okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

ErginYıldızoğlu
Anabasis

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2015



Yıldızoğlu, Ergin; Anabasis (2014)
Tekin Yayınları, Birinci Basım, Eylül 2014, İstanbul, 93 s.

Yeryüzünün tini (spiritus mundi) ardına düşmüş Yıldızoğlu’nun üretimleri türü, içeriği ne olursa olsun başka olacaktı. Yıllardır gazete (Cumhuriyet) yazılarını çok şey öğrenerek izlediğim yazarımızın özelliği dokunduğu her şeyi eytişimin (diyalektik) tezgâhında dokuması, okuruna kuramdan güncele, kalıcı olandan geçiciye geniş bir çevren sunması. İmlediği her şey neredeyse hem yalın haliyle kendisi, hem de tüm olanaklı, olası halleriyle kendinin dışındaki şey(ler). Okura sağladığı ise, olumlamayla birlikte yadsımayı da eşanlı okumak, okuyor olmak. Bütün bunlar olağan sayılabilirdi ama fazlası var. Üretilebilmiş tüm yargılarda sınırsızlığa gizli gönderme neredeyse kurgunun (yapı) bir parçası olarak iyiden yerleşik. Okuyan kişi donanı ve becerisine göre metinlere katmanlar ekliyor. (Buna belki çoklu ve içetkileşimli, interaktif üretim diyebiliriz.) Kuşkusuz Yıldızoğlu’nun yazısının ‘herkese göre’ olduğunu söylemek değil niyetim. Çok az yazarda içtutarlılık ve sağlamlık, bağdaşıklık bu düzeydedir, dolayısıyla benimsetme (ikna) gücü. Arkasındaki büyük emeği, sıkıdüzeni azçok bilerek (kestirerek) söylüyorum bunları, övgü olsun diye değil. O, Jameson’dan öğrendiğim bir şeyin uygulama örneğini yaratıyor, yani kuramı araçsallaştırıyor, kuram olmaktan çıkarmadan. Yoksa indirgemeler ve yüceltmelerden ne yanlışlar doğabileceğini bilmez değiliz.

2005’te yayınlanmış önceki şiir kitabını okumuştum. Şiir tutumu o zaman dikkatimi çekmişti. Şiir onda gerekleri, zorunlulukları, özellikleriyle kapalı bir dizge değil, tersine dünyayı kavramanın yollarından (önemli olduğunu düşünüyorum) biri. Ve kullanılan araç ne olursa olsun, yeryüzünü bir biçimde işliyor ve tümünün ereği aynı (olmayan) geleceği imlemek... Düş buradan geleceğe atılıyor, sonra çağrılıyor. Balıkçının ağ serpmesi gibi.

Çıkan ilk sonuç şu: Diğer tutumlarında da olduğu gibi şiir tutumu, yaklaşımında Ergin Yıldızoğlu’nun Kutsal’la ilişkisi yok. Ya da daha doğrusu kutsal tüm varlıklar gibi çözümlemenin saygı ve emek gerektiren nesnelerinden biri onun gözünde. Dünya ve Türk Şiirinde kutsalın yeri, biçimi, uygulaması ve çözümlemesi, şiiri oluşturan bütün anlatı öğeleri, yapıları açısından elden geçirilmeli. Elden geçirilmeli çünkü kutsalın somut, güncel işlevle soyut, dolayımlı düşüngüsel işlevleri arasındaki o 360 derecelik yelpazede uzamzamanın algı dışı ve içi yapılanması önemli. Üstelik yapının geçiciliği içinde kalıcılığını gözardı etmeden… Böyle olunca bağlı ikinci önerme sökün ediyor ardından: Eğer yapıt (ürün, şiir, vb.) kutsaldan el almıyor, kutsalı alaşağı etmeyi göze alıyor ise, eninde sonunda deneyseldir. Deneyseldir, yani girişimsel, yoklayıcı, sakınımlı, atılımlar, savrulmalar ve geri dönüşlerle ilgilidir. Üçüncü tezi neden ileri sürmeyelim ki bu koşullarda. Ortaya çıkan deneysel taslak, yekinmekle düşmek arasında, yükselmekle inmek arasındaki tüm benzeri ürünler tarihinin inişli çıkışlı yolunda yürümüş, en kötüyle en iyiyi (tüm nesneler ve nesnelerarası ilişkiler düzeyinde) bir kez daha kat etmiş, içselleştirmiştir (ilke olarak, yoksa uygulamada olanaksızdır bu.) Geçici sonuçlardan biri şu olabilir: Yapıt doğrulanmadır, yapıt yaşamanın yordamıdır, yapıt yaşamı anlama girişimi, yeniden girişimidir. Dünyaya varolan tüm biçimlerde, yöntemlerde ka(r/t)ışmak, sonra çekilip yeniden ka(r/t)ışmak. Yani saltık (bitmiş, kapanmış) yapıt yoktur. Yapıt açıktır.

