okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

Alice Munro
arkadaşlık, flört, aşk, evlilik

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı

2015


Munro, Alice; Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik (Hateship, Friendship
Courtship, Loveship, Marriage
, 2001), Çev. Roza Hakmen
Can Yayınları, İkinci Basım, Kasım 2013, İstanbul, 365 s.

Alice Munro ile ilk tanışma. Çevirinin hakkını ayrı vermekle birlikte uzun öykülerin doğrudan üzerimdeki etkisini açıklamam gerek. Arka kapak tanıtım yazısında Munro’yu Çehov’a bağlayan çizginin çok da yanlış çizilmediğini düşünüyorum. İçimde Munro’yu Türkçedeki tüm yapıtlarıyla okuma isteği elbette doğruydu ama sıramı (okurluk yazgımı) altüst etmeyi göze alamadım. Işiguro’da (araya dört kitabını sokarak) yaptım bunu zaten. Öyleyse Munro bekleyecek (biraz?) daha.

14 yıl önce gözünü dünyaya açan bir kitap bu. 12 yaşında güzel bir Türkçeyle buluştu. Tersi çok olasıydı.

Sorun tek kitabından yazar çıkarmak. Kimse beklememeli böyle bir şeyi. Bir geometrik uzayın boyut sayısı başka bir uzaya izdüşürümü olur en çoğu. Bir oyundur bu. Her girişim (okuma, vb.) aynı zamanda bir sunum, gösterimse başka da yolu yok. Açıkcası e(c/s)inli yazıdır arkadan gelen ve daha gelecek olan. Fundalığı (bilgisunar) eşeleyerek Munro cinlerini çomakladığımda ise epey bir taife ayaklandı diyebilirim beni de şaşırtarak. Munro demek bizden okuru (bunda 2013 Nobel Yazın Ödülü almış olmasının payını unutmayalım) cinlemiş.

Bir çırpıda 100 kitap sayfasına yakın metin derdest ettim etmesine sonuçta okuya ede yarım sayfalık özetin özeti dolayında (bir kaşık suda) fırtına koparıldığı anlaşıldı. Elbette konusuna sevgiyle yaklaşan çabalardı bunlar. Ama hep olageldiği gibi bir ya da iki yargı tümcesinden çıkarlar ve yargı soslanır, süslenir, arta çoğala şişer de şişer. Böyle durumlarda bu yapıları, çatılan üzerine kondurulduğu temel (kilit) taşı yargının göründüğünce sağlam olup olmadığına bakmak iyidir. Çünkü türümüzün evrensel tembelliği binbir güçlükle ortaya çıkartılmış yumurtanın boy boy fotoğraflamasından öteye dökülecek tere duyarsızdır. Birisinin bir şey demesi inanılmaz ölçülerde işi kolaylaştırır. Eğer son kişinin elinde ‘eleştiri’ aygıtı (biçerdöver) varsa kaygılanmamız yersiz olur. Ama eleştiri, bu değerli kavrama girişimi az bulunur şeydir.

Diyeceğim Nobel seçicilerinin Tanrısal yargıları, orda burda sözü dinlenir birilerinin genelleştirilmiş yargıları yeter de artar bile. Bana da yetmeli, hatta artmalıydı belki. Çünkü derdim ne olabilir ki?

Bu hevesli ya da uzman kişi yorumlarında bir okur olarak beni kandırmayan, dindirmeyen, durdurmayan bir şey mi var ola? Böyle düşünmem için bu zavallı ve kolay kaynağın ötesine geçtim de Munro yorumlarıyla yüzleşebildim mi sanki? Buna zamanınız yok bayım, siz de onlardan birisiniz. Yatışın biraz. Okurluğunuz ne der, diyebilir ona bakın, yetinin.

