okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

Ayfer Tunç
Dünya Ağrısı

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2015

 

İnci, Handan; Ayfer Tunç’la Karanlıkta Kelimeler, (2014),
Can Yayınları, Birinci Basım, Aralık 2014, İstanbul, 403 s.

*

Tunç, Ayfer; Dünya Ağrısı, (
2014),
Can Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2014, İstanbul, 331 s.

Dünya Ağrısı yayımlandıktan sonra aynı yıl içinde Handan İnci’nin Ayfer Tunç’la söyleşisi yayımlandı. Ben önce söyleşiyi okudum, sonra romanı. Ayfer Tunç yazınımızda dikkatle ama kesinlikle izlediğim bir yazar olduğu için poetikasının kaynaklarına ışık tutacak ikincil kaynakları da elimden geldiğince değerlendirmeye çalışıyorum. Gerçi Ayfer Tunç’da kaynaklara yönelmemin tek nedeni bu sayılmaz. Poetik sunumunun kaynağında eleştirel usu askıya alan, ondan sonra hep önsel (a priori) bir karara bağlı kalınarak geliştirilen tutum ve yazıda yansıyan boyutu ilgilendiriyor beni. İlgilendiriyor da, ne oluyor? Hiç. Bütün bunları ne yazarlarımız, ne okurlarımız, ne de yazın dünyamız için yazıyorum. Yalnızca düşüncelerimi geliştiriyorum, biraz daha buralılaşıyorum. (Yani kendimleşmek: Bir tür Cogito.)

Bağlandığım yazarımızla ilgili bir o denli de derdim, sıkıntım var ve böyle olmasını iyi, hatta daha iyi buluyorum. Bunun gizli; bastırılmış bir özezercilikle ilgisi var mı sorusuna ne yanıt verebileceğimi bilmiyorum. Seni sarmayanı kaldırıp atmak yerine daha çok sarılmanın psikiyatri dışında başka nedenlere de bağlanabileceğini düşünmek elbette işime geliyor. Ne haklıyım, ne doğru, ne iyi. Doğrusu kimseye de önermiyorum böyle ‘biri’ olmayı. (Buyrun: Agamben!) Bu lafazanlığı da Ayfer Tunç’tan ötürü yaptığımı sanmasın yanlışlıkla okurum. (Her kimsen yanlış yerdesin, seni uyarıyorum bir kez daha.)

Benim içinden çıkmam gereken soru şu. Tunç’un yazısını yasladığı ‘bura’nın iki kökü var. Buralı Ayfer Tunç (bireysel, toplumsal kişi), burayı yazan, öyküleyen yazar Ayfer Tunç. Her ikisi de eşit derecede geçerli ve saygın iki varlık. Herkes, hepimiz kadar. Sorum bunlarla ilgili değil. Sorum görü ya da odak kaymasında (paralaks). Sanırım betimlemem yetersiz kalıyor. Aslında iki varlığın örtüşme biçimi, düzeyinde yürütmek istediğim bir tartışma bu. Tam örtüşme olmadığında oluşan görüntü bulanıklaşır. (Kime göre?) Örtüşme, bağdaşma konusunda niyetin ne olduğunu (Zizek: Hegel tartışmaları) bir kenara bırakırsak, sorum şu: İki varlık neden böyle ilişkileniyor, ya da; iki ayrı ulamdan varlıklar (insan, yazı) arası ilişkilenme biçimi modellenebilir mi? Aslında itiraf etmek gerekirse Ayfer Tunç’un verdiği yanıt son derece yalın, alçakgönüllü. Karanlıkta Kelimeler’de bunu görüyoruz. Kendini bir yerlerde buldu, bulduğu yerde de kabul etti, tartışmadı. Çok güzel. Yazı (yapıt) ise bunca yalın ve bağdaşık değil. Çok daha karmaşık bir katkı niteliğinde... Yaşamdan yazıya ya da tersi geçişlerin uyumlu/uyumsuz dinamikleri, yapıta etkileri ve okurun onaylama siyasetlerini tartışmak için yazınımızda Ayfer Tunç gerçekten eşi bulunmaz bir örnek olgu (vak’a). Doktora öğrencilerine duyurulur. Tabii Handan İnci’nin bu yönde bir kuşkusu, sorusu yok. O karşısında kendisine yeten, doyan bir tümlük görüyor ve sorularının karkası böyle örgüleniyor. Sular istenilen yönlerde buluşup arklaşıp akıyor. Önemli bir yazar (halesiyle birlikte) ‘gösteriliyor’. Belli ki Ayfer Tunç kişi olarak böyle biri değil. Uydumcu (konformist) anlayışların katresine bile dayanamaz gibi izlenim veriyor. Yine de frene basmam gerektiğinin ayrımındayım. Sanırım tam böyle değil ve yanılıyorum.

