okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Fazıl Hüsnü Dağlarca
(1914-2008)

PDF seçeneği için tıklayın >

http://www.iyikitap.net/upload_tmp_dir/26286Daglarca3.jpg

Z.Z. Kırmızı
2014-2015

 

Sunuş

Okunduğunda biten şiirden söz ederken kendini okurun yerinde ne kadar düşlerdi Dağlarca, kendini okuyan kendiyi.

Önemli olan ve hakikat şuydu, bunu bilmişti: Okunmak için yazılırdı, yazmak için okunurdu. Yazmak okumaktı ve tersi. Kendi üzerine kapanan, kendine doyan imgeden, küreden, doğa tümlüğünden (bir yanılgı) el alan büyük Dağlarca, dizgesini kurmuş, evren(ini) yapmıştı.

Dil mi şiiri taşırdı, şiir mi dili? Dünyalı ozanlar için yanıt bellidir. Dil şiiri taşır. Dağlarca’yı ayıran da bu: Onda şiir taşır dili.

Doğrusu ne peki? Evren bir mi, iki mi?

Dilden şiir yaparken eşsiz tatlarda, yenebilir bir varlık çıkarırdı ortalığa. Şiirden dil yaparken de öyle. Onda şiir, şiir değil, dil. Dil de, dil değil, şiir. Kuantum Mekaniği yazında örneklendirilecekse işte Dağlarca şiiri… Peki ya kök, ya başlangıç? Uzun yaşamında aralığı silmeye yazmıştır. Çift yönlü okur sezimiz bu yarıktan tüter durur.

Dağlarca şiirinin yırtılması gerekiyor bir yandan da. Dağlarca’ya gerekense, yani bizim ona borcumuzsa; varlığı ilk bakışta ayrımsanamayan göğü ya da sınırsız denizin gergin, ince kılcal yüzeyini yırtmak. (Truman Show, Peter Weir, 1998.) Kusursuzluk izleniminin giderilmesi, yani aslında Dağlarca şiirinin kendisinden kurtarılması. Okurlarının işi de, Dağlarca’nınki denli zor nereden baksanız. Bu şiirin sondan başa yeniden okunarak yazılması iyi olacak.

Bir ucundan, kendimce, yapabilecek miyim?

1.BÖLÜM

Havaya Çizilen Dünya (1935), Çocuk ve Allah (1940)

http://buyukkeyif.com/uploads/2013/08/DAGLARCA-FAZIL-HUSNU-FOTO-SABAH-624x827.jpg

Wikipedia’ dan Dağlarca maddesi şöyle:

Fazıl Hüsnü Dağlarca (d. 26 Ağustos 1914, İstanbul - ö. 15 Ekim 2008), ünlü Türk şairidir.

26 Ağustos 1914 yılında İstanbul'da doğmuştur. Süvari yarbayı Hasan Hüsnü Bey'in oğludur. İlköğrenimini Konya, Kayseri, Adana ve Kozan'da, ortaöğrenimini Tarsus ve Adana ortaokulundan sonra girdiği Kuleli Askeri Lisesi'nde 1933 yılında tamamladı. Aile, Ataç, Çağrı, Devrim, İnkılapçı Gençlik, Kültür Haftası, Türkçe, Türk Dili, Türk Yurdu, Varlık, Vatan, Yeditepe, Yücel, Yenilik, Yön gibi dergi ve gazetelerde şiirlerini yayımladı. 1935'te piyade subayı göreviyle Doğu ve Orta Anadolu'nun, Trakya'nın pek çok yerini dolaştı. Ordudaki hizmeti on beş yılı doldurunca, önyüzbaşı rütbesiyle askerlikten 1950'de ayrıldı. 1952-1960 yılları arasında çalışma bakanlığında iş müfettişi olarak İstanbul'da çalıştı. Buradan ayrıldıktan sonra İstanbul Aksaray'da Kitap Kitabevi’ni açtı ve yayıncılığa başladı. Ocak 1960-Temmuz 1964 yılları arasında dört yıl Türkçe isimli aylık dergiyi çıkardı. İlk yazısı 1927'de Yeni Adana gazetesinde yayınlanan bir hikâyedir, İstanbul dergisinde 1933'te çıkan "Yavaşlayan Ömür" adlı şiiriyle adını duyurmaya başladı. Varlık, Kültür Haftası, Yücel, Aile, İnkılâpçı Gençlik, Yeditepe ve Türk Dili Dergilerinde şiirleri çıktı. Bugüne kadar kendisine birçok ödül verilen şair 1967'de ABD'deki Milletlerarası Şiir Forumu tarafından "En iyi Türk Şairi" seçilmişti. Türk Dil Kurumu Yönetim Kurulu üyesiydi. Dil Devrimine ilişkin düşüncelerini Türk Dil Kurumu Koçaklaması'nda şöyle dile getirmiştir:

"Türk Dil Kurumunu kurarken Mustafa Kemal’in tek mutsuzluğu vardı Türkçeyi sevdiğini daha Türkçe söyleyememek kimilerinin şimdi tek mutluluğu var Türkçeyi sevdiklerini daha Osmanlıca söylemek...."

Toplumculuğunun temelinde insana ve insan hayatına saygı yatan Dağlarca, bu yüzden hiçbir edebî akım ve kişiden etkilenmeden kendi kozasını örer. Çok yazan ve üreten bir şair kimliğiyle, bağımsız kalarak hiçbir şairden etkilenmemiş, hiçbir akımın etkisinde kalmayarak şiirlerini yazmıştır. Onun sanat anlayışını şu cümlesi özetler: “Sanat eseri hem bir saat gibi içinde bulunduğumuz zamanı, hem de bir pusula gibi gidilmesi gereken yönü işaret etmelidir.”

Türkçeye bakışını ise "Türkçem, benim ses bayrağım" diyerek Türkçe Katında Yaşamak adlı şiirinde sergilemiştir.

"Türk şiirinin büyük şairi" olarak tanımlanan Dağlarca, 94 yaşında zatürre tedavisi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi. Şair Fazıl Hüsnü Dağlarca, bu yılın ilk aylarında yaptığı bir röportajda ölümünden sonra Kadıköy'de yaşadığı evin müze haline getirilmesini vasiyet etmişti. Evini Kadıköy Belediyesi'ne bağışlayan Dağlarca, Mühürdar Caddesi'ndeki evinde kendisini ziyaret eden Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk'e, evinin müzeye dönüştürülmesi için vasiyette bulunmuştu. 20 Ekim 2008'de Karacaahmet Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Eserleri

Havaya Çizilen Dünya (1943)

Çocuk ve Allah (1940)

Daha (1943)

Çakırın Destanı (1945)

Taş Devri (1945)

Üç Şehitler Destanı (1949)

Toprak Ana (1950)

Aç Yazı (1951)

İstiklâl Savaşı-Samsun'dan Ankara'ya (1951)

İstiklâl Savaşı-İnönüler (1951)

Sivaslı Karınca (1951)

İstanbul- Fetih Destanı (1953)

Anıtkabir (1953)

Asu (1955)

Delice Böcek (1957)

Batı Acısı (1958)

Hoo'lar (1960)

Özgürlük Alanı (1960)

Cezayir Türküsü (1961)

Aylam (1962)

Türk Olmak (1963)

Yedi Memetler (1964)

Çanakkale Destanı (1965)

Dışardan Gazel (1965)

Kazmalama (1965)

Yeryağ (1965)

Vietnam Savaşımız (1966)

Açıl Susam Açıl (1967)

Kubilay Destanı (1968)

Haydi (1968)

19 Mayıs Destanı (1969)

Hiroşima (1970)

Malazgirt Ululaması (1971)

Kuş Ayak (1971)

Haliç (1972)

Kınalı Kuzu Ağıdı (1972)

Bağımsızlık Savaşı-Sakarya Kıyıları (1973)

Bağımsızlık Savaşı-30 Ağustos (1973)

Bağımsızlık Savaşı-İzmir Yollarında (1973)

Gazi Mustafa Kemal Atatürk (1973)

Arka Üstü (1974)

Yeryüzü Çocukları (1974)

Yanık Çocuklar Koçaklaması (1976)

Horoz (1977)

Hollandalı Dörtlükler (1977)

Balinayla Mandalina (1977)

Yazıları Seven ayı (1978)

Göz Masalı (1979)

Yaramaz Sözcükler (1979)

Çukurova Koçaklaması (1979)

Şeker Yiyen Resimler (1980)

Cinoğlan (1981)

Hin ile Hincik (1981)

Güneş Doğduran (1981)

Çıplak (1981)

Yunus Emre'de Olmak (1981)

Nötron Bombası (1981)

Koşan Ayılar Ülkesi (1982)

Dişiboy (1985)

İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler (1985)

  • Takma Yaşamalar Çağı (1986)

    Uzaklarla Giyinmek (1990)

    Dildeki Bilgisayar (1992)

    İçimdeki Şiir Hayvanı (2007)

    Mustafa Kemal'in Kağnısı

    Yavaşlayan Ömür

    Ödülleri:

      1946 Cumhuriyet Halk Partisi Şiir Yarışması Üçüncülük

      1956 Yeditepe Şiir Armağanı

      1958 Türk Dil Kurumu Şiir Ödülü

      1966 Türkiye Milli Talebe Federasyonu Turhan Emeksiz Armağanı

      1967 International Poetry Forum Yaşayan En İyi Türk Şairi (ABD)

      1973 Arkın Çocuk Edebiyatı Üstün Onur Ödülü

      1974 Struga 13. (XIII) Şiir Festivali Altın Çelenk Ödülü (Yugoslavya)

      1974 Milliyet Sanat Dergisi Yılın Sanatçısı

      1977 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü

      http://www.iyikitap.net/upload_tmp_dir/26286Daglarca3.jpg

      Dağlarca okuması büyük bir okuma kuşkusuz. Toplu okumam boyunca şiirimiz içerisinde durduğu yeri, şiirinin gereğini anlamaya, anlatmaya çalışacağım elimden geldiğince. Türkçe okumamın önemli, anlamlı bir aşaması gerçekleşecek. Yani kitap değil, şiir değil, dil (Türkçe) okumamın. Ardışmalı evrilme diyebileceğim kanonik akış içerisinde hangi zincirin, hangi halkasında yer aldı, görü(n/l)dü, kime, neye benzedi kendi ve şiiri? Acaba diye merak ediyorum bir yandan, Dağlarca üzerine kaç tane akademik tez yazıldı, yayınlandı? Bilmek isterdim.

      Zaman içinde yayınlanma tarihine bağlı (zamandizinsel) okuma yapmak şiirin evrimini izlemek açısından yararlı. Yöntem açısından sorunum ise, şiirleri kümelemek, şiirin içindeki görünür/görünmez evrimsel/devrimsel atakları izleyebilmek ve kırılma noktalarına, kesintilere, sıçramalara (d)uyarlı bir bölümleme oluşturabilmek. Bunun için gereken önce tüm yapıtı okuyup notlar alarak sonrasında başlıkları oluşturmak. Ama diğer okumalarım da düşünülünce beni aşırı zorlayabilecek bir yöntem bu. Öte yandan, yazarın okuduğum her kitabı hakkında ayrı yazmamın (not düşmemin) da kendine göre sakıncaları var. Yineleme, tümü gözden yitirme, gözlemleri yasa (yargı, önerme) düzeyine yükseltememe, vb. Eğer genel okuma bittiğinde zaman bulup kitaplar için düşülmüş notları dizgeli olarak tümleyebilirsem doğru olacak. Yani bugüne değin toplu okumalarımda zamansızlıktan ötürü yapamadığım şeyi yapabilirsem… O zaman geriye kalan şey, şimdi ne yapabiliyorsam onu yapmak… Gerisi için de çok tasalanmamak.

      ***

      Dağlarca şiiriyle yeni tanışıyor değilim. Dağlarca yaşamımın şiir bayrağı oldu usumun bir (/her) katında hep. Sanırım insanların Tanrıyla ilişkisine benziyor Dağlarca ile ilişkilerimiz. Yelpaze neredeyse 360 derece açılıyor.

      1914 yılında doğduğuna göre ve ilk kitabı Havaya Çizilen Dünya 1935 yılında yayınlandığına göre, 21 yaşında gördü kendi kitabını. Eh, kitaba varana değin dergilerde şiir yayınladığını biliyoruz ve Askeri Lise ile göreve atanmasına (1935) değin geçen dönemde, demek 18-21 yaşları arasında kitap dolduracak ve yayınlatacak kadar şiiri yazmıştı.

      Yanılmıyorsam bu cildin basımında birinci baskı dolayısıyla yaptığı söyleşisini açımlayan söyleşide Dağlarca ilk kitabının öyküsünü anlatıyor, babasıyla subay olma konusundaki çatışmasını: “Bana tek yol kalmıştı. Şiirlerimi sürdürmek, subay olacağım gün ilk yapıtımı yayımlamak.” Kendi anlatımına bakarsak şiir yazmaya dördüncü yaşında başlamıştır. (İnanırım.) İlk şiir çalışmalarında iki defter kullanırmış. Gördüklerinin şiirlerini kapsayan defter ve düşündüklerinin şiirini içereni… Kendi vurgulamasıyla istediği konuları işlemeye Üç Şehitler Destanı’yla (1949) başlar. (Kırılma noktası mı?)

      İlk kitabından başlayarak karışıktan yalınlığa ilerleyen şiir tutumunu; “nerede sözcüğün karşı koymasını yenmişsem orada aydınlığa erişmişimdir,” diye açıklayan şair, daha üç yaşında Türkçenin, sözcüklerinde kendisine kırmızı ışıklarını yaktığını söylüyor: “Benim dilin eğitilmesi gerektiğini anlatan sözlerim, arınmış bir dil içindeki anlama varma çalışmasıdır denebilirse, dilin kendini soyutlamasıdır ya da somutlaması. Dildeki yabancı sözcüklerin, kuralların egemenliğinden kurtulmak, başka bir konudur sanırım.

      Ona göre “şiirin tanımı, o şiirdeki anlam yapıtaşlarının sesyapıtaşlarının düzenlenmesini anlatmaktır.” Dille oynamanın ise bir sınırı vardır: “Ozanlar, dillerinin geçmişini duyduğunca, yarının söylemelerine ulaşırlar. Oyunlarla kim bozarsa dilinin sağduyusunu, o bütün yönlere kapatılmış bir duyulmazlık içine düşer ancak. Sağırlık duyulmazlığı getirir böylece.” “Kimi şiir yazar. Öykü, roman, eleştiri yazar. Kimi budalalığını yazar,” demesi ne doğru bir saptama. Yahya Kemal hakkında söylediklerini çok doğru buluyorum: “ Anadilimize karşı direnmiştir.”

      Son olarak iki alıntı daha:

      Yapıtlarımın ilki dışında hepsi bir bütünlük taşır. Bunlar belki de bilinçaltındaki kalıcılık isteğimdir. Yapıtlarımın hepsi bakışlarımdır benim. Onlarla görmek isterken, aynı zamanda görünürüm de. Görmek istediklerim, göründüklerimin bin katıdır.”

      İsterdim ki bütün yeryüzü varlıklarının hepsinde, birer dizeyle de olsa ‘bulunabileyim’, sürüp gidebileyim.

      ***

      Isınma turundan sonra artık Dağlarca’nın yapıtına usuldan girebilirim. Dağlarca’nın yapıtına girmek demek (nasıl, hangi biçimde girerseniz girin) bir suya girmektir. Su derken okyanus, büyük deniz, iç deniz, tuzlu/acı/tatlı göl, ırmak, dere suyunu düşünebiliriz. Su bize gelip sarıp sarmalamaz bedenimizi. Biz suyun içine dalarız boylu boyunca. Boğulmak olası, evren değiştirmek, hatta evrim geçirmek… Ne midir dediğim? Göze alın, almalısınız. Bu suya ya bırakırsınız varlığınızı olduğu gibi ya da geçer gidersiniz kıyısından. Çünkü sözcüklerle çatılmış bir ordugâhı (konuşluk) denetleyen (teftiş eden) generalden çok yalınkılıç, çıplak, dünya eşiğinde duran birine benziyoruz karşısında ve biliyoruz ki eşikten geçtiğimizde, varlığımızı bu suya daldırdığımızda tür değiştirecek, başka bir evrenin başka bir tür(lüs)ü, canlısı olacağız. Buna şiirle yıkanmak diyelim. Dünyanın ve dillerinin benzer şiirleri var, bunlara (var)oluş(um), varlaşma, belirme, ortaya çıkma şiirleri, epifaniler diyelim. Bir ek: Suya girdiğinizde neyle karşılaşacağınızı bilemezsiniz ama ıslanacağınız kesindir.

      Dağlarca nasıl bir su... Yükseklerde, dağlar arasında bir krater gölünü, onun duru, tatlı, tanış olduğunca yaban(ıl), yâd suyunu düşleyelim. Sudur ama sanki su değil. Sanki kutlu bir arınma sunağı, sanki tinleşme akağı, sanki kendi içinden, kendine akan, duran su. Evrensel pınar. Aranan, hacı olunan, kutsayan dil yetkinliği, birikintisi. Söz(l/c)ük su. Sözcükler kar gibi yağıyor gölün üzerine. Doğa kendi sessizliği içre kendi. Bu ses(sizliğ)in içine dalmak için Alice gözükaralığı gerektiği açık. Cesareti…

      Rilke için (Rastlantıya bak!) önsezilerimle örtüşen bir şey burada, karşımda duruyor. Solunan şiir katmanından söz etmiştim. Şiir eşlikçi bir hava katmanı ya da yağmur bulutu gibi ardı sıra seğirtiyor insanın. Şiirin ve onun seslenişinin önünde karşı(t)laşan biri (okur), şiire karşı kendini savunan, kendi kalmaya kararlı, azimli, dirençli biri değil, şiirin sisi, pusu, havası içine karışan, havaya (t)avlanan, kopan sürüklenen biriyiz. Bu hava bizi ıslatır, soluksuz bırakabilir, kavurabilir, görü(şü)müzü bulandırabilir, kör koyabilir, ayaklarımızı yerden kesip uçurabilir, adımızı unutturabilir. Şiirin evreni içerisinde bir öğeden, yapıtaşından ibaretiz şimdi. Parçasıyız.

      Okudukça bu konuda düşüncelerim ilerleyecektir kuşkusuz. Rilke ile Dağlarca koşutlu bir okuma içerisinde benim üzerimden konuşacaklar.

      ***

      Dağlarca Havaya Çizilen Dünya’yı bölüm başlıkları altında toplamış. İlk baskıda mı, sonradan mı bu düzenleme bilmiyorum. Bu başlıkların içerikle ilişki düzeyi az çok kestirilebiliyor ya başlıkların birbirleriyle ve bütünle ilişkisini kurmak zor. İlginç bir biçimde şiirlerden sızan ayrı ve genel bir dünya (şiir dünyası) var ve yapısal istiflenmeye, özelliklere oldukça bağlı olsa bile arkadaki soyut, yoğaltılmış şiir daha çok duyarlık iklimiyle ilgili. Yazarın ilk kitaplarını ilişkilendirip bu duyarlığın kaynağını, gerekçesini, yayılma/sızma/sıvanma niteliğini, belirtilerini, sapmalarını (patolojilerini), yazar beniyle ilişkilerini, sürekliliğini, başka şiirlerle bağını, vb. anlamaya çalışmalıyım. Dağlarca’nın daha ilk şiirlerinde uç veren saltık yalnızlık, özgünlük, benzersizlik, gurur, dili bir oyuncak olarak kucağında bulmalık türünden şiirsel hakikatini kavramalıyım. Daha birçok şeyi ve kendimi zamana bırakmaktan, korkmaktan daha iyisini beceremeyeceğimi şimdiden görüyorum ayan beyan. Dağlarca der demez karabasan gibi soru yağmuru, bulutu çöküyor üzerime. Ne yazacağımı bilmiyor, hem de iyi biliyorum.

      Havaya Çizilen Dünya şiiri kitabın girişinde ayla, taç gibi duruyor. Tüm kitabı aydınlattığını söyleyebiliriz belki de. İzleyen bölüm adları ise şöyle: Kaybolmak Arzusu (31), Beni Unutacaklar (11), Hüvelbakî (4), Bir Çoban (7), Yavaşlayan Ömür (7), Ay Işığı (9), Şehir Geceleri (6), Çizgi Kâinat (9).

      30’lu yıllarda genç Dağlarca’nın o güne değin yazılmış şiirle (özellikle Osmanlı-Türk şiiriyle) sıkı bir hesaplaşması olduğu belli. Yalnızca yazılı şiirle değil, sözlü gelenekle ve tüm yazınsal şiir geçmişinin dizemi, müziği, ölçüsü, uyağı, edası, duygusu tartışmasız bir yetkinlik, yeterlilikte içselleştirilmiş. (Ulusal devrimin olağanüstü ortamında) dil ile duygu arasındaki aralık kapatılmış, en büyük çelişkiyi aşma konusunda kararını vermiştir şair. Yani ilk dizesinden başlayarak ne yapacağını, yapması gerektiğini bilerek yola girmiş görünüyor. Yani nasıl görünüyor? İlk seçimi, ilk yokladığı şiir alanı nedir? Onunkisi Rilke gibi boşluğu yontarak varlığa bir alan açmak mı, tersi mi? Önce şu soru: Dağlarca’da boşluk (kavrayışı) var mı? Ya da dünya (varlık) ona nasıl, ne(re)siyle geliyor?

      Önce sesle, şiiri kulaktan başlayarak, sesbirimlerle yazmayı deneyen, şiiri en başta sınayan şair bana öyle geliyor ki şiirinin en sonunda bile ses değerlerinden vazgeçmedi, sese sessizliğin değerlerini ekledi. Suskunluk, sessizlik kütleleri de şiir gamı üzerine seslerle (nota) birlikte yerleşti. Çünkü ölçü (hece), uyak bağımlısı (yine de çağcıl) şiir bukağılarından kurtulmasına karşın şiir ilerledikçe görünür somut, özdeksel ölçü yapıları yerlerini daha evrensel, dilin de ötesinde varlık içre görünmez, içsel ezgi, uyum yapılarına bırakmıştır. Bunu gözlemleyeceğiz Dağlarca okumamız boyunca.

      Sorumuza dönersek, 20 yaş dolayında Dağlarca açılmak, yola koyulmak için kendine hangi denizleri, rüzgârları seçiyor. Somut tarihinin verileri elimde yok, girip çıktığı uzamlar, yönelten ilişkiler, kararlar, üstbağlamlar, duruşlar. Çocukluğu ve gençliği ulusal kurtuluş ve kuruluşun en ateşli çemberlerinden geçen şairin erken disipline giren yaşamı (Kuleli Askeri Lisesi) belki şiirine bağışlanmış bir olanaktı. (Rilke’nin yaşamöyküsüne bakınız.) Şiirine güvenli bir ada sağlamış olabilir. Öte yandan disiplin kavrayışı şair olma iradesiyle bir araya geldiğinde dünyayı algılama biçiminde bir sıçrama olduğunu düşünüyorum. Doğanın (dünyanın) kendisinde, disiplin, özgünlük, bir istemin uyumlu (armonik), ölçülü gerçekleşmesinden söz edebilir miyiz? Dirimi yöneten bir kurgu, zaman (saat) akışı var. Varlık, insan da içinde olmak üzere bu evrensel uyum içerisinde yer alıyor, düzenleniyor, yerleşiyor, ilişkileniyor, anlam ediniyor. (Dikkat! Termodinamiği, bozunumu, kaosu gözardı etmedik. Yasasızlığın yasası desek tuhaf kaçacak…) Bir kökensel titreşimden, salınımdan söz ediyoruz aslında ya da bunun sezgisinden. Genç Dağlarca yalıtılmışlık konumunda ve dış/iç yaşam disiplini, yinelemesel ve döngüsel varlık görüngülerine bağlı bir büyük dolayımın, çevrimin, burgacın önsezisiyle şimdi, burada matrisinin değişik, bildik algılarımızı zorlayan yeni bireşimlerine (determinant), usumuzun ve duygularımızın yapı içerisinde yeni yerleşim biçimlerine kapı aralıyor. Bu yeni düzenlemeler (Necatigil bunu biçimi içeriğe birebir taşıyarak örneklemişti) zamanı ve uzamı, bildiğin, tanıdığın (aşina) sınırlarından, yani alışkanlıklarımızdan öteleyip aşırtarak yaşadığımızı düzenleyen gündelik yaşam akış ve kesintilerini sorgulamış, tartışmış, uzama göre zamanı ilerletmiş oluyor ya da vice versa. İşte açılan bu aralıktan ya da uçurumdan (buna Heidegger’ce aralık, mesafe de diyebiliriz) yeni ve şiirsel bir zaman, uzam duygusu edinebiliyoruz. Hakikat gerçekten taşıyor ve algılamasak da, bizden bağımsız olarak varlık sürüyor. Biz kendi kentsel (uygarlığa bağlı) davranışımızı (gestus) bir imlemeye (notasyon) bağlamışız (tâbi tutmak). Bu imleme yaşama ilişkin bir karar, toplum örgütleme, siyaset yapma, erk kullanma biçimidir. Zaman ve uzam en uygun (!) biçimde bölümlenir, sınıflandırılır. Şiir (sanat) işte bunun için sapmadır. Aynı söylem, aynı im, ama başka yapı (dünya). Yalvaçlık, doğuştan taşıma böyle araya girebilir. Sezgi gelir, gün bitip gece başladıktan sonra tarlada buğday filizinin büyüyüp büyümediğini, bir çocuğun tanıma gelmez, düşsel salıncakta yüzergezer dünya resmini, aralıklardan varlığa sızan ve düzen veren tanrıyı (Allah) dillendirir. O güne değin tanımlanmamış, çoğu kez dışarıda bırakılmış kayan, görünüp yiten, yine de orada bir varlığı, şeyi imleyen imgeler (başka bir dağ, su, rüya, sükûn, çiçek, nasip vb.) dünyamızla ilişkisi kesinliğini yitirmiş bir yarı dünyaya taşır okuru. Başkasının (şiirin) dünyasında dolaşır gibiyiz. Öyle bir dünya ki zamanı ve uzamı bildiğimiz, tanımlamakta güçlük çekmediğimiz zaman ve uzam değil. Hem bir yandan onun süreği, anıştırıcısı, hem de bambaşka bir boyutta yeni bir zaman, uzam.

