuşaklar, çağlar boyunca yayıldı. Çok uzun bir öykü oldu. Şvayk’ın[18] diline düştü, bir cümbüş oldu hayatımız, ölümcül bir cümbüş, ağlamayı çok isterdik, ama ağlayamadık bile. Yine savaştık, yine öldük, anlattık ve yine öldük. Demek, korkudan, ölüm korkusundan kurtulmayı sağlamadı anlatmak, ama bu korkudan kaynaklandı. Hiç ders almadık. Ben anlatırken sen sıranı bekledin yalnızca, anlatma sıranı. Onun heyecanı, sıranın sana gelmesinin ve senin de anlatmanın heyecanı kavurdu içini. Bundan, anlattığımı duymadın bile. Üstelik ben sana ne anlatabilirdim ki? Hiç.

Öyleyse, anlatma, bir kez belirdikten, gerçekleştikten sonra, yaşamın içine sızıp da, onun bir yanı, bir parçası olmuyor. Bu önemli. Oluyor mu, olmuyor mu? Anlattım, eşiği geçtim ve yaşam artık eskisi gibi değil, olamaz. O zaman nerede büyük sessizlik. Hani nerede, tıp denmiş ve donmuşçalık, haiku duruşu birden. Eğer duysaydık, eğer duysaydım senin anlattığını…

Senin anlattığın ölümü, bu ölümün annelerini, küçük kızkardeşlerini, ağır elini, kana susamış şiddetini… Bu ölümün; duysaydım eğer, hayaletlerini, inleyişlerindeki boyun eğmişliği; ondaki tümlenmekten vazgeçmişliği, dağılmaya bırakılmış varlığın huzurunu, bu terkedilmişliği, fiyördlerde kutup rüzgarlarını ve uğultularını, alevi ve gürleyişleri ve parçalanan ağızları ve duman olup bacadan göğü küle çeviren, süzülen yanık insan etinin kokusunu…

Ama ne diyorum ben? Ölüm, diyorum. Bana anlatmadan edemediğiniz, dönüp dönüp anlattığınız şey: ölüm. Benim dönüp dönüp anlattığım şey: ölüm. Dam aktarır gibi ölüm aktarıyoruz birbirimize. Çünkü anlatırsak onunla baş edebilir, yüzleşebilir, unutabiliriz, atabiliriz üzerimizden. Bunu umuyoruz. Ama ben sana anlatıyorum ya, sen ötekine anlatıyorsun, herkes birbirine anlatıyor ve sonuncusu gözlerini dikiyor yüzüme. Bana anlatması gereken bir şeyi olduğunu söylüyor gözleri. Benim daha önce hiç duymadığım bir şeyi anlatacak Sonuncu kişi, insan, bana. Biliyorum bu Sonuncu, Sensin. Yani sensin bana bilmediğim, kulaklarımın ilk kez duyacağı şeyi anlatmak isteyen ve ben ne kadar dirensem de her şeye rağmen anlatacak olan. Ölümün sesi senin dudaklarından seslenecek bana. Nasıl da güzelsin anlatırken, nasıl da biricik, nasıl da oyuncu, çekicisin. Önemlisin. Önemine işaret ediyor her şeyin kaçınılmazcasına.

Bu bir çekim duygusu, bir sevgi, aşk da. Anlatmak aşık olmaktır. Sensiz edilemezliğe bin dereden su getirip gerekçe üretmenin ve yine de daha çok yetersizleşmenin, çırpındıkça batağa saplanmanın, tuhaftır daha da çok eksiklenmenin göstergesi: sevmek budur zaten. Sevmek eksiklik duygusundaki süreğenliktir. Dünya, bu koca dünya yetmez söz olsa, söz olup torbaya dolsa ve bir güle dönüşüp armağan olarak sunulsa da sevilene, aslında bedenleri de ruhları da aşan o şey yüzünden, o anlatma derdi yüzünden, aşka… Bir insan ötekinde o tanıma sığmaz varlığı sevmez, tanıma gelmez varlık çünkü, boşluğu sever, ama daha da çok boşluğu doldurma, ona yaklaşma girişimini ve budur anlatmayı denediği, söze dönüştürmeyi… Bir yetmemiş şey var hani, tüh, keşke böyle deseydim, dilde karşılığı bulunamamış bir imgeniz, nasıl anlatsam, ah, bir türlü tamam, diyemediğiniz… İşte buradan gelir anlatma gereksinimi, bu boşlukta acı kızıl uç verir aşk, buradan türemiştir buğday ve erikteki yeşil akım ve kandaki gizli aklık, umutsuzluk- Tandır. Anlatmak ışır, ısıtır, alır geceye, karanlığın diplerine, derinliklere taşır. Cehennem ve cennet budur. Anlatmaktan gelir. Yetmemiş hayat, ikincisine doğar her tanla, sonra bir sonrakine. Hayat düşkırıklığımı sonrakine, izleyen hayata ular. Bu sonraki hayat, an gelir kopar gider benden, benim cezam, sürgünüm, ateşim olur, benim cehennemim olur. Sürüklerim seni de. Benim olan bizim cehennemimiz olur. Senden bilirim, evet, sendendir acı, bu yitiş, kopuş, bu dehşet. Cehennem sensin, başkaları, öteki olmalı. Öyleyse cennet çok uzak değildir artık.

Önce korktuk, sonra korkumuzun kaynağını sözcüklerle evcilleştirmeye, yatıştırmaya çalıştık var gücümüzle. Bütün öykü budur işte. Bundan susamayız, anlatmak zorundayız, bu korkuyu, senin ilgisizliğinin bana yaşatacağı boşluk korkusunu anlamam, yatıştırmam gerek, bunun için anlatmam gerek. Daha önce sayısız kez anlatılmış da olsa, bu korkumuz var ya, sürüyor ya, dilim kulağıma bağlı, dönüp duracak, bu döngü, bu hortum, bu girdap, korku bulaşacak, birlikte korkmak avutacak bizi, rahatlatacak.

Yaşam yinelenmek, sürmek zorunda… En temel güdü varlığını sürdürmek. Varlık varlığa karşı sürer. Varlık varlığa kurt. Yaşam sürecekse, biricik çıkış yolu el sıkışmak, konuşmak, anlatmak, uzlaşmak.

Vurmadan önce, bir dakika, dinler misin lütfen?

Saldırıyı, yıkıcı, yok edici tehdidi savuşturmak, etkisiz kılmak gerek. Anlatmak gerek. Bana bütün bunları, bütün öykümü anlatabileceğim biri gerek, beni dinleyecek biri. Eğer beni dinleyecek biri varsa, bulunabilirse, söz, ben de onu dinleyeceğim, sonuna kadar.

Tüm yaşamım seni aramakla geçti. Bu yükü daha fazla taşıyamam.[19] Senin yüzünün aynasında hayatımın filmini izlemeli, görmeliyim. Hayatımı senin içinden geçirmeliyim. Sendeki yansımasını görmeli, bir hayatım olduğuna inanabilmeliyim. Söz yazı olduktan, yazı sanat olduktan, sanat roman olduktan sonra, ‘hayatım roman’.

Gerçekten hayatım roman mı? Bir hayatım var mı?

Bu sorumun bir yanıtı var mı?

Lütfen, izin ver, sana anlatmama izin ver, neyim var, neyimi nereye kadar taşımışım, nasıl yorumlamış, nasıl uçmuş, nasıl geçmişim bu dünyadan. Gölge yapıp serinlik verebilmiş miyim?

Ben seni ne kadar aradım bilsen? Daha söyleyeceklerim var sana…

Neden sanat?

Sorunun kendisine bakmak istiyorum daha çok. Çünkü sorunun kaynakları da, varacağı yerler de ötemde duruyor. Beni çok aşıyor. Böyle bir sorum olamaz benim. Olsa da öylesine…olur.  Ya benden ayrı olarak?.. Dışımda, böyle bir soru var mı? Böyle bir sorunun sorulabilirliği bir yanılgıdan kaynaklanıyor olmasın. Bu konu kafa patlatmaya değer.

Bir kere gelmiş geçmiş tüm bağlamlarda, tüm zamanların ve uzamların sorusuysa bu, benimsenmiş, içselleştirilmiş ve görünmez kılınmış olmalı. Kuramlar ve uygulamalar, yine de böyle bir konuyu ortaya kavram olarak koyup enine boyuna tartıştılar kuşkusuz. Belki de en çok tartışılan kavramlardan biri oldu sanat. Ama burada söz konusu olacak şey, gerekçesi. Neden?

Bu soru gerçekte çok saçma duruyor. Neden üretmek, neden çoğalmak, neden yemek, neden konuşmak, vb. gibi… İpuçları insan(ımsı) etkinliği, eylemliliği içinde sanatın süzülüp ayrışma sürecinde yatıyor belki de.

Bir yerde bulanır su. Müzelere gidersiniz. Bu sanat müzesi olduğunca, antropoloji, etnoloji, arkeoloji müzesidir ya da bir başkası. Bir noktada kalır, şaşırırsınız, ortada duran kendi gündelik yaşamı, yapıp etmeleri, edimi içerisinde bir insandır, ama bir insan öbeğinin de parçası olan bir insan, gerisi verdiği yanıtlardır dünyaya. Bu yanıt taş dibekte yabanıl buğdayın havaneliyle ezilmesi, çamur kalıplarının güneşe kurumak üzere serilmesi, aş çanağının yontulması, üstüne bir de çentikler, çizikler, oyuklar, bezekler atılmasıdır.