Dünya Ağrısı’yla kapışmam, kavga etmem gerekmedi. Karanlıkta Kelimeler’de gerekse bile romanın düşüncesi yeni değildi benim için. Tunç’un tamamladığını düşündüğü varsayımını (oysa yapıt varsayımı yeniden yapardı) ilk yapıtından başlayarak gözlemledim ve çoğu kez de yapıtı okur kimliğimle önceledim. Beni okur olarak ilgilendiren bu bağlam içinde yalnızca ve yalnızca, başka yazarlar gibi ve kadar, yazılandı, yapıttı. Ötesi bir yere kadardı ve o yer eşiğiyle yapıt arasında kalan boşluk tam tamına benim sorumu oluşturdu.

Öykü anlatmaya bayıldığını, öykülemeyi sevdiğini, öykü sıkıntısı hiç çekmediğini söyleyen Tunç, söyleşide yazardan çok belki de ülkemizde toplumsal temsile (aydın olma) gönderme yapıyor ama yapıtına ilişkin soruları da esgeçmiyor. Yazınımızın yüz akı yazarın tarihi hemen hemen hepimizin kişisel tarihiyle aynı. (Benden bir sonraki kuşaktan?) Aynı insanlar, diller, jestler, tepkiler… Yapmak istediği şeyin bugüne değin henüz yapılamamış (!) bu karakterin haritalama girişimi olduğunu düşünüyorum. İyi de yukarıdaki soru(m) beni duralatıyor. Bu karakteri ve öyküsünü kavramanın estetik yöntembilimi ne olabilir, ne olursa olmuş, tamam olur?

Sorunun kaynağında yaygın bir kalıtçı (mirasçı) tutum yatıyor çoğumuzun da benimsediği ve artık tartışmaya bile gerek görmediği: Batılılaşma. Bu konuda 150 yıldır çok günâh işlendi ve öyle bir (sahte diyeceğim) sorunsal (paradigma) yaratıldı ki hiç ayrımsamadan kendimizi bu tuzağın içinde bulduk. Kimi, aydın olmanın enaz koşuluna dönüştürdü Doğu/Batı ikilemini. Bunun nedenlerini tartışmak ayrı bir konu. Kolay bir açıklamaydı ve bilimsel birikimi olmayan toplum kolaycı açıklamalara, şablonlara bayılır. İşte birisi (Tanpınar, Yavuz, vb.) emek vermiş, ilk taşı atmış. Kırk akıllı çıkaramamış demeyecek, haddimi aşmayacağım. Bırakalım kırkı, emek verecek, çalışacak bir akıllıyı bile bulmak zor oldu coğrafyamızda. Çek raftan dosyayı. Aaa, Doğu/batı. Aa, Batıcılık. Arkasından çekiver gitsin kuyruğunu. Çorap söküğü gibi, sular seller gibi gelecek arkası: “Cumhuriyet ideolojisinin annemi babamı, dolayısıyla beni inandırdığı kurmaca bir Batı kültürünün egemen olduğu bir ülkeye değil, pek çok kültürün kesiştiği, Ortadoğu’ya daha yakın bir coğrafyaya ait olduğumu Tanpınar’la anladım. Bu benim için önemli bir aydınlanmadır.” (KK, 380)

Hayır. Söyleşisinde yazısını bu bağlama oturtan Ayfer Tunç, bana göre sığ sulara gömmedi yapıtını. Gerçi, ben de kim oluyorum ama… Yazarından iyi mi bileceğim falan… Benim bir şey bildiğim yok. Ama kendine Doğu/Batı gömütü (mezar) açan yazarımızın haddi hesabı yok. Paldır küldür yazdılar, kafa göz yardılar, yağdılar. Toplum da bu yapay ikilem üzerinden bir türlü toplumlaş(ama)dı. [D harfi pek oturmadı ama kalsın şimdilik.] Bakın şu tümceye: “Taşrada Batılılaşma böyle oluyormuş demek ki. Sözde Batılı, özde muhafazakâr. Bu arada kalmışlık benim anne tarafımın temel karakteri oldu. Bence Türkiye’nin de temel karakteri.” (KK, 40) Beylik, ya(k/p)ıştırma yargılarla şimdi büyük laf edeceğim, kaç kuşak harcandı, Cumhuriyet’in çıkışı bile (yurttaşlık, yani uygarlaşma girişimi, inisiyatifi bile) kıramadı bu çarkı. Oblomovculuk bizde genetik mi acep? Oblomovculuk diyorum ya biraz hafif kalıyor sanki. Oblomov eylemcilliğini yitirmişti. Niyeti kötücül değildi, sonuçları açısından öyle olsa bile. Sayfa 45’te Kıbrıs çıkartmasıyla ilgili tümcelere sonuna dek birçok insan gibi benim de (sakınımla da olsa) katılmamam için bir neden yok, ama o son sivri, yersiz tümce gelince işin rengi değişiyor. “Çok kolay nefret geliştirebilen bir toplumuz biz.” İçi boş, anlamsız önermelere, genelleştirmelere işte bir örnek… Olgu yargıyla nicel açılanma yapsa sorun yok, arada bir nitel sıçrama var ve doğurabileceği sonuçlar açısından bakıldığında eleştiri, yapanı eleştirilen şeye yaklaştırıyor çünkü olayları biriktirmeyi (ölçmeyi) sürdürmenin gerektiği yerde bunu kesip, yeter buncası diyerek yasaya geçemezsiniz, yanlışlamanın (Popper) sınırı yoktur. Ama konu da tam bu değil mi? Bilimin ve onun arkasındaki usun (Aydınlanma) kırılması. Bunu derken bilim ya da usun kendisinden değil, onu erke armağan eden acınası algıdan söz ediyorum. Oysa eşitlik, özgürlük vb. usun (bilimin) toprağında sürer, filizlenebilir. Bunu bilmek için ne gerek? Kimseyi bilmemekle suçlamıyor, ama sonuç ortada, diyorum. Neden yaptığımızı bilmiyoruz.