Ortalama bakışaçısı, yorumla yakalanan Munro özellikleriyle çok da ilgilenemem. Ortalama okurun gözünden kaçmayacak sıradan şeyler genellikle doğru ve orada. Ağırlıklı konular, ana/ yan izlekler, anlatının coğrafyası, zamanı, kendi elindeki anlatma aygıtına yazarın duru, mavi gözleriyle bakışı ve onu algılama biçimi, konu ve tiplemelerinde ilişkilendirme düzeyi, öykülerin optik özelliği, anlatıcının konumu, yeri ve zamanı, toplumsal yansıtma derinliği, niyet ve bilinci, dramatik çatı, dil tutumu, vb. bütün bunlar az çok saptanabilmiş poetik öğeler. Fiziksel bir saptayım ve uygulamayla ilgili, belki bir şey eklenir, beriki çıkarılır. Sonra?

Sonra Munro söylüyor: “Şeylerin karmaşıklığı –şeyler içindeki şeylerin – sonsuzmuş gibi görünüyor. Yani hiçbir şey kolay değil, hiçbir şey basit değil.” İlk bakışta İngilizce yazının o büyük karmaşasından çıkabilecek en yalın, duru anlatımla yüzleştiğini sanmış Munro okuru (ben) çok da iyi anlamadan bu sözü bir kenara yazdı bile. Hani ipuçları da yok değil. Yalın, duru ama birçok insanın da vurguladığı gibi ‘kıstırılmayı yadsıyan, özgürlük duygusu taşıyan, kişilikli, dirençli kadınlar’ın öyküsü öne çıkıyor sahiden. Munro’nun yerelden yazısını aşan bir evrensellik gizli gündemi, bağlamıyla üstelik. Şimdi burada bir tutmazlık (çılgınlık) var zaten işin en başında. Çekingenlik sözü Munro’ya ne kadar oturur. Nobel Ödülü almaya bu nedenle gitmediği yazılıyor. “Kadınların deneyiminin önemli olduğunu” söyleyen Munro, neden kadınların deneyiminin önemli olduğunu (erkeklerin, çocukların, yaşlıların, hayvanların, vb. değil de) düşünüyor? Her sözcüğünün, her harfinin bir yeri, ağırlığı olduğu yargısına nasıl bakmalı? Gerçekten bir dil işçiliği sözkonusu mu? Olayın, dilin, tekniğin ötesinde öyküyü sürükleyen şeyi yine Munro’nun açıklamasından duyalım: “Bana kalırsa, yaşamlarımıza ilişkin öyküler anlatıp duruyoruz -hem kendimize hem başkalarına. Özellikle benim yaşımdaki kadınlar bunu çok yapıyor. (...) Büyük duygusal bir öykü arıyoruz sanki. Eski evlilikleri ve aşk serüvenlerini düşünüyoruz; bunları birer öyküye çeviriyoruz -aynen erkeklerin av serüvenlerini öyküleştirmesi gibi. Beni ilgilendiren, bu öykülerin nasıl oluştuğu; insanın neyi öyküye kattığı, neyi dışarıda bıraktığı ve bu öyküleri kullanarak nasıl dönüp kendisine baktığı.” İki şeyi önemli buluyorum. Biri, yaşamlarımıza ilişkin öyküler anlatma (dürtüsü), öteki insanın öyküye neyi kattığı. Munro bunun peşinde dediğine göre. Nobel Seçiciler Kurulu’nun gerekçesi özün özü şöyle: “Duruluk ve psikolojik gerçekçiliğiyle öne çıkan, incelikle işlenmiş hikâyelerinden dolayı.”

Munro’ya yaklaşan bilimsel bir tutum kolay bir avlakta olduğunu düşünebilir. Haritalaması kolay bir yazıdan söz ediyoruz. Kendini gösteren, dışavuran bir yazı. Sıfır düzeyini (kod) ilişki ağı oluşturuyor. Sonuçta insanlar yapıp ediyor. Ama aynı yapıp etmeden çok değişik, hatta karşıt düzeyler, yüzeyler, duygular, çıkarlar, aktöreler, inançlar, önyargılar, öyküler süzülebilir. Munro’nun biz okurlarına bağışladığı şey özgün süzü(lü)şünün karşısındaki ıskalama duygusu, şaşkınlığı, keder tınısı. Biz de işte kim olursak olalım ıskalamış, atlamışız bize, kendimize özgü bir şeyi. Yaralanmışız ve ayrımsamamışız bile bunu. Mutsuzluğumuzu, kışını (Steinbeck) bilmemiş, bilememişiz. Nasıl?