İz bırakmak, ayrıştırmaktır (farklılaştırmak). Yani komşunun çanağından, kapısından, evinden ayrıştırmak… Bana özgü olanı göstermek, bir kanıt ileri sürmek… Bu ok üzerindeki üç çentik üç domuzsa eğer, senin okunun üzerindeki üç domuz çentiğinden ayrılması gerek. Yoksa kendi okumu, kendi evimi, kendi bedenimi seninkinden ayıramam. Yüzümü boyarım. Bu yüzden senden ayrılırım. Buraya değin sanat her şeyi her şey yapan şeylerden biri. Aynı zamanda hem özgürlük, hem zorunluluk… Çünkü doğa ve doğallık, belki de tüm bir evren boşluklara katlanamıyor. Kendi başına, ayrı varolan, böyle tanımlanmış bir insan etkinliği değil, dolayısıyla kavramsallıktan yoksun. Bugün dönüp başlangıca baktığımızda çizgileri kesin, tartışmasız bulduğumuz sanat ve onun ürünleri nedenleri, gerekçeleri ve sonuçları açısından saflıklarını yitirirler kaynağa yaklaştıkça. Bulanık, çokamaçlı, çoknitelikli ürünlere dönüşürler. Ortak çanaktır bu. Ortak çanaktaki eylemedir, karışımdır.

Diyeceğim, insan oturup da biraz sanat yapayım dememiş, estetik idea bana kalırsa Barnett Newmann’ın sandığı gibi, doğuştan konulmamıştır insanın içine.[20] Uzmanlaşma (çanak bezeme, yapıcılık) ile gelmiştir kavramlaşma ve sonunda kavram. Bu durumda soru boşlukta kalıyor işte. Neden sanat sorusunun doyurucu bir açıklaması olmaz, çünkü bir nedeni yoktur, bin nedeni vardır, aslında nedensizdir. Yaşıyor olmanın gereği olarak belirmiş bir edimdir ve henüz ayrışmamış bir gizilgücün biçimleşme varsayımlarından, olasılıklarından biridir. Bir zaman süreğinde akan bir çizgi olarak kavram iki uçtan yaklaşımın çağcıl buluşma, kesişme noktası olarak görünür olur. Hegelyan dille, tinin özdeksel (maddi) kalıplarından biri olarak gerçekleşmesini sürdüren, aslına yürüyen bir varolma biçimi, hatta biçemi. Şimdi’den geriye göz attığımızda kavramın aldığı güncel biçimi (formu) geçmişe, ayrışmış olsun olmasın, geçmişin her nesnesine yükleriz, kaçınılmaz olarak. Bu öznenin, öznelin utkusu mu, yoksa handikapı mı? O zaman on bin yıl önce taşa yontulmuş kült, sanatçının özgür tasarımı, estetik ideanın kendini dışavurumu olarak görülür, yorumlanır. Günümüz postestetiğinin işlevselci yaklaşımlarında bu tartışmanın izlerini buluruz. Şimdi bunu konuşmayacağız.

Sanatın başlangıcında duran bir ‘içağrısı’ var mı? Tersinden söylersek, bir dışçağrı’sı? Eğer varsa ‘neden sanat’ sorusu varlık, beden, gerekçe kazanabilirdi. Ben yok diyorum, kimse kusura bakmasın. İçses ve dışses hep olmuş, bu sesin ne olduğundan ayrı olarak hep olmuş, bu sesler karşılaşmış, çatışmış, katışmış, bir kapıdan çıkan öbür kapıdan girmiş, insan öteki insana, bir kuşak sonrakine aktarmış. Sanat bir soyutlayım değil de, bitmemiş bir soyutlama süreci olarak görülse daha iyi. Somutun soyuta de(ğ)diği, soyutun somuta göz kırpışı. Kanımca, bir ırmaktır sözünü ettiğim…

Sanat insan türünün ruhuna düşmüş bir ‘ses’ (çağrı), ardı sıra dürten bir ‘içedoğuş’ ya da ‘vahiy’ değil. Bunu ilk için, en başta duran, varlığın karşısında çırılçıplak hazırlıksız yakalanan için söylüyorum. İkinci için durum değişmiş, birincinin başına gelen kolayca kımıldatıcı ilk nedene dönüşmüştür. Bu kımıldatıcının, dürtüklenmenin dürtüleşmesi, önselleşmesi, görü alanının dışında mitolojik bir kaynağı (ata) oluşturması ve buradan Tanrının doğuvermesi çok gecikmeyecektir. İlk, bu durumda o günden bugüne gelen çok da inandırıcı öykünün, öykümüzün oldukça kurmaca, eğreti de duran bir varsayımı gibi duruyor işin kötüsü. Yani ikincinin nedeni, ideası hazırdır artık, ilktir bu, üçüncününki ise önce ikinci, dolayısı ve dolayımlanmışlığıyla ilktir ve gelir önümde durur. Sarmal bir döngü, devini demek, eş ve ardzamanlılık eytişmesinden (senkron/diyakron diyalektiği) dem vurmak geliyor içimden, ama susacağım. İçinden çıkamayacağım sokaklara dalmasam iyi olacak…

Şimdi, sanatın kolay harmanlanır, açıklanabilir, ele avuca gelebilir bir ‘neden’inden iyice uzaklaştık. Diyeceğim, vahiy de bizim öykümüzün bir parçasıdır, seslenen de, Tanrı da… Anlatımızın içerisinde yer alır. Buradan daha yüce bir şey çıktığını lütfen göz ardı etmeyiniz.

Tutunma, yaşama çabasına içkin ve başla ngıçta öteki yaşam biçimlerinden (form) ayrışmamış bir çaba, edimse sanat, amacını, gizli açık, nedensizliği denli amaçsızlığına da bağlı olarak gündelik yaşam gizilgücüyle gerçekleştirir. Onu çeken yüce denebilecek ya da alçak, bir amaç da yoktur. Çağıran, çeken bir şey de… Amacını, her girişim, her niyet, her edim eylemiyle birlikte oluşturmak, ortaya koymak, serimlemek zorundadır. Daha önce asla varolmayan bir amaç eylemin nesnel belirimi, somutlaşmasıyla, ürün olarak, gerçekte bir önerme olarak görünür olur, belirir, kendini koyar ortaya. İnsan, taşınan öyküye bağlı kalarak, ürünü süreğenin içine, başlangıcın ve sonun arasına, ortasına yerleştirerek, nedenlere ve amaçlara zincirleyerek yorum yapar, kendi gerekçesinin kanıtını öne sürmüş olur. Haklıdır artık, şimdi ve burada olduğu için. Sanat, tüm ayrışmışlığına, ayrılığına rağmen en geniş çerçeve içerisinde bir varlık kanıtından, olumsallıktan başka bir şey değildir, tıpkı diğerleri gibi.

Öyleyse, neden sanat? Neden bir eyleme biçimiyle yetinmedik de, ikincisini, sanat yolunu denedik üstüne. Soru yanlış, bunun anlaşılıyor olması gerek. İnsan durup da, bir de şu yolu deneyeyim demiyor, diyemez. Bu evrim kuramını, duraklarda duruş ve yolu seçişle açıklamaya benzer. Doğal ayıklamayı böyle tersinden okuyanlar olmasına karşın, gerçek; evrilenin seçilen olduğu, seçmenin arkasında da seçen bir öznenin değil, tüm bir doğanın başka türlü değil de öyle oluşunun yattığındadır. Ayıklayan bilinç değildir. Doğanın öyle oluşudur. Nitelik öyle oluşa uyma becerisidir. Seçilen akıllanıp bilinçlendikçe, özneyle nesne yer değiştirir, sonuç nedenin önüne geçer, her şeyi kendinden başlar açıklamaya. Sanırsınız ki görkemli özneler dizisinin tanrısal yeteneklerinin ardı ardına dizilişidir sanatın tarihi. Bu peygamberler, yalvaçlardan gelen mitolojik anlatı belki bir şeyleri kurtarmıştır, ama daha fazlasını yitirme pahasına. Yoksa bakış açısı bir yana konulduğunda, bu serüvenin kendisi yeterince anlamlı, görkemli, özgündür zaten.

Sözcüklerin yeri mi yanlış yoksa? ‘Neden sanat?’ sorusu yanlış duruyor ya, sözcüklerin yerini değiştirsek, desek ki ‘sanat neden?’, o zaman çok şey değişebilir. Sanki sanatın ayrışmasından, süzülmesinden, kendi olma, özerkleşme, bağımsızlaşma sürecinden söz ediyor gibiyiz. Bu da hiç yoktan iyi. Üstelik sürekoyan bir ayrışmadır bu, yani sanat da gebedir bana kalsa. Ne çocuklar doğuracağını, hangi anlatım biçimlerinin uçverip yeşereceğini, geleceğin bize neler hazırladığını bilemeyiz, belki sezgileriz, ama o kadar. Hani tüm umutlarımızı bağladığımız yokülkemizde gündelik yaşam estetik bir değer üretebilir, ‘oynar gibi’ yürüyebilir miyiz Zerdüşt[21] örneği, bir şey diyemeyeceğim.

Evrim ağacında olduğu gibi ana gövdeden ayrılmış bir dal, diğerleri gibi bir daldır sanat, kendi de dallanabilir kuşkusuz. Gövde gelişir, büyür. Başka dallar yukarıda, aşağıda, öbür yanda uzanır, yapraklanır. Başka şeylerin yanı sıradır; demek, başka şeylerle beraberdir. Soralım o zaman: Bir şeylerin yanında, bir şeylerin yanı sıra mı durur, yoksa onlara ‘rağmen’ mi durur sanat? Acaba bir şeylere rağmen durduğu da olur mu? Onunla biten bir şey olmuş mudur? Yokluğu sanatın varlığına borçlu bir kip, bir anlatı, bir varlık? Evrenin genel olsun, özel olsun hiçbir öyküsünün böyle sürdüğünü, aktığını sanmıyorum açıkçası. Ne olursa, ben sen’i içermiş, bu şu’nu kapsamış, her şey, her şeyken hem de, her şeyin dolayımı olmuştur aynı zamanda. Niye varlık çoğu kez sonsuz bir yinelenmeden ibaretmiş gibi görünür, sorusunun da yanıtı burada. Temel parçacıklar birbirinin eşi de ondan. En temeldeki parçacıklar, hani şu varlığı tartışmalı sayılan işaretler, simgelerden söz ediyorum.