Öte yandan belirtmeliyim ki Tunç’un söylediklerinin büyük bölümüne de yüzeyde katılan birisiyim. Örneğin; dil engelini açıklama saymamak.. (O mazeret diyor). Öte yandan nice yanlışı nice doğruyla harmanlayan şu tutuma bakın: “Dilin başlı başına bir ideolojik araç olduğunu aklımızda tutarak, cehenneme döşenen iyi niyet taşları diyebilirim. Türkiye, kültürün her alanında olduğu gibi buradan da yenilgiyle çıktı bence. Öz Türkçe kelimelerin içinde gayet kullanışlı, anlamı ortaya koyan çok güzel kelimeler olduğu gibi, incelikleri yok eden, nüansları ortadan kaldıran kelimeler de vardı. Oysa bir dili zengin yapan yeş her nüansın adlandırılmasıdır.” (KK, 69-70) Bu sözler insanın içini acıtıyor. Başlangıçta söz vardı da, dünya sonra mı geldi diye sormak geliyor insanın içinden, ama hayır uğraş(a)mayacağım. Bu aymazlık büyük eskiyi yeniden kurma (restorasyon) çabasına elinden gelen katkıyı yapıyor sonuçta. Yakında kavuşacaklar rejimlerine (!) ve dillerine (!). Böyle yazınca kimbilir ne özdeşlikler canlanıyor kafalarda. Öyle değil hanımefendi, beyefendi. Oralarda değilim. Evet, uğraşmayacağım. (54) Öte yandan bir alıntı yapmadan geçemeyeceğim: “Hayat bilgisi işte bu, turşu nasıl kurulur değil. Hayat dediğimiz şey gündelik işleyişin dışında merhamet, şefkat, vicdan, insanlık, onur, ahlâk, ayakta durmak, başını eğmemek gibi değerlerden oluşuyor. Ama ne yazık ki günün değerleri bunlar değil artık. Merhamet hırslarımızla elde etmek istediklerimize ket vuran bir zayıflık olarak görülüyor. Yerine göre ruhsal pansuman da olabiliyor, Filistinli çocuklara SMS’yle beş lira göndererek kendimizi iyi hissettiğimiz, change.org veya benzer oluşumlara imza atarak tatmin yaşadığımız bir şey.” (KK, 61) Sıraladığı niteliklerin ayakları yerden kesik olsa da ve aydınlarımızın birçoğu tam da bu eleştiriyi yaparken sözkonusu değerleri yıkan yapıların üretimine doğrudan olmasa da dolaylı biçimde (işin temelle ilgili yöntemsel kaynaklarında) katkıda bulunuyor olsa da söylenenlere katılmamak olanaksız. Devlet konusu da öyle… Devlet düşmanlığı parlak ama anlamsız bir tutum. “Türkiye pratiğinde devlet bir hizmet aygıtı değil. Seni ezmek, susturmak, haklarını elinden almak, seni kendi istediği gibi biçimlendirmek için çalışan bir güç mekanizması.” (KK, 345) Çünkü alıntıya göre, devlet benle uğraşan özne (!) Devleti eleştirecekseniz içindeki evrensele ve tikele dönük açılanmayı somutun tam bağrına yerleştirecek, emek vereceksiniz. Benim gibileri arkada böyle bir kavrayış olduğunu sezgileseler bile yeter, yapılan tüm eleştirilere açık kalır, hatta fazlasıyla katılırlar da. TC Devleti diye başlayan anıştırmalarda gerici, liberal, dizgeci niyetlerin tümü ne yazık ki var. Ondan sonra çıkıp herkese birörnek önlük giydirildi, devletin okullarında kalorifer yakılmaz diye bilirdik, türünden şeyler söyleyip eleştirdiğimizi sanır, eleştirdiğimizin koşutuna, ne koşutu, altına düşeriz. Şu sözlere bakalım: “Babamın bu ülkenin asimilasyon sisteminin aktörlerinden biri olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Beni çok meşgul eden bir konudur bu. İnsanları anadili olmayan bir dili konuşmaya mecbur eden bir devlet için çalışmak. Bugünden baktığımda, annem ve kuşağı için bunun asimilasyon değil, fedakârlık olarak görüldüğünü fark ediyorum.” (KK, 121) Çocuksuluk (naiflik) sürüyor. İdeolojilerle gölgeli dünya görüşlerince benimsenen yazının kendisine göre olmadığını söylüyor. “Sabit bakış edebiyatı da hayatı da dondurur. Edebiyata bakışın ilerlemeci bir tarafı olmalı. Öbür türlüsünü