Bu durumda büyük harfle yazılabilecek hiçbir şeyden söz edemeyeğim belki ama küçük harfle de yazabileceğim çok şey olmayacak. Varolan, geriye kalan yalnızca yapıtın geçişi, bizi kirletişi, sürükleyişi, arıtımı, ele alışı, bırakışı (kavramayla ilintili olarak özgürleştirimi), yeniden yapıtlanışı… Bir süreçten, akıştan, giderken gelişten söz ediyoruz. Ergin Yıldızoğlu’nun biz okurlara aktardığı da, aşağı yukarı dağdan (Olimpos) getirdiği ateşle ilgili olabilir, ışıklı bir dünya düşü tasarlamamıza destek olmak. (Karamsarlığına hiç girmeyeceğim, böylesi iyicil bir karamsarlıktır. Çünkü sonu ne olursa olsun bir şey yapmak, yapmayı denemek; beklemekten her koşulda daha iyi, onurlu olacaktır.)

Onun genel ve alttan alan, bu nedenle önemi kavranamayan alçakgönüllü poetikasının dönüşken üç boyutlu dizilimi de (3D matris) amacıyla bağdaşık bana kalırsa. Nicelik, nitelik, değer, vb. ulamlarda (kategori) hızlı geçi(r/ş)genlik ve ötesi yerdeğiştirebilirlik (ikâme), evrimin genetik öyküsünü çağrıştırırcasına kurma, yeniden kurma ve sapmalarla yol alan yeniden uygulamayı (pratik) kaçınılmazlaştırıyor. Zamanı ve öyküsünü, (hatta spiritus’unu) orada önemli/önemsiz, rastlantısal/zorunlu, vb. bileşenleriyle dışarıdan saptamak, sonra içeriden (birikimden) sınamak, en son sınanmış ve elenmiş zamanı ilk (önceki, başlangıçtaki) zamanın içine devrimci bir öğe (eleman) olarak koymak yapıtın duruşunu sağlıyor. Buradan müzelerin seçkin, özel koruma altında, eşsiz (ölü) hazineleri değil yaşamsal şeyler (ürün, kullanımlık, besin, andaç, başvuru noktası, vb.) gelecektir. Yazının başında Kutsal’dan bu nedenle söz ettim. Kutsal yaşamdan atılan şeydir ve geriye dönüşü yalnızca insan soyundan öc almak için olur. Yeryüzü kaynakları kesilince kut’u ilençten ayıran çizgi kayar. Tanrı saltık iyiliğin ve kötülüğün kaynağıdır. 20. yüzyıl ve sonrasının (post-age, ard-çağ) ağır basan yanıtı neredeyse saltık dağılma, çözülmedir ve böylesi bir inançlı inançsızlığa direniş orda burda, tek tük olmuştur. Yine solun yerli, yerden, özdekçi geleneği(nin imkânı) düşün bizim düşümüz olduğu, dolayısıyla yapılabilir olduğu düşüncesini (usunu) koruyabilmiştir ve korumaktadır.