Yaşamın anlatılarından biri olmaktan koparılıp, nesneleşmeden yabancılaşmaya sıçrayıp, uzmanlaşıp, pazar ürününe, metaya dönüşüp, dolaşım ağında boygösterdiğinden bu yanadır ki sanat, kuramsallaşmıştır da, ayrıca kurumlaşmış, meslek olmuştur. Bu noktadan başlayarak geriye sanat kalmış mıdır, bu da ayrı soru. Kimbilir yanlışlık belki de ‘sanatçı’ kavramının kendisinde. Bir kişi sanatçı olabilir mi? Kışkırtmak istiyorum çünkü. Eğer bir kişi sanatçılaşırsa sanatı kaçırmış, avucundan da uçurmuş demektir. Hangi derişme, ayrışma sağlar bu niteliği, neye göredir? Ortak, birikimli beğeni nereye değin ölçer? Tartışmasız, saltıktır. Hani beğeni de oluşan bir şey olmasa… Neyse. Sanatçı olmanın olanaksızlığını kavramış bir sanatçılık, tansık gibi görünüyor gözüme. Bu günlük gerçekliğimizin (reel politik) olanaksızı, ters okuması olsa da, sanatın sanatçısıyla birlikte nerelere değin erkle, toplumsal düzenin sahiplenme biçimleriyle uygun adım yürüdüğünü bilmenin bilincini gerektiriyor. Hani sanatın özü, erke karşı duruştu? Bunu, bir, söyleyene bakın. İki, ben esastan, temel kurgudan, doğallaştırılmıştan bahsediyorum, yani bir yanıltmadan, yanılsamadan: ‘Biriciklik’. Şimdi burada duruyorum, durmam gerek.

Tanrı bağışı sanatçı(mız) vahiyden esinlenebilir kuşkusuz. Ama bu tanrı biraz kapitalizmin pazarını anımsatıyor bana. Ardışık üretim sonraki aşamalarda... Zaten tezi çürüten bir ironi de yok bu açının içinde.

Sanata ilişkin kavrayışımızda kapitalizmin ve onun toplumsal süreçlerinin sandığımızdan daha belirleyici olduğu kanısındayım. Son duraktan geriye, kapitalizmin, pazarın ötesine bakıyor, som, özerk, kendi başına varolmuş bir etkinliği cımbızlıyoruz. Geriye doğru bir kavramsallaştırmayı dayatıyor, geçmişe don giydiriyoruz. Başvuru değerleri bugünden, hatta gelecek beklentilerinden alan bir geri okuması, geriye doğru okumadır bu. Müzenin tarihi bize bunu yeterince gösterebilir[22]. Söylemek istediğim, pazar ekonomisinin belirlediği çerçeveler içerisinde sanat’a ilişkin bir görümüz var ve henüz daha tamamlanmamış bir görüdür bu. Dolayısıyla ‘tarihsel’, bir başka deyişle bağlamsal ve geçicidir bu görü. Işık odağının yeri ve ışık açısı, insan eyleminin üzerine öyle bir düşüyor ki, gövdenin aydınlanmış bölümü, kendi başına var olabilen bir bütün olarak, bağımsız bir etkinlik, disiplin olarak, algılanabiliyor.
Umarım anlatmak istediğim şeyin ne olduğu yeterince açıktır. Bir basamaklı yapıdan (hiyerarşi), yüksek ve alçak olandan, az ya da çok değerli olandan söz etmiyoruz. Bir etkinlik diğeri denli gerekli ya da gereksizdir, anlamlı ya da anlamsız. Sonra gelen adlandırır, ele geçirir. Daha sonradan gelenlerse önlerinde bulurlar, dallı budaklı bir paradigmayı. Oyun bu alan içinde, onun deyimleri, kavramları ile oynanacaktır.

Yani bir şeyi sanat yapan niteliği ayırmak sanıldığınca kolay değildir, hele de nedensellik sorgulaması bağlamında. Ulamalar, aktarımlar dizisi içinde, zamanda ve uzamda, neden kolayca sonuçken, sonuçlar bir o denli nedene dönüşebilir. Örnekçeleme, işi kolaylaştırır. Sanki parça bütünü yansılıyor, anlatıyor gibi gelir. Sanat en iyi örnekçeleme biçimidir de üstelik. Çünkü çıkış noktası eğretilemedir. Eğretileme onda diğer birçok insan etkinliğinde olduğu gibi, bir kaygı kaynağı gibi durmaz. Tersine oyun, zorunsuzluk vb. niteliklerine bağlı olarak imge, çoğaltan etkisiyle bağlayıcı, bağımlılaştırıcı bir etki de yapar. Haz kaynağıdır.

O zaman neden sanat sorusunun başlangıcında ‘haz’ duruyor denebilir mi? Varlığı sürdürmeye, yaşatmaya yönelik edim ‘hazlandırılmıştır’. Çünkü gündemden asla düşmemesi için canlılık etkinliğinin yeğlenir, çekici niteliklerle bezenmesi beklenir. Seçmek ve seçilir olmakla ilgili, üremeye dönük bu tepkileşmenin kendine açtığı sayısız kanallardan biri de sanat. Zevkli olduğunca yinelenir olduğunu söylemek yanlış olmaz. Yinelemek, ezgilemektir. Kişisel imge (model) yinelenir, ortaya serilir. Yitirmekten ölümüne korkulan şey, boşluk, özdekle doldurulur. İmge somuttur, özdektir (madde). Boşluk boşlukta yankı yapar, çoğalır, ortak korkudan ortak türkü, teselli çıkar. Kişiseldir imge ama, öteki ondan pay alır, kendi boşluğuna yapılan gizli ve gizil göndermeyi sezgiler. Artık ayinin, dansın, şarkının, resmin, sözün parçasıdır herkes. Ortasında ‘hiç’in genişleyip yayıldığı imge, sarıp sarmaladığı ‘beraber yaşamanın’ kaçınılmazlığını büyütür. Kuyu derinleşir ve derinleştikçe çeker bizi içine[23]. Bu sanatın biyolojik, canlılığa, dirime ilişkin nedenleri var anlamına gelebilir belki. Ama geldiğimiz noktada, günümüz ‘sanat’ kavramından öyle uzağız ki şu an.

Hem ne işe yarayacak sanata bir neden bulabilmemiz? Böylece sanat dediğimiz etkinlik, ayrışık, değişik bir boyut, anlam mı kazanacak? Sonuçta bugün sanat kavramından belli bir şeyi anlıyorsak nemize yetmiyor bu? Buysa anladığımız ve uzlaşıyorsak tüm insanlık, sanatın bu kavranılışında, sorun ne? Belki de yalnızca şu: Tanımı yapılmış, bitirilmiş bir şey değil de süren, bitmemiş, bitmeyen, bitmeyecek bir serüvenden, öyküden dem vuruyoruz. Bir kesit alıyoruz ve bu kesit, tüm kesitler gibi yakınsar bir eğretilemedir, eğretilemelerin eğretilemesi. Sanat bir bütün olarak da eğretilemedir: yerinden oynamış bir taş gibi. Ve bu yazı parçası ne kadarsa o kadar.

Anlayacağınız, ‘neden sanat’a benim yanıtım, ‘neden olmasın’. Evet, neden olmasın. İki sözcük de taşıdıkları bilinemezle, gizle işte bu biçimde bir araya geldi, hem önümüze değin geldi ve durdu. Yok, hayır, elbette ki durmadı. Sizin de gördüğünüz gibi. Bir araya gelmeyi sürdürüyor. Anlatı sürüyor, anlatının anlatısı, anlatma hakkında anlatı da sürüyor. Sürecek de. Bir gün durabilir, ama bu her şeyin birlikte durduğu gündür. Ötesi olmayan, arkası olmayan gün… Böyle bir gün, ölüm, bitiş olacaksa, saltık olana adanmış sanatın özlemini dindirecek su da yok demektir, sanat kusurundan, eksiğinden anlamına varacak, ulaşacak demektir. Üstelik de saltık, yaklaştıkça uzaklaşacaktır.

Sanatsal edimin çekiciliği, vazgeçilmezliği belki de buralarda bir yerde. Çamurlu köy yoluna saplanmış tekerlekte, tozun toprağın, bedenden sızan kanın, yenilmenin ve bir kez daha yenilip yitirmiş olmanın kederindedir. Öykünün bitmezliğinin yıldırıcılığındadır. Bir türlü göremediğimiz kendimizi sonunda kıstırıp köşeye görünür kılma, görür gibi olma girişimi, denemesidir de.

Bu resmi kendimi görebilmek için yaptım, bu şiiri kendimi görebilmek için yazdım ya da baktım, okudum, düşlediğim, olmasını istediğim dünya mıydı bu, bunu anlamak, bunu yaşamak, bunu duyumsamak istedim.[24]

Ne olabilir, nedir peki sanat?

Bu sorunun altına kimler girmemiş ki… Baumgarten yalnızca adını koymuş. Kökler daha diplerde, derinlerde… Platon yazmış, ya daha önce? Bence bir insan etkinliğinin diğerinden ayrı tanımlanması, yazı ötesi bir çaba olmalı.