edebiyatın doğasına aykırı buluyorum.” (KK, 163) Yineliyorum, benim derdim doğruları yanlışları ayıklamak değil. İnsanı yazarla ilişkilendirme girişimi. Tarihin dışına düşmek atılacak o küçük adım kadar. İşte yine anlamsız (içeriksiz ama yaygın) bir aktarım daha: “Dersim katliamı meşgul ediyor elbette ama somut bir olaydan çok, insanın kötülüğü, otorite, zulüm kavramları dolayımında.” (KK, 207) Sorun yine aynı. Kavram rastgeledir, olay rastgeledir, yorum rastgeledir, zamansız zeminsiz ve ilişkisizdir. Gökten oraya düşmüştür. Bütün insanlar doğuştan eşittir der gibi. Zırva. Orwell’in katkısını usumuzdan çıkarmamalıyız. “Ama bazı domuzlar daha eşittir.” İnsanların çektikleri acıları böyle bir tutumla anlayamayız, derdimiz tüm bu cinayetleri olanaksız kılacak dünya ise eğer. Zaten dilaltı bakla gecikmiyor: “Hayatta inanılmaz bir çeşitleme var artık. Onun için ekonomideki sosyolojideki sınıf teorileri, eski teoriler hayatımızı açıklamaya yetmiyor.” (KK, 220) Tunç’a göre ‘insan özünün kötü olduğunu bilen varlıktır’. (234) Haksızlık bitti mi peki? Pes dedirtecek aşamalara daha yeni geldik: “Ama Cumhuriyet kadınının önemli bir sorunu vardı, cinsiyetsizdi. Cumhuriyet özgürlükçü bir ideoloji değildir, aksine mutlak itaati vaz eder. Cumhuriyet balolarında erkeklerle dans eden kadın figürleri esas resim gibi sunulur ama bence gerçek bu değil. O aksak, sorunlu bir Batılılaşma görüntüsüydü (…) Annemin ve onun kuşağının cumhuriyet ideolojisi ağzından bize önerdikleri bu oldu: Cinsiyetsiz ol, erkeklerle birlikte var ol. Ben de böyle yetiştirildim.” (KK, 261) Sürdüremeyeceğim. Söylenecek çok şey olsa da bu sözleri yorumlamayacağım. (Bu kaçıncı sızlanışım.) Göstermek (çünkü anlamak) zorundayım. Yetiniyorum. Ama bu kez Tunç beni bırakmıyor (Handan İnci’yle karşılıklı mesut mutlukesip biçmeyi sürdürüyorlar): “Cumhuriyet kadını annelerin benim gibi kızlarına öğretilen cinsiyetsizlik, kadın olmakla ilgili sorunlara yol açtı. Kadın olduğun sürekli hatırlatılarak büyütüldüğün zaman karşındaki erkeği insan olarak değil, karşı cins olarak görüyorsun. Ama cinsiyetsiz olarak yetiştirildiğin zaman da kadın olma bilgisinden yoksun kalıyorsun.” (KK, 262) Cumhuriyetten sonra ‘solculuk’un da payını birkaç satır sonra aldığını belirtmeme gerek var mı? (262) Cumhuriyeti ise şöyle bitiriyor (aslında neyi bitirdiğini sanıyorsa): “Cumhuriyet projesi bu nedenle ancak 80 yıl dayanabildi, o da büyük baskıyla, askerle, polisle, şiddet ortamıyla.” (KK, 280) Adam küçük dilini yuttu, derdi dışarıdan bana bakan herhalde. Daha zırvası var mı? Var elbette: “Mesele başından beri vahşi bir savaş alanı olan dünyada insan olarak kalabilmek. Dünyanın daha iyi bir yer olabileceğine inanmıyorum ama insana inanıyorum, inanmalıyız da. İnsana inanmıyorsak topluca intihar etmemiz gerekir çünkü.” Bitmedi: “Tarihe inanmadığımı ortaya koyan bir ironi. Her tarih yalan yanlıştır.” (KK, 287) Bırakın küçük dilimi kendimi yutayazdım neredeyse ve utandım. Neden mi? Bilmiyorum. Bunca oksimoronu (terimleri çelişen, tutarsız önerme ya da yargı) hak ettik mi? Sabırla duygu yoksulu (!), kayıtsız, tinsiz diyebileceğim aforizmalarını sürdüren Ayfer Tunç artık ciğer söküyor: “Cumhuriyet bizi yeşil Anadolu yalanıyla büyüttü (…) Cumhuriyetin bizi inandırdığı Kurtuluş Savaşı’nın bile sorgulanma zamanı hâlâ gelmedi. Resmi tarihin anlattığı gibi bir savaş mıydı, hiç emin değilim. Cumhuriyet projesinin romantik kısmı öldü ama asıl acı veren, şiddet dolu mekanizma yerinde duruyor.” (KK, 317) Falan filan. Yeter!