      İlginç olan yerli, iyiden yerli (otokton) sözcüklerin bizi bu düşler dünyasına, belirsiz aralıklara, koridorlara taşıması. Daha az sözcüğe eğilim belirgindir. Sanırım son sözcüğün, herhangi bir sözcüğün ( örneğin su) kendisinden kurtulan ya da kalan anlamı şiirde doruğu oluşturabilir. Su dediğimizde tüm bilinen, desteli çağrışımlarından ayıklanmış, bilmenin, deneyin, algının koşullarından sıyrılmış, orada, ötede de süren, olan suyu düşünebildiğimizde az çok şiir ortaya çıkmış demektir. O su yalnızdır, algımızın dışında gece de akar, eşlikçisiz, Tanrısız ve uzak. Tanrı düşüncesi böylesi genel bağlama ilişkin düşünce olarak şiire yerleşiyor olmalı. Zorunlu, kaçınılmaz bağlam, esir, mayi.

      İlk şiirlerin kaynağında yalnızlık tini ve bağıl kurgusu denli ergenlik kıvrantılarına dayalı suç(luluk) duygusu da baskın. İki duruş birbirini dengeleyemez ve giderek şiir günaha ve pişmanlığa gömülür. Masumiyet ve çocuk aydınlığı gecenin bir vakti kirlenir. Dünya (çocuk, cennet) aralıklardan sızan bir ayartmayla, suçla çökmekte, genç insan korkulu bir gerilim içine düşmektedir. Gerçekten usu, yüreği bölünmekte, varlığın sınırlarında son yargıya doğru hızla sürüklenmektedir. Cennetten kovulmak, kirlenmek ve zevk, günah ve arzu türünden çatışmalar şiirin eski, dingin ışıklı yüzeyinde yarı karanlık pütürlenmelere, dalgalanmalara neden olmaktadır. Şiiri ayakta yine de şiir olarak tutan şey kadim (eski) biçimler, ölçüler, dayatmalar, kalıplardır. Şiirin yapısal öğeleri, dengeleyicileri… Dağlarca’nın ilk kitaplarında görünür ölçü, uyak ısrarının nedeni (1930’larda yazmak, dayanılan şiir geleneği vb. tarihsel bağlam bir yana) günahın çözen, dağıtan, düzensiz, değersiz kılan kabarışına karşı kaleyi berkitmek, şiiri şiir olarak tutabilmek, savunmaktır. Böylesi koşullarda dramatik çatışmalardan, gök gürültülerinden, şimşeklerden oluşan bir şiir beklenirdi. Ya da zar altında dip, kılcal gerginliğin bilenmiş, keskin bıçak sırtı ışıltılarıyla çatılı bir şiir. Hayır, şiire, biçimine yansıyan böylesi bir dışavurumdan söz edemiyoruz. Çok derinlerde, utangaç, dip akıntısı biçiminde bilinçaltı bir ürkü, neredeyse dürtüsel bir ağrı beliriyor en çok. Esirgeyen, bağışlayan…

      Sıradan sözcükleri ve onların gösterdiği nesneleri saran büyü önemli. Bir hava gibi ama nitelikleri olan bir hava gibi... Oylum, ısı, akışkanlık, yoğunluk, koku, renk vb. özellikleri var havanın. Sarmaladığı sözcükler boyut değiştiriyor ve yeni dünya aralığın, ayrığın, farkın dünyası. Aslında bir tür sayrılık, marazilik, sapma kuşkusuz. Bunun bildik yaşantılarımızdan daha iyi ya da kötü olduğunu söyleyemeyiz. Sonuçta iyi/kötü, bu sapmadan doğuyor ermiş ya da yalvaç (ya da şair). Şiirlerini Dağlarca’nın, iyicil (Z. O. Saba denli değil) ya da kötücül (inceden pişmanlık) kılan hava okurlarının ve dolayısıyla dışarıdaki yurttaşların (şiirin yurttaşı olmayanların) tüm sağlam kanıtlarını, dayanaklarını sarsalıyor. Yoğun, kıvamlı sıvı yükseliyor ve bizi de dalgaları, kolları arasına alıp sarıp kucaklayıp (Bkz. İbrahim Yıldırım) yüzergezerleştiriyor. Nesneler bulaşık, havayla suyla sıvalı düşülkesinde (orada, başka yerde) yeniden ilişkileniyorlar. Tansıktan söz etmenin tam sırasıdır. (Etmeyeceğim.) Belki sinesteziden… (İleride.)

      Sürecin doruk yaptığı yapıt Çocuk ve Allah (1940) kuşkusuz. Arkasından gelen Daha bir bakıma evreni yeniden yalınlaştırma, çentikleme, sağlamasını yapma girişimi. Günâhla da hesaplaşılmış, sınavdan ya da eşikten geçilmiş, dünyayı bir de böyle dökümleme girişimi. Ama oraya geçmeden ikinci büyük ve Türk şiirinin başyapıtlarından biri olan Çocuk ve Allah’ı kavramam gerekiyor. Olanaksız bir tasarı daha başından... Bana öyle geliyor ki Dağlarca için bile bu (kavrama) olanaksızdır. Çünkü Dağlarca’nın şiiri o anda kendisinin durduğu yerle ve onun soluk alıp verişiyle ilgili, doğaçlama (?) bir şiirdir. Tüm sıkı yapısına karşın içedoğmuş, dışavuran, dökülen bir şiir. Böyle olduğu için ele avuca gelmesi zor, hep elden kaçırılacak bir şiir. Yani zamanların, uzamların üstünde bir şiir… Yakalanmayan, uçan, yorulmak nedir bilmeyen bir tanımdışılık.

      Başlıktaki çocuk ve Allah sözcükleri kendi başlarına zengin çağrışımlarıyla yeterince yıldırıcı iken ilişkilendirilmeleri bir sorunsal bağlam (paradigma) oluşturuyor. Okur, çocuğun ve Allahın nelerinin eşleştirildiğini ya da dışarıda bırakıldığını kendine göre biçimlendiriyor. En doğrusundan söz etmek çok zor... Bu iki varlığın özsel yakınlığına vurgu yapılıyor da olabilir. Bu ikisi birbirine karşı duran iki varlık da olabilir, karşıtlaşan varlıklar olmasalar da. İçkin kavramlar belki. Öte yandan çocuk Allah’ın gözünden dünyaya bakıyor olabilir mi? Allah tüm varlığın tanığı gibi duruyor, henüz suçlamayan bir tanığı. Çocuk başlangıçta onunla bir ve özdeşken bir süre sonra yolu ayrılıyor. Yuvadan zorunlu ayrılığa verilen tinsel tepki biçimlerinin sözcüklerle dışavurumu oluyor o zaman şiir. Doğru. Çocuğun uyumlu, bütün, özdeş dünya algısı çatladıktan sonra (Bkz. Lacan) sımsıkı o eski dünyaya (altın çağ) tutunma ve ululama ile (aslında daha çok tanımsız bir özleme) bırakılmışlık, suçluluk, yalnızlık ve altında ya da üstünde seyreden koşutlu arzulama, isteme, hazlanma duyguları arasında yalpalayan bir şiir. Geçmişe ilişkin sahiplik duygusu ve doygunluğu bir yanda, yitiklik (kayıp) ezinci öte yanda. Genç şair bu duygular arasında kararını güçlendirecek bilgi ve donanımdan yoksun olduğu için dilsel bir çocuksuluk (naiflik) ağına takılması kaçınılmaz oluyor. İyi de oluyor çünkü Türkçe şiire özgün bir duyarlık taşınmış oluyor, üstelik bir daha da yinelenemeyecek bir duyarlık.

      İnsanlar ergenlik dönemi arkasından hızla olgunlaşıp sertleşir, yetişkinlik konumuna geçer, yeni, baskın rolleri üstlenirler. Bu olgunlaşma, gelişme sürecine birebir uyum sağla(ya)mamaktan doğabilecek sonuçları anlamak gerekir belki de Dağlarca şiiri için. Çocuğun uzak, bambaşka düzgülere dayalı belirsizlikler dünyası geride anılaşır, yeni katı, biçimsel, öngörülü geçerlilikler dünyası çocukluğu yadsır. Üçüncüler beklenilen tepkiyi vermek yerine çocukluğu sürdürekorlar. Şair yaşı ilerlese de yiten şeyin canlı anısını koruyabilmiştir. Dediğim özel ortamlar bunu olanaklı kılmış olmalı. Bu aşamada konu, çocukluk düzgülerinin yetişkin dünyasının düzgüleriyle yine de geçerli olabilecek biçimde kümelenmesi ve kümeden her iki dünyayı anıştıracak, iki dünya da olmayan, iki dünya dışı aralıklarda gezen yeni bir dilin (anlatımın) çıkabilmesiyle ilgili. Öyle bir dil ki kendini katı dünyalara geçerli bir anlatım olarak kabul ettirebilsin, onun açıklıklarından sızıp buradalığımızı zıpkınlayabilsin. Dağlarca’nın yumuşak, özlemli, yaslı, çokyüzlü çağrışımlara yatkın dili bu süren şeyin şiiridir sonuç olarak. Ama Haiku davranışı (jest) da taşıyan bir dil. Belirtisi duruluk, saydamlıktır. Her anda saptanan görüntü tansıksı, beklenmedik, birdendir.

      Tüm bu varsayımlar okuma boyunca zaman içinde geliştirilecek ya da gündemsizleşecek girişimler, önermelerdir. Bunu da belirterek dildeki çokyüzlülüğe (Çokseslilik diyebilir miyim?) vurgu yapmak isterim bir kez daha. Ölçün dışı iki dünyadan, çocuğun ve Allah’ın dünyasından nitem (sıfat) alan, iki dünyadan düzgülenen ya da şifrelenen özgün şiir dünyası metinlerde odağı silerek ya da odağı sınırsızca genişleterek, sonsuz(luk)dan içe, dile düşen, inen bir çevrimle biçimlenerek, okurda, Allah’ın (sonsuzluğun) şiire girdiği, ona soluk (tin, can) verdiği izlenimi yaratmakta, eski kalıplarla gelen imgelere bile sıradışılık, özgünlük, bir ikilik özelliği eklemektedir. İmge kendi asal değerlerinin yanı sıra iki dünyadan beslenmekte, iki yöne özlemli uzanmakta, arafta açığa çıkmaktadır. Yeni sorum da şu: Bu aralıktan bulanık, belirsiz imge umulurken neden Dağlarca imgesi duru (berrak), özdeksiz, ağırlıksızdır. Sonsuzluk (Tanrı, Allah) duygusunu şiire aktarmayı sağlayan teknik nedir, şair bunu nasıl, neden uygulamıştır?

      Soruya zaman içerisinde yanıt vermeyi deneyeceğim. Ama Rilke’yle (Saatler Kitabı, 1899-1900) soru çerçevesinde bir karşılaştırma kaçınılmaz. İki büyük ozanın Tanrı’yla ilişkilerini doğru tanımlamak gerekiyor. Tanrı’yla (Allah) ilişkili olmanın dışında pek benzerlik olmadığı söylenebilir, kavram şiirin kaynağında duruyor olsa da. Rilke’nin Tanrısı dolduran ve dolan, sanatçıyla beliren, ortaya çıkan bir varlık, anlam bağışı. Küçük yaradılışlardan varılan büyük yaradılış ve kuşkusuz aynı zamanda tersi. Rilke’nin sorunu, adını koyarken; şair mi, Tanrı mı, demek. Buna karşılık Dağlarca’nın Allah’ı kirlenmenin öncesinde ya da sonrasında duran saflık, başvuru, idea. Çocuğun üzerinden herkesin içinden başlayan, yola çıkan ve kısa sürede terk eden, bilincimizin sınırlarında, uzak, belirsiz kıyılarında, ufukta gezinen varlık (duygu). Varlığının ortaya çıkışı yarılan bilinçle, çocukluktan çıkışla ilgili. Çocukların ve ölülerin Allah’ı yok. Şimdi bir Rilke alıntısı: “und manchmal war bei einem Kinde/ein grosses Stück von deinem Sinn.” (ve bazan vardı bir çocukta/büyük bir parça manandan senin.) [Bkz. Yüksel Pazarkaya, Reiner Maria Rilke, 2012, İstanbul, s.43.]

      Bana göre şairin dünyamıza iki dünyadan yaptığı çift yönlü çıkarmadır. Bu aktarım özgül tekniği kaçınılmaz kılmıştır ama yetmezdi. Okurun teselli arayışı tekniği tümlemektedir, diyorum ben. Buna Dağlarca üzerine tezlerden biri diyebilirim. Okur, dünyasından tümüyle sürgüne yollayamadığı öteki, bastırılmış, işlevsizleştirilmiş ama bilinçle ya da bilinçdışı anımsadığı dünyalara Dağlarca imgeleriyle yakınlaşmakta, kendi iptallerini devreye almaktadır. Şiire, tekniğe okurun katkısıdır bu. Şiirlerin okuru kendi yabanlıklarını giyip imgelere dağılmakta, katılmakta, ona kendi tansımalarını katmaktadır. Yazarın tiniyle okurun tini binişmekte, kesişim alanı çocuk ve Allah olarak belirmektedir. Bir bakıma yok-kümeden ya da sınırsız kümelerin sınırsız kesişim alanından söz etmiş oluyoruz.

      Öyleyse belki notları kesmenin de yeri sırası, çok ileri gitmeden. Giriştir, ilk yoklamadır bunun adı. Bu gençlik dönemi şiirlerine kim bilir daha kaç kez döneceğim, dönmek zorundayım zaten. Şiir hakkında yazılabilecek, buraya değin yazdıklarımı geçersizleştirecek üstelik, en iyi şeyi yapmak, birkaç şiir örneği aktarmakla mı yetinmeliydim yoksa? Ama daha önce ileride geliştirilmek üzere birkaç dipnotu düşmeden olmayacak:

      • Nasip’ kavramı ve imgesinin yeri, yazgıyla ya da armağan, vb. ile ilişkisi anlaşılmalı.

      • Yahya Kemal’in poetik duruşu ile Dağlarca’nınki özenle ayrıştırılmalı. Yahya Kemal (aruz) ya da ardılı Tanpınar (hece) şiirinden onunkini, görünür benzerliklerine karşın, ayıran şey nedir? Yer yer açık Yahya Kemal yapı etkileri taşımakla birlikte Dağlarca’nın neredeyse saltıklaştırılmış bireyine (özne) karşın, Yahya Kemal’de daha alanlara seslenen, epik hazcı (hedonist), hatta divan geleneklerinden el alan bir anonim ben sözkonusu. (Bu konu özellikle geliştirilecek.)

      • Çocuğun Allahsızlığı izleği (çünkü kendisi Allah) kalıcı, hep savunulmuş bir izlek mi?

      • Fiilsiz Dünya’da (Çocuk ve Allah, 32) şöyle iki dize var: “Her şey Allah kadar mevcut ve hareketsiz/Her şey namevcut!

      • Gece Gökleri’nden (Çocuk ve Allah, 37): “Bir sessizlik parıltısı içinde/Kainat en güzel hatıradan!”

      • Anneden, çocukluğundan kopan çocuk geceyi keşfeder. Kimi şiirlerde ormanların, ağaçların, kuşların geceleri nerede olduklarını sorar Dağlarca. Nur. Nedamete evrilir. (Gündüz, Çocuk ve Allah, 55)

      • Gece Yarısı’ndan (Çocuk ve Allah, 56): “Rabbim bırakma beni korkuyorum/ki bütün azalarım yaşamakta.

      • Fidan’dan (Çocuk ve Allah, 212): “Arzular Allah’a karşı,/Çocuk avuçlarından beyaz.

      ***

      http://www.turkishculture.org/showpic.php?src=images/image_all/Literature/literature/fazil_husnu_daglarca(1).jpg

      Havaya Çizilen Dünya

      Yalnızlık sabahların yaşadığı yalnızlık;

      Suların içindeki ışıklar kadar ılık.

      Hüzün, o mısralardan dudakta kalan hüzün;

      İkindi üstlerinde aydınlığı gündüzün.

      Uykular, ilk gençliğin gündüz gibi uykusu,

      Vücudun balık olup içinde yüzdüğü su.

      Sessizlik geceleyin yolcusuz sokaklarda;

      Sükûn dalgalarının ortasındaki ada.

      Ruha uzak bir şehir içinden geçen rüzgâr,

      Ayrılıktan önceler, ayrılıktan sonralar.

      Müzelerde o ölü zaman, o gölgesizlik,

      Yüze değen eskilik, sonsuzluk, kimsesizlik.

      O kadar siliktir ki bir bayram günü şiir,

      Uyurken akla gelen son hayaller gibidir.

      Hayatın oyundaki sükûna değen sesi;

      Çocuklukta her yeni sınıfın ilk dersi.

      Müzikten sonra içi dinlemek uzun uzun:

      Bir resimdeki davet, bir heykeldeki sükûn.

      Öyle sevgililer ki bir kere görülmüştür,

      Hatıraları ömrün gecelerince yürür.

      Duyulan sılasıyla sezilen o beldeler,

      Geçer yelkenler gibi enginden birer birer.

      Dudakların habersiz söylendiği şarkılar:

      Vücudun ağaçlardan önce duyduğu bahar.

      Çiziyorum havaya dünyamı bir çiçekle

      Ve hayran bakıyorum bu rüya gibi şekle.

      (Havaya Çizilen Dünya, 935, s.26)

      *

      Her Şeyin Sustuğu Yer

      Hani bazen zaman kaybolur en kalabalık yerlerde bile

      Kalır bir ancık kendi varlığının dışında herkes ölmüş gibi;

      Şeytan geçti, der birisi, değişmiş sesiyle.

      Ah ben o büyük yalnızlıkların garibi,

      Ah ben isterim hayatım dünyalarca silinsin,

      O her şeyin sustuğu, Tanrı’nın bile yaşamadığı sessizlikler için.

      (Havaya Çizilen Dünya, 935, s.40)


      *

      Bu Eller miydi

      Bu eller miydi masallar arasından

      Rüyalara uzattığım bu eller miydi.

      Arzu dolu, yaşamak dolu,

      Bu eller miydi resimleri tutarken uyuyan.

      Bilyaların aydınlık dünyacıkları

      Bu eller miydi hayatı o dünyaların.

      Altın bir oyun gibi eserdi

      Altın tüylerinden mevsimin rüzgârı.

      Topraktan evler yapan bu eller miydi

      Ki şimdi değmekte toprak olan evlere.

      El işi vazifelerin önünde

      Tırnaklarını yiyerek düşünmek ne iydi.

      Kaybolmuş, o çizgilerden

      Falcının saadet dedikleri.

      O köylü çakısının kestiği yer

      Söğüt dallarından düdük yaparken…

      Bu eller miydi kesen mavi serçeyi

      Birkaç damla kan ki zafer ve kahramanlık.

      Yorganın altına saklanarak,

      Bu eller miydi sevmeyen geceyi.

      Ayrılmış sevgili oyuncaklardan

      Kırmış küçük şişelerini.

      Ve her şeyden ve her şeyden sonra

      Bu eller miydi Allah’a açılan!

      (Çocuk ve Allah, s.12)

      *

      Ablamla Aramızda

      Ablacığım, nerede o günler

      Yeşil erik yerdik sadece.

      Dersleri çabuk bitirip

      Tahrir yazardık her gece.

      Artık kemanını bazan çalıyorsun,

      Çocuklarından vakit kalmaz.

      Yazık amma itiraf edeceğim

      Seni seviyorum daha az.

      (Çocuk ve Allah, s.15)

      *

      Ağır Hasta

      Üfleme bana anneciğim korkuyorum,

      Dua edip edip, geceleri.

      Hastayım ama ne kadar güzel

      Gidiyor yüzer gibi, vücudumun bir yeri.

      Niçin böyle örtmüşler üstümü

      Çok muntazam, ki bana hüzün verir.

      Ağarırken uzak rüzgârlar içinde

      Oyuncaklar gibi şehir.

      Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum

      Ağlıyorsun, nur gibi.

      Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha

      Duvardaki resimlerle, nasibi.

      Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,

      Büyüyor göllerde kamış.

      Fakat değnekten atım nerde

      Kardeşim su versin ona, susamış.

      (Çocuk ve Allah, s.16)

      *

      Çocuklar Korkunç Allahım

      Çocuklar korkunç, Allahım;

      Elleri, yüzleri, saçları.

      Uyurlar bütün gece

      Yok sana ihtiyaçları.

      Çocuklar korkunç, Allahım,

      Bebek yaparlar haçları.

      Aşina değiller hatıramıza

      Severken aynı ağaçları

      (Çocuk ve Allah, s.26)

      *

      Sessizlik

      Güller gibi duran eşya

      Eşyada yaşayan diyar.

      Ortalıkta bir yalnızlık,

      Birisi kaybolmuş kadar.

      Bir aynadan geçmiş sanki

      Rüya gibi esen rüzgâr.

      Beyaz bir fanus içinde

      Yüzen ve yüzen balıklar!

      (Çocuk ve Allah, s.35)

      *

      Hayret

      Nasıl dönerler Allahım evlerine,

      Ne götürürler, avuçlarında, günden.

      Vaktaki sular karardı ötelerde

      Nasıl geçer lahzalar yaşamamın üstünden.

      Nasıl örterler Allahım kapılarını

      Neler bırakırlar dışarda.

      Ki başlar daima geceleyin

      Nasıl bir hayat, sokaklarda.

      Nasıl yakarlar Allahım lambaları her gece,

      Nedir ellerin o büyük sabrı.

      Karanlıklar içinde bırakmak

      Ve seyretmek hatıraları.

      Nasıl okurlar Allahım kitaplarını

      Hiçbir şey düşünmeden,

      Çiçekler severken toprağını

      Yıldızlar titrerken.

      Ve nasıl gelir Allah’ın uykuları,

      Sırları devreden oluklar.

      Arzu ve nedamet dolu

      Nasıl uzakta, çocuklar.

      (Çocuk ve Allah, s.72)

      *

      Rahatlık

      Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

      Yine çiçekler açacak dallarda.

      Dallarda açan çiçekler gibi,

      Yine çocuklar uyuyacak masallarda.

      Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

      Yine uykular havuzda dibe gidecek.

      Havuzlarda kaybolan uykular gibi,

      Yine çocuklar mektebe gidecek.

      Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

      Yine göklerden mavi gölgeler inecek yere.

      Toprağı nurlandıran mavi gölgeler gibi,

      Yine çocuklar gülümseyecek, askerlere.

      Sen büyüdüğün vakit çocuğum,

      Yine meltemler geçecek denizlerden.

      Denizlerden geçen meltemler gibi,

      Yine çocuklar olacak, rahatlık veren.

      (Çocuk ve Allah, s.90)

      *

      Nasihat

      Senin saçların varsa altın gibi,
      Benim de vardı eskiden.
      Çocuğum uyuma geceleri
      Saçlarındır karanlıklarda giden.

      Senin ellerin varsa nur dolu,
      Benim de vardı uzaklarda.
      Seyret geceleri çocuğum
      Ki nur dolu başaklarda.

      Senin kirpiklerin varsa rüyadan,
      Benim de vardı uyku gibi.
      Yum gözlerini geceleri çocuğum
      Ki rüyalar bırakmaktadır kalbi.

      Ve senin duaların varsa,
      Benim de vardı,
      Çocuğum geceleri dua et
      İnsan uzaklaşabilir Allah'tan.

      (Çocuk ve Allah, s.94)

      *

      Çayır

      Neden geçersiniz kapımdan,

      Siz Allah’ın vakitleri.

      Gecelerin sonsuz karanlığında,

      Neden kuşlar uçuyor, ruhumdan.

      Ve neden daima gerilerde,

      Semaların ve hayatın en güzel yeri.

      Ve neden Venüs’ü kaybettik,

      En güzel mermerde.

      Uykular aydınlık nur gibi,

      Neden, sularda mavilik.

      Topraklar ve şarkılar geçmiş;

      Neden bulamadık nasibi?

      Neden akıl ermez gecelere,

      Yıldızlar silinir, neden.

      Çocuklar, ey tanıdıklarım,

      Neden aşka ve zafere?

      (Çocuk ve Allah, s.106)

      *

      Rahatlık

      Var Allah'ım bir şey var bu toprakta

      Ağaçlar büyür ansızın.

      Bitmez tükenmez sular çıkıyor

      Ki kalbe lahzalar taşımakta.

      Ki nasip bulur herkes bir başakta

      Geliyor çılgın atların nal sesleri.

      Ruha garip arzular veren

      Garip dağlar ki uzakta.

      Çiçekler ki her sabah uyanmakta

      Kalbin ve vaktin şaşmaz cihetleri.

      Parıldar sonsuz mevsim,

      Rüzgârlarla yaşayan yaprakta.

      Büyük memleketler ki şafakta

      Dünyanın başka hayatlarından.

      Fethin denizler kadar isabetli,

      Dolaşır, hatırlar bayrakta.

      Çiftçiler durmadan ne aramakta

      Ve uykular ve yaşamak ve sevmek.

      Çocuklar niçin daima düşer?

      Var Allah'ım, bir şey var bu toprakta.

      (Çocuk ve Allah, s.110)

      *

      Çocukların Askerlik Oyunu

      Tüfek başına, askerlerim,

      Garip bir düşman var elbette.

      Muhterem ağaçlar perişan oldu:

      Altın yapraklar dökülmekte.

      Tüfek başına, askerlerim

      Karanlıklar indi, neden.

      Kırk haramilerden hazineyi, alalım, gecikmeden.

      Tüfek başına, askerlerim

      Kirpiklerimizde geceler tadı.

      Yükseldi güneş, uçuştu kuşlar,

      İhtiyar adam kımıldanmadı.

      (Çocuk ve Allah, s.114)

      *

      Allah’a ve Bize Dair

      Allah ne kadar büyüktür,

      Ekinlere güneş verir çocuğum.

      Beni mavi sabahlara devreder,

      Mavi güller gibi uykum.

      Allah ne kadar büyüktür,

      Kuşlar gönderir dallarımıza.

      Karanlıklar kalbe dolduğu vakit,

      Nasibi terk ederiz bir yıldıza.

      Allah ne kadar büyüktür,

      Yol verir gemimize denizler üstünden.

      Garip sonsuzluklar duyarız

      Sular akarken, bulutlar yürürken.

      Ve Allah ne kadar büyüktür çocuğum,

      Şükrolsun ruhumuz şimdi.

      Nihayetsiz asırları içinde

      Bizi tesadüf ettirdi.

      (Çocuk ve Allah, s.124)

      *

      Bir Ülke

      Bir ülkeyi arıyorum.

      Düşünceden geçen ıtır.

      Bir ülke ki sükûn mavi

      Bir gül gibi açacaktır.