1890’lı yıllarda Tolstoy öfkeyle ‘Sanat’ın ne olduğunu anlatmaya, vaaz vermeye kalkar. Çünkü artık burasına gelmiştir. Gerçekte bu bir açıklamadır, duyuru, bildirimdir (deklarasyon). Karısı Sonya (Sofiya Andreyevna) , hem bir yandan kim bilir kaçıncı kez el yazısı kopyasını alırken metnin, sinir krizleri geçirir, çünkü bu yazının birçok bölümünden nefret etmektedir, önemli bir bölümüne eleştirisi vardır. O estetik arabasının önüne inancı (kendince tanımlanmış bir hristiyanlık) koyarken, nedense dinsizce bir tutumun da bir örneğini verir gibidir. Bir inanç nasıl bu denli inançsızlık gibi görünebilir. Tolstoy’u dinlemeli, ama yolundan asla gitmemeli, ona güvenmemeli. Doğrusu gençlik yıllarından başlayarak, hadi evliliklerinden diyelim, Sofya Tolstoy’un Tolstoy’dan kuşkulanması için oldukça geçerli nedenleri olmuştur. Tolstoy’a, bu Savaş ve Barış’ın, o olağanüstü Anna Karenina’nın yazarına asla güvenilemezdi.

Kimse başlıktaki sorunun burada açık, benimsenebilir, doğru sayılabilecek bir yanıtının verilebileceğini ummamalı, sanmamalı. Bugüne değin yapılan çalışmalara bakılırsa, bu sorunun bir yanıtı yok. Olamaz da. Nedeni de kolayca anlaşılabilir. Daha soru sorulduğu anda kendisi dönüşüyor, yanıt haydi haydi dönüşüp yadsıyor kendi kendisini. Dolayısıyla soruyu dondurup, kurmacalaştırarak verilecek yanıt da geçicilikle ‘zedeli’ (malul) olacaktır her daim.

Sanırım sorun bir ‘eylem’ köküne sonradan yüklenmiş ‘adlama’da, nitelemede. Oluşmuş, oluşturulmuş anlam başlangıca yükleniyor. Bu başlangıç böylelikle ideaların, saf ruhların, suçsuzluğun kirlenmemiş cennetine benziyor kaçınılmaz bir biçimde. Sorun burada.

Sanatın tinsel, tensel dayanakları, gerekçeleri olmalı. Öyle bir konu ki kimse yanlış konuşamaz, söyleyemez bu konuda (neredeyse). Körler fili tanımlıyor gibidir, ama sonuçta bütün körlerin ellerinin dokunduğu bir şey vardır ortada, algıları da gerçekte yanlış değildir. Yanlışlanabilirlik (K. Popper) yöntemiyle kavram belki sigaya çekilmiş, değerli taş hammaddesi gibi yontula biçile çok yüzlü, anlamlı ışıl ışıl tanımlara ulaşılmıştır. Gelinen yerde, yadsıyarak içkinleştirilmiş  bakış açıları kuşkusuz öne çıkmakta, noktayı koymamak gibi bir erdemlilik ve sakınımlı bir yaratıcılıkla sanat hakkında bir kanı, bilgi sahibi olabilmekteyiz.

Sanatın kaynağında dirimsel ya da tinsel bir oydaşma, hatta ötesi bir özdeşleşme değil, bir ayrışma, ayrı düşme yattığı açık. Bir aralık, bir açıktan akan ‘şey’. Bu dirimbilimsel evrimin hani neredeyse dayattığı şeyin ta kendisi… Kendin olduğunda kendinde yetersizleşmek, öte(ki)nin özlemini çekmek, aramak, sormak, kendini vurmak dağa, açık denize.

Konu ancak yöntembilimsel bir düzeyde tartışılabilirmiş, gerisi yalnızca olana getirilen bir açıklamaymış gibi görünüyor.
Bu soru, sanat nedir sorusu, aslında çok değişik soruları, sorgulamaları taşıyor bağrında. Bununla bir malzemeyi biçimlendirmeden mi, bir özgül çabanın varlıkbilimsel (ontolojik) gerekçesinden mi, yoksa bilgibilimsel (epistemik) bir algı yapılanmasından ya da bunun felsefece sorgulanmasından mı söz ediyoruz, belirsiz. Daha birçok şey eklenebilir buna. Bu nedenle zaten, hiçbir eleştiri, hiçbir anlama girişimi sanat yapıtını tam karşılamaz, onunla örtüşmez. Böyle olsaydı onu tıpkılamış olurdu yalnızca.

Ama kavrayışımızı zorlama pahasına dirimsel boyutta bakabilirsek olan biten son derece yalın bir paylaşım (simbiyoz) ilişkisi, kabaca söyleyelim bir alış veriş gibi görünür. Ama bu alış veriş var olma sorunudur, yaşamsal önemdedir. Varlığın varlıkla karşılaşma, buluşma biçimlerine, başlangıca inmiş olduk böylece. Üstelik bir şey söyleyebilmiş değiliz daha.

Dirimbilimsel evrimde, evrimin sonucu her tür birey, ortaya çıktığı anın en uygun çözümü, evrene verilmiş en iyi tepki, yanıt gibi durur. Durur ama burada bitmez öykü. Böyle olsaydı evrimden söz edemezdik. Evrenin özü olan değişim, devinim bu uyarlılığa geçici damgasını, tür daha ortaya çıktığında vurmuştur. Türün bireyi tepki biçimlerini sentezlerken onu moleküler, hatta atomaltı yapılarda zorlayan bir evren (özdek) baskısının soluğunu ensesinde duyumsar (Sanki bir özneden söz ediyoruz, oysa ne birey, ne özne vardır bu eşiklerde). Yani bu uygun, uyumlu yanıt, tepki, çözüm öylesine geçicidir ki bir an içinde o güne değin olmayan bir yanıt çoktan sentezlenmiştir bile. Üstelik bunu hiçbir irade belirlememiş, istememiştir. Alma vermenin (bir tür geçişkenlik, osmoz) kaçınılmaz sonucudur bu.

Ne ilgisi var diyorsanız, yanıtım sanatın da bu evrimin, bu uyumlanma ve kendini aşma eyleminin bir basamağı, bir biçimi, aracı olduğu yönündedir. Toplumları, örgütlenmeleri, yapıları dışarıda bırakıyor değiliz. Belli bir nicelik eşiği, dönüşümün ilk kıvılcımının gerektirdiği gizilgücü taşıyacak bir eşik gereklidir. Hoimar von Ditfurth’a[25] bir selam göndermenin sırasıdır şimdi. Öyleyse dili belki de tüm bu anlatım biçimlerinin tepesine koymamız yerinde olur. Ama dil derken çok geniş düşünmek, aslında duyumsal, anlaksal gösterge veritabanlarından söz etmek gerekiyor. Hem bu da oynak, değişken, gelişken, açık yapılardan oluşmaktadır. Böyle olmak zorundadır çünkü.

O zaman sanat bir eyleme biçimi, varolma biçimi ise kendi biçemi vardır. O zaman doğal evrime, tarihe, toplumlara, sınıflara bağlanma biçimi onun yorumuyla ilgilidir. Bir sanat ideasına mı başvurmuş oluyorum acaba? Bu yanlış olur. Bir idea yok, idea bir ürün, üretilmiş, ancak üretilebilir bir şeydir, çıktıdır. Olan yalnızca etkileşim, yalnızca parçacık’ın parçacık’la konuşmasıdır. Sanat dediğimiz şeyi az çok kavrayabilmek için parçacık sözcüğünün yerine ‘tarihsel insan’ı koymak yeterli. Kolları sıvamış sayılabiliriz artık.

Aykırılık, farklılık sözcüğü üzerinde ne denli dursak yeridir. Ama bütün bunlar bitmez tükenmez bir yineleme sağırlığına, kör kuyunun karanlık diplerine ve bıktırıcılığa sürükleyebilir bizi.

Burada yine yazının yöntembilimine ilişkin bir şeyi belirtmenin sırası: bu yazının varsa anlamı söylenmeden bırakılmış şeyde yatıyor olmalı. Okur sezgisine, okur eylemine yüklenilmektedir. Gerçekte esinlemeler taşıyan bir çağrışımlar, anıştırmalar, olumsallıklar tarlasıdır. Değerli bir yeri varsa susulmuş, sessiz, sözsüz bırakılmış yerleridir.

Bağlantılara, köprülere, gerekçelere, nedenselliğe vurgu yapılmayacak, bu iş önemli ölçüde algıya bırakılacaktır. Algı, alırken biçİmleyecektir tüm birikimine yaslanarak masaya bırakılmış önermeleri.

Sınırlar bulanıktır. Kavramlar geçirgendir. Bilemeyiz bizim sanat kavramına yüklediğimiz içeriğin özgünlük düzeyini. Tek tek her kavrayışı, olgusal bir derlemeyle bir araya getirsek bundan çıkacak şey olgu sayısı denli çelişki, bağlı olarak derin umutsuzluktur.

Birçok düşünür ya da bilim adamının dönüp dolaşıp ‘gündelik yaşam’a demirlemesi boşuna olmamalı. Soyut kurgular, tümcül kavrama girişimleri belki kavrayışı aydınlatan açıklamalar sağlıyor olsalar da, her şey gibi sanatın da kirli, bedenli, varlıksal bir boyutu var ve büyük olasılıkla sanat oluşunu buna borçludur. Yani diyeceğim kusur diye bize belletilmiş, yer, toprak, çamur diye aşağılanmış, bin bir ayrıntının bizi doğduğumuza pişman ettiği, altında boğulakaldığımız şu gündelik akışın içinden süzülür, çıkıverir sanat. Ayrımsama ile ayrımsanmanın ince eytişmesi, sürtüşmesinden ‘yeni’ olan ya da sanılan bir yapı belirir, görünür oluverir. Geçicidir geçici olmasına ama gündelik yaşam denli de geçici değildir. Tam burada tansığın sürdüğü noktada, bu işleyiş de kendi kuramını üretir, üst üste ama ayrı bir uzam/zaman kavrayışı, ayrılmış bir yaşam çizgisinde biriktirilir, deneyime, kuruma dönüşür. Toplumsallaşır. Hem gündeliğe içkin, hem ayrı yerde durur. Herkesin değilmiş gibi görünür. Bunun böyle oluşunun nedeni toplumların erközlü oluşudur, sınıflı, çatışkın oluşudur. Erk, bu deneyimi, aykırı kurumlaşmayı erkaracına dönüştürmek ister. Yoksa gündeliğin çok da seçme olanağı vermeyen karşılaşmaları, buluşmaları içerisinden süzülür sanat(sal anlatım). Erkin olduğu yerde yöneten yönetilenle bir biçimde kesişir, bu, ne denli gözden kaçırılsa, saklansa da. Yokmuş böyle bir şey gibi davranılsa da.