Leyla Erbil’le ilgili açıklamaları benim açımdan ilginçti ve bu arada kendi yazarlık yöntemine ilişkin söylediği de. Leyla Erbil kendinden çıkarak yazan biriyken Tunç kendisinin toplayıcı olduğunu, hikâyesini dışarıdan aldığını söylüyor. Ama Leyla Erbil’in ölüm döşeğinde bile direnişini ne yapacağız (Tuhaf Bir Erkek, 2015) Bunu bir kenara yazıyorum, önemli. Ayrıca erkek karakterler ağzından öykü kurma eğilimini (263-4), yaşam yolculuğunda tren ve yolculuğun tümünü anlatmaya eğilimli olduğunu (267), ‘gibi yapanları’ özellikle yazı odağına aldığını (268), yazının ağlama hissi vb. yaratarak yazının bir de ilaç tarafı olduğunu (310) not ediyor.

Okurluk deneyimine ilişkin içtenlikli yanıtlarında beni şaşırtan ise, yazarın okurluğuyla okurun okurluğunun ayrıştırılmaması, şunu söyleyebilmesi örneğin: “Fransız klasiklerini pek sevemedim.” (KK, 96) Ürperdim. Tabii ki buradan hemen bir yargı çıkarmaya kalkmadım. Bunu anlamakta güçlük çektim okur-luk nedenlerimle ve çekiyorum. Ama yazarın okurundan özgürleşmesi düşüncesine yakınım, bence de en iyi okur bile ayakbağıdır. Ayfer Tunç eleştirinin işinin ‘yazarın bağladıklarını çözmek olduğunu’ (237) söylüyor ki hiç katılamam doğrusu bu görüşe.

Yazardan şimdi yapıta geçecek, ilişkilenme biçimini anlamaya çalışacağız. Ayfer Tunç okuru olarak benim henüz diplerde tutmayı yeğlediğim düşüncem, yazarın kendisinin karşı çıktığını söylediği şeyi yaptığı, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Tarihi’nden bu yana (2009) son çalışmalarında inancını (!) ustalıkla doğrulamaya çalıştığı. Yapıt (roman) ciddi bir hasar görmüş müdür? Bence hayır, roman roman olarak duruyor orada ve ortalamamızın üzerinde sayılmalı elbette. Bu yazarın anlatma konusunda giderek ustalaştığının göstergesi. (Ne demekse!) Hem iyi, hem kötü bir durum bu… Ustalığın kendini yeme eşiği var (yüksek atlama rekoru gibi.) Ayfer Tunç’un yazarlığı benim açımdan özel oluşunu koruyor daha. Dünya Ağrısı eli yüzü düzgün, iyi bir roman ama ne yazarın kendi tarihinde, ne yazınımızın tarihinde katkı yapan özgünlüğü taşımıyor. Daha önce derinlemesine ve başarıyla dünya ve Türk yazınında ele alınmış izlek etkili, somut anlatımların ötesine geçtiğimizde biraz biçimsel, çizisel (şematik) bir genel çerçevede konuşlandırılıyor. Yapıta Karaosmanoğlu, Bilbaşar, Atılgan, Demirkubuz, Atay, Nuri Bilge Ceylan, vb. nin ciddi önceliği var. Aynı ya da daha yüksek yetkinlikte anlatımlardı. Hele Demirkubuz, Ceylan’dan sonra çok dikkat gerektiren bir izlek. Ama yine de Tunç katkısından sözedebiliriz, üstelik eksiltili (negatif) bir katkıdan: Cumhur(iyet). Bu onu Safa, Tanpınar vb. çizgisine çekiyor ki hele Safa’dan (bence) aman aman bir şey çıkmaz. Bir yazar hangi bilinçle kendini bir geleneğe bağlar: elbette düşüngüsel biçimle. Sorun yok. Sorun ne zaman çıkar? Düşüngü sınıfı (somut koşullara bağlı olunması gereken sınıfsallığı) doğrulamadığı zaman. Sapma yok mudur? Hep vardır, kişilik zaten bu sapmadan çıkar. Ama sapma konumdan, bir yerden, şeyden sapmadır. Yazarımız ve diğer birçokları sınıflarına göre yazıp düşünmez, konuşmazlar. Bu, toplumsal bulanıklığa (paralaks, belki de sınıf atlama düşü, şu eski öykü), körleşmeye giden yoldur. Geldiğimiz yer işte bu körlüğün yarattığı yerdir: 2010’lar Türkiye’si. (Gerçekten utanç duymadan artık belli sözcükleri kullanamaz oldum.)