Ee yani Alice Munro’nun yazısı bir bildirge mi? Devrimci bir bildirim, duyuru, uyarı mı yani? Değil, hayır ama bütün bu keder yüklü yitikler korosunda bu sessiz sedasız gelen tansığın hakkını veren (dişil) anlayışa ne demeli? Onun içinde bir direnişin gizli, öncelenmiş umudu gizli değil mi?

Bakalım öykülere.

Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik

Diğer öykülerinden değişik olarak düzen (entrika) öne çıkıyor öyküde. Bu düzeneğin (iki genç kızın oynadığı oyunun) yarattığı duygu katmanı yeterince yüze çıkamıyor. Gerek tipleme, gerek öykü uzamları, gerekse geçmiş öykülemesi en az diğer öyküler denli Munro’ya özgü duygu için elverişli, uygun iken iki öğrenci kız arkadaşın oyunbazlıklarına bağlı gelişim (yanlışlıklar komedyası) okurun dikkatini görünmesi gereken şeyden saptırıyor. Yoksa Johanna istasyonda, giyim mağazasında, otelde vb. sahneler (renk, eylem, konuşma vb. açılardan Munro iklimine özgü sahneler) çok etkileyici. Sevimsiz, dışlanmış Johanna Parry yine de yaşamın karşısında yeri geldiğinde güçlü kalmayı, olmayı beceriyor. Herkes sevilmek ister ve buna değer. Doğru mu? Evet, doğru. Gerçek nice düşkırıcı olsa da Johanna için vazgeçmek usundan geçiremeyeceği bir fantezi olur. Buna ayıracak zamanı yoktur acımasız gerçek içerisinde akan yaşamlarımızın.

Yüzer Köprü

Jinny’nin yaşamı zorlanmış, kırılganlaşmıştır. Sayrılığı (kanser) konusunda doktorunun verdiği iyi haber onu mutluluktan uçurmak yerine neden bir hesaplaşmaya sürüklüyor acaba? Belli ki yaralı bir av(cı)dır yüreği (Carson McCullers, 1940). Başlangıçta iyiniyetle yürüyen o büyük yaşamlar çıkartması katlanılmaz büyüklüklere ve boşluklara ulaşmıştır. Sağlıklı olmanın sevinci kursakta kalacaktır çünkü asıl yaramızı yeniden ve yeniden yargılı olduğumuz gündelik ilişkilerimizde bitmez tükenmez kıldık çoktan. Aslında insanlar gözetirler, Neally (koca) anlayışlı; yatıştırıcı, gerektiği gibidir. Peki, Jinny’nin içindeki Carson McCullers boşluğunu, uçurumunu nasıl anlayacak, bağışlayacağız. Olağan akışı içerisindeki yaşam sağlıklı ya da sayrı yavanlığını sürükleyerek yine akacak öyle değil mi? Munro’nun anlatmak istediği bu değil, hayır. Munro o en zayıflamış halkada, anda gelebilecek, neredeyse göksel (ilahi) denebilecek tansığa diker gözünü pürdikkat. Munro’nun derdi geleceğinden, düşeceğinden kuşku duymadığı ışık, ses, belirti, eylem. En beklenmedik yerden, en duru, yalın köşeden yaralı insanı (kadını) sarmalayacak, kuşatacak ve yatıştıracaktır. Ama iyileştiremeyecektir. Eve girmeyen, arabada yalnız kalmayı yeğleyen Jinny sıkışmış, çişini yaparken genç bir adama yakalanır: Ricky. Bu toy oğlanla gelir tansık. Eşlikçi, kaba saba görüntülü melek (Ricky) akşam inerken onu göle, köprüye götürür. Köprüde daha önce hiç görmediği Ricky, genç adam, yaşam bağları neredeyse tümüyle kopmuş (kanserinin üstesinden geldiği bilgisine sevinememiş) bu kadını dudaklarından öper. Elinden tutar, eve götürür. “Önemli değildi./ Hissettiği şey, ağırlığı olmayan bir şefkatti, neredeyse bir kahkaha. Tanınan mühlette bütün yaralarıyla boşluklarının hakkından gelen sevecen bir gülüşün ıslığı.” (101)

