okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

Elfriede Jelinek
Piyanist

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2015

Jelinek, Elfriede; Piyanist(Klavierspielerin,1983), Çev. Süheyla Kaya
Notos Kitap Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2013, İstanbul, 296 s.


Jenicek önüme nasıl düştü bilemedim. Ama düştü.

Küçük bir bilgisunar araştırmasında şu anda baskısı bulunmayan birkaç kitabının daha Türkçe’ye çevrildiğini gördüm. Arzu, Hırs, Sevda Kadınları, Dışarıda Kalanlar. Belki bazıları aynı kitap ya da çeviri de olabilir. Ama baskıları yok. Bu arada Gendaş’tan Hırs’ın bende olduğunu da gördüm. Başka kitabı yok.

 

   

1946 doğumlu, öyleyse 69 yaşında Jelinek. Avusturyalı. Piyanist’tekine benzer biçimde annesinin baskısıyla müzik öğrenimi (piyano) görmüş… Tümünü arkasında bırakan bir kararla kendini evine kapatıp yazmaya başlıyor. İlk şiir kitabı (Lisas Schatten) 1967’de. İlk romanı 3 yıl sonra: Wir sind Lockvögel Baby! Arkası gecikmiyor. 1998 Georg Büchner, 2004 Nobel. Oldu olacak Almanca romanlarını da sıralayayım Notos Yayınevi’nin izniyle burada: Michael (1972), Die Liebhaberinnen (1975), Die Ausgepenten (1980), Der Klavierspielerin (1983), Lust (1989), Die kinder der Toten (1995), Gier (2000).

Doğrusu bu kitabı okumam cebelleşmeydi aslında. Eşzamanlı okuduğum Marias (Karasevdalılar) daha zor görünmesine karşın Jelinek denli yorucu değildi. Piyanist’i okumuş olmam beni Jelinek okuru yapmaz tabii. Büyük bir etki aldığımı da ileri sürecek değilim. Son sayfalara değin Jelinek’in bu romanı neden yazmış olabileceği konusunda kafamda kelebekler uçuştu durdu. Ama son sayfada kendi evinde, annesinin önünde ırzına geçilmiş piyano öğretmeni Erika Kohut’un çantasında mutfak bıçağıyla konservatuara yürüdüğü sahne aydınlanmamı (anlamamı değil ama anlamak ne?) sağladı diyebilirim. Çünkü Jelinek çok açık biçimde eski bir önyargıya bayrak açmış göründü bana. Tinin ve tenin hiçbir niyeti ya da girişimi aşağılanamaz. Anlamasak da kabul etmek, hak ettiği yeri ve zamanı tanımak zorundayız. Olağan (normal) diye bir şey yok. Her olağanlaştırma girişimi zorbalık, şiddet girişimidir. Ben asıl anlamak üzerinde biraz durmak istiyorum. Çünkü Michael Haneke çok uzakta değil. Haneke’yi anlamak örneğin, ne demektir? Haneke iki usta Fransız oyuncuyla (Erika rolünde Isabelle Huppert, annesi rolünde Annie Girardot’yu oynatarak ve özellikle Huppert’den oyuncu olarak verebileceği her şeyi alarak) kitabı filmleştiriyor (The Piano Teacher, 2001). Haneke’nin sinemada göstermek istediği şeyin olabildiğince açık, kesin, tartışmasız biçimde insanların gerçekleştirdiği şiddet olduğunu düşünüyorum. Ama asıl yaptığı şey tüm ekinlerin ve bilimlerin sanatların bugüne değin yaptıkları üzre şiddeti sınıflandırmak (kategorizasyon), onu neden sonuç ilişkileri bağlamında konumlandırmak, anlaşılabilir kılmak dolayısıyla insanlığın buluncunu rahatlatmak değil, tersine tüm olmuş, olabilir, olabilecek nedenleri, açıklamaları eledikten sonra geriye yine de kalan şiddeti ortaya çıkarmak ve gözümüze sokmak… Haneke bu konuda ödün vermiyor. Değişik ilişkiler, yerler ve zamanlarda nedenlerinden ve sonuçlarından arındırılmış, yine de orada kalan tortuyu, şiddet darasının ağırlığını, varlığını su yüzüne çıkarıyor. Onu Jelinek’e bağlayan şey tam da bu olmalı. Jelinek Piyanist’te suçu uyumsuzluk gibi görünen Erika Kohut’un kendi bedenine gözünü kırpmadan uyguladığı şiddeti okurun nedenleme girişimlerini arka arkaya püskürtüyor. Arkasına geçip yazarı, yaratıcısı olarak onu canla başla savunduğunu da söyleyemem. Bunu yapabilirdi ama yapmadı da bence. Çünkü Erika zaten kendiydi. Erika Kohut’u Erika Kohut olarak, tramvayda milletin kıçına sapladığı keman yayıyla, parkta sevişen çifti gözlerken donunu çıkarıp seller gibi korku ve zevkle işerken vb. ya kabul edeceğiz ya da kitap (roman) bizi kaldırıp atacak öteki yana. Bütün bunları Freud’la, psikanalizle anlamaya kalkışacak denli avanaklık, budalalık sergilersek olacağı bu. Tüm bu yatıştırma, ussallaştırma, içselleştirme, uyumlama işlemlerinin altında yatan tiksinti verici uzlaşma, körleşme ikiyüzlülüğüyle yüzleşme konusunda acaba Elfriede (Jelinek) Kafka’dan mı el alıyor, yoksa Bernhard’dan mı? Kesin olan Jelinek’in de büyük bozguncular, yıkıcılar, öfkeliler kervanında yer aldığı. Uydumcu (konformist) kıçıkırıkların, kentlilerin onun dünyasında da işi, yeri yok anlaşılan. Görüyor musunuz, anlamak sözcüğü anlamayı bırakmaktan söz ederken bile nasıl yuvalanmış koşullu dilimin üzerinde: ‘anlaşılan’. Demek bir şeyi ben de anlamışım.

Hayır efendim, ben anlamadım. Anlamaya cesaret edemem. Anlayabileceğimi ummam için nedenlerim şimdilik çok yetersiz. Gelecekte neyi anlayabileceğimi bilmiyorum. Tüm bunlar niye peki sorunuza ise verebileceğim yanıt bana göre(dir): Belki.

Belki de anlamaya çalışmaktır anlamak. Yine de anlamamaktır.

Çalışmaktır.

Vaçgeçmemektir.

Direnmek, Jelinek’le sersemlemiş olsam da bir daha yekinmek, atılmak, bir yumruk daha yemek pahasına öteki Jelinek(ler)e soyunmaktır.

Değil mi Bayan Erika Kohut?

Fermuarın bir parça açık bıraktığı Erika’nın sırtı ısınmakta. Giderek güçlenen güneş sırtını hafifçe ısıtıyor. Erika gidiyor. Güneş sırtını iyice ısıtıyor. Erika’dan kan sızıyor. İnsanların bakışı onun omzundan yüzüne kayıyor. Hatta kimileri dönüp bakıyor. Herkes değil ama. Erika gitmesi gereken yönü biliyor. Eve gidiyor. Yavaş yavaş adımlarını hızlandırarak eve gidiyor.” (296)

Bir arka kapak notu: “Türkiye’de 2002 yılında yayımlanan, yargılanan ve yasaklanan kitap, şimdi sansürsüz olarak yeniden okuru huzursuz okumalara davet ediyor.”