      O mavimsi zamansızlık,

      O mavimsi akan asır.

      Bir ülkedir ki Allah’ı

      İnsanı, yalnız bırakır.

      (Çocuk ve Allah, s.129)

      *

      Heykel

      Seni resmedeceğim taşa ve mermere,

      Ve geceler içinde, ağlayarak,

      Karanlıklarda ziyaret edenleri,

      Bir günah gibi çarpacak.

      Düşünebildiğim – kadar kör,

      Sevebildiğim – kadar kahpe.

      Ölüm sırrıyla uzaktan,

      Sirayet eder kalbe.

      Kırmızı güllerle çevrilmiş,

      Islak ve beyaz.

      Göklerin yavaşlığı gibi mahzun,

      Ve anlamaz.

      Seni resmedeceğim ağaçlar arasından,

      Evliyalar ve sularda yalnızlık.

      Biraz aşikâr Allah’a,

      Biraz kırık.

      (Çocuk ve Allah, s.154)

      *

      Devam Eden

      Çeşmeler ki rahatsızlık verir kalbe,

      Gece yarısı, geçen arabalar gibi.

      Meçhul bir çocuk yastıkta yer değiştirir

      Ve bir serinlik duyar hayatın nasibi.

      Harap şehirleri çeviren çirkin dağlar,

      Varlığın talihine iştirak etmek.

      Ve bilinmez serçeler ki bahçeme kondurur,

      İçim onları uzaktan severek.

      Yüzüme değdikçe bazı bazı,

      Beni dehşetle titretir elim.

      Komşularım ki gündüzleri işe gider,

      Gece ne yaparlar ah bilmek isterim.

      Uyku içinde bir göl ki yalnızca rüya,

      Neden sonra yaşamak.

      Dallar nedametle eğildi yerlere,

      Kalmadı topraktan başka inanacak.

      (Çocuk ve Allah, s.200)

      *

      Hareketsiz

      Uykular mı canlanır uzaklardan

      Hayır onlardan daha sonra.

      Çirkin kuşlar mı nasibi arayan

      Hayır hava sallanmıyor.

      Ormanlar mı dehşetle susan

      Hayır mevsimlerden habersiz.

      Ey Allahım sezilmez vakitlerinde,

      Hastalar mı kımıldar uzaklardan.

      (Çocuk ve Allah, s.249)

      2.BÖLÜM

      Daha (1943), Çakır’ın Destanı (1945), Taş Devri (1945)

      Başka bir düzeyde ise bu kaynakların çevrime sokulması tartışmalı geliyor bana. Gerçekten birebir, somut tanıklığı şiirin tümü için (diyelim) bir açkı olarak kullanabilir miyim çekincesiz? Şairin (Dağlarca hakkında yazdığıma göre ‘ozanın’) kendisi hakkında sözüne, söz konusu olan şiir(i i)se özellikle güvenme(melisin), diye bir ilke kurmuşum içimde. Haklı ya da haksız olduğumu söyleyemem. Hele de durma yumurtlayan, yumurtladıktan sonra da dönüp, bu benden mi çıktı diye bakan, bununla da yetinmeyip herkesi kendi yumurtasına ağzı açık bakmaya zorlayan bir yaklaşım neden irkilticidir benim için, bunu da ayrıca anlamam gerek. Beni tedirgin eden kuşkusuz odakçıllık (Tanrıcılık) olsa gerek. Şiiri böyle mi anlamalı; saçılma değil, yoğunlaşma kuramı olarak. Kilitlenen, kara maddeye gömülen, birleşen bir şiir anlayışıyla ayrıca okur olarak hesaplaşmam kaçınılmaz bu gidişle. Şiir konuşur mu? Bu konuda Cemal Süreya bir şey söylemiş olabilir mi? Şaka bir yana yapısöküm, (t/c)insöküm ya da mitkırımı, büyülenme karşıtı (anti-fan diyeyim) bir yordam, belki, Dağlarca gibisine daha iyi bir giriş olabilir. Yaşamımız boyunca davranışlarımız, sözlerimiz vb. gerçekten bağlamsal, sözün özü yerlemseldir. Gerçi her bağlamsal an geçmiş ve geleceğin yakın, uzak bağlamlarından eteklenir. Yine de anmak, anlatmak, yorumlamak, eleştirmek türünden tasarı, özgün anı yerinden bir ikinci kez daha oynatır. Üstelik geçmişsiz geleceksiz (yad) bir bağlamsızlaştırma anlamına gelir bu. Hiç ekleme yapılmasa, nesnel bir kayıt yapılsa da (ki kuşkum yok aşağıdaki kaynaklar için) başka zamanların, uzamların gözüyle yeniden bakılmaktadır oradaki (yerel) söze.

      Belki yeri gelmişken güzel söz düşkünlüğümüze, aforizmatik deyişe değinmeliyim. Birini tanıyacaksan sözünün aylasına bakacaksın. Sözünü kırpıp cımbızlayıp çekersen, hatta o kişi her kimse, kendi sözüne böyle yeltenirse, tut kelin perçeminden. Oradan şamata, allı pullu yalancıktan bir gökyüzü, yaldız çıkar. Bunu yapan insanın kendi de olsa indirgemiş olur sözü yalıtılmışı. Hiç sevmem ve tutmam usumda, belleğimde. Hatta içimden direnir, sözün boşluğuna, ardına bakarım bir şey görür müyüm acaba diye. Zordur arkada, boşlukta bile, görmek.

      Buraya değin yaptığım yönteme girişti.

      Benim Dağlarca araştırmam (‘Bir Köpeğin Araştırmaları’) mityıkıcılığı üzerinden seyredecektir. Bu çaba okumamı kırabilir ve mit (Dağlarca) orada sapa sağlam, belki daha yüceleşmiş olarak kalabilir. Kusursuzluk yalnızca başkalarında kırılmaz. Put kıran en son kendini kırmadıkça kandırandır.

      Daha’da (1943) ne yaptı Dağlarca? 1991’de şöyle diyor: “Yapıtlarımız basamaklara benzer. Kendimize inerlerken bir yükselmeyi yaşarlar. Bu yükselmenin adını koyabilirim: Evreni, evrendekilerin hepsini; hayvan, insan, bitki ayırt etmeden yaşamak.” (Dağlarca’dan aktaran Arpa, s.45) Bundan önce iki kitabı yayınlandı: Havaya Çizilen Dünya ile Çocuk ve Allah. İlk kitabı dışında yapıtlarının tümünün bütünlük taşıdığını söylemiş Ertan Mısırlı’ya: “Yapıtlarımın ilk dışında hepsi bütünlük taşır. Bunlar belki de bilinçaltımdaki kalıcılık isteğimdir. Yapıtlarımın hepsi bakışlarımdır benim. Onlarla görmek isterken, görünürüm de. Görmek isteklerim göründüklerimin bin katıdır.” (Dağlarca’dan aktaran Mısırlı, s.40) Aslında anlaşılıyor ki tüm yapıtlarıyla tek yapıtın peşine düşmüş, evrenseli düşlemiş, yan(k/s)ılamış… İzleksel (tematik) bir (tek) şiir yazmış… Şöyle bir şey canlanıyor gözümde. Kafasında karanlık bir evren tasarı (proje) var. Orasına burasına yıldız, gökada, samanyolu, kara delik vb. yerleştirip evrenin yapıttan yapıta haritasını çiziyor. Kafanın içindeki önsel (a priori) evren Dağlarca yazdıkça dışarıda adım adım somutlaşıyor, beliriyor. Ya da bir ezgi, beste var. Uzamın, zamanın içinden kopuk kopuk sesleri, notaları ortaya yapıtlar biçiminde dökülüyor. Ezgi, müzik kafanın içinde… Bizse yalıtık tek tük notaları işitiyoruz ve ezgiyi bu tek imlerden tümlüyoruz kendi anlağımız içinde. İşte bu Dağlarca mitlerinden biri olabilir, eksiltilmesi gereken: Şiiri doğuştan hazır geldi. Bunu kabul edemem. Sorum şu. Gerçekten şiir, kafasının içinde, çok önceden bitmiş bir ezgi ya da evren olarak biçimlenmiş miydi? Evrimin dışında mıydı? Böyle bir şey olabilir mi? Olamayacağına göre gizli, görünmez şiir evrimini çıkarmaktı boynumuzun borcu. Onun şiir serüveninin diğer Türkçe yazan ozanlardan ayrımı, şiirine bakışımızı da biçimlendiriyor bence. Diğer ozanlarımız dille ve şiirle ilişkilerini geleneksel yordamlara, gözlerini içinde açtıkları dünyaya uygun yürütürken, Dağlarca en başında felsefi (varlıkbilimsel, ontolojik) bir meselin peşine takıldı ve şiir bu sorgusundan düştü önüne. İlk izleği varlığa iliştiği, evrensel kavrayışa bağlandığı için okur, ozandaki evrimi, Dağlarca okudukça kaçırdı, eksiltti. Oysa evrim duygusu bilinci rahatlatır. Bunu göremediği yerden Tanrı(lar) üşüşür insan(lık) üzerine. Demek istediğim tersinden bir evrim de sözkonusu değil yanlış anlamıyorsam poetikasında. Ama devrimden şöyle söz edebiliriz. Önsel evreni içinde parmağıyla dokunduğu boşlukadada öngörülmüş yıldız–tin açığa, ortaya gelir bir anda (Devrim.) Ya da araya ses (nota) girer. Bize, okurlara yıldızdoğum, sesdoğum gibi, devrim gibi gelir.

      Bu ufuk genişliğine harcanması için gerekli emek-zaman olanaksız (görünüyor) çünkü. Dağlarca’nın kişisel öyküsünü, serüvenini de bu çerçevede anlamak isterdim. Ne okudu, kimi, nece? Kafamın içi soru dolu. Dağlarca başkasın(ı okumay)a katlanabilir mi(ydi)?

      Dağlarca’ya rağmen Havaya Çizilen Dünya’nın da bir dünyası (bağlamı) olduğu kanısındayım, dışarıdan sızmalara, heveslenmelere, yerleşik kuralları sınamaya, tıpkılamayla öğrenmeye dönük bir (evrensel) şiir temriniydi o. Diyelim resim akademisi öğrencisi anatomi dersi görmekte, resim tarihinin büyük örneklerini tıpkılamakta, kendini resmin birikimi üzerinde sınamaktadır. İşte Dağlarca şiir-yaşam izlencesine başlamadan önce özellikle tekniğe ilişkin bir dizi sorgulama, deneme yapmıştır. Sonra birkaç yıl içerisinde başlangıçta sezgisel diyebileceğim komedyasına (Balzac, Zola, vb. gibi) soyunmuştur. Gerçekten erken dönemlerinden başlayarak iç içe küme kuramlarına benzer biçimde iç içe imge kuramlarıyla kurgulamıştır yapıt-halkalarını. Her yapıt büyük yapıtın (komedya) bir baklası, her yapıt kendi bütünlüğü içinde tek imge, her yapıt-imge de bu ana, bağlamsal imgeye ilişik, ona yönelik bir dizi alt imgeden (küme) kurulu. Genel denklemi okur büyük yapıtın hangi aşamasında, eşiğinde bilince çıkarabilir? Neresinde yapıtın aşamaları, tek yapıt, kendini tüm yönlerde aşan göndermeleriyle okur bilincine gelir? Okur bir kitapla yaşadığı aydınlanmanın geçiciliğini, tüm yapıtın görüsüne, aydınlanmasına hazırlandığını kavrar ve ne zaman Dağlarca aydınlanması (tüm yapıt) yaşar, bu sorular arka arkaya dizilecek ve sorulurken yanıtını getirecek.

      Daha; ozanın kendi sultanlığını kuran, adını koyarak varlıklara, devletini çatan dilim, halka ya da bakla (girişimi). Tanrı-imparator (ozan), Ol buyruğunu salıyor ve varlığı adlandırarak devletini belirliyor, sınırlarını genişletiyor. Birinci bölüm (Üçüncü Halim) kurucunun kendini ve yetkisini kavramasıyla ilgili. Ben, ikinci ben olan senden kopan oluş (zuhur), belirişin adılı o, üçüncü hal, bizi, okuru evrenin maddeleri, nesnelerine taşıyor. Burada erkin ortaya çıkışı (tezahürü) önemli… Ben, nesneleşme eytişimiyle O(radaki) olur: Üçüncü hal. Artık vardır ve adlandıracak, adlandırdıkça nesneler ortaya çıkacak, dizilecekler, tarım, hayvan, bitki, asker vb. devletin öğeleri (unsur) sözcük sözcük belireceklerdir.

      Daha ne gelecek varlığa? Hayvanlar gelecek II. bölümde. Yaratılan dünyanın hayvanları çıkacak ilk. Doğurgan, süt dolu inek; ‘Sarı gözlerimi yumuyorum/ Verdiğim saadetten,’ diyecek. (33) Yolu tanıyan manda, at, sinek, vb. hayvanlar insana kılavuzluk edeceklerdir.

      Hayvanlar ve tarımdan sonra askerler gelir. Çünkü ekmeğe iye (sahip), iyeye er gerek: Bekçi, dizi, güvencelik gerek. Benim Askerlerim. (IV) Böylece çatılan evrenin bir yerlemi (koordinat) olur. Şunu düşünemeyiz. Yaratılan evren, yaratıcı öznenin bilincinden yansır. Hayır, zaman zaman nesnenin, varlığın bilinci katılır sürece. Nöbetçinin sesini duyarız. Bilincin içindeki bilincin içerisindeyiz. Ayraçlar açılmış, askerlik tüm ortamıyla, sonuçları, öyküleriyle (mektup, aynılık, silah, matra, tekmil) aşağıdan süzülmüş, sızmaktadır. Evrenin yerleşim düzeni içerisine (diziler) Orman girer V.bölümde. Askerler gibi bir varlık bileşke erkidir (kuvvet) orman. Varlıkta büyüklüğü, genişliği, oylumu, dişiliği simgeler. Ağaçların çok, uzun, yeşil olduğuna ‘şahid’ oluruz. (88)

      Ahirzamanlar’a gelmiştir sıra. (VII). Bu olasılıklar evreninde fena havaya tutulmaktan kurtulamayacaktır dünya. Yaratan pişman mı peki? “Benimle ve edebiyatımla meşgul olana lanet olsun,/ Ben karanlık yolumda yalnız gideceğim./ Hayvanları ve şekilleri,/ Çırılçıplak seveceğim.// Harp oluyormuş umurumda değil, Rüyasını yaşıyor ahali./ Aynı yeşil suların seyrinde/ Suların, ekinlerin hali.” (103) Her şey sökün etmiştir: Ölüm, kolaycılık, ağırlık yitimi, görmek. Aslında neyi görürüz, ne anlarız ölmekten? (Nasıl ölürüz?)

      Tanrı (ozan) erkek olduğuna göre Kız Gecesi (IX. bölüm) göz süzer, ayartıcıdır: “Örtmüşüz gözümüzü, hissediyoruz,/ Bir şehvet ve rüya yığını” (145) Gece dolmaya, baştan çıkarmaya başlar: “Hayvanların padişahı gecedir,/ Simsiyah ve tüylü gece.” (147) “Sıcak, yeşil” karanlık. (148) Evrenin şehvet sayfası çizilir. (Rakkas)

      Dağlarca’nın Daha’sı Tevrat’ı yansılar: Yaratılış (Tekvin), Çıkış, Levililer, Sayılar, Yasa’nın dönüşü (Tesniye). Kendi (Dağlarca) evrenini (kozmos) çatıyor, mitini kuruyor ve erken okurunu geleceğin Dağlarca evreni yurttaşlığına hazırlıyor. Burada ozanın gizil inancını, özgüvenini, gelecek (en son) şiirinden esinlenişini yaman merak ediyorum. Hangi insan, sanatçı sezgilerine de dayanıyor olsa, böylesi Tanrısallığa soyunur, hele Tanrılar öleli üzerinden birkaç yüzyıl geçmişken. Tanrı-olmamaklık cesareti, saltık Tanrısızlık bunun bir açıklaması olabilir belki. Dağlarca tüm inanç söylemine (retorik) karşın, Türkân Yeşilyurt’ların onca vurgusuna, kanırtmasına karşın trajik bir Tanrı-kopuşu, Tanrısızlık bunalımı yaşadı ve Tanrıca dil (Türkçe) kara yergisel bir ilintisellikle buradan geldi. Bu deneyimi dilselleştirmek kolay olmasa da kendi kişisel ve erken hesaplaşmamı göz önünde tutuyorum burada. Çocuk ve Allah’ı saltık kopuş (çocuğun tanrı’dan kopuşu) değişmecesi olarak anlamak çok mu düşlemsel, yapay bir girişim olurdu? Birçok şeyi belki de tersten okumayı denemek gerek.

      Sorular soruları getirecektir Dağlarca okumam boyunca.

      Sözün özü uyak Arşimed kaldıracı, poetikanın tutamağı, kıbledir. Yalın kalıp şiirin becerisini, anlatım yeteneğini daraltırmış gibi gelse de bence böyle bir sınırlama getirmediği gibi engelli koşuda zaferin vaadi (olan) en büyük engel işlevini görmekte, şiir bu dar geçitin üstesinden gelip şiirleşmektedir. Bu içinden geçildiğinde erkek (ozan, vb.) olunan büyük törel (yazı töresi) sınavdır. Büyük şiir duygusu kendine bu deli gömleğinden yolalır, cenderede akıtır suyunu, oradan sağ ve şiir (olarak) çıkmaya bakar. Dağlarca’da yapı (biçim) gereçlerinin böylesi işlevlere bağlandığını şimdilik ileri sürüyorum. Şiirinin büyüklük (yücelik) duygusu sözü edilen bu biçim özelliğine ne borçlu? Soru(m) bu.

      İmgesinin çözümlemesi elbette yapılmalı ama bu karşılaştırmalı bir çaba olur, imgenin taşıdığı şiir gözden kaçırılmaz, evriminin şiirin gelişiminde işlevi ortaya çıkarılabilir, tutarlılığı tartışılabilirse. Yoksa yapıdöküm (yapısal envanter diyelim) çabalarını çok da anlamlı bulmuyorum. Betimleme, saptama, tanımlamayla yetinen bir çözümleme eksiktir kanımca. Şimdi Daha’yı, Türklerin sahneye gelişine dek, 10 perdelik ölümle biten (Fatiha) bir evrenoluş (-kuruluş) oyunu gibi tasarlayan Dağlarca’nın bu evrenin içerisine insanı koyduğu ve köşe bucak gezdirdiği bir sonraki yapıtı Çakır’ın Destanı’na geçebiliriz.

      Bir ayraç: Tikel okumaları okumanın arkasında sürdürülen üst(meta)okumalara bağlamak ve halkalar boyunca taşınan öğeleri (duyarlık ve imge diyelim biz de Dağlarca gibi) ikinci ve daha geniş bir düzlemde (bağlamda) yeniden kavramak, izlediğimiz yöntemin eksenlerinden birini oluşturmalı, belirtmeliyim. Yine, bunu başarıp başaramayacağımdan ayrı olarak…

      Yanlış saymadımsa 118 fresk ya da tablodan (resim, gravür, ikon, vitray, şiir?) oluşan kitapta Adem (Havva değil) yeryüzüne gelecek ve sınavlardan, serüvenlerden geçerek, yaşamın döngülerine bağlı inişli çıkışlı bir yolculuktan sonra çevrim tümlenecek, çember kapanacaktır (ölüm). Kendisinde sözcüklere karşı şehvet dikkati olduğunu, onların tüylerini saydığını 1991-2’de söyleyen (Arpa, 2010, s.44) Dağlarca, örneğin Çakır’ın Destanı’ndaki ilk ve son şiirlere ayraç içinde şu arasözleri, başlıkları koyuyor: Çakır’ı tanırsınız./ Çakır, yürümüştü./ Çakır, bir akşam kahvesini içtikten sonra ilk rüyasını gördü./ İlerde bir şey vardı./ Çakır, varlığına soruyordu./ Bazen kulakları çınlıyor, halkın ayak seslerini duyar gibi oluyordu./ … Sabah ve akşam saatlerinde iki ayrı insandı./ Hasta olduğu günler daha kalabalıktı./ Ölüm çirkinliğinden kurtuluyor, yaşadıkça güzelleşyiyordu./ Sayım günü Çakır’ı da saydılar./ Artık cihan türküsünü işitiyordu.

      Varlığın bağrına düşen saadet bir destan gibidir ve her şeyin destanı vardır, öyle ki sonunda ‘Binlerce sene sonra, ansızın,/ Ben destan olacağım,” diye başlar söze Dağlarca. (3) Çakır kimdir ve onu nereden tanırız? Bu sorunun ses-imgesel bir çağrışıma bağlanıp bağlanmayacağı tartışılabilir. Belki yaşamöyküsü ipucu taşır, ozan tanıklıkları. Onu bir yerden değil, anlatıcı anlattıkça, durumları, ilişkileri, tepkileri içre tanıyacağımızı söyleyebiliriz ama. Yaşadıkça, eyledikçe, anlatıldıkça Adam, Adem (insan) Çakır olacak, çakırlaşacaktır. Çakırın sözlük anlamına bakmak gerekiyor, kişisel nedenleri bir yana bırakacaksak eğer. (Baktım: Açık mavi, hareli ela.) Sözlük anlamı ozanın ad olarak Çakır’ı seçmesi için yeterli nedeni vermiyor olsa da ben adın canlı, dirimsel, acar, çakarca, kıvılcımlı, Prometheus’ca çağrışımına ve buna bağlı dolaylı, anıştırıcı, türeyimsel imgelerine bağlanma yanlısıyım açıkçası. Ama açık olan şu, eğer her şeyin, gecenin, şehrin, çarşıların, meyvelerin, çocukları büyümüş babaların, ateşin, mangalın destanı varsa ve elimiz, yüzümüz, ayağımız bu destanlarla uzuyorsa, en uzun parmağımı sözlükte gezdirir, bir sözcüğün üzerine basarım ve başlarım onun destanını yazmaya. Parmağımı kaldırıp baktığım yerdeki sözcük ne mi? Çakır. Şimdi bu otoportre çalışmasını özetleyelim:

      (Sarhoşken bir kişilikten dışarı taşardı.)

      Anası anam

      Vücudumu terk ederek uyusam.

      Masama kırık kadehime

      Kime? (27)

      (Aradığı şey bir fikir, bir inanç, bir varlık gibiydi.)

      Su içerdi tenhada.

      Büyük hayvanlarla aynı çağda.

      Şifa olacak bir haber.

      Eski şarkılarla beraber. (111)

      (Her akşam ayağını yıkarken eski bir saadetle ürperdi.)

      Dinliyordu ayaklarım, memnun.

      Pırıltısıyla sonsuzluğun.

      Birbirine değmiş bakışlardan bahtiyar.

      Ansızın dönmüştük ilk insanlara kadar.

      Sen, para istemeyi unutmuş.

      On kuruş. (116)

      (Sıktığı ellerin hepsini seviyordu.)

      Yüzünden daha genç elleri vardı.

      Hafif ve ağaran elleri vardı.

      Henüz aptes almış elleri vardı.

      Bıçağın sapıyla güzel elleri vardı.

      Elleri vardı. (120)

      Şimdi usumuza takılan sorulardan birini soralım. Dağlarca’nın kendine daha önce düştüğünü (Çocuk ve Allah) biliyoruz da ne zaman varlığa önaldı, yalvaçlığını (biricikliğini, bildiriciliğini) duyurdu? Büyük davulla apaçık (alenen) duyuru Çakır’ın Destanı’yladır ve sezgilerim beni yanıltmıyorsa kendisinin başını ağrıtmasa bile onunla ilgili yakın uzak, kişisel yazınsal çevrenin başı ağrımaya bu oldukça gecikmiş yalvaçlık (peygamberlik) çağrısıyla (vahy) başlamıştır. Öte yandan Türkçe şiirimizde illa bir yalvaç aranacaksa en yakın benimsenebilir aday Dağlarca’dır birçok nedenle.

      Elbette arabayı atın önüne koşmak değil derdim. Şiirini ozanla açıklamaya, anlamaya çalışmıyorum. İlk beş kitabıyla izini sürdüğüm Dağlarca’nın şimdilik öneri evrenini çattığını (kozmoloji), doğanın sessiz içkin büyüklüklerine uygun yeni bir dil (Türkçe) yarattığını, çileciler (pietist) gibi ölçü, uyak bukağılarıyla dilini (aslında kendi deyimiyle duyarlıktan imgeye ataklarını) eğittiğini, diline, seslenişine en uygun edayı bir kez yakaladıktan sonra şiirini güvercin gibi özgürlüğe salmayı artan oranla denediğini (görünür ölçü yapılardan gizli yapılara doğru evrim), dize uzunluklarını, tam uyakları esnettiğini, eğilimin bu yönde biçimlendirildiğini söylemek olası…

      Oldukça genel bir dizi yargı üreten Doğan Hızlan’ın daha sonra düşünceleri nasıl seyretti ve zamana dayanabildiler mi (bakacağız.) Öte yandan Dağlarca hakkında yerleşik kanı ve görüşlerin ana kaynağını bulmalı ve bunları eleştiriye tutmalı (olumlu/olumsuz anlamda). Bana öyle geliyor ki Dağlarca hakkında kanı onun kendisi hakkında söylediklerine oldukça bağlı. Kendi şiirinin (kendinin) yorumcusu... Genelde herkes de bu yorumu çok üstelemeden benimsemiş, onaylamış gibi…

      Bir kere Norgunk Yayınları’nı birkaç nedenle kutlamalı. Hem toplubasımlara yazarın özellikle koymadığı kitabını yayınladığı, hem de tıpkıbasıma yakın bir anlayışla, temiz, hoş, titiz bir baskı gerçekleştirdiği için. İlk baskıdan ayrımı, başa Dağlarca ile bu baskı ve kitap üzerine bir söyleşinin konulması. Doğrusu bunun için de üçüncü kez kutlamalı yayınevini.