Aile Mobilyaları

Anlatıcının babasının kuzeni Alfrida, Kent Güncesi gazetesi gönül ablası. Arada bir çıkageldiğinde “her şey değişirdi.” (109) Alfrida şöyleydi böyleydi diye gözündeki önemini belirten anlatıcı (yazar adayı genç kız, Munro?) sivri dilli, patavatsızdır ve öykünün ortalarında şöyle der: “Burs kazandım. Anneme bakmak, başka herhangi bir şeyle ilgilenmek üzere evde kalmadım. Üniversiteye gittim. Gittiğim üniversite Alfrida’nın yaşadığı kentteydi.” (117) Yazarlığa ilk adım attığı dönemde Alfrida’nın yaşamına ilişkin gözlemlerine dayanan anlatıcı, öyküsünü şöyle bitiriyor: “Kalabalığın haykırışları iri kalp atışları gibi geliyordu kulağıma, keder yüklüydüler. Uzak, neredeyse insanlıkdışı onaylamaları ve hayıflanmalarıyla muntazam, güzel dalgalar./ İstediğim buydu, dikkatimi buna yöneltmem gerektiğini düşünüyordum, hayatımın böyle olmasını istiyordum.” (138-9) Yazar olmaya karar vermenin bir bedeli vardı elbette ve bunun da bir suçluluk duygusu, ağırlığı…

Teselli

Dinsiz Lewis ölümcül hastadır ve karısıyla kimi konularda anlaşmıştır ölüm anına ilişkin (özkıyım.) Lewis Nina’ya (karısına) ölmeden önce nasıl bir not bırakmış olabilir? Ya bırakmadıysa? Nina çılgınca ona seslenilmiş bir mektubu arar. Öğretmen Lewis din eleştirisi nedeniyle suçlanmakta, tehdit edilmekteydi. Sonunda fellik fellik aradığı mektup Ed Shore’dan, ortak arkadaşları cenaze kaldırıcısından geldi. Cesedin pijama cebinden çıkan mektup alaycı, aptal bir din eleştirisiydi. Nina ve Ed Shore evliyken düşkırıklıkları içerisinde birbirlerine yakınlaşmış ama sonuna dek gidememiş, cesaret edememişler, kendi yaşamlarıyla yetinmişlerdi: “Nina kutuyu açıp elini soğumakta olan küllere daldırdı, yol kenarındaki bitkilerin arasına külleri –ve diğer inatçı beden parçalarını- serpti, döktü. Bu hareket, haziran ayında ilk kez göle girerken buz gibi suya önce ayaklarını sokup sonra bütün bedenini bırakmak gibiydi. Başlangıçta feci bir şok, sonra çelik gibi bir sadakatin akışıyla yükselerek hâlâ hareket ediyor olmaktan ötürü duyulan şaşkınlık –soğuğun acısı bedene saplanmaya devam ettiği halde hayatın yüzeyinde sakin, batmadan varlığını sürdürmek.” (179)