Hayır, yeni bir şey söylediğim yok. Bir şeyi anlayabilmiş değilim. Uzağındayım saydam görünün. Saydam, durugörü. Uzak olsun! Sanatın bitebileceği, olanaksızlaştığı yer olmalı orası. Yaşamı, şu gündelik, metabolik ağır akışı, kıvrılıp bükülen ve bu arada guruldayan bağırsak devinilerini kutsamış, onurlandırmış mı oldum böylece.  O müzelere yaraşır seçkinlerin ağızlarına layık sanatı, toza çamura mı bulamış oldum? Eh, biraz öyle oldu. Ama müze ne, kimin, peki ya kim kim? Kim’den ne anlamalıyız?

Yanılmıyorsam 1910’lu yıllarda Louvre’dan Mona Lisa’yı çaldı marangoz mu ne, biri?[26] Müzeye, Mona Lisa’nın bıraktığı boşluğa akın olduğu söyleniyor. O boşluk en az yapıtın kendisi denli enine boyuna yorumlandı, anlamlandırıldı, fetişleşti. Bu ilginç, yapıt kendisi olmayan her şey de demek aynı zamanda. Bıraktığı boşlukla, olmadığı, olamadığı şeyle onu tanımlamak, tamamlamak algımızın belki de asal yanı, boyutu. Buyrun… Bir bu eksikti. Toplumun tinsel debelenmesi kaçınılmazcasına sürece katılacak, kimlik belirlemede başvuru yer ve düzeyleri (referanslar) anlamsal kodları üretecek, bu kodlar belli algı alışkanlıklarına dönüştürülecek, algı yapıları elini şakağına dayayıp, ‘mirim,’ diyecek, ‘ben burada derin bir…’

Ele avuca gelir şey midir toplum tini? Ya zamanın tini? Gelip gelip tek seçenek olarak uçurumdan atlamaya dayanmak oluyor bu. Biz de atlayalım, iş atlamada, gerisini anımsamayacağız. Belki anımsatmış olacağız.

Sanatın ne olduğunu anlama, tanımlama girişimi bir tür ‘derlemecilik’tir (koleksiyonculuk). Canlılık, yaşama edimi (‘faillik’ diyor Giddens) süredurdukça bu edim kristalleşecek. Ama mineralbiliminde billurlaşma sürecinin (kristalizasyon) karşılaştığı sorun hep yaşanacak. Doğa set çekecek, engelleyecek, kusurlu billurlaşmalarla gerçekleşecek süreç. Ama içsel eğilim eğer kendi akışına kalsa olabileceği kusursuz billuru, yapıyı taşıyacak bağrında. Birlikte olmanın geometrisi (fraktal) evrene verilmiş, olabilir en iyi yanıttır. Çünkü en az enerji yitimi gerektiren yanıttır. Yaşam kolay elde edilmemiştir, kolay da harcanamaz. Bu gizli kodumuz, bilgimizdir. Bunu bilme olanağımız yoktur, olmayacaktır.

Evet, anladığınız şeydir söylemek istediğimiz. Kusursuz yapı, kusursuz sanat olanaksızdır. Çünkü kusursuzluk olanaksızdır. Kendi başına, saltık bir anlam yükü taşıyamaz. Dizge içi bir kavramlaştırma edimi (insan etkinliği),  içinde bulunduğu yapının dışından bakamaz, göremez yapının tümünü. Yanılmıyorsam Viyana Çevresinin, Russell’ın (Whitehead’le) sorusu da bununla ilgiliydi. Dizge kendi üzerine katlanıp kendiyle tam örtüşemeyeceğine göre açık kalacaktı hep, evrenin ve varlığın koşulu da buydu. Sarmal bir gastropod kabuğu gibi büyüyen bu açıktan daha artan oranlarda sızıp duracaktı kan, ölüm, sanat, vb.

Bir açığa, bir kadına borçlu sanat varlığını. Doğuran, iki olma yeteneğini taşıyan kadına. Bundan daha büyük bir esini olmamıştır insanoğlunun. Bu erkeği özne ve erk iyesine dönüştürebilmiş, erkek daha çok şakıma gereği ve fırsatı bulabilmiş, hem korkup kaçmış (devletler, kurumlar, büyük yapılar, vb. geliştirmiş), hem de saldırmıştır (yıkım, kıya, tarih, aşağılama, ırza geçme, vb.)

Sanatın kaynağında duran kadın (‘ol sebeb’ ) sanatın öznesi değil nesnesi olabilmiştir ola ola. Payına düşen de bu olmuştur. Yani kadın ve onun doğurganlığı olmasaydı sanat olmayacak mıydı?

Bu sorunun altında kalabilirim. Şimdilik eğilimim, olmayacağı yönünde.

Sürü önderinden sanatçıya

Dirimbilimsel anlamda sürü önderi derken, fiziksel gücüyle en yakın beslenme kaynağının sahibi olabileceği izlenimini ötekilere, kendi türünden diğerlerine benimsetmiş canlıdan söz ediyorum. Doğal ayıklamanın sert, keskin yaşandığı başlangıçlara iner bu öykü.

Ben de düşlerimizin, kültürel ürünler olduğu, bir dilsel yapı olduğu kanısını taşıyorum. Bunu söylememin nedeni başlangıçlarda duran dirimin düşsel derinliğine işaret etmekti. O zamanlar düş de azdı, yoktu belki de. Kültür bizi düş gören canlılara da dönüştürdü. Saltık ve orada duran bir kültürden söz etmediğim açık. Lacan haklı büyük olasılıkla. O değil miydi düşlerin de dilimizin taşıyıcılığını yaptıklarını söyleyen.

Topluluk yaşamının, toplulaşmanın kaynağı nedir, sorusunu sormayacağım. [27]Burada yeri yok. Yalnızca varlığın sürdürülebilirliğinin türsel bağlamda bir alt eşiği olduğu kanısındayım ve evrim bunu, bu eşiği bir araç olarak değişik türlere dayatmıştır bence. Fiziksel anlamda güçlü olanın yaşama hakkı vardı ve bu güç(lü beden) bir çekim odağı oldu. Bir odak, eşitler arasında birinci olunca aynı türün diğer üyeleri kendilerini bu odağa göre algılayıp yerleştirdiler. Bu seçimde özgürlüğün çok da payı yoktu belli ki. Türü tehdit eden saldırganlığın yapısı koruyucu odağın niteliğini belirledi. Koruyucu odağın koruma işlevi kuşkusuz zaman içinde ayrıştı, öne çıktı, herkeste olmayan bu gücün yüceltimi, ona sığınma duygusunun güçlenmesine, bu da gerçeklik duygusunun yitmesine, ölçü ve oranların bozulmasına, algının çarpılmasına neden oldu. Sonuç alıcılık değişmedi ama. Tüm mitolojiye, üstün nitelik donatımına (Feuerbach’ın dediği anlamda, yoğunlaşma, temerküz, öz niteliklerin ötekine aktarımı, yabancılaşma) karşın, beklenen şey, koruyuculuk da aynı yaşama dizgesinin bir parçası, küme öğesi olduğundan gündelik yaşam kendini yeniden üretmeyi becerdi.

Birden çok insan kaynağına sahip insan lider, sahip olduğu insan kaynaklarının paylarına düşenin de zorla ya da gönüllü ortağı oldu. Topluluk liderinin kullanma hakkını taşıdığı bir ‘fazla’ çıktı ortaya. Bu kuşkusuz çok sonradır. Toplumsal odak daha yoğunlaştı, güçlendi. Birikmiş artığın bir bölümü değişik amaçlar için kullanılabilirdi. Önderin asıl fazladan sahibi olduğu şey, ‘zaman’dı. Belirleyici birikim buydu. Klanda kimsenin fazladan zamanı yoktur, çünkü zaman yoktur. Orada eylem anlatılmak için değil, kendisi için var olur. Ne zamanki toplumsal ayrışma, basamaklanma doğdu, o zaman ‘eylememek’ bir ayrıcalığa, erk aracına dönüşebildi. Yani önderin ayrıcalıklarından biri doğdu. Toplum yaşamının içinde bir boyut olarak zaman ve onun algısı ortaya çıktı. Yalnızca önderde birikmiş, fazla zaman değil, öndere boyun eğmiş ötekilerde, kullarda eksilmiş eksik zaman da. Yani birileri, korunanlar, kullar daha çok eylemek zorunda kalarak, eksilttikleri kendi zamanlarını öndere sundular (Yineliyorum gönüllü ya da zorla, belki de yarı gönüllü olarak). Toplumsal zamanın ortaya çıkması ve biriktirilmesi, dile yer açtı. Boş zamanı olan, eylemeden artık zamanın sahibi, örgütlemeli, anımsatmalı, buyruk vermeli, konuşmalıydı. Kurallar oluşturmalı, on emiri taşa kazımalı, kurallara uymayanları cezalandırmalı, gücünün tartışılmasına asla göz yummamalıydı.