      Norgunk Taş Devri baskısı sırasında (2005) yeniden okuma yaparken Dağlarca kitap için ‘söz dalgalarının dağlara çarpması’, benzetmesi yapıyor. Ekliyor: “Bu yapıt gizli bir devrimdir. Soyutla somutu, ikisine de dokunmadan, ikisini de kullanmadan, dizelerimde buluşturmuştur. O kitap için hiç kimse soyuttur ya da somuttur diyemez. (…) Aradan şu kadar yıl geçtikten sonra, nice yapıtlar yazdıktan sonra, şunu düşünebiliyorum: yapıtlar, yeni bir şey söylemez, yeni şeyler yapıtları söyler.” (11) Tek bir şiir yaptığını, ‘kule’ yükselttiğini söylüyor öte yandan. (“Bu yapıtlarım ne güzel insanlarmış!”, s.8) Dört öğeyi değerlendirirken, insancıl niteliğine gönderme yapıyor. “Hava Toprak Su Ateş ne güzel oyuncak!” (9) İlk kitaplarıyla ilgili genel bir yorumu: “İlk kitaplarımda o güzel çağları yazdım. Yalanın, ikiyüzlülüğün, sömürü tadıyla yaşamanın uzağında Allah’a daha yakın olan insancıkları yazdım. Hep de oralarda kalmak isterim.” (10)

      Yaradılış mitlerindeki sıra bu mu bilmiyorum (Bakmalı üşenmeyip). Hava Toprak Su Ateş. Eski Ahit’de Tanrı Ol dediğinde yanlış anımsamıyorsam Okyanus (su) oluşuyordu ilk, hatta daha eski Mezopotamya mitlerinde böyleydi bu. Kara (toprak) suda(n) yükseliyordu. Kimi yerel Afrika yaradılış mitlerinde sonsuz su evrenin içinden karanın ortaya çıkmasını kuşların ağzından düşürdükleriyle açıklayan anlatılara rastladığımı sanıyorum, yoksa uyduruyor muyum? Empedokles’de bir sıra olduğunu pek sanmıyorum. Dört ilkeyi zamansız ve uzamsız tasarlamış olmalı, ilkeden söz ettiğine göre. Bunlar birbirlerini yok etmiyor, yalnızca değişik oranlarda karışarak (aşk=çekim ve nefret=itim) varlığı(n türlülüğünü) ortaya çıkarıyorlardı.

      Bu imgenin nasıl düşlendiği, yontulduğu, hangi duygusal eş(l)ikle yapıldığı, özdeğin ve tinin (sözün) konumu, katışımı, ayrışması, öykünün bu tapınak (katedral) içerisindeki yeri ve etkisi, sesin, çocuk sesi gibi, duru, saydam, saf çınlaması için kullanılan şiir (yazı) uygulayımbilimi (teknoloji) bir dizi soruyu tetikliyor. Dağlarca çalışmam tek yapıt çözümlemesi olamayacağı, buna zaman bulamayacağım için genellikle soru(lar)da kalacağım. Öncelikle şunu belirtme gereği duyuyorum. Altın bir çağa (L’Age d’Or), kirlenmemiş başlangıca, binlerce yılın ardından, karmaşık duygularla ayinsel bir yönelmedir söz konusu olan. Ayinsel sözcüğünü tüm ağırlığı ve haifileticiliğiyle kavramayı öneriyorum ayrıca. Tapınağa ve tinsel havasının omuzlara çöken törensel ağdasına karşın, bu ağırlığın, çekinin altından tinimiz yücelir, hafifler, göğe doğru kanatlanır. Beden silinir, tin çıkar. Somutluğumuz çözülmüş, bedensel ve parçalı imgemiz büyük göksel varlığa katışarak erimiş, saflığın, saltık ve başlangıçsız ve sonsuz mutluluğun kapılarından süzülmüş, varlığın kendinde sevincine (!) katışmışızdır. Dağlarca kendi çocuk(su) tapınağına kıskançlıkla çağırır okurunu. Ayaklarımız, ellerimiz, bakışlarımız, tinimiz kirlidir, hak etmemişizdir ve belki de daha ayak basar basmaz tapınak kirlenecek, sonsuz mutluluk yeri (diyar) olmaktan çıkacaktır. Yine de ozan, kirlenmeyi (okurla kirlenmeyi) göze almak, yazmak zorundadır ve belki de sonsuz (ebedi) mutluluk için değil yalnızca bu ayrıklık için yazıyordur.

      HAVA:

      TOPRAK:

      SU:

      ATEŞ:

      [Yukarıdaki özette Dağlarca’nın diline ve sözcük seçimine bağlı kalınmıştır.]

      Böylece anlamış olduk ki bir yapıta (evrene) başlanmış, yapım işi sürmektedir. Yapının henüz kaba bölümleridir süren (temel atılmaktadır) ve oralarda benzer gereçler, benzer istiflemeleri yineleyerek, uzamı sınırlamakta, evrenin temelini çıkmaktadır. Yapı ilerledikçe en yalın gereçle çatılan örgünün görkemini ayrımsayacak, şiirin gerece (taşa, kuma, sözcüğe) içkin olduğunu anlayacağız. Yani Dağlarca en somuttaki en soyutun, birdeki sınırsızın/sonsuzun gözbağcısı, söz(cük) ustası, büyücüsü(dür). Biçimbirimi ile anlambirimi arasında dolayımların azaltıldığı bir eşleştirme girişimidir şiir tasarısı. İmgeyi arıtıyor, paklıyor, ayıklıyor bir yandan. Böyle olunca pası silinen, zımparalanan demir gibi ışıldıyor şiiri. Okurun zahmet etmediği bileşik imgeden yalın imgeye, sondan başa, sonul imgeden kaynak imgeye yolculukta Dağlarca dile omuz veriyor, okuru cesaretlendiriyor ve okudukça arınıyor, suda yıkanan çakıl taşlarının, sözcüklerinin tadına varıyoruz. Anlamak değil ağzımıza akide şekeri gibi atmak, tadını çıkara çıkara emmek istiyoruz sözcük-çakıl taşlarını.

       

      3.BÖLÜM

      Üç Şehitler Destanı (1949), Toprak Ana (1950), Sivaslı Karınca (1951), Aç Yazı (1951), Bağımsızlık Savaşı I: Samsun’dan Ankara’ya (1951), İnönü’ler (1951), İstanbul Fetih Destanı (1953), Anıtkabir (1953)

      Bu kez dalga boyu uzun olacak yazımın. Yazım uzun olacak anlamında değil. (Belki de olacak!) Aslında 5 yıla sığdırılmış, 8 kitaba bakacak, Dağlarca şiirinin başlangıcında şiirsel titreşiminin salınımını ölçmeye, yoo, hayır çok savlı oldu, anlamaya, bu bile ileri gitmek; dalgaları arasında, şiirin hamağında kendimi sallanmaya bırakmaya, bu da çok karışık oldu, çalışacağım. Seçili zamansal kesitin bir tutarlılığı, kendi içinde açıklaması olup olmadığı sonra anlaşılacak. Tutarsızlığı, mantıksızlığı ise şimdiden üstleniyorum, hatta dünden. (Yazım bitti. Döndüm baktım. Evet, bu zaman dilimi soyutlamasında bir tutarlılık var denebilir.)

      Daha önce Daha’da (1943) kendi evrenini yaratıncaya değin Tanrı’dan konukluk dileyen ustamız, komedyasını genelden özele, soyuttan somuta, evrenselden tikele, her yerden bir yere, içten dışa kurmayı sürdürüyor. Arada bağlamsal sıçramalar, titreşimler, sapmalar olsa da, sapmaları kapsayan daha genel bir kümenin (Dağlarca evreni) içine düşmekten kurtulamıyor hiçbir sapma.

      Sekiz kitabın genel, ortak özelliklerini belirtmek gerekirse; önce coğrafyayla tarihin Anadolu’da kesişmesinden türeyen iki olguya odaklanmadan söz etmeliyiz. Toprak, kır, köy, Sivas, vb, ilki. Sınırsız evrenin içini dolduran varlıklar, nesneler, deyişler, sesler önümüze yığılmaktadır: “Yapıtlarımız basamaklara benzer. Kendimize inerlerken bir yükselmeyi yaşarlar. Bu yükselmenin adını koyabilirim: Evreni, evrendekilerin hepsini; hayvan, insan, bitki ayırt etmeden yaşamak.” (Arpa, s.45) İkincisi, ulusal kurtuluş savaşımız. Zamanla bu izleğini başka kitaplarla sürdürmek istediği belli. Hatta bir tasar (plan) çıkarıyor 20’yi aşınca bu konuda kitaplarının sayısı. Ulusal kurtuluş savaşı bize ve Anadolu’ya özgü, genel tarihsel ölçünlere göre de önemli bir tarihsel olay… Belli bir yere ve zamana bağlı. Ama Dağlarca elbette yerelin (olgu) evrensel açılımına duyarlı biri… Evet, çok duyarlı. Duyarlılık onun şiirinde imgeyi önceliyor: “Bunların ölçütlerini 1/51 duyarlık, 1/49 imgelem diyebiliriz. Daha da derine inersek, imgelemlerin atası da duyarlıktır. Duyarlılıklar duyula duyula us olur, sonra imgelem olur. Dediğim doğru olmasa, düşüncesi gelişmemişlerin şiirden bir soluk bile anlamamaları gerekirdi. Oysa güzel şiiri okuma yazma bilmeyenler bile, koyunlar kuşlar bile dinlemekte. Çobanın kavalı şiirin sese dönüşmesinden başka nedir?” (Arpa, s.57)

      Bu dönem yapıtları içerisinde öne çıkan bir başka izlek de güncele verilen canlı tepki. NATO, Missouri, Anıtkabir, küresel gelişmeler.

      Üçüncü bir konu ise bağlantılı olarak, küresel sorunlara açılma, yerelin bağrından evrensele aslında pek de beklenmedik çıkış.

      Dördüncü boyutu, ulusal izlenceyle savaş arasında kurduğu dolayımsız bağ oluşturuyor diyebiliriz. İşin kötüsü savaşı Atatürk’ü ululadığı şiirlerde bile ulusöncesi (Osmanlı, vb.) değer yargılarıyla kavrıyor. İttihatçı bir bakış açısına bağlı kalıyor çoğu kez.

      Uzun şiirlere daha sık rastlıyoruz. Uyak ve ses değerlerine ilişkin yaklaşımı sürmektedir. Belirgin bir değişiklik yoktur. Ölçüden kurtulan ve özgürleşen dizeler sıkı bir sescil bukağı düzenine bağlıdır yine de. Çok sıkı bir özdenetimden söz ediyorum. Bütün şiirlerde şiire omurgalık, nesnelik gücü veren bir ses/sessizlik matematiği (eşitlik) söz konusu… Sesin bittiği yerde tümcenin de bitmesi ilkesine bağlılığını sürdürüyor Dağlarca.

      Genellikle zayıf, sözel yapının biçimsel büyüsüyle varlığa gelmiş, şairde kendini yineleyen şeyi de imleyen özgün bir kemik duyguyla arka arkaya kotarılmış, çoklukla zedeli şiirler de öne çıkmakta, ağırlık kazanmaktadır.

      Hemen hemen tüm şiirlerin gücü, böyle bir izlenim verseler de anlıksal ve biçimsel içeriklerden değil, ozanca yaratılmış biçimlendirme kalıplarını saydamlaştıran, billurlaştıran Türkçe’yi içselleştirme ve yorumlama yeteneğinden gelmektedir. Türkçe gerçekten yontma (kesme, traşlama) işleminden geçirilmiş, sözcüklerin birbirlerine göre yerleşme düzenine bağlı bir dizi hazır biçimbirimlere bağlanmıştır. Bu biçimbirimler, yüzey kesitleri, kübist açılarla ilişkilenerek oylumlu söz duruşlarına, yığışımlarına dönüşüyor. Şiir oylumlu ve uyumlu bir istiflenme olarak yapılanıyor. Kesinlik aynı zamanda, artan ve gereksizleşen söz-taşların özenle şiirin dışında tutulmasıyla ilgili… Boş ve dolu alanların ilişkilenmesi bir anlamda... Geçişleri ve uyumu, bütünselliği ses ve bir o denli sessizlik değerleri sağlamakta, bunların birbirine göre edaları (konumlanmaları) birbirini yoklayan iki hayvanı çağrıştırmaktadır. Büyüklüksüz bir büyüklük, heybetsiz bir heybet, dolu bir boşluk… Doğada içkin varlık gibi. Dil böyle yontulunca durulaşıyor (yansızlaşıyor), içeriğini kullanıma, kullanıcının (özne) dünyaya verdiği tepkiye bağlıyor. Dağlarca’nın başarısı ve eşsizliği, dille kurduğu bu özel ilişkiden geliyor.

      Yeri gelmişken onun bağlı bir özelliğine daha değinelim. En küçükte en büyüğü bulan düşünsel yaklaşım, tersinden, genelin ayrıntıyı (olgu) içinde taşıdığını da imalar. Şu demek: Sözcüklerini ağır, yerçekimli kılan şey, her sözcüğünün gelecekteki ve geçmişteki tüm anlatıları, tümceleri taşıyor olması. Herhangi bir sözcüğünden, sözcüğün bulunduğu şiirin tümü, şiirsel evrenin tamamı çıkarılabilir. Yani ozanımızın istediği şey budur. Kimi denemeleri de bunu kanıtlar. Üç beş sözcük verin, der yanındakilere, oradan bir şiir çırpıştırıverir. Doğrusu algımızda önümüze gelenin şiirliği, yerleşik Dağlarca kavrayışımızla ilgili olmalı. Mit burada devreye giriyor ve bu mitin bir yerinden kırılması belki de gereklidir. “Duyarlılık, geleceğin bilincidir; bilinç, eski bir duyarlılıktır… Her şeyden önce anlık olanla, görkemli olanı birleştirebilecek bir görüş gücünüz olacak şiir yazmak için.” (Dağlarca’dan aktaran Mısırlı, 2014, s.60)

      Son olarak halk şiiri ve deyişini doğrudan yansılamıştır. (Örn. Toprak Ana.) Kendi şiirini alıntılamış, önce yazdığı, başka bir kitapta yayınladığı tek tük kimi şiirlerini içerikle bağdaştırdığı daha sonraki kitaplarına almıştır.

      Şimdi kitaplara bakabiliriz. İkinci Dünya Savaşı’na girmesek de etkilenmiş bir ülkenin yurttaşlarıyız. CHP savaş rüzgârlarıyla yalpalamakta, faşizmin küresel yıkımı Türkiye Cumhuriyeti’ni, dünyada yeni bir yer ve güvence arayışına (Batı kampı, NATO vb.) zorlamaktadır. Biçimsel (görünür, zahiri) bir demokrasi, çok partililik arayışı diye bir kılıf bulunmuştur dönüş(üm)ler için. Çok uzak düşülkesi Amerika mitleştirici ve çocuksu (naif) bir söylemin konusu olarak ülkenin gündemine (yazılı basın, radyo, sinema) girmektedir. Gerici, karşı devrimci dalga yeni küresel bağlamla (konjonktur) ilk işbirliğini gerçekleştirmektedir: DP. Yaldız, etkili ve parlaktır. Ülkenin İstanbul dükalığında yerleşik aydınları (!) CHP içinden yükselen DP çıkışını, özgürlük imi gibi yorumlamaya dünden hazırdırlar. Sollu sağlı DP yönetimi desteklenir başta. Özgürlükler geliyor. Koooş vatandaş, koş! Vatandaş o gün bugün tabakhaneye bok yetiştirmek için canhıraş koşmaktadır ve tarih yinelenmekte (tekerrür), dünya-küresel Batı dizgesiyle ikinci ve çarpıcı işbirliği günümüzde ulusal varlığı yıkımın eşiğine taşımaktadır.

      Dağlarca da sıradışında değildir kanımca. Onun ulusçu özeni ve solculuğu, yanılgısını görme ve yaşadığı büyük düşkırıklığıyla ters oranlı yükselmiş olmalı. Bu kanıtlayabileceğim bir bilgi değil şimdilik.

      Savaşın etkilerinden sıyrılan ülkede sanatçılarımızın henüz yeterince işleyemediği konuların başında Ulusal Savaşımız (Milli Mücadele) gelmektedir. Ulusal önderlik çok arzulasa da, yetersiz entelektüel çevre (yazarçizer takımı) somut eylemin ideolojik anlatımını ve yüceltimini beklendiği düzeyde yapamamıştır. Meseleyi, ulusa ideolojik çerçeve sağlamak için düşünce, felsefe, sanat olarak kavrayamamıştır. Yakup Kadri gibi kaç yazarımız var bilmem ve o da ussal eleştirel gerçekçiliği benimsemiştir ve onun gibisi de çıkmamıştır bir daha. Gelelim 1939’larda Nazım Hikmet hapishanede belki de direnişin evrensel epiğini yazabilmiş, Cumhuriyeti soldan Cumhuriyet’e armağan etmiştir. (Ama yayınlanması yanlış anımsamıyorsam 60’larda oldu. Dağlarca bu büyük epiği Üç Şehitler Destanı’nı yazarken bilmiyordu belki de.) Hemen hemen 10 yıl sonra Dağlarca da Üç Şehitler Destanı şiirlerini kotarmaktadır. 35 yaşlarındadır. Yazarı Yüzbaşı Celâl olan, “1932’de basılmış 83 sayılı Piyade Mecmuası’ndaki İkinci İnönü Savaşları’na dair bir etüt”ün Üç Şehitler Destanı’nı esinlediğini söyleyen Dağlarca sahnelerden, parçalardan (tek şiirlerden) örgütlediği bir epiği zorluyor. Epiğin biçimsel doğası, akış, nehir, uzunluk, öyküsellik, kahraman-lık (kahraman odaklılık, vb.) gibi geleneksel yordamları indirgeyen, hem epik, hem dramatik bir ara yol deniyor. Şiirinin duygusu epik olsa da bunu geleneksel biçimlerde destekleyen yapı tekniğini uygulamayan şair, bir bakıma epik şiire de açılım getiriyor. Sahnelerden, görüntülerden, anlık şiirsel saptamalardan oluşan, tek tek her şiirin arkasında, tümünü sarmalayıp epiğe duygu olarak bağlayan bir şiir deneyimi… Önünde çok sayıda halk ve bir ölçüde divan şiiri örnekleri var ama Dağlarca çağdaş (modern) bir ozan ve şiiri epiğe önceliyor, şiiri savunuyor sonuçta. (Belirtmek gerekir ki bir yere değin.) Bağımsız şiirler şiir öznesini de değişken kılıyor ve ozan, her birime (şiire) karşı ayrı konumlanmış oluyor. Ağırlıklı anlatıcı ‘biz’, Türk savaşçılar. Anlatıcı ‘ben’ ise bazen eyleyen Türk asker ya da seslenilen, davaya katılmak üzere çağrı çıkarılan kişidir. Ama buradan yapısal, değişmez bir özne tanımı çıkarmak yanlış olacaktır. Öte yandan Üç Şehitler Destanı’nda Dağlarca poetikası içerisinde yapısal açıdan şiirsel bir atak söz konusu değil. Tersine kendi şiiri içinde izleksel bir çıkıştan ya da değişiklikten söz edebiliriz. Kendi şiirinde, çünkü Milli Mücadele ‘ye dönük arayışlar yazar, aydın çevrelerinde bir süredir söz konusu olmalı. Yahya Kemal bile başka tarihsel bağlamlarla (Osmanlı) ilgili benzer denemeler yapmıştır. Şiirini yapısal kimlik(ler) açısından sürdürmüştür ve hatta bunu daha yıllarca yapmıştır. Örneğin uyaklama konusunda çok katı bir öngörüsü olan ve şiiri sessel bir akım olarak en başında kavramış Dağlarca bir uyaklama ayağına da (pattern, iskelet, omurga, kılavuz, şablon vb.) bağlı görünüyor. Genellikle tam, zengin, redifli (yineleme) uyak yapısı ikinci dizeden başlıyor ve ona göre kuruluyor. Oranla daha az örnekte uyak şiirlerin kıtaları arasında kuruluyor. Bu uyaklı dizeler şiirde tümlüğü sağlayan en önemli yapı öğeleri olarak öne çıkıyor. Kimi tek parça (blok) şiirlerde, az örnekte mesnevi uyak düzeni de (aa, bb, cc,…) uygulanmaktadır. Dağlarca şiirde konuşmaya (diyalog) başvuruyor.

      Üç Şehitler Destanı ve izleyen Ulusal Savaş konulu yarı-epik kitaplarında, en azından Anıtkabir’e dek tartışılır bulduğum şey Dağlarca’nın ulusçuluğu ve savaşı kavrayış biçimi, imgeleme yolu. Benim bu yazıdaki en önemli sorum şu: Rilke’nin örneğin ya da Pessoa’nın pek de inandırıcı olmayan ulusalcılıkları (milliyetçilik), onların Portekiz Krallığı ya da Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun askeri zaferleri ve kanlı sahnelerini iştahla şiirleştirmelerini sağlar mıydı? Ulusal Savaşımız gibi dünyanın en haklı, temiz, gerçekten epik savaşlarından birinin şiirini yaparken Nazım’ın evrensel insancıllığı en az koşulu oluşturmak zorundaydı. Ne yazık ki Dağlarca şiir yaşamında 60’lardan başlayarak dünyaya açılmış ve evrensellik çevrenine (perspektif) yaklaşmış olsa da 50’nin başlarında yazdıklarında Osmanlı artığı bir savaş söylemini (retorik) hiç uygun olmayan bir zemine, yani ulusal (demokratik) savaşa uygulamaktadır. Sanırım bu Dağlarca’nın dünyayı, siyasetini kavrama biçimiyle ilgili. Kuşak, yerelden evrensele açılan bir bakış açısı oluşturacak ne zamana, ne birikime sahip olabildi. Savaş gündeme giren, dayatan bir olaydı ve önce savaşıldı, sonra bilinç yaratılmaya çalışıldı. Aydınımız da sürece ayak uydurdu. O dönemde ancak solda üç beş kişi (kuşkuluyum aslında) böylesi engin kavrayışı taşıyordu. Ulusal Savaşımızın (ikincil) önderliği bile gereken düşünsel donanımdan yoksundu denebilir. Olanları da zaman içinde geri çekildi, silindi. Dağlarca askerdi. Cumhuriyetin ordu (subay) eğitiminde Osmanlı tininin, uzmanlık bağlamında elbette ağırlıkları, geçerlilikleri vardı. Üstelik geçiş tipi olan İttihat Terakki, Türklük kavramının Osmanlılıkla kesişme noktasında ordu söylemini etkilemiş, biçimlemiş olmalı. Biliyoruz ki kimi İttihat Terakki artıkları Ulusal Savaşa değişik amaçlarlarla katılmış, önderliği ele geçirmek istemiş, Mustafa Kemal’in özeni, duyarlılığı ve bilinci bu artıklarla hesaplaşabilmiştir. Etkisiz kılınmışlardır ama son dönem modernleşen Osmanlı ordusu, cephelerde uğradığı büyük bozgunlara karşın belli bir (ulusalcılıkla örtüşmeyen) Türklük duygusunu ordunun iç-sıkıdüzeni, dili, uygulamalarına katmış, cumhuriyet kısa dönemde yerine yeni laik, ulusçu bir devrim tini geçirememiştir. Askeri marşlar bile cumhuriyet öncesinden devir alınmıştır. Bunları, Dağlarca’yı ve savaşı; orduyu, ulusal direnişimizi kavrayışı ve anlatırken elaltında bulduğu söylemin ne olabileceğini anlamak için yazıyorum. Dağlarca bir ordu subayı (mensubu) olarak bu etkileri aldı kuşkusuz, orada tüm yerel çağrışımlarıyla düşman (savaşılan karşı yan) kâfirdir: “Durduk süngü takmış kafir.” (21) Biz ne için savaşıldığından ayrı olarak baştan haklıyız (çünkü Müslümanız, Türk’üz, vb.). Böylesi eşitsiz çevrenlere bağlı bir savaş algısı ‘haklı’ savaşı alıp kötü bir yere taşıyabilirdi. Dağlarca’da bir süre böyle olduğunu, yeniden okumalarında şiirin sürüklendiği yeri ayrımsayan ozanımızın durumu düzeltmek için bağlayıcı şiir atakları yaptığını (savaşın çağdaş, geçerli, insancıl boyutlarını imlediğini) gözlemledik ama şiirin bütününü sürükleyen duygu ‘gaza’ sayılabilir uzunca bir süre. Savaşlar yeryüzünde değişik ekinlerde şiirin başlıca esin kaynağı oldu. Aslında bir kavram çiftinden söz etmeli. Savaş anlatılarının çoğu aşk için savaş üzerineydi. Aşkı ise çok geniş anlamak gerektiğini belirtmeliyim. Savaşın siyasetle (güç dengeleme) ilişkisi bir kez açığa çıkınca seçilmiş toplumun savaş(çı) epopeleri ve çığlıkları zamansızlaştı, yersizleşti. Artık savaşın yanları; daha somut, yersel, toplumsal çıkarlar için karşı karşıya gelmektedirler ve laik ulus çağı savaşın gerekçesini seçilmişlik mitlerine bağlayamaz olunca ulusal çıkar yeterli açıklama olarak görüldü. Elbette ulusu da seçilmişler katına yükselten savaş çığırtkanlığı geçen yüzyılı kana boyadı (biliyoruz). Ama ulus savaşta öteki ulusla cepheleşince herkesin ulusal çıkarı söz konusuydu ve bir ulusun çıkarını ötekinden daha doğru kılanın ne olduğu sorunu ulusötesi bir bakış açısı gerektirdi. Ne yazık ki eşitsiz küresel gelişme bu soyutlayımı sıkça boşa çıkarmaktadır. Yazmamın nedeni ise bir şairin savaşı bulunduğu konumdan anlama ve anlatma girişiminde evrensel göndermeli bir titizlik ve özenin kaçınılmaz oluşudur günümüzde. En haklı savaşı bile haksız çıkarabilecek bir bağlam, bir çevren, bir durum olasıdır ama tarih(sel savaş) içeriğini nereye bağladığına ilişkin haklılaşırken ozan için durum biraz daha karmaşıktır. Yerel değil evrensel ozan, kuramsal olarak en başından savaşa karşıdır. Şiirine buradan açar akağını. Yalnızca nedenlere bağlı kalmaz, bu nedenlerin bile geçersiz kalacağı geleceğe (saltık barış) yollar bütün çıkarımlarını. Hele tarihin en haklı savaşı sayılabilecek Ulusal Savaşımızın (Milli Mücadele) önderi, yazılabilecek en iyi şiiri yazmışken: “Yurtta barış, dünyada barış.” Özgürlük, bağımsızlık, eşitlik, kardeşlik için haklı/haksız kan dökülen çağ, insanlığın ilkel çağıdır ve o çağın ortasındayız. Birgün (umarım) özgürlük vb. için dökülen kaçınılmaz kan için bile hayıflanır, utanırız.