Şimdi elinde böyle bir yöntemi olan biri dünyaya (yaşanan şeye) baktığında ne görür? Bakan gözü, bakan usu yeterince imledik. Karmaşa (kaos) içindeki, burada, el altında varlık görünür başta. Bu varlık karmaşası anlatılagelmiştir başından beri. Karmaşa öte yandan hiç unutmamalıyız ki insanla (ekinle) doğmuştur. Başka hiçbir canlı varlıkta karmaşa, keşmekeş görmez. Varoluş gerekçesi yalın, açıktır (olmak zorundadır). Türümüzün derin özlemi omurilik soğanı ya da alt beyine, bu yalın, içgüdüsel evrene dönüktür ve bu özlemden tinsel sapma (tinbilimi) çıkagelir (Hoimar Von Ditfurth). Öte yandan ele geçirilemeyen karmaşık (kaotik) varlık ikinci bir özlemi kışkırtır ilkine bağlı: Olabilir mi? Başlangıca, cennete, anneye dönülebilir mi? (Lacan) Geriye dönük özlem (arzu) tinsel sapmaysa ileriye dönük özlem yapabilirlik, düzenleme, yaratma vb. niyet ve uygulamalarına bağlanır. (Yani sonuçta siyasete. Öteki sapma.) Sonuç türümüzün siyasal varlığının gerekçesidir. Karmaşaya (kaos) (çeki)düzen verilebilir (=Ekin, kültür). Elbette bu, evrensel bozunum yasasından (entropi: Termodinamik 2) ötürü olanaksız yokülkedir (ütopya). Ama daha iyinin olanaksızlığı bilgisinden de önemlisi var. Olanaksız olduğunu bile bile kurmak. (Sapmanın sapması.) Kurmak derken yapmayı, düzene sokmayı, eşitleşmeyi, uyumu, barışı vb. düşünüyorum. Demek istediğim bakışın (sanatçı, yazar bakışının) kendisini kurarken yıkması ya da yıkıntılardan kuruluşu, yücelişi kavraması. Çifte bakış, eşanlı çifte sürüm, en azından iki ses. Selim İleri (Mel’un, 2013) yarılmayı, bozunumu sadakatle, (aşırı gerçekçilik bana göre) sundu. Ama bu etkili sunumu tamamlayacak şey eşanlı olarak karşıt, ters yönde sunumdur. Demek sanatın geçmişte yeterince gözardı edilmiş, artık görmezlikten gelinemeyecek asal işlevlerinden biri bakınca ikiyi görmek, yansıtmak. Yokoluşun, yıkılışın eşiğinden (varlığa) gelişi, öznenin sesini, çağrısını işitmek.

Nasıl yapılır? Sanırım bunu kimse bilmez. Ama kimselerden bir kimse dener. Kuşkusuz birçok neden, gerekçe söz konusudur. Bana kalırsa Ergin Yıldızoğlu önce okuruna cehennemde ve arafta Virgilius gibi kılavuzluk eder, sonra cennette Beatrice’in rolünü üstlenir. Ölmeden yeniden doğamayacağımıza göre önce elimizin pislenmesi, yerin balçığına bulanmamız, dibe vurmamız gerekiyor, sonra belki arınmak, yücelmek (!) gelecek. Oysa sanırım Yıldızoğlu böyle bir geometriyi kabul etmeyecektir; inen ve yükselen basamakları… Ve bana öyle geliyor ki (ya da anlıyorum ki) bu şiirin, bu sesin içinde var zaten cehennem de, cennet de ve araf. Şimdiden, buradan dünyalı olmak... Şiiri boydan boya bunun kanıtı gibi görünüyor. Okurda dağınıklık duygusu, karşıtı türevleriyle ilerliyor. Kutsalın alışkanlıkları yıkıla sarsıla engebeli, vahşi yolda tırmanıyor, bu da ne diye diye deneyliyoruz (şiiri yaşantılıyoruz).

İyi o zaman. Biraz daha yakından bakalım.

Elia Kazan, özyaşamöyküsel anlatısı Amerika Amerika’da (1962; film uyarlaması, 1966) ; Xenophon’un Anabasis’inden (Onbinlerin Dönüşü, İÖ 400 dolayı) bir alıntı koyar girişe. İskender’in (Alexandre) yitik erleri Kuzey Anadolu’da denizi gördüklerinde, Thalatta! Thalatta! diye haykırırlar: “Ve askerlerin bağırdıklarını işittiler/Thalatta! Thalatta!Thalatta, su, deniz anlamına mı geliyordu Grekçede tam anımsamıyorum. Ama askerler için deniz umuttu, çıkıştı, yurt yakın, erişilebilirdi. Deniz onları yurtlarına götürürdü. Anabasis, arayışın, umudun imgesine dönüşüp deyimleşti neredeyse. Yıldızoğlu da kitabına çok özel küresel bağlamlar içinde bu adı verdi. Her şeyin karanlık göründüğü, yalnızca insanların değil, büyük toplulukların, ulusların, coğrafyaların, yerleşik ekinlerin kitlesel ölçeklerde yok olduğu ya da edildiği günümüzde küresel dehşete (kıyam) karşın belki eski yurdumuza değil, yurdumuza kavuşma umudumuz var ya da olmalıydı. Tarihsel imgeleri yalnızca bir avuntu, teselli kaynağı olarak görmek ve kendimizi kandırmakla ilgili değildi mesele. Ama durum ne olursa olsun, kötümser olmak için zorlu, sayısız onca nedene karşın aramak, özlemek, umut etmek, yola çıkmak ve tüm bunları bir kez daha, bir daha yapmak türümüze (aşağılık ve yüce) yakıştığı için…