Bir yandan kendi gücünü daha görünmezleştirip erişilmez kılmalı, yüceltmeliydi ki ona dokunulamasın. Öte yandan ötekilerin kafasına her gün bir dil sopasının indirilmesi, onlara bir kez daha ‘inanmalarının gerektiği’ anımsatılmalıydı. Kullar çabuk unutuyorlardı, ama bu efendinin de unutmadığı anlamına gelmez. Öyleyse olan ne? Büyük yücelmeyle büyük alçalmayı, bu dengesiz tahterevalliyi bir dizi öyküye, törene (ayin), sese, söze, saza dökerek anlatmak, yinelemek, pekiştirmek…  Olan bu.

Sanırım önce ritim vardı. Biz hep biriz, seniniz.

Sonra dans ve şarkı…

Şiir.

Topluluk bu ritmik ayinlerle tek bir gövde gibi örgüleniyor, koruyucu önderlerinin çevresinde kenetleniyor, yaşama gücünü somutlaştırıyor, meydan okuyordu. Ama önder, artık önderlikti. Gücün, yetkenin kaynağını tek bir kişi taşıyamazdı. Gücün gücünü koruyabilmesi için beslenmesi, besin maddelerinin de bu güce sunumu gerekti. Bu uzun ve yorucu bir işti. Üstelik kendini gizleme, saklama, anlaşılmama eğilimi içindeki güç bir ayağının ötekilerin gündelik yaşamlarına bağlı kalmasından mutlu olamazdı. Besin ve diğer nesneleri gerekirse güç kullanarak ele geçirecek bir ‘kolluk’ gücü kaçınılmazdı. Bu gücün gösterildiği amaçlara uygun kullanıldığını kanıtlamak için bir dizi ritüel gerekliydi. Birikimi koruyabilmek için de, bir yardımcılar topluluğu oluşacaktı.

Bu ara topluluğun işlevi ilginç ve sonsuz oldu. Belki de tüm tarihsel süreci bu erk aracısı topluluklar taşıdı. Bu belki abartılmış bir yargı. Ama onlar birer Janus gibi ikiyüzlü oldular, yukarıya ve aşağıya baktılar. Sonra daha yukarıya ve daha aşağıya baktılar, sonra daha daha yukarıya ve aşağıya… En son ve en tepede görmedikleri şey Tanrıydı, kendileri yalvaçlar, rahipler, din adamları, aşağıdakilerse, köleler, köylüler, üreticiler, çobanlar, kendilerinden çok yukarıya çalışanlar, suçun ve günahın sahipleri, cehennem ve cennetin gelecekteki konukları, adakları ve kurbanları, birbirlerini yukarısı için boğazlamak zorunda kalanlardan oluşuyordu.

Bu ayrışma, doğal evrimin toplumsal uzantısında mı duruyor, kaçınılmaz mıydı? Bu sorunun peşine de düşmeyeceğim. Kaçınılmaz değildi. Bu tüm evrenin evrimi için de söylenebilir. Rastlantı ve zorunluluk iç içe çalıştı. Her şey inanılmaz ölçüde rastlantıya (anlık bir rastlantıya) bağlı kaldı ve geriye dönüp de baktığımızda ‘başka türlü olamazdı’. İnsanoğlunun tarihi bunun (bu genel evrimin ve yasalarının) dışında değil sanırım. Kültür(el tarih), türün savunma düzeneklerinden biri olmalı. Doğa herkese eşit davranmadı. Uyum sağlayabilen, tür içinde bile öne çıktı. Öne çıktıkça kendini yeniden üretebilir oldu ve mutasyon son anda yine de yardımına koştu. Bütün bunların olmadığı sayısız süreç de tıkandı kuşkusuz. İnsan türünün kendi tarihsel evriminin çıkmaz bir evrim sokağı olmadığını kim söyleyebilir? İnsan türü kendi bilincini ayrımsayarak, ayırarak tüm canlılığı yok edecek gücü yoğunlaştırabildi. Bir üst bağlamda belki bu da evrimin bir düzeneği olarak yorumlanabilir. Ama içinde bulunduğumuz bağlamda evrimin, kültür de içinde olmak üzere, doğal seyrine aykırılık, sapkınlık gibi durduğu açık. Toplumsal ayrışmanın köküne bakıyordum. Neden? Doğal seçilim bireyi ve soyunu öne çıkardı, tamam. Ya sonra? Bunu destekleyecek bir çevre koşulu ne olacak? Bence dengeyi bozan şey, fazla’nın ortaya bir biçimde çıkması… Bu birilerinin daha eksik tüketimi, daha fazla üretimiyle ilgili olabilirdi. Ama bunun nedenlerine baktığımızda gönüllü ya da gönülsüz ‘zor’un bu eşitsizliğin, dengesizliğin başlangıcında durduğunu söylemek olası. Yani doğanın öne çıkardığı (önder), artığın kaynağı ve sonucu oldu. Artık (değer) tüm topluluğa paylaştırılmadı, yoğunlaştı, topluluğun özü, temsili, totemi, kültü, Tanrısı demek olan önderde kristalleşti. Topluluk birikimini önderde somutladı, onda yeniden doğdu, dirildi. Sınıfsal ayrışma bu başlangıcın tarihsel süremiydi, başka değil.

Peki, biz neden bunlara değinme gereği duyduk ki? Şu toplumsal ayrışma, önderlik oluşumu var ya, bu önemli olduğundan, anlamlı geldiğinden bize. Biraz buna bakalım.

Hayır, bakmayalım. Burada susma, yazmama hakkımı kullanacağım. Öykünün arkasını sevgili okuyanım, sen doldurabilir misin? Başlangıç noktasını da değiştirebilirsin üstelik. Belki yeterince doyurucu değildi. Ama yapmak istediğim bir çizgi çekmekti, bu çizginin bir düzlem, bir oylum, uzam zaman içinde çekildiğini hiç unutmadan: sürü önderliğinden erke ve birikime, oradan dile, buyruklara (dil kiplerine),  erkin biçimlenmesine, erkin yoğunlaşması ve yardımcılarla paylaşılmasına, dikey ve yatay toplumsal ayrışmaya, erkin aracılarına, yani güç kullananlara, toplayıcılara, yazıcılara, yargıcılara, ruh taşıyıcılarına ve daha birçok diğerleri yanında şakıyanlara… Erk, ki siyasettir bir süredir, şarkısız olmazdı. Erk övülmeli, yüceltilmeli, Tanrısal gücü işaretlenmeli, ezbere geçilmeliydi. Sanat, erk şakımasıdır. Erk içindir, görkemine gönderme, onsuz olunamazlığa yemin billah yalakalıktır. Ama durun bakalım, henüz sanat değildir. Henüz çok somuttur işlevi. Ruhları taşımada, kurtarmada; erki görünür kılma ve abartmada, egemenin ayrılığını (statüsünü) kanıtlamada açık görevleri vardır. Tapınak, saray, köy eviyle aynı şey değildir. Ayrı şeyse bu görülmeli ve gösterilmelidir.

Benim çizgim bu. Senin çizgin başkaysa bunu anlat bana. Sanatçı türü nasıl ortaya çıkmış, evrim geçirmiş de… bugünün şu ‘nadide türü’ çıkmış ortaya. Onun ayrıcalıklarına fena bozuluyorum çünkü.

Bir de üstüne tutup düşünmeyecek, yazmayacağım. Tanrı öldü deniyor ama, dünyanın sayısız ‘sanatçısı’ birer küçük tanrı gibi dolanıp duruyorlar ortalıkta. Küçük dağları belki de onlar yaratmıştır.

Her şey kağıtla başladı

Sen, sevgili dostum, seninle aynı kokuyu alır, aynı tadı duyarız. Bu kokuya düşkünüz. Yanılmıyorsam selülozsever (selülofil) deniyor bize. Yaşamımız kağıt üzerinde belirmedikçe yaşam olmaz. Kağıdın o hamurunun kokusu sinmedikçe üzerimize kuşku duyarız kendimizden: Yok muyuz ne? Paylaştığımda seninle kağıdımı kökkardeş oluruz, yumurta ikizi.

Süreriz izini kağıdın, kağıtavcı köpekleriyiz. Nasıl da kilometrelerce öteden alırız kokusunu, nasıl kabarır tüylerimiz, nasıl da çeker, sürükler bizi o buram buram koku.

Odunun kokusunu taşır. Mürekkebin kokusunu. Bir soylu kadının incecik ellerinin, küt tırnaklı bir çocuk elinin, çok yaşlı bilgenin kırış kırış elinin kokusunu. Kafka’nın Milena’ya mektuplarından en tedirgininin... Büyük yük gemilerinin… Balyaların… Denizin, engin, kıyısız denizin… Bambunun.

Üzerindeki çizikleri, işaretleri, birilerinin yaşamlarını karartabilecek ya da kurtarabilecek kerte güçlü anlamlar taşıyan iletileri silip süpürsek üzerinden, geriye boş bir ak sayfa kalsa, koysak önümüze, şöyle dirseğimizle bir ütülesek, çekilsek geriye, baksak yine de büyüler mi bizi? Kağıdın bir varlık (ontolojik) gücü, ağırlığı var mıdır? Boş bir kağıt bize ne gösterir?

Bir kere kara göstergeleri belirgin kılması gerektiğinden genellikle aktır o. Aklığın da ne ürkütücü bir görkem ve büyü taşıdığını Melville ustanın Moby Dick’inden biliyoruz az çok. Kağıt önümüzde kat kat açıldıkça, sonsuz aklığın çıldırtıcı tükenmezliği, köredici gücü çarpar bedenimize. O sonsuz ak(lık) geceyi yadsır. Bütün teolojiyi yerle bir eder. Bizi indirger, bitirir. Çöl baskını desek yeridir buna. Kağıt, boş kağıt önünde elimizde olmadan tükenir, azalırız.

Yazı, çizi yetişir bereket imdada. Kağıt tanrısal yıkıcılığını, körleştirme gücünü çeker geriye, iter diplere. İşte, kağıt bu denli yıldırıcıdır. Varlıksal özü, üzerine kazılacak öyküye borçlanır. Boş ve dipsiz bir kaptır ve doldukça (dolmaz ya, bir yanılsamadır bu) yatışır öfkesi.