      Bir ekinden fışkırmış, onu gururla taşıyan ozanın yapacağı bellidir ulular, yüceltirken tarihini. Mehmet’ten söz ederken, Aleko’dan, Graham’dan, vb. de kardeşçe söz edecektir. Gözyaşlarını (sözcüklerini) savaşın yeryüzündeki tüm kurbanları için akıtacaktır. Ulusunun dirilişini şarkılarken, bu dirilişin taşıdığı özün tüm ulusların (diyelim) dirilişine katışmasını dile getirmelidir. Herkesin savaşcalığı olur da ozanın, sanatçının olmaz. Dağlarca’nın çağdaşı dünya ozanlarının savaşa karşı tutumu (özellikle ulus çağında) karşılaştırmalı olarak incelense yeryüzü şiiri adına ne iyi olur. Büyük Homeros’u bir de bu gözle okumalı.

      Derdim Dağlarca’mıza haksızlık yapmak değil. Dağlarca’ya haksızlığı onu yalnızca bu şiirlerine indirgeyen gerici ekinimiz yapmaktadır on yıllardır. Dağlarca imgesi ulusal varlığımız içinde tutuklanmış, kısıtlanmıştır. Ozanlığı ortalama ulusal ekinimizde indirgenmiştir. Ama şiir biliriz ki ortalama için yazılmamıştır hiç. Dağlarca söz konusu olduğunda özellikle böyledir. Öyleyse Dağlarca için bir doktora konusu belirlemiş, en temel sorularımızdan birini sormuş olduk: Savaşı kavrayışı(ndaki gelişme?) Okumam iz üzerinde olacak. Asıl haksızlık, belirttiğim gibi, tıpkı cumhuriyetimizi olduğu gibi onu da dar, gerici bir çevrenden okuyor oluşumuzda. Geriye şiir kalmaz bu ‘şoven hamasetten’

      Bu satırları yazdığım gün (26 Ekim 2014, Pazar günü) yayınlanan Cumhuriyet Gazetesi Pazar Eki’nde yaşayan önemli ozanlarımızdan Ataol Behramoğlu köşe yazısında Dağlarca’nın 100. Doğum Yılı’ndan ve 14 Ekim 2014 Salı günü Levent Kültür Merkezi’nde katıldığı anma toplantısından söz ediyor. Bu toplantıya ben de Yasemin Arpa’ca hazırlanan belgeselde Dağlarca’yı kısa birkaç sahnede canlandıran dostum Güven Otman’la birlikte katıldım. Sayın Arpa’nın emeğiyle gerçekleşen toplantı ve belgesel (ağırlıklı olarak yazarlarımızın Dağlarca değerlendirmeleri) 2014 yılı biterken bu en büyük ulusal ve uluslarüstü ozanımız hakkında ele gelir ama yetmeyecek tek şey olarak kalacak gibi. Behramoğlu, Dağlarca hakkında Moskova’da yayınlanan bir kitaptan, Türkçeye en kısa sürede çevrilmesini dileyerek, söz ediyor. Türkolog ve Türk Yazını uzmanı Prof. Tevfik Melikli’nin kitabının adı: Ökenin (Dehanın) Yalnızlığı.

      Tümüyle rastlantıyla bir araya gelen Dağlarca okumamla 100.Yıl anmasına ilişkin gözlemlerimi ileride yine kayıt altına alma koşuluyla ayracı kapatıp ozanımızın savaşı ulusalcı, insancıl düşüncelerden esinlense de geleneksel adlandırmalarla biçimlemesi konusunda çelişkilerine dönebiliriz. Üç Şehitler Destanı’ndan birkaç örnek dize: “Allah, allah’larla inledi, yer gök” (22); “İşte ilk şehidimiz,/kopan dünya inlesin ey. “(23); “/Hadi gel, hadi gel,/Kırmızı ve sıcak,/Demirin üstünde gövde!” (26); “Vurdu olanca hızıyla boynuna gâvurun,/Düştü ayaklarına kocaman bir yemiş” (27); “Düşman, şahadet bayraklarından kaçar” (29); “Saldırıyorduk… insan olmanın şerefi.” (34); “Düşman kanlı dipçiğin tadını hatırlar.” (48); “…/İlle derdi gâvur,/Gülerim illesine!//Ayacığıma düşmüş,/Acırım kellesine! (Ankaralı Hasan Bağlamasını Yanından Ayırmazdı: Türkü, 70). Bunlar bağlamlarından koparılmış alıntılar olarak geçiştirilemez. Şiirsel bağlamları sürükleyen duygudan söz ediyorum. Savaş bir (nesnel, bilimsel) olgu olarak kavranmıyor ve geçmiş tarihleşememiş ya da tarihbilimleşememiştir henüz. Yeryüzüleşmemiş, bir yanıyla inanç dünyasına bağlı kalmıştır savaşa ilişkin algı ve söylem. Orduya özgü (askeri) bir aktarım dili tutturan ozanımız, bir kronikçi ya da olay tutanakçısı gibi sayfalarını dosyalıyor şiir şiir. Devrimci girişimin eski dilsel (ve bayat) imgelerle sunuluyor olması çelişkili (anakronik) olsa da daha büyük çelişki Dağlarca’nın şiir tutumu ve şiirinin yapısal duruşundaki devrimci girişimin de eski imgelerle karşıtlaşıyor oluşu. Beni bu ilgilendirmektedir. Bu eskil imge içeriğini bunca yadırgıyor oluşumuzun nedeni Dağlarca’nın epeydir geliştirdiği şiirine yakıştıramayışımız. Belki ileride bu çelişkiden çıkışına tanıklık edeceğim okumam süresince. Ama Bağımsızlık Savaşı I (1951) aynı söylemi sürdürmekte, yer yer daha dayanılmaz kılmaktadır. Bu kitaptan örneklere bakalım. Şehit kavramı hiç tartışılmamakta, geçmişten alınıp yinelenmektedir: “Duyardım şehit olabilir insan,/ Ama ölmez ki.” (Ninnide, 24) Osmanlı savaş anlayışı anlatımı (Allah, şehit, vatan, şanlı Türk, vb.) aynen sürdürülmektedir: ‘Allah Allah sesleri büyüdü sabahlara kadar,/ Ve o gece rüyada Allah’ı gördüm, gülümsüyordu!’ (Bir Gece, 26) ‘Dalgalar yüce, hür, erkek’ tir. (27) Yıldırı dili öne çıkar. Osmanlı Rumlarına seslenişe bakın: ‘Yurdu içinden vurmak ha // Haç altında bomba bulundurmak ha.’ (31) Ulusal ve insanca kurulması gereken epik (bizce) yara alır:

      Bu nimeti yedik yüzlerce yıl,

      Niçin ayırdın türkümü havamda,

      Gözüne dizine dursun yeşilliğim,

      Sen içimdeki gâvur sen de mi vurdun,

      Maviliğin ezanlarımla sallanırken,

      Peki, sana bir Allah borcum olsun,

      Son bir örnek daha Bağımsızlık Savaşı I’den: “Besmelesiz üç beş gâvur,/ Oturur ha gölgemde?” (38)

      Öyleyse sorun şiirde, onun geriye savrulmasında falan değil. Çünkü yukarıda vurguladığım duru, billursu(kristal) sözcük yontma işleminin eşsiz biçimlerinden birkaç örneği aşağıda veriyorum. Eskil (arkaik) içerik bakın nasıl yerelden (‘vatan’) evrensele (‘yeryüzü’) göz kırpıyor, açılıyor: “…/İçimizde yalnız vatan değil,/Yeryüzü kadar bir şey vardı. (Tabur Bir Mucize İçindeydi, 64) Asıl bu açılıma im koyup Dağlarca’nın duyarlık derken ne demek istediğini örnekleyelim: “…/Sokulduk birbirimize insan sıcaklığımızla,/Tutmuştu yıldızların arası buz./Tabiata o kadar yakın, o kadar yakındık,/Kaputsuz.” Yerel, gidimli, en baştan gerekçeli altkimliksel, içgüdüsel çığlıkların yerini savaş üzerine binlerce yılın yeryüzü ekininde az bulunur böylesi bir evrensel, geleceğimize ilişkin (eğer hep birlikte yok olmayacaksak) anlatıma bırakmasında tansımaya yakın bir ışıma yok mu ve nasıl açıklamalı bunu? Cepheye ilişkin okuduğum sayısız imge işte Dağlarca imgesiyle daha parladı, derinleşti, bana, içime geldi, dünya imge yığınağına geçirilmiş oldu. O anda, ölümün her an nereden geleceğinin bilinmediği o çırılçıplak anda yapayalnız insanoğlunun sıcaklık arayışı bundan güzel anlatılamazdı ve Türkçe’yi ve Dağlarca’yı, bu iki evrensel değeri kutlamanın şimdi tam sırası. Bakın burada epik yırtılmış, içinde saltık yalnızlık billurlaşmış, hepimizin öyküsü faş olmuştur. Ozanımızla ilgili bir saptamayı da, onun şiirinin yerel/evrensel arasında gitgel yapan derin kurucu geriliminin işlevsel yanını da böylece yapmış olalım. Şu: O (şiir) hem oradadır, olmadığınca yakın (yakınsar); hem uzak, çok uzaktadır, sonsuzca (ıraksar). Birden beliren hortum gibi tüm coğrafyaları, tüm halkçılıkları, yerel ve önsel deyişleri, tüm kavgaları birden kapıp kaldırıp kendinden (şiir) ibaret kılar. Asıl soru ise yalnızca yontulmaktadır: Neden, nasıl? Duyarlık bıçak ışıltılı nasıl dalar dilin yüreğine böyle?

      Tarihsel savaşçı imgelerden diyelim Napoleon, Kutuzov (Tolstoy), Atatürk dramatik karar anlarına ilişkin hiç böyle gösterilebildi mi Üç Şehitler Destanı’na değin? Yani Dağlarca’nın gelmiş geçmiş tüm gösterimlerden artan bir kavrayışı, esini (duyarlık) var. Bakın: “Duyarsın yorgunluğunla bütün uykusunu,/Köy köy, koyunların, sığırların, mandaların./Gündüz gündüz uyanık, gece karanlığında,/Demir güzelliği kumandanların./…” (Şehitler Gecesi, 38)

      Asker, su ver asker/ Ben asker değilim,/ Nişanlıyım” diyen Cemal Süreya’nın Dağlarca’dan şiir sütü emdiğinin kanıtı: “…/Böyledir savaşta üzüntüler,/Dağ düşününce asker güler.” (42)

      Durduk, süngü takmış kâfir ayakta,

      Bir hayret kızıllığı akardı üstümüzden,

      Durduk, süngüleri oluklu,

      Gönül, deli deli kıpırdar,

      Durduk, süngüsü düşmanın pırıl pırıl,

      Korku değil, haşa,

      Tabur Karanlıkta Ant İçti

      Bu gömülen şehitler üstüne.

      Düşmedikçe birer birer üstüne.

      Al vaktimizi hemen, götür seher üstüne,

      Uğruna ölünen değer üstüne.

      Yazamadık tunca, mermer üstüne:

      Yerler gökler üstüne. (39)

      Mustafa Kemal

      Daha, diyordu.

      Sabaha diyordu.

      Al bir ata binmişti, al.

      Aha, diyordu. (46)

      *

      Üç Şehitler Destanı’nı yayınladığı yılda Dağlarca’nın kafasında ulusal bağımsızlık savaşımızın, bir dizi yapıtla çokboyutlu, geniş çevrenli anlatımı düşüncesi, tasarı (proje) oluşmuş muydu? Oluştuğu kanısındayım ama değilse bile birkaç yıl içerisinde çerçeve belirlenmiştir. Hemen iki yıl içerisinde Bağımsızlık Savaşı I geliyor ve ilk halka geleceğe açık olarak takılıyor. Artık bu çizgide yazılan şiirler yazılabilecek en son şiirden esinlenmektedir (bana göre). 1951ve izleyen yıllarda arka arkaya genel destan (kurtuluş) içinde özel destanlar Samsun’dan Ankara’ya, İnönü’ler, Sakarya, Anıtkabir, vb. birbirini izledi ve yayınevinin (Doğan Kitap ve yazarın) sınıflandırmasına göre 23 kitap söz konusu. Anlaşılan o ki çok sesli bir kanon ya da daha iyisi füg sanatıyla yüz yüzeyiz. Ama aynı izlek iki sesle, büyük ve küçük sesle (şiirle) türleştirilmektedir (varyasyon). Öte yandan artzamanlı (diyakronik) bir akıştan söz etmek güç. Eş zamanlılık ozanın bu izleğine takyapçı (modüler) bir özellik katıyor. Dört boyutlu (uzam zaman) evren tasarımı üç boyutlu yersel (topolojik) tasarımı içeriyor kuşkusuz. Zaman duygusu uzam duygusuyla yerdeğiştiriyor, gidip geliyor, eksilip artıyorlar. Bir sahne tüm sahnedir ya da tersi. O zaman sorabiliriz neden bir sahneyle yetinmiyoruz. Yetinmiyoruz çünkü bu bir sahnenin tüm sahne olduğunu yeni sahneler eklemedikçe en başından bilemeyiz ve sürekli yeni sahneler eklememiz gerekiyor. Bu türden tasarılar asla bitmez. Balzac, İnsanlık Komedyası’nı birkaç romanını yayınladıktan sonra tasarladı ve Fransa’dan sahneleri 4-5 başlık altında toplayarak her başlık altında bir dizi roman yazdı. Yarımdır elbette… Düşünce kafasında birkaç kitap ortaya çıkardıktan sonra doğmuş olmalı. Ayrı ayrı yaşam sahnelerinden oluşan bir genel yaşam resmi.

      Baştan belirtelim ki Dağlarca’nın bu genel izleğinde (ulusal bağımsızlık savaşımız) kullandığı dil heybetli, kalın, yüce, toplumsal kaynakları (mitsel, insani, ruhsal vb.) toplayan, devinime sokan bir büyük (mega) dil değil. Küçük ve bağımsız iplik şiirlerle yerel konu (olgu) işleniyor. İnönü, Sakarya, vb. Üst ses çağrıştırılıyor, imalanıyor ve ancak okur kendi kafasında bu büyük ses dalgalarını kurguluyor bir bakıma. Bağımsızlık Savaşı I’le gelen bir özellik belgeselcilik. Örgüye tarihsel metinler katılmakta, şiirler kasnağa alınmaktadır (Nutuk, Mustafa Kemal Atatürk, 1927). Nutuk alıntılarının ne anlamlara geldiğine burada girmeyeceğim. Elbette teslim etmekten, saygı, şükran duymaktan çoğudur… Hem somut algı, canlandırma etkisini arttırma, şiirlerin düşlemsellikten öte buradalıklarına, tarihselliklerine yol açma işlevi görmektedir tarihsel metinler. Bir başka deneysel girişim ise ana şiir kanalına sayfa diplerinde koşut olarak açılan ikinci şiir kanalı. Bir yazın araştırmacısı olsam bu kitabın tüm baskılarını bularak karşılaştırır, bu ikinci dip ya da yer altı şiirinin nasıl, hangi kaygıyla gündeme alındığını çözebilirdim. (Ama Dağlarca uzmanı değilim, olamam.) Kimi sayfalarda bulunan ve tek dize olarak geçen, sonraki sayfalarda süren bu akıntının işlevi nedir sorusunu önemsiyorum. Tek sesin yetmediği yerde çift sesli (belki de çoksesli) eytişmeli bir söyleşi çatmaktan söz edebilir miyiz? Kanımca hayır. Kanonik akış tamam ama ana ve yan damarlardan akan ses çatışmıyor, çelişmiyor, karşıtlaşmıyor. Tersine aynı izleğe bağlı bir yan, ikinci ses, akor basmak gibi. Dışarıdan seslenen soyut (şair) sesi olarak, somut ben olarak yorumlayabilir miyiz bu ikinci kanalı? Birçok yerden gelmektedir anlatıcı sesi. İçeriden de. Ama sayfa dibi şiiri, izleğin büyük yatağını, akışın yönünü, bütün bu olayların içinde yuvalandığı, anlamlandığı ana çerçeveyi doğrultuyor sanki. Bütünün duygusunu ekliyor okurluk kavrayışımıza. Bunu örneklemek isterim. Alıntılar sayfa altlarındaki tek dizeyi ve ayraç içinde sayfa sayısını göstermektedir: Kavak durur da sevgiden (20) -- Anlamaz gök müdür yıldız mıdır giden (21) – Koyun uyur da sevgide (22) – Ulur dağlar taşlar da eskide (23)—Akar akar sanki bir su (27) – Gece gündüz sevginin uğultusu (29) --Irmak mı büyür bacım (40) – Toprak mı (41) -- İkisi de gider gider. (42) -- Irmak da büyür kardaş toprak da (43) -- Özsuyla değil (109) -- Aydınlıkta titredi dallar. (110) vb…

      Türkçe arılaşmakta, halk(ın) dili, edası ulusal yazgıya bağlanmaktadır: “Kıyı takmış yaprağını gülünü,/Bahar eder./Bir gemi yaklaşır karanlıktan,/ Felek terkidiyar eder,/ Eder oy.//…” (17)

      Oylumlu Bağımsızlık Savaşı I’ de karşıma gelen bir başka yeni özellik de ozanın diğer kitaplarından izleksel nedenlere bağlı olarak yapılan şiir alıntıları. Örneğin, çocuk Dağlarca’nın ulusal savaş yıllarında tanıklık ettiği olayı anlatan Bir Gece (26) şiiri Havaya Çizilen Dünya’da (1935) yayınlanmıştı. Sanırım Dağlarca için yeni basımlar çok önemli. Bunları denetimli gerçekleştiriyor ve kendi yapıtının izleksel sınıflandırmasına uygun değişiklikler gerçekleştiriyor her yeni basımda. (Şiirleri değil, onların yerleşmelerini düzenliyor.) Şimdi O ‘Fetih Davulları’nı Kim Duymaz şiiri de örneğin, bir başka kitabında aynen yer alıyor: İstanbul Fetih Destanı (1953). Örnekler iki dokumanın (tikel ve genel) eşanlı yürüdüğü anlamına geliyor. Her şiir diğerini tümlediğince yapıtlar da birbirleriyle geçişimli, tümleşkeli.

      Bağımsızlık Savaşı I’de küçük çaplı yapısal ataklardan, yeniliklerden de söz etmeliyiz. Uyak yapısını el altında ustalık gerecine dönüştüren ve uyağı biçimsel bir içeriğe yükselten Dağlarca’nın Türkçe’den aldığı cesareti daha sonra çok az ozanımız gösterebildi, ikinci yeniyle gelen dalga içinde tek tük ve günümüzde oldukça: “Öyle bir kötü geldi ki toprağa,/ Yabanın ayağ./ Ovanın üstünde, dağın yamacında her şey,/ Haykırdı bayağ….’ (Dile Gelen Vatan, 33) Ses düşmeli halk ağzıyla kurulmuş bir çatı bu ve ses nece bizden ama… Daha önce (1951, Toprak Ana’ydı sanırım) yüzleştiği halk deyişini, kalıplarıyla kullanmaktan çekinmez ozanımız. Bu kalıp, örnek altında içeriksiz kalmaktan, boğulmaktan korkmayacak denli güvenmektedir kendisine. Her varlığı konuşturur: Aldı çayır, aldı portakal, aldı kuru fasulye, aldı buğda, aldı kavak. Yalnızca sözcük, tümce, ses değerleri değil, dilsel anlatımda yansılanan yerleşik davranış biçimleri de şiiri edalar: ‘Yürümüş Mustafa Kemal Sivas’a doğru/ Ah anam/ Kapmalı orağı neyi?/ Gitmeli mi ne?’ (Dağ Başında Yakılan Türkü, 65) Varlıklar, hayvanlar (doru, kır, al, yağız atlar), seslenişler, tüm bir dirim korosu katılmıştır Bağımsızlık Savaşımıza: “Sol elinde al dizgin,/ Sağ elinde pala hey.” (Al Atın türküsü, 72) Hey, ah, nah ünleyişleri bolca görünür. Özgüvenli irade der ki: “Ya yapamazsanız, ne demek,/ Ölüler yapamaz.” (97) Düşüncelerin acısından alınlar kana boyanır. (82) İşte bir başyapıt daha:

      Mustafa Kemal bizim köye gelincek,

      Askeriydim Şam’da, Çanakkale’de,

      Bana merhaba geldi be.

      Yazmış ha bunu da kahpe felek?

      Onu görünce barut kokusunu duydum,

      Dolağımı indirdim duvardan usulca,

      Nasıl dururdun ki hemşerim etrafın allı allı,

      Şüheda geldi be. (101)

      Dağlarca iki kanallı (stereo) anlatımını İnönüler’de de sürdürür. Bu kez dip, (alt) eşlikçi ses (koro) alıntıları bu kitaptan: -Ekmek kimin adı … kuşun (3)—Ekmek kimin adı… Ahmet’in, Mehmet’in (4) – Ekmek kimin adı … çoluğun çocuğun. (5) – Gelincikler (22) – Neden hep kıpkırmızı Ana (23) ----Geceleyin sesler neden büyük olur Dede? (49) -- -Seslerin gözleri var mı? (50) – Seslerin gözü (51)

      İnönüler geleneksel savaş söylemini yeni içeriklerle bağdaştır(ama)ma çabasını umutsuzca sürdürüyor ve bekliyorum Dağlarca bakalım yanlışını görecek mi ve ne zaman? Konya’da 2/3 Ekim’de (1920?) çocukluk evini basan gerici yerel ikinci kalkışmanın tanıklığını burada da şiirleştiren (Konya’daki Savaşım, s.18), önceki kitaplarından bağlama uygun şiir alıntılayan (Üç Şehitler Tepesi Üç Şehitlerin şiiri 1949 tarihli Üç Şehitler Destanı’ndan) ozan (“O sırada beş altı yaşlarındaydım ya….”, s.20), siyasal belirsizliğini, daha doğrusu siyasal bilinç bulanıklığını iyice açık etmektedir. Bağımsızlık Savaşı’nı yeni bir toplumsal kurgu, yaratım olarak, düşüngüsel (ideolojik) düzlemde tam içselleştirememiş ama sezgisel olarak şiirini laik, demokratik, bağımsız cumhuriyete bağlamıştır. Sorun biçimsel içeriği açısından çağdaş cumhuriyetle eşleşen şiirin geride kalmış seslenme biçimlerine, alt anlatı(m) kimliklerine zorunlu, yargılı kalışında. Öfke, tamam: “Nesin be, köle, kul,/ Gayrı kurtul!” (İnönüler, 3) Bilinçsizlik (Dikkat!) üzücü: “700 yılın doruğunda of,/ Kıydılar devletime.” (7) Yinelemek olacak, işte yine eskil söylem: “Şu dünyada/ Yaşamak bu kardeşim,/ Allah bu.” (15); “Kırdık belini kâfirin, düştük peşine/Yallah dedi gönül./ Geçtik şahikalardan, düzlerden,/ Ki soluk soluk, kanla bölünmüştür.” (27); “Durdum sabah namazına:/ İki kol-Doruk kaldırdım yanlarımdan Allah Allah//(…)’ (29); “Uçardı gönlümüz Allah deyu,/ Kılınmış namaz idik.”(36); ‘Kat kattı zoru gâvurun./ Öldürdükçe,/ Öldürdükçe yaşadık ….’ (46); “Kat kattı zoru gâvurun./ Öldürdükçe,/ Öldürdükçe yaşadık//….” (46); “Durun, dönün üstüne kâfirin,/ Allahça geniş/ Sancaktar/ Gelmiş!” (52); “Yürüyün,/ İnönü sırtlarında savunacağız./ Savunacağız haşre kadar,/ Allah diye açılacak da,/ Allah’la dolacak ağız!” (63); “Ecel öyle boştu ki, öyle güzeldi ki/ Düşündü boşluğu,/ Uçtu kelleler kelleler.” (64); “Mermilerinde kâfirin,/ Hafifiz abdest alır gibi,/ Yakınız Allah’a çok.” (65); “İşte/Türkiye var, Allah var.” (95) Beli kırılası kafiri öldürdükçe yaşıyoruz. Allah içindir gazamız. Kelleler uçacak… (Buraya yazıyorum tarihsel bir belge olarak: 2014 yılı 29 Ekim Çarşamba günündeyiz ve Türkiye yönetiminin gizliden desteklediği İŞID ülkemizin güney sınırları boyunca Irak ve Suriye kuzeyinde videolardan zaman zaman dünyaya da yayınlayarak marifetlerini, kelleler uçuruyor. İlgisi olmadığını elbette biliyorum ama ayrıca işaret ettiğim bir şey var: Yeni içeriğin, devrimin dilini de yaratmak zorundayız. Bunu 91 yıllık Cumhuriyetimizde hakkıyla yapan kişi kim deseler, çelişkili olacak belki ama Dağlarca derim yine de gururla, övünçle. Bu konuyu İnönüler bağlamında biraz daha uzatacağım. Gereksiz yere belki).