Şiirinin karnını açıp içine koyduğu şey başkalarının diline doladıkları, tözleştirdikleri imgeler (sevmek, yaratmak, çatmak, yücelik, ilenç, gösteri, vb. insanlık durumları) değil, merak, arayış, umut vb. oldu. Çünkü tümü de sonuçtu, eylemin ardısıra sürüklenen şeyler… Çekirdek eylemekti, yani özlemekti (Yurtsamak da diyebiliriz buna evrensel, kökensel bağlamlarda). Merakın ve aramanın dili rastlaşmak, karşılaşmak, tanılamaktan başlayan, karşılaştırma, ilişkilendirme, kümeleme, yasalama vb. ile süren geçici durak-yargılarla taçlanıp soluklanan, tüm bu seyir içerisinde anımsama ve düş kurmalarla bezeli bir dildir. Tıpkı Ergin Yıldızoğlu’nun dağınıklığı içerisinde içdüzeni, tekillik üzre tümeli, elyordamlı geçici yargı-basamaklarla ilerleyen kurulum süreçlerinde hızlı düşüşler, tersinmeler, yüzgeri edişlerle bocalayan kararsız, duraysız yapı-karşıyapıları kavramaya çalışan şiiri gibi. Yürürken amacını kurmanın, kurulan amaca yol döşemenin şiiri her nasılsa öyle.

Bu anlayış okur beklentilerini bozacaktır. Şiirin bugüne değin gelen yapılaşma tasarlarıyla örtüşmedikçe, bu ne sorusuna çok geniş bir yelpazede karşılıklar verilecektir. Sonuçta önümüze gelen özdektir. Karton kapak, resim, ad, 3.hamur kâğıt, sözcükler, harfler vb. Bütün bunlar bizi içeriye çekmiş, bildik yola katmıştı baştan. Bildik yoldu ve Yıldızoğlu gibi birinin derdi bizi bildiğimiz yolda yürüyor sanısıyla başbaşa bırakmazdı. Okur görmeye, ilişkilendirmeye, anlamaya ve arkasından tüm bunların dahasına bağlanmaya zorlanmaktadır. Şiirin tüyüyle tatlı tatlı okşanmaya ne oldu peki? Çok mu kötü(dür)? Şiirin geleneksel ses birikimleri, dizilimli, dizemli anlatı kalıpları, armonileri çok mu gereksizleşti? Bütün bunları unutmadan aramak olanaksız mı? Usumuzun alışkanlıkları bir yana ya kulağımızınkiler, gözlerimizinkiler?.. Demek istediğim Anabasis’in şiir diliyle ilişkisinin insanın geometrik konumuyla ilgili olduğu. Yürüyor musun, duruyor musun, arkan dönük mü, uzandın mı?

Alıntılarla dolu kitap bize birkaç şeyi bir arada söylemiş, kendini birden çok biçimde okutmuş oluyor. Yıldızoğlu şiirini okurken bu dünyanın içindesin ve dünyayla karşılaşacak, buluşacaksın. Arkasında dünyanın birikimi (şiiri) olacak. Öte yandan dünyanın eş/ardzamanlı olarak yalnızca dünyanın şiiri (dili) değil siyaseti de esin(ti)leyecek yüzünü, okurluk bilincini. Şunu düşüneceksin. Okuduğun metin yalnızca Ergin Yıldızoğlu’nca yazılan bir metin (şiir) değildir, aynı zamanda başkalarınca daha önce ve şimdilerde yazılan şeyler, metinlerdir. O orada biri değildir. O orada aynı zamanda aktarıcı, temsil, başkalarıdır (en az kendi kadar). Yolda önümüze çıkacak andaçlar, dönemeçler, imler, sezdirimler, yanılsamalar, göndermeler vb.dir. Şairin şiiri şairin şiiri değildir (asla). Şiir değildir, aracıdır. Sesi sese, bilgiyi bilgiye, yolu yola bağlar, iliştirir, zincirler. İşlevseldir. Denetimlidir göründüğünün tersine, boşa bırakılmış, salınmış ses değildir, o sesin değerini bilmezden gelmese de.