Kağıtla insanın mayası ortak, insan kağıtla varlık akrabası.  Belki de varlığın kendisinde dayanılmazlık var. Belki suç kağıdın ve aklığının değildir.

İnsan kağıtla nasıl buluşur? Hangi dürtü, hangi arayış kağıdı aldı insanın önüne koydu?

Yaşam bir şeyi zorunlu kılmış olmalı. Düz ve boş bir levha üzerine, kazınmasa unutulup gidecek olanı, aşınıp gidecek, yadsınacak, yalanlanacak olanı geçirip kalıcı kılmak. Bizden sonrakiler, bizden ötekiler, senle benim dışımda olanlar görsünler, bilsinler, yapsınlar diye.

Doğal yaşam aslında böyle bir kazımayı DNA üzerinde yapıyor yapmasına. Ama DNA kendini bilmez. Varlığından kopan bilinç, bu kopuşun adını koymak zorundadır. Mühürdür bu. Ayrılmanın, kopuşun adı olan ‘tamga’.

O gün bugün, kağıdın üzerine düşen gölge, iz,  bu kopuşun, bu kökten ayrılışın öyküsünü anlatır. Bir kağıt, düz bir levha, bir leviathan kaçınılmazdı.

Söz tutuklanır, zincire vurulur orda. Sözün yanardönerliği, güvenilmezliği, yalanı biter. Yazı yasadır, yasayı kaçınılmaz kılar. Devlettir ardı sıra seğirten. Söz kağıt üzerine düştüğü andan başlayarak yasadır, buyruktur. Mühürdür. Mühür (işaret) erk ve erkin namusudur. Bağlılıktır söze ve vaade. Bu kağıttaki damgaya kefilim. Bu kağıttaki söz her şeyi açıklamaya yeter. Çünkü bu söz benimdir, benim sözümdür. Sözse gücümün anlatımı, aktarımı…

İşte kağıt böyle bir erk gösterisi, vurgusudur. Kağıdı arkasına alan gücü yedeklemiş, önalmıştır diğerlerine. Kağıt K(H)arun zenginliği sağlar. Kağıdın üzerindeki taht yücelir. Taht dediğin en inandırıcı anlatıdır. Kağıt üzerine geçirilmemiş söz yelin ucuna takılır, sürüklenir oradan oraya.

Kağıdın ne olduğunu kokusundan biliriz. Kağıt bizim evimizin kokusudur. Kurtlarca içten kemirilmiş, alevle kömürleşmiş, ağzımıza götürdüğümüz kaşık, çocukluğumuza beşik olmuştur. Varlığımız ve onun duygusu ilişiktir kağıda.

Düzdür, uçsuz bucaksız tarlalar, kıyısız sudur. Ötesi, evrenötesi gibi kavrayışın dışında kalır. Bu yüzden kağıdın dışına düşmek, biz insanlar için boşluğa, yokluğa düşmektir. Kağıdın sınırı varlığımızın sınırıdır gerçekte. Çünkü kağıt demek itilmiş varlık, açılmış tarla demek. Varlığın karmaşasına (kaos) dayatılmış bir pencere, kurmaca bir çerçeve. Dışarıda kalan varlık yığınından çekiyoruz birini, onun adını koyuyoruz, kağıdın üzerine düşürüyoruz. Sıra, düzen, anlam veriyorum kaosa. Yoksa hiçbir şeyi anlayamayacağız. Yoksa gördüğümüzü göremeyeceğiz. Kaosun bir parçası olacağız. Kağıt bizimi kurtuluşumuz bu nedenle. Adını geçiriyorum kağıdın üzerine. Sana benim verdiğim adı bir kağıdın üzerine kazıyorum ve sen orada beliriyorsun. Ve böyle yapınca sen benim dışımda, orada, elde etmem, ele geçirmem gereken, vazgeçemeyeceğim şey, başka bir şey oluyorsun. Yazısız olanaksız bu. Adını koydum, varoldun. Adını silersem… Yokolabilirsin. Büyü budur. Büyü, yazma tekelidir. Büyücülük, yazıcılıktır. Yazan, mühürler, kilitler, gömer, bekler. Muska.

Evrenin evrimi kağıt üzerinde gerçekleşir. Kağıdın açtığı boşlukta, bu boşluğun olumsallığında. Kağıtla evren olanaklı olmuş, tanımlanabilmiştir.

Peki ya pürüzsüzlüğü, düzgünlüğü… Yanıltır, hiçbir engel çıkmayacak sanırız önümüze. İstediğimizce, gönlümüzce ekebiliriz onu. İlk korkuyu, aklık korkusunu aştığımızı düşünürsek… Oysa bir labirenttir, çıkışsız örgüdür. Sayısız gizli tuzak, engelle doludur bu masum yüzey. Yumuşak kara ya da kuma batar gibi batarsın, battıkça gömülür, kurtaramazsın onun akdeliğinden, çekiminden kendini. Öyle sürükler, çeker diplerine. Tininle doymaz, vazgeçsen de ondan. Bedeninle uğraşır, tatlı, ezgili bir çağrı gibi, yumuşak dalgalanır, salınır, oynar. Kabarır iner. Işıl balkıma dolanır bir ucundan diğerine. Bilinemez ölümün dayanılmaz çağrısıdır gerçekte. Dayanılmazdır. Her şeyin olanaklı olduğuna seni nasıl da inandırır. Bu duru, suçsuz çocuktan korkmak, güvenle yol almak geçmez usundan. Atılırsın ak sayfanın üstüne. İşte elin titrememiş, boydan boya kat etmiştir bir yüzünü kağıdın. Hadi, bir tane daha… Varlık yığınından birini yakalayacak, tutsak kılacaksın burada. Bunu başarabilirsin. Ama… Boşunadır çaban. Öfke ya da sıkıntıyla avucunda buruşturdun, top yaptın ve attın çöp sepetine. Bitti mi? Kurtuldun mu peki akça pakça kızoğlankız yanılsamasından. Bir kağıt daha çektin önüne. Birileri bir şeyler anlatıyor. Elin gidip geliyor kağıdın üzerinde. Yüreksiz, bileksiz bir el… Şarkısız bir el… Çöp tenekesi doldu şimdiden.

Kağıt bir attır. Bir sıçrayışta üstüne atlamanı bekler gibidir. Bir kez üstüne oturduğunda uçuracaktır seni. Rüzgara karışacaksın, içinden bulutlar geçecek, insanlar, bütün insanlar aynanın içinden yansıyacaklar, zafere koşacaksın ve zaferle birlikte her şey arkanda kalacak. Kağıt sana anneni unutturacak. Sana kendini… Atkağıt alıp taşıyacak seni, korkunun sınırlarına, varlığın kenarına, düşüncenin çıkmaz yollarına, ama daha çılgın, hızlı, daha hızlı! diye haykıracaksın dizginsiz, eğersiz ve pürüssüz kağıdının dörtnalı üzerinde. Bütün engelleri aşacak, tuzakları kıracak, pusudan kurtulacak ama ak düzlüğe yakalanacaksın yine. Zafer senin olmayacak. Hep masanın üzerinde alaylı bakışıyla sana hiçi anımsatan ak kağıt duracak, bekleyecek sırasını, kandırıcı, uyarıcı, ayartıcı vaatleriyle. Peki ya at, ya zaferlerim, diyeceksin şaşkınlıkla. Hiç yazmadım mı ben, hiç doldurmadım mı bir kağıdın üzerini.

Çürümesinden belli organizmaya el verir. Çamurun kokusunu taşır. İyot çaprazlamasına tarar kağıdın aynasını. Orman şarkıları duyarsınız kulak verseniz. Yanyanalık, dizdizelik, benzerlik kardeşliği anımsatır zaman zaman. Ama herkesin parmak izi, mührü ayrıdır. Kağıt buna zorlar seni. Kağıt seni sen olmaya, ötekilerden ayrı olmaya zorlar.

O zaman başlangıçta kağıt olmalı. Çünkü önüne açılmış ak kağıt duygusuyla ayrışma başladı. Herkesin bir ben öyküsü olanaklı oldu. Herkes kağıdın önünde saltık bir biçimde yalnızdı. Yalnızlığını duyumsamak, sonuna değin yaşamak zorundaydı.

Mısır,  zamanı yırtmak için papirüs üzerine yazdı. İşaret (gösterge) ölümsüzlük demekti. Mezopotamya’da kilin üzerine geçirilen ölmezlik tutkusu, özlemiydi. İnsan derisi üzerine yazıldı mı hiç? Sanırım. Ts’ai Lun Çin’de yapmış ilk kağıdı (MS 105). Ağaç kabuğu, kumaş parçaları ve lifli nesnelerden… Sonrası uzun bir öykü… Önemli değil. Önemli olan, kağıt duygusu ve onun altında yatan şey. Bir buyruk nerden gelir? Neden kağıt, istenir? Nasıl bir gereksinim, beklenti, özlemle kağıt için yaşanmış, belki de ölünmüştür? Şu ak kağıt orada dingin, barışçıl, çağrışımsız duruyor ama kaç cana bedel? Kaç boğazlama, kaç kıyımdan süzülür? Kaç canlının kanı var mayasında?

Çocukluğun arka bahçesinde, atılmış basılı kağıt yığınlarını ilk gördüğünde ilk tepkin neye oldu? Okuma yazma bilir miydin? Eline o nemli, sararmış ciltleri aldığında, Tanrının seni kutsadığını, üzerine gökten ışık düştüğünü duyumsadığında, seçilmiş olduğun düşüncesiyle kendinden geçtiğinde, ilk yazı ve bunca işaret olabilir miydi seni heyecana boğan şey? Yoksa kütle, selülöz hamuru kütlesi, şu yığından yükselen buğu mu çarptı seni? Tansık yığının kağıtsal varlığında değil miydi?