      Dağlarca’nın nice sonra (Kurtuluş’tan 25-30 yıl sonra) Türkçe şiirlerinde ortaya çıkan vatan soslu savaş kavrayışı tüm bu nedenlerle bağdaşık değil, çelişiktir. Üstelik 46’lara değin siyasal söylem umutlu olmuş, 50’lerden sonra vatan kavramı yeniden ve daha güçle bulanıklaşmıştır. Aydın (entelektüel) yerel tarihin hızına cumhuriyet tarihimiz boyunca asla ayak uyduramamıştır, günümüzde de olduğu gibi. Dağlarca 50’lerde bilinç kayması, kırılması da yaşamış, tarihsel olguyla kavram denkliği iyice dağılmış, yanlış olgu yanlış kavramlarla eşleştirilebilinmiştir. Nedeni açık. Aydınımız hep kuramın eşik altında kalmış, yerlerde, onun gerçek diye adlandırdığı toprak yüzeyinde debelenmiştir. Konumuza döner, yineleme pahasına söylersek, Osmanlı’nın inançla (!) gerekçelenmiş savaş söylemi, cumhuriyetin laik (olmak zorunda) içeriğiyle sürdürülmüştür, yani yeni ya da genç Osmanlı, İttihat Terakki diliyle. Toplumsal devini ve çatışmalar tarihsel hakikatleriyle ilişkilendirilememiş, savaş siyasetin silahla sürdürülmesidir, anlayışına (Claussewitz) bir türlü gelinemediğinden, beylik tanımlamalar, anlatımlar, savaşı kendisiyle açıklayan eskil, kahramanlıkçı (heroik), dinsel söyleyişler geçerliliklerini sürdürmüşlerdir. Hatta çoğu kez aydına, şaire rağmen, aydınca, ozanca... Çünkü bu şiirleri okuyan kitlenin duyumsal anlağının kavramsal yetisi belirlemiştir çoğu kez sonucu. Sonuçta, Dağlarca’da etkin bir bağlamsal yitim, şiirin yelini, gücünü, yönünü belirliyor. Somut savaş ve onun cephede, olgucul yüz yüzeliği (onu yok etmezsem o beni yok edecek), varoluşsal indirgenmişliği kaçınılmaz olarak omurgayı oluşturuyor. Bu Dağlarca’nın epiği şiirle kesiştirmesiyle yakından ilgili ve benim derdim de aslında budur. Büyük savaşın (I. Dünya Savaşı) Çanakkale’den bile epik çıkarmamıza elvermeyen bölücü, parçalayıcı, indirgeyici ve insanlıksız, kütlesel dünyasında Ulusal Bağımsızlık Savaşı’mızın epiği nasıl yazılacak (düşüngüsü nasıl kurulacak), 20.yüzyıl başından gelen çağdaş şiir kavrayışımız devrimci kalkışmamızı hangi dille biçimleyecekti (formatlayacaktı)? Hem duygu eksiksiz ve geleneksel dışavurumlarda olduğunca kışkırtıcı olsun istiyoruz, hem de bütünlüğün olanaksızlığını, kahramanlık çağının bittiğini hüzünle görüyoruz (Pessoa, Rilke, Faulkner, Yaşar Kemal, vb.) Dağlarca’nın yaptığı, bağlamsızlıkta (körlükte) ağaç budamak, yurttaşlık görevini bir önceki duyguyla kavramaktı. Çelişkiyi de önce o gördü ve içinden işte bu 23 kitaplık şiir-epiği çıkardı.

      Dağlarca yine deneysel öncü kimliğiyle (Çelişki yok burada bayanlar baylar!) 1. İnönü Savaşı’nın askeri düzen kroki ve komutan listelerini (Türk Cephesi) verecek denli somutluk peşindedir. Çünkü epiğine yaşamın andaki gerçekleşmesini (enstantanelerini, dramalarını) yerleştirmek ister. Tümenler ve bağlı alaylar çizgeyle gösterilir. (s.4, 11, 24) Yoklama alınır: “61’den Salih,/ -Burda.” (40)


      Gece kim, aydınlık kim,

      Savaş ne, kurtuluş ne

      Şu Elmas kızı Ayşe kim

      Şu Yusuf oğlu Selim ne

      Sağdan saldırdılar.-

      Savcı Bey batısı serapa kan.

      Düşmanı cansız kıldılar canlarından.

      Her yer alınıyordu, veriliyordu,

      Tekrar yaşıyordu, ölüp de, tekrar

      Büyüktür.

      Çocukları, bu vatanıntükenmez çocukları.

      Her biri bir destan.

      *

      Örneğin İstanbul Fetih Destanı, Anıtkabir okurda bu izlenimi bırakıyor. Sanki büyük ozandan tarihimizin anlı şanlı sayfası için kimileri şiir isteğinde bulunmuş, o da oturmuş bir çırpıda (?) yazmış gibi. Bu yapıt Dağlarca poetikası içinde bağdaşık, örtük ve öte yandan ayrışan, sapa yanıyla şiir kavramını yeniden tartışmamızı gerektiriyor. Okur olarak şaşırmamak olanaksız ama onca da yersizdir. Yersiz çünkü imparatorluk söylemine yatkın ve uygun fetih kavramı, bu kavramı yadsıyan ulusal bağımsızlık kavramını epopeleştiren ozanımızda alttan alta, kendini çok da gizlemeye gerek duymadan varlığını hep korumuş, bağımsızlık savaşımıza ilişkin önceki şiirlerin düşüngüsel ya(r/n)ılmalarına yol açabilmiştir. Şaşırdım çünkü nece yalpalasa da Dağlarca’yı doğru çizgide tutan saltık varsayım, ulus (kurtuluş) kavramının fetih kavramını kaldırmasıdır (tasfiye). Ya da bu olmalıydı. İkisi bir arada olmaz. Biri imparatorluk tarihiyle ilgilidir, diğeri ulus. Apayrı şeyler, hatta karşıt. Biri ötekiyle olmaz. Belki şöyle düşünülebilir: Ulus eli, marifetiyle, kendine parlak bir geçmiş kurguluyor, bunun nesi kötü. Neresi kötü değil ki? Doğru, uluslarla doğmuştur tarih bilimi. Ve tarih ulusların zamancıl gerekçeleridir. Birgün yazılacak tarih umalım ki ulusu aşsın, insanlığı kucaklasın. Ama şimdilik tarih ulusundur (asla ulusaltı kimliklerin değil.) Peki, ulusun tarihi geçmişin olgusunu görmezden mi gelecek? Tersine, özellikle kirinden pasından, çağının sınıflı değer yargılarından arıtılmış, bugünün bakışı ve kapsayıcı değerleri açısından (Yine ulusal çevrenlerde sınıflı bir bakış sözkonusudur ama aynı değil.) tekniğini de (yöntem) göstere göstere yeniden yorumlanmış olguyu evrensel birikimle açığa çıkaracak. Konstantinopol’ün (İstanbul) Bizans İmparatorluğu’ndan alınışını (fetih) ele alan bilim adamı, sanatçı eğer geçmişin dili ve esinlerini güne taşıyorsa güdümlenmiş ve güdümlemektedir. Yanlış olduğunu söyleyebiliriz. (Öte yandan bu da düşüngüsel bir yaklaşımdır, bunu da anımsayalım.) Tarihin o uzak geçmişinde nerede olursa olsun, surların içinde ya da dışında tüm oyunculara, insanlara aynı yürekle, gözle, uzaklıkla bakabilmeliydiniz Sayın Dağlarca.

      Destanönü ve Destan olmak üzre iki bölümlü biçimlenen yapıt, Hakk’a yönelmekle Bizans’a yönelmeyi özdeşleyince daha baştan insanın yüreği cız ediyor: “Gönlümüz Hakk’a yönelmiş/ Yüzümüz surlara doğru.” (19)

      İkincisi Türk’ün tarihsel uygarlık (!) görevi… İslam görevi: “Konstantinopl.. Adın yabancı değil./ Hazreti Muhammet’ten beri. Konstantinopl./ Atlarım bilir seni, kılıçlarım bilir,/ Bir kurtuluş diye, çağlardan//…” (Sabaha Karşı Düşünceler, 27) Göçer Türk, 1200 yıllık Bizansı kurtarıyor. Ne(y)den? “…/Toprakta besmelesi/Bir ulu kurtuluşun/Toprakta besmelesi/Suyun ağacın kuşun.” (31); Irkçı tarih şovenizmine dikkat: “Havanın mavisinde, denizin yeşilinde/ Bir türkü, Orta Asya’dan beri duymuşuz./ Anamızın sütünden bayraklara kadar/ Yüce bir fetihle büyümüşüz.//…” (51)

      Osmanlı’nın (Türk?) İstanbul’a yönelişinde ‘kahraman levent Türk’ün’ rüzgârının hürriyet olduğu (32) söylenebilir mi? Böyle bir yargı ancak geçmişe kondurulur (eğreti) ve neresinden baksan yanlıştır. Sorumuz ise şu: Kim ister? Ne işe yarar?

      Yeniçeriyle aydınlığa yürünmüş, haksızlığa (!) uğramış ezan, çanın yanına iliştirilmiş, böylece adalet (!), eşitlik (!) sağlanmıştır: “Biz Sultan Mehmet/ Deriz ki/ Özgürsünüz/ Anadan/ Allah’a kadar.” (57) Ele geçirilen Bizanslı Allah’a kadar (Hangi?) özgür bırakılır. Konstantinopol sokaklarında dinler, ırklar, diller sevinç içerisinde insanlık şarkıları söylemektedir: “…// Soluklarımızca soluklarımızca insanlık/ Ne güzel sevgisi canın uluslara karşı,/ Uzanırken fetihlere usun/ Ve ne güzel sokaklarda/ Ben sen o… Biz siz onlar.’ (59) Büyük özlem sona ermiş, insanlık kucaklaşmıştır. Sondan bir önceki Kumsal (60) şiiri genel durumu (iştahlı kan dökücülük duygusunu) kurtarmaya yeter mi? Yerseniz. Bence yetmez: “…// Benim surları aşarak içeri girdiğimi/ Senin kenti surlarla kapatmana say/ Suç ikimizin de değil/ Suç bizi yanıltan bağnazlığın/…’ (61) Buna pes denebilir işte. Zaferin artık daha serinkanlı (tutulmuş) dili sanki birşeyler bağışlamaktadır. Göksel yazgının kazançlı çıkmış, pişkin ağzından yenilene yukarıdan gönülsüz teselli, ama ustaca, bu kesin. Okurum yanılmasın, şiir yine de sürmektedir. Aşağıdaki şiirde özgün, yaratıcı imgeleme bakar mısınız? At, köpük ve kan arasından taşa girmektedir.

      Saldırdı surlara,

      Köpük ve kan arasından

      Rüzgâr gökyüzü ağaçlar su,

      Bir aşk yalnızlığıyla soğumakta

      Kalmak değil midir,

      İşte kara bir oyukla sonsuz.

      *

      Bir yapıçözüme işaret etmekle yetineceğim. Dağlarca’nın sorusu yanıtını olabildiğince özgün biçimler içerisinde getirmektedir. Buradaki çelişki (paradoks) cumhuriyetin tarihsel kişisi (lider, önder, egemen, vb.) karşısında sanatçı tutumu. Cumhuriyetin halk temsili, lider(liğ)i oyar. Liderin oyulma oranında temsil ve cumhuriyet artar, büyür. Mutlak monarklardan sonra devrimlerden yükselen temsil laik temelli olduğundan, geçici, bağışlanmış ve saltık değildir. Emanettir ve emin (olunan) kahraman ya da Tanrı(nın yeryüzündeki gölgesi) değildir artık. Bunu bir kenara yazalım.

      Anıtkabir’de temsilin tepesindeki önder çoktan ölmüştür ve erk (hükümet) önderi izleyen bir çizgide değildir. Öyleyse sanatçının bir de böyle bir çıkmazı var. Yazmayarak kirlenmek. Dağlarca yazmayarak kirlenmeyi yadsıma cesareti göstermiştir bence. Borçsuz alacaksız, gönülden, içten ve özgür ozan ululamasıdır onunkisi. Onurludur, diktir. Çok daha önceden kurucu önderin hakkını teslim etmiştir. Onun şiirini dökmüştür yazıya. Ata’nın ölümünden bir yıl sonra ilk yapıtını yayınlamıştır (Havaya Çizilen Dünya, 1939)

      Benzer eşik duygusu izleksel vurgulardan da alınabilir. Eski söylem bırakılmamıştır: “Gün gelir üfler yurdumun boruları/ Kan kırmızısını sabaha/ Kılıçlar Bismillah der/ Kalkar atlar şaha./ …” (Bir Mustafa Kemal Daha, 65) Ama barış çağrısı ilktir: “…// Siz/ Yurtta/Ve yeryüzünde/Barışsınız.” (Barış, 50) Cumhuriyet bilinci yükselmektedir.

      Bu taş Mehmet,

      Durur

      Bu taş Yüzbaşı Ahmet Bey’in.

      Bu Zeki.

      Bu taş kardeşim Hasan

      Bu taş Abdullah

      Daha ak,

      Susmuş.

      Bu Ali

      Ve ölmemiştir hiç

      *

      Daha ilk yapıtlarından başlayarak herhangi bir okur Dağlarca’yı yöneten bu güdüyü ayrımsayacaktır. Evrende, sözcükleriyle dokunmadığı hiçbir şeyin kalmaması gerektiği ideasına bağlanmış ozanın halk ekinine ve özellikle de onun deme (aktarma) biçimlerine el atmaması beklenemezdi. Aynı yıllar arasında (1950-53) şiiriyle (Toprak Ana, Sivaslı Karınca, Aç Yazı) başka bir çizgide aranışını da sürdürmektedir. Daha evrensel, varoluşsal ve önceki yıllardan gelen evren kurucu bu tasarının, varlığın en alt örgütlenişinden en yüksek biçimlenmelerine değin değişik aşamalarını şiirlemeyi amaçladığı anlaşılıyor. Yaşam ortaya çıkıyor, kımıldıyor, canlılık, doğa, insan, ilk toplum, halk vb. yapıt yapıt sahneleniyor. Zorunlu halk durağı yansılama oyunuyla çağdaş şiirin nesnesine dönüşüyor: “…//Köy dediğin ne,/Namık Kemal’in mahzun dediği,/Mustafa Kemal’in bayrak açtığı dağ başı, ağam./Ağrıdığı yer, hepimizin./İnsanoğluna karşı/Kurdun kuşun yediği.”(Köy Dediğin,110) Öte yandan halk durağında kalmayacak, şiir yerelden evrensel, soyut, genel insan izleklerine doğru saçılacaktır. Şiirsel siyaset saf, çocuksu biçim ve algılarından, gelişmiş, karmaşık açılı yorumlara dek geliştirilecektir. Bir bakıma ulusal epikte geçici çelişkiler aşılacak, şiirin (sanatın) kapsayan, kucaklayan evren(sel)-barış çağrısı duyulacaktır. Toprak Ana halk durağına, onun çağdaş yazına katkısına ilişkin şiirimizdeki ilk (belki de) önemli yoklamadır. Yıllar ve yıllar sonra (80’lerde Miraç, Özer, vb.lerin başlattıklar Yeni Türkü şiir devinimi) böyle halkçıl bir atak yaşanmıştır şiirimizde. Dağlarca girişimini onunla karşılaştırmak yararlı olacaktır. Hoş o devinimin Şili Novo Canto (Parra’lar, Jara, vb.) müzikal devinimiyle de bağı vardı esinlenme açısından. Şöyle diyor büyük ozan: “Halk edebiyatı bir ‘dağ otu’ gibi kendi kendine, kendi dağlarında, kendi bayırlarında yeşermiş kalmıştır, yeşerebildiği kadar. Bence bir edebiyat, (…) bir dil olayıdır, dile oturur; imgelemi de o getirir, duyarlığı da o getirir ve karşılıklı bir alışverişle olur o. Yoksa, sen, hiç dilin yokken, ‘Ben büyük bir duyarlık, büyük bir imgelem sahibiyim’ diyemezsin; bunu yaratamazsın. Yetenekli ozanlarımız elden geldiğince, bu eksikliği aşmaya uğraşmışlar, yer yer de başarmışlardır. Yunus, bu başarının doruğudur.(Leyla Şahin, 2014, s.71)

      Evrenin antik yorumundaki dört bileşenden biri olan (Bkz. Taş Çağı, 1945), evrensel (kozmik) şarkının son durağı toprağa konan Dağlarca şiiri; ana kucağında bağdaşık, kapalı bir evrenin yazgıcıllığına tanıklık edecektir. Acı, sevinç, yaşam kendi içinde dönmektedir orada (bir köy var uzakta). Ulusal devrimin ele alacağı en önemli konu ve sorun yeterlik ekonomisidir (kapalı ekonomi, basit yeniden üretim) ve olgu kendi başına bırakılmayacaktır. -Sız, -suz olumsuz ekleriyle açılır ilk bölüm. Köy yokluklarla tanımlanır: Işıksız, çocuksuz, mektupsuz, yağmursuz, ağaçsız, yolsuz, habersiz, ölümsüz. Bu köyün “…//Eli el değil, ayağı ayak değil,/Gün doğar, tarlakuşları uçuşurlar,/Ağır bir aydınlık, bildiğin şafak değil./Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna,/Uyandırmazsan,/Uyanacak değil.//…” (s. ?)

      Kara öküz, buday, duyasın, uyunulamaz, ha dememiş, essah mı ağa, kara toprak sevmemiş bizi be, vb. deyişler dışarıdan (kentten) deyişler izlenimi vermektedir. Köy orada, uzaktır. Kentli sesin uzak köyüdür resimlenen.

      Eski sözcükleri yine de kullanan, öz Türkçe’nin eşik berisinde bir dil kullanımı egemendir: “Başka bir mihnet, ayrı bir meşakkat söyler” (Ölümsüz Köy, 26)

      Bölümde kıtaların son dizeleri yinelenmektedir. Ses(leniş) ikilenmektedir. Kırsal yaşamda sözün, günlük isteklerin, buyrultuların iyi anlaşılması (bellenmesi) önemlidir. Dağlarca’nın genel olarak 50’lere değin izlenen yapıtlarında bir uyaklama yapısından söz etmek olası. Yaygın uyaklama düzeni ilk dizeyle değil ikinci dizeyle başlar ve birkaç dize atlanarak sonraki (genelde kıtanın son dizesi) sürer. Bazen de şiirin bütününde kıtaların son dizeleri uyaklıdır (uyaklamada dolayımlar) ve bu düzen, tüm şiiri baskılar (disiplin). Dağlarca uzun şiirler denemektedir bir süredir. (Anlatımcılık, öyküleme mi gerektirmektedir bu uzun yapıları?) İlk uzun şiir denemesi (?) belki de 6x6=36 dizelik Dört Kağnı ‘dır (IX. Bölüm; 161). Kızılırmak Kıyıları’nın (166) kıta ve dize sayıları ise şöyle: 5+5+9+6+5+5. Kıtalarda artan dize, uyaksızlık sayısı dikkat çekicidir (VII. Bölüm.) Şiirde bukağılarla ilgili bir yazar girişimi mi görmeliyiz buralarda? Ayrıca biçimsel ses-yapı sanatları yerini alttan alta başka türden müzikal imgelere mi bırakıyor? Anlatı evreninin yerel (otantik) ses değerleri vurgu öğelerine, müzikal duraklara dönüştürülmekte, şiir kırca tınlamaktadır: “Davul döğüyordu dağı dağı” (Yaslı Düğün, 57) İşte Birhan Keskin bunu ilerletiyor yıllar sonra. Dağlarca’nın dünyanın doğal seslerini yansılaması ilk mi? Nazım bunu yapmıştı aslında. (Örn. Makinalaşmak.) Geçerken ilgisiz bir not: Birhan Keskin Pessoa’ya da borçludur.

      Kız Çapaya Gider

      Çapan, Fatma kız, ayrık otu üstüne.

      Saçlar omuzlara akşama dek.

      Yemyeşil kokusu düzün.

      Leylekler kavaklardan gök gök.

      Dağın gölgesi, vakte.

      Ak ellerinde, Fatma kız, toprak. (50)

      Öküze Övgü

      Oydun mu,

      Başka köylerden geldin başka köylerden taraf,

      Tanrı’nın bereketini, yerine?

      Soydun mu,

      Baktın baktın da gettin,

      Dağlar seyrinde? (84)

      Kağnı

      Biri acı, biri daha acı.

      Biri uzun, biri daha uzun.

      O yüklü, o daha yüklü.

      O boş, o daha boş.

      Öbürü eski, öbürü daha eski,

      Öbürü yorulmaz, öbürü daha yorulmaz. (102)

      Velhasıl, Toprak Ana bu kuşbakışı çözümlemeden de anlaşılacağı üzere 50 başlarında şiirimizde Karaosmanoğlu’nun daha önce yaptığı köy(lü) hesaplaşmasını yapan önemli bir çalışma. Önemli çünkü birkaç çatışmalı içeriği bağrında taşımaktadır: Sorun çağdaşlaşma tasarının karşısında kapalı kalmış kırsal dünya gerçeğidir. Ulusal devrim ve kapalı ekonomi çelişkisi, devinim ve durağanlık çatışması nasıl çözülecektir. Eşikteki ulusal varlık, iki yaşamı (kent ve ağırlıklı tarım) nasıl bireşimleyecektir? Neden başarılamamıştır? 50’lerin demokratik (?) açılımı, çok partili dizge umut sözü taşıyor mu? Köylü seçenek yaratacak mı temsile kavuşarak? Ya kente göç sürecin neresine yerleşecek? Traktör? Tarımın makinalaşması (DP) kurtuluş getirecek mi? Unutulmuş, uzak kır eklemlenecek mi çağdaş yaşama? Ozan ne istemektedir? Dağlarca hiçbir yerde ‘Köylü milletin efendisidir’ türünden köylüyü yücelten siyasal söylemlere başvurmuyor. (İlginç.) Yaşam alanlarına (Caravaggio gibi ışık ve gölgeli somuta) yöneliyor. Bu tartışmaya Sivaslı Karınca’yla birazdan gireceğiz zaten.

      Şair, geçmişi çok büyük olan Türk şiirini geleceğin mutlu yeryüzü yurttaşlığına götürmek istemiştir denebilir.” (Şahin, 67)

      Büyük kentler tamam da Sivas’ı, o dönemde yerel, irice köyü dünyaya nasıl bağlayacaktı ozanımız. Bunu neden gerekli görmüştü. Sanki ülke büyük bunalım sonrası Capra duygusallığı ve iyimserliği içersinde Batıdan gelecek iyi şeyler rüyasına kaptırmıştı kendisini. Buzdolabı, radyo (Allen) ve diğer her şey mutluluk sözü (vaad) gibiydi. Herkes birlikte olabilir, dünya herkese yeterdi (Unanimizm). Hastalıklı (marazi) bir iyimserlik pembe renklerle kuşaklıyordu ufku. Büyük Amerika’yla birlikte yaşamlarımız da büyüyecekti. Demokrasi gelecek, elbirliğiyle mutlu mesut yaşayıp gidecektik. (Ziya Osman Saba bu düşün neresinde duruyordu acaba?) Bu mutluluğu karartan kötü insanlar, düşüngüler (ideoloji), karanlık ülkeler yok muydu? Vardı elbette ama Büyük AB(İ/D) izin vermezdi onlara, çünkü bizi, kaşımızı, gözümüzü, çok seviyordu.

      5 şiirle açılan Giriş bölümünden sonra ayrı bölümler açıyor Dağlarca. Sonra bölüm bölüm kardeşliğe (Kardeş), bilince (Uyanık), tüm yeryüzüne (I Dünyaca), handiyse evrensel yurttaşlık kavramına (II Vatandaş), bizim kadar değerli ötekine (Pakistan) açılıyor.

      Köylü, sen,

      Sabahleyin sonsuz saatler üstünde

      Kadın, sen,

      Anlamak istemem bir şey,

      Ağaç, sen,

      Kardeşim değil misin? (5)

      Uyanık

      Ateşin havanın anaların memesinden,

      Nasıl anlamamışız,

      Kardeş olduğumuzu, kardeş olduğumuzu

      Hayvanlardan daha yalnız,

      Söylememiş ağaçlar sabaha dek.

      İlk karanlığından beri yeryüzünün

      Niye anlamamışız,


      Yine de Fransız Devrimi’nin Ulusal Savaşımız üzerinden serpintileri ozanımızda geç de olsa yankılanma ve eşit yurttaş kavranmaktadır. Oysa yukarıda (kuzey) bir başka dünya gerçeği (SSCB) sözkonusudur. Bakalım Dağlarca’nın ozan algısı içinde 1789’dan 1917’ye geçiş sözkonusu olacak mı ve ne zaman? II Vatandaş bölümünde şöyle diyor: “Hanginiz uyanır/Uyanırım//Hanginiz acıkır/Acıkırım//Hanginiz sever/Severim.” (Vatandaş, 21) Bu özgecilik yine ozanın kişiliğinde zamanla sınanacaktır ama görülen, Dağlarca’nın ötekiyle ayrımsız özdeşleştiğidir. (Hoş, bu artık günümüzde fena halde tartışılıyor. Ötekini özellikle ötekileştirmek demokrasinin olmazsa olmaz koşulu sayılır oldu: Çokkültürcülük.) Önemli olan kuşkusuz bu evrensel kardeşlik, eşitlik duygusunun zaman içerisinde (hakiki) içerikle nasıl doldurulacağıdır. Şimdilik sakınımlıyız. Yine bir ozan duyarlığı erkencecik kımıldamıştır, bakın: “Asya’yı düşünürüm,/Allah demeyi canım istemez.//…” (Kırlarda, 25) İnsanlığın acısı çekilmektedir. Dünyaya o güne değin kapanmanın nedenini ise kendince açıklar: “Dünya o kadar büyük değil/Biz küçülmüşüz//…” (Rahatsız, 26)

      Sonuç olarak diyebiliriz ki, Sivaslı Karınca uluslararası ilişkilere dönemin dünyaya açılan Türkiye’sinin ufkundan bakan apolitik ve iyiniyetli (düşçül) bir şiir yaklaşımı sergiliyor. Soyut, hümaniter, siyasasız (sorunsuz dolayısıyla) bir evrensellik, kardeşlik eşiği şiirleri kitaptakiler, sanki görevsel (misyon) şiirler...

      Bölümün ele alacağım son kitabı Aç Yazı. Sivaslı Karınca’dan taşınan, biz tümümüz kardeşiz (unanimizm) duygusu, birey=aile=toplum=ulus=dünya özdeşlemeleri içerisinde ilerletilmektedir. Duygudaşlık, oydaşlık, birlik vurgulanır: ‘Eşyanın mutlu olduğu dünyalarda,/Yeni vücutlar verir,/Yeni elbiseler giymek.(…) Halk akraba çıkar, çarşılarda, birbirine,/ Bir uğultu, gönül gönül duyulan/Dayı askerden gelir, anne uzatır elini,/Gülmeye ve yürümeye başlar,/Hepsi en güzel anısından. (…) Var olsun dünya barışlar içinde,/ Var olsun memleket.’ (Bayram,16-7) Toplumcu, siyasal düşünce ve çözümler şiirlerine Sivaslı Karınca’dan başlayarak daha çok katılmakta, bir altyapı oluşturulmaktadır. Henüz duru, açık ve kavrayıcı bir siyasal duruşu yoktur gerçi Dağlarca’nın. Örneğin, 7 İhtimal ilk derli toplu gelecek öngörüsüdür. 7 olasılık (ihtimal demiş) 6 dizelik 7 kıtada ayrı ayrı gösterilmiştir 1951 yılı şiirinde. Dünya 7 olasılığa sürüklenmektedir. 6. Olasılığa dikkati çekmek isterim. Buna göre: 1. Yoksulluk bitecek, yeryüzü barışı, kardeşliği sağlanacak, 2. Kimse ağlamayacak, dünyaya sevgi egemen olacak, 3. Ölüler canlanacak ve gençleşecekler. Aynı şeyi düşünerek karanlık ve aşkın üzerine açılacaklar, 4. Aklın derdine çılgınlığın mutluluğu damgasını basacak, her şey çıldıracak, 5. Hastalık kalmayacak, tüm canlı evren bir tek nefes olacak, 6. Ahmak anlara karşın Dağlarca’nın şiiri görünecek sokakta ve dağda, 7. Ya da savaş başlayacak yeniden, kıyamet kopacak.