Günlük yaşamdan sahneler işte tüm bu nedenlerle şiirin içinde, gövdesinde çarpıcı varlıklarıyla yer alırlar. Yarı belgesel dramatik çatı izlenimi vermek amaçlanmıştır. İnsanlık güldürüsü (komedya) açığa nasıl çıkar(tılır)? Gündelik yaşamlarımız içinde yiten ayrıntılar hangi küresel yıkımın son halkası? Yazar süreci A’dan Z’ye çiz(e)mez. O zaman küçük bir şiirin içinden yeryüzü ölçekli bir durumu nasıl çıkartacak? Soru bu. Şunu yapıyor. Şiire yöntem uyguluyor. Tüm olguları sıralamak yerine, seçili sahneleri yönteme döşeyerek okur algısını devingenleştiriyor, okuru şiire tümleç yapıyor. Okur sıkıştırılmış görüntü ya da sesleri kayıp ses ve görüntülerin üzerinden atlayıp nasıl tümlüyorsa (Gestalt) sahneleri de öyle tümlüyor, neredeyse anlamdan düşmüş yakınplanlar sahnelerden uzun atlamalar, sıçramalarla genel planlar, sahneler, dünya sesi, görüntüsü çıkarıyor. Bunun kusursuzluğunu savlıyor değilim. Yalnızca yöntemi imliyorum. Böylece Başkanlık Sarayı’nda (La Moneda) Allende’nin öldürüldüğü sahneye (1973) dalıp Karaköy’de dilenci çocuğun sesinden (uzam ve zamanın içine dalış çıkışlar, tüm uzamzamanları birleştirmek çözmek, birleştirirken çjözmek) çıkıyor, hem uzamı, hem zamanı tümlüyor, resmi yaratıyoruz. Üstelik yöntemin bize gösterdiği bir şey daha var: Anabasis. Bu resim şimdilik mola, bir uğraktır. Gevşek tutturulmuş Quaterner dolgusu, konglomerası önümüze gelen şiir nesneyi kırılgan, gevşek, sertleşmeye de, dağılmaya da eşit uzaklıkta bir aralıkta tutuyor. Yani önümüzdeki şiir aralıkta, ırası aralıktan gelen, bir dizi izlenimle kurulan ve saçılan, yarım kalmış, kütüğe yıldız olarak çakılmamış, yaşayan, akan, sürtünen, dalgalanan bir yaşam sıvısı gibi duruyor. Ele gelmeyen ama çoktan ele geçirilmiş…

Elbette biri var. Bu biri turnusol duyarlığında ve varlığı yankılayan sınırsız bir boşluk gibi. Ya da tersine… Boşluğu yankılayan sınırsız bir varlık gibi. Sınırlar eriyor. Kalıp tutmuyor bir türlü. O biri herkese, her şeye erişmeye yatkın, eğilimli. Öğrenci. Duyarlılık bu kanamadan geliyor. Bilen biri (profosyonel) yankılanmaz. Ad verir, alır. Bağışlar, kurban ister. Dünyanın tek anlatısı vardır ve en iyisi bilenin payına düşer. Söyler. Oysa öğrenci bir de şöyle ya da böyle dener, istifler. Dünya şöyle anlatılabilir, sonra da böyle. Ama nasıl anlatılırsa anlatılsın, ortaya bizim öykümüz çıkar. Süren öykümüz, anlatılmış, daha sayısız kez anlatılacak öykümüz… Dünyanın kusursuz anlatısı olmadığı gibi olmayacak da. Arama sürecek demektir bu. Dolayısıyla şiir de…

Yıldızoğlu arayışlarını, deneyişlerini sürdürüyor. Yani kurmayı ve eleştiriyi… Eleştiri olmadan ne yaşadığımızı bilemeyeceğimizi biliyor. Diğer her şey gibi şiir de bunun araçlarından yalnızca biri. Şiir mi? Hayır… Şiir değil mi? Hayır.

Bir alıntı:

Derin vadilerin kayalık diplerinde köpürerek akar kimi nehirler.
Eski medeniyetlerin derme çatma köprüleri bilgiç gıcırtılarla sallanır.
Karşı tarafa ancak tek sıra halinde geçebilirseniz birbirinize tutunarak:
Herkes tek başına, herkes bir zincirin bir vazgeçilmez halkası.
Ve başarı herkesin korkmadan, durmadan, yolunda yürümesine bağlıdır.”

(“Spiritus mundi”, s.50)