Peki, bakıyorum ve izliyorum yaşamını. İçinde ilk tohumun atıldığı, çatladığı, filiz sürdüğü o andan başlayarak, bu karasevdayla düştün işte kağıdın peşine. Çünkü ilk o vardı, başlangıçta duruyordu. Varlığın kendisi, belirişi, kendini gösterişiydi. Gerisi, eyleme onun üzerine kazılmış, uygulanmış bir anlatıdan, öyküden başka şey değil. Buna tarih desen de olur, sevdiğin insana gönül kırıklığı desen de.

Kağıt öykümüzün ötesinde, sağlamca durur, duruyor. Demek ki, asla zafer bizim olamayacak. Asla son fatih olamayacak, hiçbir şeye sahip olamayacağız. Biz öleceğiz. Kağıt duracak, kalacak. Üstelik hiç bilemeyeceğiz onun bize ‘sadık’ kalıp kalmadığını. Bizi aldatıp aldatmayacağını.

Çünkü öykü varsa eğer, bir öykü varsa eğer, her kezinde değiştiği, başka türlü düşüldüğü için kağıdın üzerine, farklı yazıldığı için var. Yazı ihanettir.

Yoksa biz de kağıt hamurunun, mayasının içinde bir lif, bir kimya, bir varlık denli varız.

Okumak anımsamak mı?

Neden unutmalıyız?

Okumayı ölçmek: Off!

Bu soru delirtebilir: hepsini okudun mu?

Bu soru da delirtebilir: kaç kitabın var?

Delirmenin ötesine geçirebilir: kaç para?

Okumak: düş görmek

Okumak: kurcalamak

Okumak: el sıkışmak

Okumak: başkalaşmak

Çok okursam kör olur muyum?

Çok okursam aklımı yitirir miyim?

Pandora: bir gömüden beklenen

İlk tanışma

Kitabın dili: retorik

Oyunlar: aynada görülen

Kitabın kokusu var mı?

Okumak yazmak mı?

Kimi okumak

Neden Okumak

Ne okumak
Klasik okumak

Kendini yapmak

Ontoloji

Epistemoloji

Estetik

Etik

Toplumbilim

Ruhbilim

Nefret ettiğim kitap mı yoksa sen misin?

Yanlış özdeşlikler

Çöpteki kitap

Sahaf

Antika kitap

Kitap pazarı

Ortakyaşar: kitap biti

Yer kalmadı, daha nereye kadar…

Ya kitaplar, ya ben

Aradığını bulmak: olanaklı mı?

Evrensel imparatorluk

Carmen’in öteki adı: kitap

Karnavallar karnavali

Dili tatmak

Mimesis

Kitapla görünmenin biçimleri

Organik parça yanılsaması

Tatilde okumak

Amaca göre kitap!

Biz azınlıklar: yalnızız!

Yıldırıcı yorum: kuramsal okuma

Ekonomi

Önermek

Okumanın duruşları

Okumanın karşısında duruşlar

Özdeşlik

Özdoyum

Yeterlilik

Kusursuzluk

Ulysses

Sözcükler

Büyü

Tutku

Aşılmış sınırlar

Kitapla gelen yaşam

Bedenle gelen yaşam

Kitap: nesne

Sanat yapıtının ikili doğası: kendinden taşan

Okurken eğlenmek

Okurken bilgilenmek

Boş zaman

Sergi

Kitabın ticareti

Çok satışlılar

Okumadan eleştirmeye

Ölçütler

İyi kötüden ayrılabilir mi?

Kitap önerilebilir mi?

Nasıl seçmeli?

Bu nasıl iletişmek?

Evcilleşmek

Ahmaklaşmak

Neye yarar?

Zamanı kullanmak

Okumak iş mi?

Berthleby

Okuyan yazmalı mı?

Büyük okuyanlar

Sıradan okuyanlar

Kitaplık

Hepsini okudunuz mu?

Zoru göze almak

Taşrada okumak

Büyük kentte okumak

Dünyanın merkezinde okurluk

Okumanın okuması

Okumanın yazılması

Öyleyse, bir neden yok

Kazanmak ama neyi?

Duyumsamak

Sezinlemek

İçleştirmek

Maske

Sığınmak

Mayınlı bölgeler

Ölüm(den korkmak)

Yaşamı örmek

Saçmayı kırmak

Şimdi ve burada mutlu olmak

Okuma üzerine yazılan

Ötekine sızmak

Röntgencilik

Vaadin peşine düşmek

Başka dünya

Bu ülkede okumak

Okumak sorgulamak

Ezberlemek

Okumanın fiziği

Okumanın sesi

Şiir okumak: “Bir gül al eline sözgelimi…

Roman okumak

Öykü okumak

Deneme okumak

Okuma günlüğü

Onun için okumak

Bağışlanabilir suç

Okuduğunu göstermek

Okuduğunu paylaşmak

Okumayı bitiren

Yalnızca göz mü okur?

Bedenin aktardığı

Dünyayı okumak

Dünya kitap

Okumak kendine başlar, hepsi bu

Benim yazarlarım

Benim kitaplarım

Nasıl başlar: ‘Bana Ishmael deyin’ ya da ‘Bütün mutsuz ailelerde…’

Nasıl biter: biter mi?

Kaç okumak?

Birdeki bin

Okumanın imgesi: kendimi okurken görmüştüm

Okumaktan kalan

Okumanın fiziği: ütopyam

Okumanın kimyası: salgılar

Zekaya ne kadar güvenebiliriz? Kimin zekası?

Aslında aradığımız, kitabın bize verdiği mi?

Onun için okumak

Bu direnmek, tutunmak…

Okuma hastalıkları

Kitap tikleri

Kitap alerjisi

Bitirmeden bırakamamak

Okuma ve Eros

Pornografi

Utançtan kalan: okumaya sarılmak

Resimli roman

Türünü seçmek

İstemediğini okumak

Okumak anlamak mı?

Neyi anlamak?

İmgeler evreni

Parola: kitap

Yasak kitaplar

Poşetlenmiş

Kutsal söz

Tuğla gibi kitap

Kitap: nasıl bir dost?

Kitap: utandırmayan

Kitap: aşağılamayan

Kitap: hesap sormayan

Kitap: eğlence

Okuyanlar kabilesi

Geleceğin kitabı

Yakılan kitap

Avutan kitap: yalnız değiliz

Okumamak için nedenler

Her yerde ama her yerde okumak

Kitaba dokunabilir miyiz?

Polisiye okumak

Korkmak için okumak

Okumayla eğitim

Okumadaki şizofreni

Bibliofobi

Depressif okuma

Hangi dilde okuma?

The Go-between

Nedir daha önemli olan?

Bir son yok ki, sonuç bölümü olsun

Ya Siz! Siz Ne düşünüyorsunuz? Lütfen kısaca yazınız.

 

Kaynakça

Süreya, C.(2005); Bütün Şiirleri, İstanbul, Yapı Kredi yayınları
Tunç, A. (2007); ‘Karanlık Bahçenin Görkemli Agacı(Leyla Erbil’de Etik ve Estetik, Haz. Suha Oğuzertem, 2007, İstanbul, Kanat yayınları)

 

[1] 31 Temmuz 2007 Çarşamba

[2] İstanbul Moda’da Fenerbahçesi; ‘Senin sesinde ne var biliyor musun/Bir bahçenin ortası var’(Cemal Süreya)

[3] Ayfer Tunç (2007)

[4] Hermann Melville’in Moby Dick’teki anlatıcısı

[5] Sartre, Jean-Paul; İş İşten Geçti (1969), Çev.Zübeyir Bensan, İstanbul, Varlık yayınları

[6] Süreya, Cemal (2005); Bütün Şiirleri, İstanbul, Yapı Kredi yayınları

[7] Tolstoy, Lev  Nikolayeviç; Günlükler, İstanbul, Anka yayınları

[8] Ferdinand de Saussure, Genel Dilbilim Dersleri

[9] Ortalama, niteliksiz insan (Heidegger)

[10] Birhan Keskin: “Ve şimdi anlıyorum neden/Yaş akıyor/Atımın sol gözünden” (Ba, 2005)

[11] Fethi Naci, yanılmıyorsam

[12] Seslerine, çağrılarına dayanılmaz deniz perileri

[13 Franz Kafka’nın kısa öyküsündeki topaça benzer, belirsiz varlık

[14] Nina Berberova, Eşlikçi, Can yayınları, ?

[15 Kierkegaard, Sartre

[16] Hermann Melville, Moby Dick

[17] Bach, J.S., ‘Kontrapunta tekniği’; Huxley, Aldous, Ses Sese Karşı, Çev. Mina Urgan, XXX

[18] Jaroslav Haşek; Kahraman Asker Şvayk, XXXX

[19] “Bu narı daha fazla taşıyamam”, Birhan Keskin, Ba, 2005

[20] Donald Kuspit, Sanatın Sonu, Çev.Yasemin Tezgiden, Metis y., 2006

[21]Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çev. Turan Oflazoğlu

[22]Artün, Ali; Haz. Müze ve Müzecilik (2 cilt), 200X, İstanbul

[23]Murakami Haruki; Zemberekkuşunun Güncesi, Çev.XXXXXX, 200x, İstanbul

[24]Leader, Darian; Mona Lisa Kaçırıldı, Çev. Handan Akdemir, 2004, İstanbul

[25] Ditfurth, Hoimar Von; Bilinç Gökten Düşmedi, 2007, İstanbul

[26] Bkz “Leader, Darian

[27] Lorenz, Konrad; Ecce Homo, İnsandaki Saldırganlığın Kökeni, Cumhuriyet y., 2007, İstanbul