      Genç oğul (ülke, Türkiye, vb.) gururla, övüngeç sahneye çıkmış, ben de varım, buradayım, beni de sayın, demekte, dışavurmaktadır haklı olarak kendini. (Türk dış politikası.): “Ben oğulum, gücüm parlar” (Oğul, 5) Unutmayalım 60 yıldır kurucu siyasetin Türk’ü erksiz (iktidarsız) bıraktığı suçlaması yapılagelmektedir.

      I Oğul bölümünde oğulun yaşamöyküsü 5 dizelik 10 kıtayla anlatılır. Dünyanın geleceği merak edilir (7 İhtimal). Ulusun savaşı kavramı sanki yeni bir ışıkta anlaşılmaya çalışılmaktadır. Savaştan dönen (güneş)-kral umut ve barış sözü (vaad) gibidir. Ama bir serçe göz ucuyla süzmektedir töreni: “Ama yeşil bir şey düşünüyordu yaşlı ağaç,/Kuşun kuş olduğunu, dalın dal olduğunu./ Yüzyıllar gerisinden kadersiz,/Denizin, yıldızların, savaşın,/ İnsanlar arasında bir masal olduğunu.’ (Savaştan Sonra Kralın Dönüşü, 10) Ee, o zaman savaşa, nedeni ne olursa olsun kökten karşı mı çıkacağız? İlginç bir ulus ve savaş araçözümü, savaşmaktan (boy ölçüşmekten) gelen bir iyi olabilir mi: “Genç, daha genç bizimki yaşamalarda,/Oyunlar ve gövdeler üstünde civan./Pehli,/Pehlivan.” (Pehlivan,13)

      I

      Bu, dün geceki yatakta.

      Bir gün fazla yaşamakta.

      Ak olsalar bile benden.

      Geçen.

      Ve baştan başa yolculuğum.

      Ben yoğum.

      Söyle Sevda İçinde Türkümüzü

      Aç bembeyaz bir yelken.

      Yaşamak bu kadar güzelken?

      Hep o maviliklerden geçmiştir

      Yaşamak bu kadar güzelken? (61)

      Ve artık anlıyoruz ki, Aç Yazı gündelik olgun, erişkin ve kadın erkek ilişkilerine özgü yaşamımız üzerine temel sorular yönelten söyleşi havasında bir bilge(lik) girişim(i)dir. Sorgulama evresinde kalan bir şiirdir neredeyse. Soruyu ortaya çıkarmak, sormak için yazılmışlardır.

      Dağlarca’nın 1949-53 arası kitapları hakkında araştırmamın bu bölümü (3. Bölüm) için Dağlarca denli kendimi ikilemler, kafa karışıklığı içinde ve eşikte duyumsuyorum. Aralıktan eşsiz güzellikte Türkçe şiirler çıkabilmesine şaşırmalı mı? Hayır. Bazen tam da en iyi (olan), varlığını aralığa borçludur.

      Bakalım 53 sonrası kitaplarda aydınlanma, bilinçlenme sürecek, yeni kavrayış biçimleri (form) hakiki içeriklerle dolacak, buluşacak mı?

      IV. BÖLÜM

      Türkçem Benim Ses Bayrağım-Türk Dil Kurumu Koçaklaması (1951?);
      Asu (1955); Delice Böcek (1957); Gezi (Mevlana’da Olmak, 1958);
      Batı Acısı (1958); Akdeniz (1958),

      Benim yanlışım Dağlarca irdelememde zamandizinsel yaklaşımın işimi kolaylaştıracağı düşüncesinde. Sonradan anladım ki yayıncılığımızın sefilliği herhangi bir yazarımızı okura bütünleştirilmiş olarak sunmasına engel. Dağlarca kezlerce toplu basılmış: Cem, Tümzamanlar, Doğan Kitap, Yapı Kredi (Delta). Hiçbiri eleştirel (kritik) baskı değil. Ölçünden yoksun, kaynak içermiyor. Açıklamadan yoksunlar çünkü bunun için tüm baskıların karşılaştırmalı okuması yapılmış olmalı. Çünkü çapsızlar. Yalnız kitap baskılarını bilmek de yetmez. Dergilerde, vb. yayınları da karşılaştırmalı olarak incelemeli. Şiirlerin kendileri, yayın yerleri, değişimleri, bu konuda yazar, yayıncı, okur karışmaları tek tek saptanmalı, açıklamalı baskı yapılmalı(ydı çoktan).

      Dolayısıyla 55-60 yılları arasına sıkışmış şiir kitaplarına bakarken geriye doğru (1951?) bir küçük savrulmam söz konusu olacak: Türkçem Benim Ses Bayrağım/ Türk Dil Kurumu Koçaklaması. İkilem içerisindeyim. Belki de savrulma geriye değil ileriye doğru gerçekte. Doğan ve Yapı Kredi toplu baskılarında ilk yayın yılı bilgisi hak getire. Kitaplaşmamış olabilir mi Koçaklama? İkinci bölüm (Koçaklama) sanki çok sonra eklenmiş ya da yazılmış gibi.

      Has ozan duygusu diyeceğim buna. Arada atılması kaçınılmaz ilmekle, ilişkilenmekle, genleşmekle ilgiliydi. Çoğumuzun sandığı ve sanageldiği gibi güncel siyaset(bilimi) değildi aynı zamanda böyleyken bile. Üstelik Dağlarca’yı esinleyen Türk Dil Kurumu’nu güdümleyen tin de buna yakın bir şeydi, kendimizi yanıltmayalım, kandırmaya kalkmayalım. Ucuz tartışmalardan, yargılardan gına geldi. Öte yandan Dağlarca’nın sözünü ettiği bir şey daha var: Türkçe’nin özgün yapı-değerlerinin içsel tutarlılığı, bağdaşıklığı, bundan gelen varsıllık…

      Şimdi şiirleri okuyalım.

      Dağlarca’nın dil tutumunda nerelere kanatlanacağını okudukça öğreneceğiz. Bu doruk bildirgesiyle ilk şiirinden başlayarak ‘o şiiri Türkçe yaptığıyla’ ilgili anlayışı ilke katına (buna varlık katı da diyebilirdim) çıkmıştır. Bunun anlamı biraz da şöyle: dille birlikte Dağlarca şiiri de biçimsel bukağılarını, kalıplarını, zincirlerini, tutsaklığını yeterince deneyimledikten sonra (Dağlarca’da dilsel çileciliği, asketizmi ayrıca incelemenin bir ya da çok doktora konusu olduğunu, olması gerektiğini belirtmeden geçmeyeyim.) bir kenara bırakacaktır. Biçimsel yapılar (ölçü, uyak, ses anıştırma ve çağrışımları, yinelenme kalıpları, vb.) Türkçe’nin duru suyunda gereksizleşmiştir. Dilin arı varlığına içkindir tüm şiirsel yapılar. Kendini göstermesi, orada görünmesi yetecektir. Bu tezinde haklı olduğunu düşünüyorum ozanın. Onu bir dilin ozanı yapan şey buradan geliyor. Dili sezilemiş, dilin içyapısını, ırasını, bağdaşıklığını, uyumlu (yatay/dikey) yayılım gücünü ayrımsamıştı. Artık güzel dil hayvanı elinin altında dokunulmayı, okşanmayı bekliyordu. Uysaldı. Atakları bile uysallığıyla (usla) ilgiliydi.

      *

      Yasemin Arpa’ya şöyle demiş: “Asû’daki insan evren boyunca yürüyen insandır. İnsan evren boyunca yürüyen insandır. Yeryüzündeki insandır. Onun yürüyüşüdür. Bu yapıt beni yeni baskısında yadsımıştır. Neden? Konusu gerçeğine daha da oturtturulduğu için bir baskı ‘yürürlükten düşürülmüştür’. Bu yapıtta zaman –ki sürez diyorum ben ona- elle tutulurcasına in-ce-len-miş-tir.” (2010, 119)

      Bir saptama yapmak, bir tanım kullanmak için uygun zaman: Uza(k/y)-etki. Şiirinin odağıyla aramızda büyük uzaklıkların, boşlukların olması, bir Tanrısal seslenimle buluştuğumuzu, esinlendiğimizi duyumsatıyor bize. Ayrıca uzaklık, kaynağı ve amacı erişimsiz kılarak neredeyse dili boşluğa çekiyor; albenili, parlak, tüylü kılıyor ve şiiri edalandırıyor. Yalın, somut, olgusal olmayan, evrenin düzeniyle ilgili kurgusal, çok uza(k/y) etki. Bunu bir kenara yazalım. Bakalım nerelerde yanlışlayabileceğiz.

      Şimdi Asu’ya, evrenin sürez (zaman) içinde sarmal devingesine bakabiliriz. Oylumlu (tasar)-yapıtın başlangıcında ASU’da başlıklı bir bildirge (manifesto) var ve bilemiyoruz bu önemli bildirgeyi Dağlarca sonradan mı koydu buraya. Öyle bir izlenim edindiğimi baştan belirteyim.

      Bir uyanışla, kavrayışla açılan şiir (Uyanı, 17) yaşamın belirtilerine dokunur. Yaşam evrensel sessizliğin bağrında sevişmeydi: “Gelecek misin bütün geceler için/ Sen esmer.” (19) Yaşamı saran, kucaklayan karanlık ise ölümdür ve ozan, ölümün sessizliğinde sevişmeyi önermektedir. (Tanatos < eros.) Saltık sessizlik içerisinde evren bozunuma uğramaktadır: “Kara sevgilerdeki.” (22) Ozan, şamandır ve asu. Ölümle yaşam arasının ulağı, aktarıcısı... İkil temel düzgüdür. Şiir iki yolludur. (24) Ve ozan sizin kardeşinizdir, ona söyleyebilirsiniz:

      BİTMEZ SESSİZLİK

      Ben sizin kardeşinizim ha peki söyleyebilirsiniz

      Nasıl evlendiğinizi

      Nasıl sevmediğinizi bir gece

      Peki söyleyebilirsiniz

      Sonra daha eskiden o resmin günlerinde

      Anneniz henüz çıldırmamıştı

      Saçlarınız altın gibiydi ak omuzlarınıza değerken

      Peki söyleyebilirsiniz

      Ağaçlara

      Gülerdiniz çok

      Ve bir masal kızlığı uyutmazdı sizi orman yeşerince

      Peki söyleyebilirsiniz

      Sonra kaçmıştınız evinizden

      Düşünceye yalnızlığa uykuya ölüme

      Bu yangın yıkıntısında çırılçıplak

      Peki söyleyebilirsiniz

      Bir kız bir oğlan duvarlarda taş gölgeler bir kız bir oğlan

      Yatmıştınız üçyüz genç bir dağ sığınağında siz

      Dışarıda karın kurtlar soğuğu içinizde taş çağınca bir donukluk

      Peki söyleyebilirsiniz

      Ben yarın gidiyorum ha bir başka karanlığa

      Ben gömütlüklerle sessizim yaslıyım sağırım

      Artık sevgiye inanmıyorsunuz artık hiç kimseyi sevmeyeceksiniz peki

      Peki söyleyebilirsiniz. (26)

      Anlıyoruz ki şiirin öznesi ötede(n)dir. Ya da öte (ölüm ülkesi, karanlık) kuşatmıştır bizi, ne yaparsak yapalım ama ölüleri uyandırmayalım. (28) Gerçekten ölüm en büyük küme, şarkıların şarkısıdır, seveceksen ölüme daha geleceksin. (29) “Bir gelin gömütü üstünde/ Delitaş karanlığa karşı.” (30) Evren tasarının ölüm ülkesini biçimlendiren Dağlarca, bir tür ölüm estetiği deniyor (altbaşlık olarak). “Kızlar/ Işığı söndürmeden/ Soyunur yataklarda/ Ölü giyinmek ister” (50) Karanlığı, yeraltını dirimin son aşaması, noktası olarak betimliyor. Ama olumlu, tümleyen bir kavram olarak giriyor şiire ölüm ve şiir alabileceği en büyük yılgımı (risk) üstleniyor. “Bilmeden yaşadım bunca yıl servileri/ Kendimden öte bir olu görmedim/ Bu karanlık başka karanlık/ Ölüm var mı ne” (34) Gürbüz kadının dudağında birikmiş gelmiş geçmiş tüm dirim şimdi “altında altında altında yeryüzünün/ Değerken soğuk toprağa/(…)” (36) Geçişler öylesine kolay, uzam ve sürezaşımlı ki ölüm hep yanıbaşımızda. Fırından alınan ekmek gibi… Bu tinsel geçirgenlik noktalamayı kaldırmış, dilsel geçirgenliğe neden olmuştur. Ölümü sevmeyen özne merak eder. Ölüm üzerine uzun denemesini yazar, sonu şöyle biten: “İyice mi susmuştum ne/ Evren öylesine güzeldi ki/ Büyüdü büyüdü büyüdü karanlık/ Bir gece uyanamadım hiç” (49) Ölmek yeryüzüne karışmaktır: “Gömdüler seni/ Karıştın yeryüzüne” (51) Ölüleri yıkasak kir çıkmaz. (53)

      ÖLÜ KEZ

      Ölü kez en ötesi yıldızların en sonu

      Sen nice yaşarsan yaşa burda

      Nice seversen

      Sev

      Bir dağ emer memesini bir dağın

      Dağ kez ölü kez

      Yok koyunların çobanların ağıllara dek aradığı

      Yok ardımızda kalan

      Bir kanlı savaş alanında

      Ağara ağara sağ kez ölü kez

      Yeller üzre çizgisi gövdemizin

      Yok yok

      Aydınlıklar arkasından bütün yeryüzü

      Dolanır gökyüzünü baştan başa aç kez ölü kez

      Hadi ışısın uyansın yürüsün şimdi

      Ölümsüz anlamlar yalnızlığına

      Bir boşluk daha söylesin orman

      Bir yeşil daha

      Soluğu kocaman parlayanların soluğunu bu ikiz varlıkta

      Sıcacık

      Verse de ot kez ölü kez

      Alsa da

      Değişmez ki duyuyorum evrenin güzelliği

      Çarşı Pazar duyuyorum bir bencillik türküsünde

      Ses eder uzak anılar sarısı kavun

      Bir sevinç kırmızısı karpuz çağırır durur bizi

      Tutsak olduğumuz çağlardan

      Yalınayak satılmış kez ölü kez

      Bir ekmek parasına

      Yok gecelere sığmayan

      Yok belki de gecelerin gecelerin sığmadığı

      Yok karanlık kez ölü kez

      Aldığım

      Gittiğim

      Ulaştırdığım (59)

      Sözcük yinelemelerinin (yer, ölüm imgesine bağlı vurgu mu?) dikkati çektiği Asu, ölümü içselleştirmeyi, dirimin, döngünün parçası yapma çabasını sürdürüyor (Geceyarısı Üçgenler, 61): “Ölü katar yaşını sonsuz göklere umutla/ Ölüm boşuna değil” (61) Ve ekliyor: “Neden eğiliyor yeşil/ Ekin ne diye başağa varıyor/ İşte duyuyorum böceklerden önce/ Bir ölümün dağ başlarına konduğunu/(…)” (62) “Biliyor musun/ En karanlıkta/ Uyarır seni/ Ölüm ışığı” (193) Varlığın anıtsal yükselişinin ölüm dayakları da yükselirken “Ben yoğum besbelli/ Daha şimdiden” (65) Şimdiden evet, toplum çatlar. Bir dönemeç şiiri girer araya: Artık Kımıldamadan Arkaüstü Yatanların İlk Toprak Acısı. (66) Şiir emeği, çabayı, yeryüzüne çalışmayla katılmayı dolaylı olarak yüceltirken ‘biz’leri, o sapkınları, emek hırsızlarını, çalışmadan yatanları kınar: “Evet biz/ Sulardan kuşlardan dağlardan ayrı/ Suların kuşların dağların birliğini anlamadan/ Tanrı bir derdik” (67) Okuyup geçerken belirtelim ki Asu aynı zamanda Tanrı’yı Tanrı’ya kaldırır, ozanımız buraya gelene değin içeriksiz, sonsuz, saf (çocuksu, naif) Tanrı anlayışını en azından ikiye böler. Tanrı’yı safına alır, onu yeryüzüyle ilişkilendirir, hatta varlıkla özleştirir. Öteki Tanrıcıları ise eleştirir. Tanrı’nın içine siyaset (kurt) düşmüştür. Genç kızın ölümü önünde yakınır Tanrı’ya: “Sen bu ince bileklerini onların söyle Tanrım söyle/ İncitecek misin” (69) Ölüm nereye değin doğallaştırılabilir, içselleştirilebilir, incecik bilekle yan yana düşünülebilir? Ölüm düşüncesini yedekte tutmaktan başka umar yok. “Toprak uyar beni şimdiden” (71) Gün ağarana dek pencereye vuran kimdir, anadan ölümden başka. (73) Karanlık, yalnızlık ve ölümle ağırlaşmışım “Ve yeğnikliğim/ Ölümle/ En az” (75) Bu yeğniklik erkek ozanın kadın düşlerine köklenir sıkça.

      AKÇA YÜREK

      Yapraklar düşse de dudaklarına

      Olgun kadınların

      Güz akşamları

      Benim anılarımı

      Anlayamazlar

      Güz akşamları

      Az olur

      Taşın damların suyun

      Çarşıların

      Tanrı’dan gördüğü aydınlık

      Nedendir söyleyemedi kimse

      Evlerin bittiği yerlerde serviler

      Kapkara sallanırken

      Güz akşamları

      Gidenler gelmez

      Toprağın gücü birikir ellerime sarıdan

      Sever

      Umar

      Bekler düşünürüm

      Güz akşamları

      Yapraklar düşse de memelerine

      Olgun kadınların

      Güz akşamları

      Benim yalnızlığımı

      Anlatamazlar (77)

      Görüyoruz ki varlık ulamı (kategori) olarak ölümü tümleyen ikinci önemli izlek yine ulamsal yalnızlık kavramı. “Aşalım yalnızlığı/ Sevelim daha da biz” (79) Ağır Duyu, bir açıdan insanı diğer varlıklardan ayıran çizgiyi (Dasein) imliyor: “Ben ayrıyım çok/ Kuştan ekinden taşlardan sulardan/ Nasıl inanabilirim/ Evrenin birliğine” (81) Ayrıyım çünkü ölümü düşünüyorum ve dolayısıyla sürezi. (Asu’nun çıkış yeri.) “Upuzun kara düşünceler/ Başlar şimdi/ Baş ayak baş ayak baş ayak/ Bitmez tükenmez zincirinde ölülerin” (83) Ölüm kavramıyla ilişkilendirilen bir başka imge ise (izlek değil) ana. Bu şiirlerde ana imgesi iyiden kişiselleşir. (84-5) Büyük yapılandırmada küçük bir gedik açılır sanki. Düzey değişmiş, yükselti yitirilmiştir: “Kuşların uçtuğundan/ Düşüncelerin/ Ağaçların sallandığından duyuyorum/ Anamsın” (86) Ölümün sarıp sarmaladığı, sürezin anne gibi kucakladığı geçmişimiz ve onun bütün ölüleri “Siz biraz daha/ Gelir misiniz” (87) Kuşkusuz ülkede ölünür: “Bir kadın bekler yolumu yıldızlardan anlıyorum/ Bir çocuk bekler” (91) Uslamlama çizgisi ozanımızı öyle bir yere getirir ki ölüm güzelleştirir: “Öyle ulu ki güzelliğim/ Dinliyorum gün ağarıncaya dek/ Ölüm/ Bende” (96) Korkumuz yıldızlarda parlamaktadır. (99)

      TAŞ YAZI

      Ağaçların geceyarısı güzelliği

      Dursa biraz

      Akan sular upuzun yollar

      Dursa

      Dursa camların aydınlığı

      Dursa bana erkenden

      Günün alışverişle büyüdüğü yerde

      Dursa çarşı

      Dursa sessizliğinde ot

      Böcekler toprağı doyurunca

      Dursa maviciğinden

      Dağ başlarında gök akşeamüstü

      Ulu kuşlar gökte

      Uçsuz bucaksız yarışında kocaman atlar

      Dursa

      Hep

      Ormanın uğultusu azgın

      Düşü balıkların denizcek

      Dursa uykumuz

      Çırılçıplak oynayanların baş dönmesi değil

      Sızan kanları değil savaşanların

      Dursa biraz

      Dursa ölüm (106)

      Ben’lerce şiiriyle (117) ölüm topluma ve siyasete iner, bulaşır. “Bir ölüm önünde durmuşum/ Ben Afrika’da ben Hindistan’da” (117) Ozanın usu tedirgindir “Ki birbirine değmez/ Ölümle yaşamak” (122) Çünkü geçip gideceksin “Bütün aydınlığı/ Böylece bırakıp” (130) Dört Kişinin Sofrasında Beşinci Bardak (133) hangi ölü içindir? “Kim var dışarda kim var/ Gece mi” (134) Ve boşa çekilen ışık, aydınlatma, tarihin düşkırıklığı alttan alta oyar Asu’yu (Ki bu da Asu’dur): Aptalışık (dizisi). “Orada ölecek bir kaplan/ Belki de ben öleceğim” (136) İki iki yaşanır: “Biri kalacağını/ Biri gideceğini” (137) İki de ölüm vardır. Evren iki tabanlıdır. Gün ve gece. Sevi (aşk) ve ölüm. Anların yerine dolan karanlık. (138)

      İKİCE

      Delhi’de İstanbul’da Roma’da

      L tapınaklarda hep

      Biri yakarır biri dinler

      İkisin

      Senin sevgin

      Onun güzelliği

      Tanık değil midir

      İkisin

      Yatarsın da akşamları boyun uzar

      Bir yaşamada

      Bir ölmede

      İkisin

      Kınarlarsa kınasınlar

      Suçun suçsuzluğun

      Korktuğundan belli

      İkisin

      İştecik geceleyin

      Sularda yansır

      Yerden göğecek

      İkisin

      Uyuduğun uyandığın

      Acıktığın doyduğun

      Bu kocaman ülkelerde bitmez tükenmez

      İkisin

      İçin sonsuz sevgilerde sonsuz gömülerde

      Dışın

      Bir çoban türküsü söyler

      İkisin

      İkisin

      Nice bir olursa olsun Tanrı

      Nice tekse ölüm

      İkisin (157)

      İnsan görünülerine indik şimdiden, vurgunun, kaçkının, sayrının, tutsağın…: Afla salıverilen, yaşlı adamla kız, telefonda konuşan, Merihli. “İnsan sıcaklığının binbir alacada nakışları/ An an sonsuzluk/ Ölüme karşıt bakışları” (181) Belki de yazar, ozan (kimdir?) “İşte yırlarım bunlar/ varlığın kocaman birliğine dek/ Benim taş ellerimde/ Akışı yokluğun binlerce yıl” (151) Dağlarca’nın ürküsü karanlıkta ‘tek tek’ yakalanmaktır: “Çiçeğim olmaz ki dağlar dağ/ Sular su/ Ölümler ölüm karanlıklarda/ Tek tek” (161) Bu nedenle karanlıktan çıkış, yeniden geliş, güne doğuş Asu’nun asal ırasını oluşturuyor: “Kalk tanağarmada/ Bu yelin doluşudur/ Odamıza/ Anılarımıza/(…)” (174) Asu şimdi burada gerçekleşir ya da umuttur: “Kapkara etin avuçlarında kımıldar birdenbire/ Özgürlük” (188) Sesi kısılanın yerine ozan haykıracaktır. Alında tan ağartısı, ayakta toprak ağrısı, gökle yer, dirimle ölüm arasında insan (207)

      Önemli ve yazarın genel yapıtında eşik işlevinden ötürü birkaç noktada anlamaya çalışacağım Asu’yu. Dağlarca’nın (evren) yaratıcı, kurucu girişiminde hem bir basamak, hem bir dağılma eşiğinden söz ediyoruz aslında. Tasar (proje, plan) gelip ölüme toslamış, Asu ölümü evrensel dirimin (yaşamın) içine çekme, anlam(landırm)a çabasına dönüşmüştür. Dağ, taş, ağaç, su, ilk adam, yel vb. çatılırken sorun çıkmamış, her şey yerli yerine oturmuştu. Ama ölüm (dolayısıyla sürez) için aynı şeyi söylemek zor. Sözcüğe (şiire) sığmayan, ele gelmeyen bir yanı var onun. Asu eğer bir uygarlık tarihi ise, ters akıntılarına, karşıcıl tüm çıkışlara, yalpalamalara karşın yine de ışığa dönükse en son kapışmada, ölüm gelip çattığında uygarlık (öykümüz) ne olacak? Kitabın epey ilerilerine dek ölüm Asu’nun bir dolayımı olarak çağrılır. Onun sessizliği, öteden seslenişi, burayı tümleyişinde esintiler, avuntular için düşülür kâğıda şiir. Yukarıdaki okumada bunu izleyebiliriz. Ölüm yaşamı dengeleyen, yaşama eşit bir ağırlık, bir sıfırlayıcı değildir yine de ve Dağlarca dizgesi Asu’da böyle bir açık vermektedir. Kimse yitmemiş, ölen gitmemiştir. Ama karanlık bilinmezle doludur. Asu’nun aydınlık tanımına gelmede direnmektedir. Ozan uygarlığı şarkılamak ister ama öleni de Asu’nun bir parçasına dönüştürerek yapmak ister bunu. Eninde sonunda ertelenen çelişki şiirin karşısına çıkacaktır. Ölüm dirime, ışığa, Asu’ya boyun eğmeyecek, bildiğini okuyacak, şiirle ele geçirilemeyecektir. (Bkz. Javier Marias, Karasevdalılar, YK, 2015.) İnce bilekli kızın ölümünü Asu açıklayamaz. Yalnızca betimlemekle, buruk, hüzünlü, (Tanrı) sorgulu bir betimle yetinecek, yanıt sayfasını boş bırakacaktır. Orpheus’un öte dünya yolculuk deneyimini bir daha hiçkimse yaşayamayacak, ozan şiirinin ucunda tıkanacaktır. Sözün çılgın, sivri, ağulu ucu törpülenip dağılacak, kütleşecek, söz ölümü öldüremeyecektir.