Isırganotları

Çocukluk aşkı Mike’la, arada yaşanmış onca şeyden sonra karşılaşan anlatıcı kadın konuğu oldukları evde birkaç gün geçirir ve golf oynamaya birlikte gitme kararı verdiklerinde birden kopan fırtına onları ısırganotları arasına atar: “Adaletsiz dünya.” (212) İkisi de üstesinden gelemedikleri bir yara taşımaktadır. “Neyse. Bir daha karşılaşırsak yine farklı bir şey olmayacaktı. Ya da karşılaşmazsak. Kullanıma sokulmayacak, haddini bilen aşk. (Bazıları, gerçek olmayan diye tanımlayabilirdi, çünkü asla tepetaklak olma, bayat bir espriye dönüşme ya da hazin biçimde tükenme tehlikesini göze almayacaktı.) Hiçbir tehlikeyi göze almadan damla damla tatlı bir akış, bir yer altı pınarı gibi canlı kalacak bir aşk. Üzerinde bu yeni kıpırtısızlığın ağırlığıyla, bu mühürle.” (214)

Kolon ve Kiriş

Polly, arkadaşı Lorna’nın beklenmedik ziyareti için kocası Brendan’la tersleşir: “Ne kadar kalacak?/ Bana niye söylemedin?/ Niçin ödemeli aradı_/ ‘Bilmiyorum,’ dedi Lorna.” (227) Polly evliliğinden mutsuzdur. “Şu haline bak. Hayatına bak. Paslanmaz çelik lavabona. Mimarinin ön planda olduğu evine./ ‘Şu anda çekip gidersem feci suçluluk duyarım herhalde,’ dedi Polly. ‘Dayanamam. Onları terk ettiğim için suçlu hissederim kendimi.’” (230) Konuk (Lorna) artık huzursuzdur. “’Beni istemiyorsun.’” (236) İstediği belki de dinlenmek, dokunulmak, okşanmak. Kendine kıymasından korktuğu Lorna’nın havuz kenarında kocasıyla neşeyle konuşmasını üst kattaki odadan izleyen Polly içinden geçirir: “Peki ama neye söz vermişti?/ Çocuklarla ilgili bir şey değildi./ Kendiyle mi ilgiliydi?” (248)

Hatırlanan

Arkadaşları Jonas’ın cenazesine giden karıkoca Pierre ile Meriel evliliği için ne denebilir? “O günlerde genç kocalar sertti. Daha kısa bir süre önce, cinsel acılar içinde kıvranan, dizleri titreyen, umutsuz, neredeyse alay konusu olan talip rolünü oynamışken evlenip yatıştıktan sonra kararlı ve tasvip etmez bir havaya bürünürlerdi. Her sabah traşlı, genç boyunlarında kravatla işe gidiş; bilinmez işlerle geçen gün; akşam yemeği saatinde eve dönüş; yemeğe eleştirel bakış; şak diye açılıp karmakarışık mutfağa, dertlere, duygulara ve bebeklere siper edilen gazete. Kısacık bir sürede ne çok şey öğrenmek zorundaydılar. Patronlar karşısında el pençe divan durup karılarını idare etmeyi. Ailelerini ilerideki çeyrek yüzyıl boyunca geçindirmek zorunda olan işler konusunda olduğu gibi mortgage, istinat duvarı, çimenlik, gider ve siyaset konularında da otoriter olmayı. O zaman bir tür ikinci ergenliğe kayıverebilenler kadınlardı- gündüz saatlerinde ve çocuklar konusunda omuzlarına yüklenmiş inanılmaz sorumluluğun izin verdiği ölçüde. Kocalar evden çıktığında bir ruh hafiflemesi. Parasını kocanın ödediği duvarların arasında, onun olmadığı saatlerde mantar gibi biten hülyalı isyanlar, bölücü toplantılar, liseye dönüş niteliğinde gülme krizleri.” (254) Cenazede Meriel bir doktorla tanışır ve doktorun nazik arabasıyla feribota gitme davetini kabul eder. Ve kaçamak, tutkuyla yaşanan bir aşk: “Ona göre yapması gereken şey her şeyi hatırlamaktı –‘hatırlamak’ derken zihninde bir kez daha yaşamayı kastediyordu- hatırladıktan sonra da temelli saklamak. O gün yaşananlara çekidüzen verilecek, ortalıkta tek kırıntısı bırakılmayacak, tamamı bir hazine gibi bir araya toplanıp kapatılacak, kenara konulacaktı./ İki tahmine tutunuyordu; birincisi rahatlatıcıydı, ikincisini de şu anda kabullenmek kolaydı ama muhtemelen daha sonra kendisi için daha zor olacaktı./ Pierre’le evliliği devam edecek, uzun ömürlü olacaktı./ Asher’i bir daha hiç görmeyecekti./ Tahminlerinin her ikisi de doğruydu.” (271) Meriel’in evliliği gerçekten de uzun ömürlü oldu, diye bitirir Munro.