Ayfer Tunç bence amacını aşmış, düşüncesinin ötesine düşmüştür. Cumhur(iyet)’u kitlesel cinayete, linçe iliştirip kitleyerek. “Çünkü benim de Oğuz Atay gibi cumhurla derdim var.” (KK, 315) Güdümlü füze olarak kullanmıştır yapıtı (romanı). Bu cinayetleri (katliam) işleyen Cumhur(iyet)’dan geriye yıkımlar, yitimler, çöküntüler kalmıştır. Tanıklık eden bulunç erksizleşmiş (iktidarsızlaşma), yaşama sevincini yitirmiştir. Cumhur(iyet) (yazara göre) cinayet işlemekle kalmamış, şiddet eğilimli toplumu yaratmış, insanın yaşama kaynaklarını kurutmuştur. Ayak uyduramayan uyumsuzlar sürgün edilmiş (en azından izlemeye yargılanmış), uyduranlar ise Cumhur’(iyet)un şiddetinden pay almışlar, nasiplenmişlerdir. Tunç yargısına öyle bağlanmıştır ki Cumhur(iyet)’u bağışlamayacak, daha nice suçlu olduğunun parmakla gösterimine (J’accuse ama Zola sahte.) yatıracaktır gelecekteki yapıtını da anlaşılan. Yazık diyorum buna, Adalet Ağaoğlu için dediğim gibi. Çünkü sorun şiddetin Cumhur(iyet)’la başlaması ya da bitmesi değil. Toplumu şiddeti daha az kullanmaya hazırlayacak tarihsel koşulları yaratmaktı işimiz. Cumhuriyet bir nitelik sıçramasıydı (Bunu ayrımsayamayan sorunu doğru kavrayamıyor yazık ki), nicelik değil. Kısa yoldan özdeşleştirmeler yapmak, erki (iktidar) saltıklaştırmak, özgürlüğü… Her neyse. Boşuna nefes tüketiyorum. Cinayetin (tarihimizin) Der 18te Brumaire des Louis Napoleon’u (Karl Marx, 1851-2) eksik. Cinayet ve şiddet var ama Marx’ın bakışı yok. Dolayısıyla ODTÜ öğrenciler toplantısında bir öğrencinin birkaç kişiyi irkilten budala, naif yargısına şaşmamak gerek: Savaşa karşı çıkmalıyız, koşulsuz. Tüm savaşlar insanlık dışı, kötüdür. Bunu diyen savaşı kışkırtıyor gerçekte. Bunu bilememesi ne acı. Tunç romanını siyasal zemine çekerek hem doğru, hem yanlışı bir arada gerçekleştirmiş oluyor (yine bana göre elbette). Her (var)oluş aynı zamanda siyasettir, öte yandan siyaset varoluştan sapar. Eşleştirme, ilişkilendirme, sapılan şeyin yeri, konumu önemlidir bu nedenle. İlgisiz ya da aşırı dolayımlı varlıklar ilişkilendirildiğinde örnek (varlık) ortaya gelmek yerine daha yiter. Olan bu zaten… Bir şeyi göstere göstere her şeyi görünmez kılarız. Faucault’nun yaptığı da başka değil. Ardçağcılardansa (Postmodernist) söz etmeye gerek yok.

Tarihi lince (olay) ilintilemek ve daha kötüsü ikisini özdeşleştirmek lincin kötücül, yıkıcı gerçeğini siler. Nefreti ya da (içinde direnişin tohumu yatan) öfkeyi görünür, geçici imgeye bağlar, altında yatan toplumsal etkileşimi, dinamiği, sınıfı, dolayısıyla siyaseti siler. Linç siyasetin sonucudur. (ABD ırkçılık tarihi iyi bir örnek...) “Cumhurlardan oluşan korkunç bir güruhun günahsız insanlara yaşattıkları vahşetin de, kendisinin Cumhur’la ve başka Cumhurlarla bir olarak günahsız bir hamala yaşattığı vahşetin de üstünden otuz küsur yıl geçmiş. Kalbinin gümlediğini hissetti: Bu günahı bunca yıl nasıl taşıyabildim ben?” (DA, 74) Lince karşı çıkan önce siyasete karşı çıkmalı, siyasetle konuşlanmalı. O zaman lince karşı çıkmak iki kat anlam edinir. Denebilir ki, işte siyasete (Cumhuriyet) karşı çıkıyoruz ya. Cumhuriyet’e karşı çıkmak siyaset değildir, siyaset (artık) onun ya bir adım ötesinde, ya berisindedir. Yurttaşlığın içinden yurttaşsız siyaset yapılmaz, insan yalnızca kendini kandırır. Yurttaşlığın içinden asıl siyaset de böylece ketlenmiş olur. Acı olan budur (siyasetsiz bırakılmak).