Queenie

Uçarı, özgür kızkardeş Queenie’nin düşüşününün hüzünlü öyküsü onu bir markette gören anlatıcı kardeşin tanıklığıyla bitiyor: “Alışveriş arabası boştu. Elinde bir çanta bile yoktu./ Ve ötekilerin aksine, bu kadın Queenie olduğunu biliyor gibiydi. Bana öyle şen şakrak, tanıyarak ve karşılığında benim de onu tanımamı isteyerek gülümsedi ki, bu onun için büyük bir nimet sanırdın, binde bir karanlıktan aydınlığa çıktığında kendisine kendisine bahşedilmiş bir an./ Bense nazikçe, kişiselleşmeden, tanımadığım çatlak birine gülümseyeceğim şekilde gülümsedim ve kasaya doğru ilerlemeye devam ettim.” (310) Ama belki de Queenie değildi. Queenie olan ya da olmayan kişi, kızkardeşini çoktan bırakıp gitmişti. (311)

Ayı, Dağı Aştı Geldi

Bellek yitimi yaşayan Fiona, kocası Grant’la anlaşarak yaşlılar evine yatar. Baştan umulanla orada yaşananlar arasındaki açı büyüyecektir. Grant her şey yolundayken zamparalık yapmış, Fiona’yı üzmüştür. Şimdi her şey değişir. Yaşlılar yurdunda Fiona kendine başka bir arkadaş seçmiş, ona bağlanmıştır. Grant bu dayanışma biçiminden huzursuzdur. Karısının ilgisini çekememektedir. Dünyasından silinmiş gibidir. “ ‘Seni görmek beni mutlu etti,’ dedi Fiona, Grant’in kulaklarını hafifçe çekti./ ‘Arabaya binip gidebilirdin,’ dedi. ‘Hiç umursamadan çekip gidebilir, beni zerk edebilirsin. Terk. Terk edebilirdin.’/ Grant, yüzünü onun beyaz saçlarına, pembe saç derisine, o güzelim, biçimli kafasına yapıştırdı. İmkânı yok, dedi.” (365)

*

Yukarıda yazmıştım. Her dönüşümde Munro biraz daha kurtuluyor, kaçıyor elimden. Egemen olmakta bunca güçlük çektiğim başka yazar olmamıştı. Ama bunu yazınca bir ışık çakıyor beynimde. Öyle ya kaç gündür Munro’nun yalınlığını yavanlıktan sıyıran, tersine yazısına tılsımlı bir büyü katan şey ne olabilir diye akla karayı seçiyordum. Çehov’un öykülerine gam (ezgisel tını) benzerliği bir yere dek doyuruyordu beni. Üstelik gerçekte yüzeyden bir anıştırmaydı. Oysa Munro’nun dili mi, tekniği mi, konuları mı her ne ise (Bunu anlamak gerekiyor işte.) bir şey öykülere dalgalı, cıvalı bir nitelik katıyor. Hani sırtüstü yatıp buluta bakarak ondan olmadık şeyler çıkarmak gibi. Oltayı atıp boş çekmek yok bu Munro sularında. Üstüne üstlük ürkek, kuşkulu, tasalı salıyoruz ağzımız yandığından, gölün yüzeyi kırışmış esmer sularına oltamızı. Bizi avutacak, yatıştıracak bu kez derken, göl titreşen kitlesiyle içimize abanıyor, akıyor. Şimdi gölün bize gelmesi iyi mi, kötü mü?