Ayfer Tunç erken yıllarında bu saplantılı yargılara bağlandığı için yapıtı çıkışsız kalıyor. Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Tarihi (BDYYT) belki de son çıkışıydı çünkü orada kullandığı teknik anlattığı şeyi bir görüş açısına yaslamayı, iki boyutlu karakterler üretmesini engelleyen zincirleme ağ tekniğiydi ve ağ yayıldığınca derinliğini (geçmişini) yaratıyordu. Zincirin bir halkasında ya da ağın bir düğümünde eninde sonunda diğerlerini olumsuzlayan (negasyon) tek (son) olay kaçınılmazdı ve Tunç kendini olumsuzlamaya bırakacak denli cesur davranmıştı. Köpekleri salmış, taşı(nı) bağlamıştı. Yapması gereken buydu yazısının geleceği açısından. Orada Anadolu gerçeği freskovari açılmıştı gözlerimizin önünde ve yazınımızda bu ikinci denemeydi (İlki Karaosmanoğlu, Panorama, 1953). Ama ondan sonra başa, (ön)yargılarına yeniden döndü. Dünya Ağrısı’nı BDYYT çizgisinde yorumluyor sanırım, ama kuşkuluyum ben. DA’nda ağ yok, ağ olmayınca olanak (imkân), yani olumsuzlama yok. Kendini yalanlayamayan yapıt yarattığı imgelemsel çöl ya da bataklıkta (Cumhur-iyet) boğuluyor. Anadolu insanı ve öykülerini çok iyi gözlemleyen yazarımız, kaygının başlıca iki kökenini birbirine karıştırıyor, toplumsal kaygıyı kökensel, varoluşsal (ontolojik) kaygının diliyle dışavuruyor. Açmaz da burada. Avrupa’da örneğin Sartre, Malraux, hatta Camus bu ayrık düzeyleri ilişkilendirirken dikkatli davranıyorlar. Sartre titizce ayrıştırıyor (dolayısıyla buluşturuyor) bu iki düzeyi. Sözünü ettiğim şey varlığın tarihleşmesiyle (özneleşme, edimsellik) ilgili.

Bugün yaşanan tinsel ve aynı zamanda tensel yıkımı anlatmak sanatçı için sanatın koşulu belki de. Önemli ve kötü olan yıkıma düğümlenmek ve onu zamansız kılmak: Böyleydi, böyle olacak. Üstelik bunun nedeni o (Cumhur-iyet). O zaman sormak gerek. Cumhur-iyet’i ortadan kaldırırsak yeniden başlayabilir miyiz (yaşama)? Kurtuluş umudumuz var mı? Yaklaşık 70 yıldır (46’lardan beri) toplumu devindiren güç gerikazanım, restorasyon olduğuna göre kurtuluşa az kaldı demek. Ha gayret, yazar çizer halk (!) elbirliğiyle hidayete az kaldı.

Bu Oblomov tini kuşatıcı, bulaşıcı. Us kararsız yalpalayıp durur. Anlatıcı anlattıklarını anlatı kişilerinin bakışından değişik ağırlıklarda toparlamaya çalışır. Sızma gücü yüksektir, yakınsardır, anlatıcı yer yer karakterle özdeşleşir. Karakterin (Mürşit) iradesizliği, gücünü kullansa da işe yaramayacağı bilinciyle olduğu kadar geçmişte suçun parçası olmakla ilgilidir. Cumhur-iyet’in lincine katılmış, lekelenmiştir. Kendini aklayamadığı için seçim yapamaz Mürşit, en başından suçludur. Bu onu nasıl bilge, filozof yapar, bunu anlamak güçtür tabii. Kötülük yapmak istemiyorsan hiçbir şey yapma (Bartleby). Üstelik hemen herkesin arkasında, geçmişinde bir suç var (Nedeni açık: Cumhuriyetin çocukları olduklarından.) Anlatıcı an içinde düğümlenmişliği aktaracak anlatı tekniği olarak, zamanı anlık soluk alıp verişleriyle kişilerine en yakın yerden izlemekte, ama bununla da kalmayıp içeriye, bilince dalıp karakterin o an’a düştüğü kaydı da yansıtan tüm eylem kiplerine açık bir dil kullanmaktadır. Bu teknik, anlatının içtenlik düzeyini yükseltmekte kalmamakta ama asıl, birinin gözünden öteki yorumlanmaktadır. Dolayısıyla üstanlatıcı ya da anlatıcının görüş açısını kesinlemek güçleşmektedir. Yine de yazarın seçtiği karakterler, Mürşit, Madenci vb. nin görüş açısı yaşanan şeyi kavrama konusunda yer yer doğrudan, genelde ise dolaylı olarak üst anlatıcı (yazar) tarafından önerilmektedir.

Mürşit siyah paltolu adama ve içerde oturanların hepsinin üstünden duman gibi tüten sefalete baktı.