Kuşkusuz bir yargı üretebilmiş değiliz. Sonuçla oyalandık, belki bir saptama ama sap ya da kök değil. Bu etkiyi oluşturan, öykü biçiminde (form) önümüze getiren şey, yani yazar tutumu nedir? Asıl soru(n) bu. Evet, aynı zamanda sorun. Çünkü metinlerin arkasında yatan bir ele alış biçimi ya da seçim var ki bu özellik metinlerde görünüme çıkmıyor. Ama var ve okuru çarpıyor. Yargılayan ya da bağışlayan, suçlayan ya da geçiştiren, dalga geçen ya da ağırlaştıran bildik bir açıya yerleştiremiyoruz yazar duruşu, dokunuşunu. Bir şey var ama. Kadın eksenli, anlatıcılı, izlekli olmak, kadın erkek ilişkilerinde tıkanıklıklar, vb. Ama feminizm de değil. Metinsel gamın kadınlık ya da erkekliği aşan bir derinliği var. Nedir bu şey? Başlarken (yaşama, seçmeye, karar vermeye, vb.) umduğumuzla bata çıka geldiğimiz yer arasındaki tersinmez akış olabilir mi? Olabilir ama daha çoğu. Çünkü sapmanın kavranılmasını sağlayan bir öykü anı var ki öyküyü olanaklı kılan tam da burası. Üstelik neredeyle yoklukla, eksikle, yitikle tanımlanabilecek bir yer, zamandan, kavrayıştan söz ediyoruz. Yaşamı yerine oturtan, sağaltan bir şey değil. Yaşam görülmüş, görülense içimizi sızlatmıştır. Bir çentik, çizik, yara daha. Ezgisel. O ezgi, kulağımıza yuvalanmayan, alışamadığımız ezgi, her duyduğumuzda ‘heba’ edilmiş bir ‘olabilirdi’yi (Faulkner) anımsatacak, ürpertecekti içimizi. Biz mi? Biz ne yitirdik, ne yitirmiş olabiliriz, olabilirdik, neyi ıskaladık, kaçırdık? Munro okuru (genelde okur) doğrudan kendisine dönen ölümcül (yıkıcı) okun heveslisidir, kendisini didiklemeye bayılır dediğimiz falan yok. Munro da böyle bir yazar değil (depressif, çöküntülü Wallace gibi değil.) Ama bu iş böyle, öykü bu, orasına burasına biçim verecek, boyayıp süsleyecek, makyaj yapacak halim yok, öykü böyle, dercesine yazıyor.

Olabilirin kaçırılmış son anının, olabilirdinin eşiğinin öyküleri Munro öyküleri. Öykü gelip bir yerde (açıklık, aydınlanma anı) duruyor. Öyle bir durma ki önüne yığılan bütün geçmişi, akagelen öyküyü yerinden oynatıyor, şöyle bir gözönünden geçirip taratıyor. (Bkz. Franzen.) Bilinç sevinç getirmiyor, yanlış anlamayın açıklıktan, aydınlanmadan dem vurdum diye, daha çok olabilirdinin içsel olanaklarına, gizilgücüne ilişkin acı veren bir uyartı, ayartı, bozgun duygusu baskınıdır yaşanan. Olay anı bir dönüşüm anı değil. Öykü kişisi öykünün odaklandığı o anın içine dolan anlamla yaşamına yeni bir doğrultu vermiyor. Çehov’un kişileri gibi umarsızca yapıp etmelerini sürdürüyorlar. Ama şu var, biz okurlar bunu anlıyoruz. O kişinin içinde, evliliği daha onyıllar sürse de ikincil, kesintili, bir dip yaşantı sürecektir. Artık yalnızca ne yaşıyorsa ondan ibaret değildir. Yerinden oynamış bir yaşam ama yine de eskiden nasılsa öyle sürdürülmüş… İşte Munro gamı buradan türüyor olmalı. Umut, başka türlü olabilir(di) umudu bir an uyandı, hayır bir arzuya, arayışa, isteme bağlanamaz ama bir biçimde gözlerini açtı, kalktı ama geçiciydi, rastlantısaldı, daha ortaya çıktığı anda sönmüş yitmiş tükenmişti. Belki de içinde umudun kıprandığı yürek, yaralı yürek yanılmış, yanlış anlamıştı. Yine de anımsanan bir şey varsa, anımsanan o bir şey yaşamı başka bir yaşam yapmasa da, baştan yitirilmiş olsa da vardı, oldu, gerçekleşti. İkilem (Munro dilemması) şurada. Bu belirsiz an seçimi bir değer yargısı taşır mı, taşımalı mı? Eski minval üzre sürdürülen yaşam bu anla esinli, bu anla iyi, bu anla daha güzel diye yorumlanabilir mi? O an gerçekten o an mıydı, var mıydı, doğru mu anımsandı? Yoksa kadın erkek de olabilirdi Munro poetikası içinde) kendi an(ıs)ını çağırdı, kendine getirdi de üstlenemeyip, ürküp yarı yolda yazgısına mı bıraktı? Peki, bu ikilem kadını doğrular ya da yalanlar mı? Munro’nun büyüsü buna açık seçik bir yanıt vermemesiyle ilgilidir, ey benim bu yazıyı hangi saçma gerekçeyle okuduysa bir kez sonsuz ikilemlere paçasını kaptıran sevgili okurum. Demek Munro’nun yalın öyküsüne, dümdüz diline kanıp onu kolay yutulur lokma sandın. Yanıldın (Hep beraber yanıldık.) Kazın ayağı hiç öyle değil.

İnsanlar, en sıradanı bile içinde birkaç olasılığı, dolayısıyla olası öyküyü taşıyor. Tek renk, tek biçim hak getire. Kim yitirmiş ki? Özenle, özlemle bakarsak ötekinin bulutlanmış, sislenmiş yüzünde gökkuşağının tüm renklerini görmemiz işten değil. Sonuçta öykü bunun için yazılır, ötekinin yüzündeki yansımaları, dönüşümleri, aynalanmaları aktarır. Ve biz öykü tadını aldığımızda bir yazıdan o renkler mor ve kızılötesi de içinde olmak üzere geçmiştir prizmasından. Prizma doğru bir sözcük... Öykü bu çatının kendisi, yapısı. Okurun ve yazarın ışığı öykünün yüzeylerinde kırılıp yansıdığında ortaya çıkacak renk salkımları, demetleri büyük buluşmayı, işbirliğini imler. Konumuz ise, Munro özelinde bu dayanışma, işbirliği duygusu. Bunu biliyor, duyumsuyoruz. Öyküsü öyle çatılmış, öyle elenmiş, arınık ki içinden geçen ışık bulanmıyor, tersine tüm renkleriyle geniş yelpazede yaşam başvurusuna (referans) dönüşüyor. Öyküye ekleniyor, öyküyü kendimize ekliyoruz. Gölgesi üzerimize düşüyor güneşin konumuna göre ya da tersi. Bizim gölgemiz Munro öyküsünün zemininde uzadıkça uzuyor. Öyküyle karşılıklı iki kişiyiz, oturup söyleşiyor, bakışıp dokunuyor, derinliklerimizi yokluyoruz kısaca. Çok somut bir el yordamlı yoklama gibi.

Yaşam verilmiş ama tutulmamış sözlerle tıka basa dolu. Ya veril(e)memiş sözlere ne demeli. Bilinçten geçirilmiş, istenmiş ama söylenememiş sözlere? Sözün bir adım gerisinde kalmak da acı vermez mi? Yaşam tablosunda eksik olan ne? Ne olursa resim içimize sinecek, şimdi tamam diyeceğiz. Aksayan, gizli, görünmez yaşam parçalarını ne yapacağız? Nasıl taşıyacağız yokluk, yitim duygusunu?

Olabilirdi düşüncesine nasıl dayanabildik, katlanacağız?

Munro çok güzel kokan ama bildiğimiz kokulardan birine benzetemediğimiz bir çiçek yazı.