Bakarken ansızın dünyada bir çukur açıldı.

Eşiğinde durduğu bu binanın altı, yüzyıllardır boşlukmuş da, zemin sonunda bu sefaleti taşımaktan yorulmuş, çöküyor sandı. Çöküntünün ömrüne el koyan bu otelden başladığını düşündü, yakında bütün dünya çökecek. Dünya oteli yutacak, şehri yutacak, kendini yutacak, sonunda dünyanın içi dışına çıkacak, böylece çekirdeğindeki cehennem dünya olacak.

Dünya aslında karanlık bir rüya, bir kâbus, akıl almaz bir boşluk, karadeliğin ta kendisi. Ama sefaletin ağır kokusu dünyanın uyanında geçecek bir kâbus değil, buz gibi, taş gibi gerçek olduğunu hatırlatıyor.

Her sabah bu dünyaya uyandığında üzülmesi gerektiğini düşünüyor, dünyayın çöküyor olmasına değil, baktıkça içine işleyen bu yoksulluğa. Ama ne kadar istese de eskisi gibi üzülemiyor, kendine ne kadar üzülüyorsa o kadar. Kende de yoksul çünkü. Yattığı yerden Şükran’ın haftada bir mutlaka sildiği pencerenin ardındaki durgun hayata bakarak, eskiden bu kadar yoksul değildim diye düşünüyor, yıllar içinde yoksullaştım, her anlamda.” (DA, 187)

Kadının konumu ise toplumun kadına biçtiği yerle sınırlı tutulmuş, kadının yazgısına ilişkin hakikatinin ortaya çıkması amaçlanmıştır. Anlatıcı kadınların açıları içerisine pek girmez, açmazlarını anlayan erkeğin bakışından yansıtır. Burada oldukça ikna edici, gerçekçi bir yorum yaptığını düşünüyorum Tunç’un. Böylece okur silinmiş, kaygıdan, suçtan bile düşmüş kadının boşluğunu derinlemesine duyumsuyor. Toplumda suçlu olmak için bile erkek olmak gerek, dolayısıyla romanlar erkekleri anlatır, sonucu çıkarmak kolaylaşır. Kadının bu sefil(leştirilmiş) konumuna özel duyarlığı Tunç’un en çok alkışlanacak yanı. “Sobayı yakmayı, sıcacık odada oturup kitabı okumayı düşünerek eve geldi. Ev soğuktur şimdi. Şükran evde değildir, kömür azaldığından beri gündüzleri soba yakmamak için Elvan’a gidiyor, bazen geç saatlere kadar kalıyor, gene gitmiştir. Anahtarlarıyla kapıyı açıp içeri girdi. İçerisi beklediği kadar soğuk değildi, paltosunu çıkardı, astı, tam içeriye adım atıyordu ki bir ses duydu. Bir şarkı.

Geldim yarım… kaldım yarım… şaşırdı, kulak verdi. Şaşırdı, kulak verdi. Şükran’ın sesiydi, oturma odasından geliyordu, Elvan’a gitmemiş diye düşündü. Ayaklarının ucuna basarak odaya yürüdü. Şükran’ın sırtı kapıya dönüktü, bir yandan kurumuş çamaşırları katlıyor, bir yandan bağrından gelen acılı bir sesle şarkı söylüyordu. Ben bu dünyayı anlayamadım.

Şarkı bitti, Şükran’ın sesi kayboldu. Mürşit usulca hole geri döndü. Birden sessiz sessiz ağlamaya başladı. Gözyaşları iplik kadar inceydi ama çok sıcaktı, kaynıyordu, soğuktan kaskatı kesilmiş yanaklarını yakıyordu. Paltosunu tekrar giydi, kapıyı yavaşça çekti, dışarı çıktı.” (DA, 155)

Öte yandan gerçek aynı zamanda kendi olanağını içinde taşır. Alttan, aşağıdan erk oyunlarını (Nasıl da etkilidir.) unutmasak iyi olacak. Fabrika kadından erkek, erkekten de (bir bakıma) kadın üretiyor bolca. Geriye kalan üretim süreci… Fabrika çalışıyor. Erkekler kadınlarla bir arada yaşamayı öğrenmedikçe dünya ağrıları dinmeyecek” (KK, 314)

Tüm bunların üzerine (sözü çok da uzatmadan) diyebilirim ki rastlantının tekliğinden başyapıt, ikiliğinden sıradan, herhangibir yapıt gelir. Bir kezlik rastlantıyla büyülenen okur ikincisiyle ilkinin etkisini de yitirir. Romanda (DA) kendi üzerine kapaklanan, kötü yinelenen rastlansal izlekler var. Ama olaylar, kişiler de… Evet, yaşam bilinmezlikler, rastlantılarla dolu. Ama yapıt yaşam değil (onun hakikatidir.) Yapıtın rastlantıyla ilişkisi bu nedenle kurgusal, bağlamsal, özgün olmak zorunda…