      Sürez ölüme uz(akl)anmadır. Ondan kaçma iken yaklaşmadır ve sayılanır. Dağlarca’nın dediği bu olsa gerek. Sürez üzerine araştırma diyor. Asu kişi değil insan toplumunun yarattığı uygarlık(lar) ise demek sürez bir uygarlık işi, marifeti. Uygarlık ölümü bildikçe bilerek, öğrenerek sürezi getirir kavrayışına. Sürezi yapan, ortaya çeken ölümle yüksüzleşen (nötrleşen) dirim, yani Asu değil, sürez ölümün karanlığından, ele gelmezliğinden, tanımsızlığından doğar. Onda yaşamla eşlenemeyen, düzgülenemeyen belirsiz bir alan kalır ve bu alanın sezilenmesi, iki ıralı, ikircimli askıdalık durumu yaratır. Asu evrensel bağdaşımı, barışı tam nakışlamışken oyunbozanlık eder ölüm. Dağlarca bu ölümü ve ona bağlı sürezi isyancı olarak görmez, anlatmaz. Ölümün elçileri, savaşçıları, çığırtkanları yoktur. Gölge gibi, alacakaranlık gibi iner, sarmalar, taşır. Hem Asu’nun içinde, hem Asu olmayan bir yerindedir. Şimdi bu eşitsizliğin gelecekte dünya içinde ortaya çıkaracağı durumlar, Asu’daki çelişkinin çözümünü verecektir bize. Sanırım Dağlarca bağlam (paradigma) değiştirecektir. Daha yerden, daha siyasal, daha ölüm berisi bir dünya diline, şiirine dönecektir yüzünü. Çünkü yükselttiği kişisel şiir dizgesi ölümde açık vermekte, ölümü kendinin parçası yapacak kerte içselleştirememektedir. (Dizge, dizge içinden kavranamaz.) Bu durumu gelecekte (sonraki dönemlerde) yazdığı şiirlerde görecek gibiyiz. Ama buraya, toprağa basmak, basan kişi, ben olmak, gündelik çelişkilerde aşınmak, Asu görevini (misyon) ölümüne (anımsamadan ve anımsatmadan) üstlenmek olacaktır pusulanın kuzeyi. Göreceğiz. Ama şu bir gerçek… Ölüm Tanrı’dan da güçlüdür. Tanrı-ozan da tadacaktır ölümü. Tüm iyileştirme, gidimleme, oyuna getirme, tatlandırma girişimleri boşuna olacaktır. Öte yandan sanılmasın ki Dağlarca Asu’da ölüme tepkilenmekte, ölüm korkusu dillendirmektedir. Yazdığımdan bu anlaşıldıysa yuh olsun bana. İlgisi yok. Dağlarca’nın derdi en son geriye kalan şeyi, yani ölümü de evren çatkısının içine çekmek, çatmak, evrenini kapatmaktı(r). Ama mızrak çuvala girmemekte, ölüm dirime gelmemektedir. Onu ele geçirmektedir. Karda izsizdir, karanlık, bilinemezdir. Dağlarca’nın ilk zorlu bocalaması, yalpalaması Asu’dur diyebilirim. Özgüvenli, sözcüklerin gizine ermiş Tanrı ne yapsa etse ölümü bilememiş, katamamıştır kendine. Şiir açık, aralık kalmıştır. Ozan ölümü durduramamış, en azından Asu içerisine (kabul edilebilir enlem boylamlara) çekememiş, biri ötekini (Kabil Habil’i) öldürebilmiştir gözlerinin önünde. Şiir yetmemiş, yetememiştir. Buna Dağlarca nasıl katlanacaktır. İlk (büyük) yenilgisidir.

      Dizgesel yenilgidir söz konusu olan. Şiir-dizgenin yenilgisi… Asu bu yenilginin şiiridir. Bir yandan da ozan Tanrıdan düşmekte, insan donuna bürünmekte, yeryüzüne basmaktadır. Yolda karşısına çıkan tikel ölümleri, Asu’nun aptalışık döngülerini (Düşmüş Dasein) sorgulamaya karar verecek, öyle yaza yaza yürüyecektir. Bu onu güçlü kılacak, aynı zamanda umutlu, dirençli, eksik, kusurlu ama haklı. Hele dünya taşmaktan, çatmaktan bir insin, hele yele toza kurda kuşa insana bulansın, boyansın hele. Yineliyorum, göreceğiz. Dünyalılığı nasıl giyinecek, geçirecek üzerine ve şiir nice sarsılıp sendeleyecek ya da yekinip gürleyecek (?) Dağlarca’da. (Gürlemek sözü çokça gülünç kaçtı anlayacağınız.) Canalıcı soru ozanımızın kişisel evren tasarımı, şiir-dizgeyle ilişkisini nasıl sürdüreceği. İzleyeceğiz evet.

      Sorun aynı zamanda sürezin şiire gelişi, sürezin sürezlenmesi, yani tarihleşmesi, tarihin de ölçülebilir olaylara, güne düşmesi. Uygarlık (Asu) ölüme karşı yükselişin sürezlenişi ama kişi bunu (sürezi ve tarihi) nasıl kavrayacaktır? Ölüm insanlığın önüne sürezi getirip ölüme karşı dirim ekininin yapılandırılmasını sağlarken uygarlık bayrağı bireye nereye dek ölüm aşırtır? Tarih ölümün hep yeniden silindiği (örtbas edildiği) ölümüne bir ölüm girişimidir ve kişi ölümü uzağında tutarak, görünmez kılarak korumaya alır kendini. Ozan ne yapar bu durumda? Büyük, kapsayıcı seslerden, yüce söylemlerden, titreşimlerden inip tek ölüme, onun orada saçma çürüyüşüne ne diyebilir? Kurgudan eyleme geçebilir örneğin. Şunu yapabilir: Eşitsizliği, kıyımı, öl(dür)ümü orada, öyle, anlamsız gösterebilir. İster ki okuyan bu ölümü yadsısın. Sanırım Dağlarca sonraki şiirlerinde bunu yapmıştır ve Asu’yu bu anlamda kapanmış saymıştır. Daha doğrusu Asu onu yadsımıştır. Aşı (ölümün dirime aşılanması) tutmamış, ölüm ayrı, yalnızlığıyla kalmıştır. Yani kuşkusuz ölüm düşüncesinden söz ediyoruz. Ölümü ölüm hakkında düşüncemizle kavramaya çalışıyoruz. Ölüm ölü nesnede değil, bizdeki düşüncesinde sürezi var eden, içeriklendirilemeyen kesinti olarak beliriyor. Yitenler ve yitecek olanlar yalnızlıklarıyla yine de sevişecekler. Umutsuz da olsa seviyle (aşk) Asu sürecektir süreze yayılarak, onda saçılarak ve elbette ölüme, yitiklere karışarak.

      Dikkat ederseniz Asu hakkında kullanacağım imge: Su alan gemi. Evrenin kara deliği var ve oradan sızan kara kanı. Onu algımızın sınırları içerisine çekme çabasında umutsuz ama doğru bir şey var öyle değil mi Camus Dost? Dağlarca tüm toplama, tüm kusursuz dil ataklarıyla evrenini kurtarmaya umutsuzca çabalasın, ölümün kara soluğu noktalama imlerini silip süpürmüştür çoktan. Duraysızlaşma, kararsızlaşma (destabilite), bozunum (entropi) önünde pekiştirilmiş dilsel kararlılık yeterli olmayacaktır. Bu şiirde öfke, isyan, bağış, direniş, alay, karayergi yoktur. Keşke olsa, olabilseydi. Kusurunu (gediğini) kavramış, kendine güvenini az da olsa yitirmiş babanın (Tanrı) son bir denemesi, umutsuz çıkışıdır Asu. Ama umutsuzluk, saçma, yalnızlık, ölüm de kavramlaştırılmaz.

      Geçerken bir küçük yargı-düşünceyi geçici olarak koyuyorum buraya, diyelim ki şimdilik, sonuç olarak: Asu’nun kavramları eşit değil. Ayrık düzeylerden, derinliklerden kavramlar (terim) sanki birbirlerine denkmiş, eşitlermiş gibi ilişkilendiriliyor. Ben Dağlarca’nın duru, saydam, billursu sesinin (suyunun) biraz bulandığı kanısındayım bu önemli kitabında.

      Asu’dan şu iki şiiri de koymazsam buraya, olmaz:

      BEŞGEN

      Ben köpeklerin

      Ağzına

      Vermişim

      Ben köpeklerin

      Ağzına

      Ben kaplanlarda

      Kıpkızıl parlayan

      Parlayan

      Ben kaplanlarda

      Kıpkızıl

      Geceleyin gemilerin taşıdığı

      Gemilerin taşıdığı

      Nedir ki

      Geceleyin

      Gemilerin taşıdığı

      Gücü

      Uçmuş değil mi

      Yıldızın

      Gücü

      Uçmuş değil mi

      Ben yılanların

      Gözüne uyku

      Uyku

      Ben yılanların

      gözüne (111)

      *

      L

      Kocaman yapılar arasında bir geçit vardı

      Bir geçitte içerdik

      Damlaların aralığı masmavi

      Masmavi bir

      L

      Unuturdum bütün yazıları

      Karanlıkta suda karpuzda

      Ama ayrılmazdı üzerimden hiç

      Bardağı kaldırırken

      L

      Kör müsün işte ordadır

      Uykusuz musun işte

      Deli misin sen

      Anısız mısın

      L

      Le dedimse güle demedim

      Örtüle demedim ölülere

      Besmele demedim ben anlıyor musun

      L

      Ayrılmak isterim de olmaz

      Yel esmez karşı dağlardan

      Sonra gecey-le

      Karışır yaşamama anlamsız

      L (127)

      *

      Delice Böcek Dağlarca’nın Bağımsızlık Savaşı Dizisi eklerinden. “Yıl 1919/ Erzurum’da bir böcek/ Duydu ki basmış yabancılar ayağını/ Pis bir ağırlık yurttan/ Dağlar taşlar/ Acı pek.” (5) Delice böceğimiz bu duruma dayanamayacak ve direne savaşa İzmir’de alacak soluğu: “Doğrulmuştum batıya” (6) Anadolu insanıdır o. Yüzlerce yılın Anadolu yerleşiği. Ekip biçtiği tarlalarının denesi (tane) egemenlik, özgürlük, “Yer doruğunda dağları”dır (7) İştecik yüzlerce yıl yüzlerce yıl yediği denesini kimseler alamayacaktır elinden. Yoku vara, azı çoğa, geceyi güne çevirecektir. “Ölüm ne ki” (12) Yankılanır:

      YANKININ GÜCÜ

      Hey diye ses ettim şöyle gönlümce hey diye,

      Duydum, yerin dibinde, seslediğini;

      Soluğumun karanlığı hey

      Karanlığın taşı hey

      Taşın suyu hey

      Suyun tohumu hey

      Tohumun dağı hey

      Hey, dağın maviliği salladığını (13)

      Alınyazısı yetmez gücüne delice böceğin. (19) Köyler karanlıkta da olsa, uyku bile yürür (22) Üstünde ‘yenilmişin yenilmişin türküsü’ de olsa “Ne güzel üstümde/ Kuşun uçtuğunu duyuyorum.” (23) Ayağını kaldırsa “Gök ahacık, gök ayağını kaldırır/ Onca ağır sanki.” (28) Kuşun sesi duyulmaz ya, yasınki de.(30) Tutsaklığın çekimine ne demeli. Delice böcek nasıl başedecek tutsaklığa rızayla: “İner aşağ doğru/ Burda karanlık/ Karanlığın körlüğü/ Karanlığın körlüğünün acısı burda/ Aşağ doğru aşağ doğru.” (31) Yılmaz, vurur elini ayağını sırtına, gider. (35) Umusunu yitirmez. Gömütlüğün ölüleri de katılır direnişe “Yeşil etmiş/ Karanlığı.” (40) “Belli ki ölmek bir eksi değil,” (44) Oyuntu süregitmektedir. “Dokuz Eylül bin dokuz yüz yirmi iki/ Aha İzmir’e vardım;/ Ulaştım yeryüzüne/ Nice karanlıklar yalazından//...//Aha bir yurt boyu/ Özgürlükten/ Kurtuluştan/ Bir yeni çağ.” (61)

      Dağlarca ulusal bağımsızlık savaşımızda Anadolu insanının direnişe katılmasını bireysel süreçlerin içsesleri üzerinden şiirleştiriyor Delice Böcek’te görüleceği üzre. Epiği daha önce yine kendine özgü, kendi kişisel sesine bağlı kalarak deneyen Dağlarca genel, ortak (anonim) sese daha önce de yüz vermemiştir. Onun epopesinde ulusal kurtuluş savaşı tarihsel bir an sayılmakla birlikte Dağlarca’nın dilinden, seslenişinden ulusal kurtuluş savaşı önceldir, daha anlamlı bir andır. Yüce bir olay yüce bir dili özlemiş, ona kavuşmuştur. Dağlarca’nın dilinden yücelik almıştır. Bence Dağlarca kendi yazdığı bağımsızlık şiirlerinin dışında yazılmış şeyleri beğenmemiştir, beğenemez. Beğenmesi için onu Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın yazmış olması gerek. Bu bir uzlaşmaz çelişki elbette, kısırdöngü. İşte bu nedenle Bağımsızlık Savaşı’mızı dil içi bir sorun değil, dışarıdan bakılmış, katılınmış, anlatılmış bir nesne-konu yapan Nazım’ın (Memleketimden İnsan Manzaraları, yayın yılı 1966-67) epopesinin (destan) altında kalmıştır. Hatta bir epopeden söz etmek de zor. Bunun bir başka nedeni de Dağlarca özseverciliği (demin çıtlatmaya çalıştığım gibi). Ortaklaşmadan, ortak olandan (anonim) hiç haz etmediğini düşünüyorum onun. Dili böyle kişiselleştirme, özelleştirme kaygısı onu melez (yarı epik) anlatılara, yapılara zorlamıştır. Çünkü onun gözünde hem olayın kendisi biricik ve yücedir (ama bu yetmez), hem de Dağlarca’nın adlaması (O kendisinin adlandırmadığı herhangi bir şeyi (nesneyi, olayı, sözü, vb.) geçerli saymamaktadır (Özseverciliği tümleyen adcılık Tanrısallık duyusuyla, yaratıcılık kavramına özel içerik yüklü olmasıyla yakından ilişkilidir ve ancak böylesi bireşim Dağlarca’da somutlaşmaktadır. Kabul etmeliyiz ki çök özgün bir bileşimdir ortaya çıkan.) Delice Böcek ise bir uç örnektir. Hegelci tarihsel tinin kişiselleştirilmesi, tiplemesiyle karşı karşıyayız. Ama o yine de Ahmet, Mustafa (Karayılan) değildir. Değişmecedir (metafor). Bu nedenle Dağlarca’nın kendiyle de çelişir. Anadolu halkıdır. Bir kişi gibi eyleyen halk… Yol boyu hem eyler, hem tanıktır. Tinlenmiş, görevleşmiş, ışımıştır (tansık?) Nedensiz, önseldir (a-priori). Sanki Tanrısal buyrultuya uymuştur.

      Dağlarca’nin epiğini kıran, kendi sesinin güzelliğine aşkı, narsizmidir. Biz okurları ne düşünmeli, nasıl bakmalıyız o zaman? Ozan bizi ikilem içerisine sokuyor ve iyi yapıyor üstelik. Bize aynı zamanda şiir okuduğumuzu söylüyor çekincesiz, açıkça. Üç Şehitler Destanı’nda (1946) ve diğerlerinde olduğu gibi. Eskil yüce duygusu, kavramı ve anlatımıyla yüzleşmeye zorluyor. Bunu yapmadan, bizim gibi toplumlarda dil yeterince ayrışamadığından, uzmanlaşamadığından, garip yaratıklar, (garip düşünceleri, eyleyişleri, davranışları, vb. olan) yanlış zamanları yanlış yerlere bağlayan, bağdaşmazlıklar ecinnisi insanlar olarak beliriyoruz. Geçmişin, başka bağlamların içerikleri ve biçimlerini yeni, bambaşka durumların, bağlamların içerik ve biçimleriyle genellikle ters; rastlantıyla arada bir uygun ilişkilendiriyoruz. Oysa Dağlarca işte bu yanlış, çelişik, bağdaşmaz, uyumsuz etkileşimi gözden geçiriyor, arayışlar içre ben’ini epiğe (destan) geçiriyor. Geniş açıda yine bağdaşmaz terimlerle çalışıyor olsa ve arayışının nerelere ulaştığı konusunda şimdilik bilgisiz olsak da çalışmasının deneyselliğini, ozanın kişisel tüm tutaraklarına (kapris) karşın sevgiyle, övgüyle karşılamak zorundayız.

      Elbette saf bir duyu, çocuksu iyi kötü, ak kara bakış açısı, şamanik bir canlıcılık (animizm), kıt yorumlu bir doğacılık, insancıllık (hümanizm) okurun başlangıç niyetleriyle uyumsuzluk sorunları yaratmıyor, ters düşmüyor gerçekte. Bu durum siyaseti evrensel töreye, inanca kurban ediyor ki Bağımsızlık Savaşı tüm bunlarla ve bir o denli tüm bunlara rağmen özünde siyasetti (laisizm siyaset demek). Lütfen beni yanlış anlama, olmayan okurum (Benim okurum?) Batı sömürgeciliğine (emperyalizm) yapılan vurgu, Milli Mücadele’yi kutsayıp tarih ve siyaset dışılaştırmayı önleyemedi yazık ki.

      Asu depreminden sonra yıkılan sözcükler bakalım nasıl dizilecek? Delice Böcek Dağlarca’nın biçimsel şiir özelliklerine Türkçe’yi içsel kavrayışından ötürü daha az bağımlılık duyduğu dönemin ürünü. Safraların atılması sürmektedir. Dilin doğal yeteneği, ozanın yapay etkilerini (efekt) kırıp geçmiştir. Dilin orada görünüme gelmesidir şiir.

      *

      Dağlarca 50’lerin ikinci yarısında kimi geziler yapmış ve sıcağı sıcağına gezi izlenimlerini şiirleştirmiştir. Tini yalnızca şiire odaklandığından gündelik yaşamının dilinin de şiir olduğunu düşünüyorum. Şiire dönüşmeyen herhangi bir şeyi yaşantıladığını düşünmüyor bence. Ama ya bir karşıt çevrimle uslamlama sırası dönüverir, Midas Karmaşası (Dokunulanın altına dönüşmesi) kurucu öğe olursa, yani yaşanan şey ne olduğuna bakmadan şiir sayılırsa? Gezi (Mevlana Şiirleri) de sanki böyle bir izlencenin izdüşümü. Mevlana’yı, Anadolu ekininin bu önemli kaynağını Dağlarca’nın nasıl kavradığı önemli. Bakalım.

      Mevlana’yı ışık imgesiyle buluşturuyor ozan. “Gider o/ Gider/ Gider bir ışık üstünde.” (5) Mevlana, yeryüzünün mutluluğudur. (6) Tüm varlık ışık üzerinde gelir: “Bir ışık üstünde/ Esrik esrik/ Dönesin./ Apak olmuş/ Dönesin./ Gezegenler/ Dönesin/ Gider bir ışık üstünde.” (22) Ayinsel biçimleme çabası ışık kesintileri eşliğiyle uzunca şiirlerinde dikkati çeker: Bölüşülmüş Ekmek örneğin. “Kara/ Kara derililerin/ Kara derililerin attığı/ Kara derililerin attığı ok/ Kara derililerin attığı ok bulsa da/ Kara derililerin attığı ok bulsa da beni/ Kara derililerin attığı ok bulsa da beni sevgileyin/ Gider bir ışık üstünde.” (25) Yazılar, harfler gider. “Bir ışık üstünde gelir:/ Sizi sevmekten uyandım gece yarısı/ Sizi sevmekten ağladım.” (35) Hem yoktur Mevlana, hem vardır ve “Gider bir ışık üstünde.” (42)

      OLU

      BİR IŞIK ÜSTÜNDE GELİR

      YÜZÜN

      TA

      YÜZÜMEDEK

      GİDER BİR IŞIK ÜSTÜNDE. (43)

      Mevlana’yı sema (raks, ayinsel dans?) üzerinden biçimlendirmeye çalışan ve biçim-etkisi yaratarak içerik kurmaya çalışan Dağlarca giden (zayıflayan) ve gelen (güçlenen) ışık imgesine başvurmuştur döne dolana. Semazen gibi dil de şiire biçimlenirken yavaş hızlı, yakın uzak, yinelenen tükenmez bir döngüselliğe başvurmaktadır. Dili bir oyuncu (semazen) olarak koymuştur şiirine. Belli bir ayinsel ve müzikal dizimsellikle sınırsız döngüsel akışı şiirde karşılamak için noktalama imlerini kullanmamış, kısa dizeli (bazen tek sözcüklü) şiirleriyle ayaklanan, göğe doğru uzayan, dönen, döndükçe yerçekiminden kurtulan, ağırlıklarını giderek yitiren aynı sözcüklerle yerden bir süre sonra kopan, etekleri havalanan semazeni yankılamıştır.

      Biçimsel bu başarıya karşın neden bende bir ayinin duygusal, sezgisel tortusu yok. İçeriği yadsıyarak bundan saltık içerik üretme çabası (bu sufi girişim) kendi poetikasının önemli sorunlarından biri olan ayrı zaman ve uzamların yanlış anlatım kalıplarında ilişkilendirilmesine çözüm arayışı girişimine (Bkz. Bağımsızlık Savaşı dizisi) bana kalırsa olumsuz örnek. Çünkü ayinin modal yapısı, tekdüzeliğe sıkışmış derinlik çabası (Dünya Tanrı’nın yüzüdür, Enelhak) çağdaş şiirin içine sokulacaksa belki bunun için Rilke (özellikle 1905 sonrası) olmak gerek. Teki tüm teklerin teki, tıpatıp tek, teklerden tek olmaktan kurtaracak, teki tekten kurtaracak, teki teksizlendirecek tekinsiz bir dil (sapma) gerek. Öyle bir yere ki, orada dil teklerin arasında tek, kendi. Tanrı’yı Tanrı için Tanrılamak’ın bir anlamı olabilir mi? Her yerde aynı Tanrı yüzleniyor, yüz veriyorsa şiir gereksiz. Dalınç, bilinci yutacak dalınçtır (zikir) geriye kalan. Bir ozan buna direnir. Dağlarca bence zaman zaman arada kalıyor olsa de direnenlerden. Dağlarca durmuş sormuştur kendine: Tanrı olmaktan daha güzel bir şey var mı? Yanıtını ben duyuyorum buradan: Ozan olmak, yırlaşmak.

      *

      Avrupa yolculuğunun izlenimlerini ise ilk Batı Acısı’nda okuyoruz. Dağlarca’nın ilkel tutaraklarının çocuksu dışavurumlarından geriye nece şiir kalıyor söylemem zor. Önce okuyalım.

      Avrupa tinsiz, insansızdır. (Bu beylik kanı ya da yargıların Dağlarca’ya uzanabilmesi öyle çok şeyi karartıyor, yerle bir ediyor ki. Sıfırdan yeniden başlamak zorundasınız. (Avrupalılar) insanlıklarıyla değil gövdeleriyle sevişirler. (Öyleyse insanlığıyla sevişenler biz olmalıyız.) (11) Notre-Dame de Paris’ye şöyle seslenir: “Taştan korkunç kuşların ötmez artık/ Çağırmaz seslenmez,/ Paris’in günahkârlığına karanlığından/ Sabah çanlarında bile.” (17) Paris kafadan günahkârdır zaten. Üstelik uzak uygarlıkların acı emeklerini yağmalamış Paris bir anda özgürlüğün, uygarlığın Paris’i olmaktan çıkar. Onun müzelerindeki ölüler bizim ölülerimizdir. “Ama siz Paris’liler/ Ölülerimi, sepetler içindeki ölülerimi süzmekten/ Utanmıyor musunuz?” (21) Onlar (Parisliler) sömürgecidir: “…doğuyla güneyle beslenmişler- Karanlıkla pis.” (22) Oburdur. Karaderililer adına Batıya (Paris) kafa tutan Dağlarca orada herkesin sevdiğini, ama yalnız kendilerini sevdiğini söylemekten geri durmaz. (28)

      Almanya’ya geçiyoruz. Almanlara sevgimizin, sevecenliğimizin toplumbilimsel, tarihsel bir açıklamasını yapmak gerekiyor. 20. yüzyıl başından gelen bir hayranlık var. Bunu anlamaya çalışmayacağım. Yalnızca şunu söyleyeyim. Cumhuriyet İttihat Terakki’yle doruk yapan budala Alman hayranlığımızı yok edemediği gibi büyük savaş yıllarında Alman savaş makinasıyla biraz büyülendik sanki. Alman demir gibi disiplinli, çalışkan biri… Dağlarca’mız bizden iyi söylemiş işte: “Almanlar sever makineleri/ Çalışan/ Düşünen parıltılarda,/ Ben Almanları severim.” (34) Ama bu sevgi yine de anıları henüz taze savaşın görüntülerini silemiyor: “Bir kara budalalık/ Üstünlüğü, soyların soylara.” (36) İyi de sevmekten ve sevmemekten başka bir seçenek yok mu acep? Eleştiri gelir: “Yüz bin ölü birden gömülür de/ Toprağın usu/ Nasıl uyanmaz, nasıl?” (37) Bilginlere de sözü vardır ozanın: “Ama ulu evren nice sonsuz olursa olsun/ Sevgi parçalanamaz.” (42) Bilginlerden birisi çıkıyor aradan, şöyle diyor: İyi de, ne ilgisi var?

      Üçüncü durağımız İtalya. Pişmiş armutun meze olduğu yer (Roma). (48) Floransa da bir âlemdir. “Taşta/ Kalmış insanları taşta/ Sevmezler.” (60) Stromboli’yi uzunca şiirinde anlatan Dağlarca İsa’yı da şiirleştirir. Altıncı şiirin son iki dizesi gerçeği yakalar: “Asılı durursun da hep/ Alırsın acısını cümlenin çarmıhta.” (80)

      Ama Batı demek Batı acısı demektir. İnsan sanırsın, uzanırsın öpmeye, yanılırsın. Oysa insan Doğuda Batıda aynıdır. Yaşar ve ölür. (84) Ölme korkusu aynıdır. (87) Ama insan yerine komazlar. (88) Oysa en başından beri taş, tahta, demir eşyanın kardeşliğine çağırır bizi. (89) Gök her yerde hepimize aynı mavi değil mi? (Shakespeare’in Yahudi Venedik Taciri de (1596-98) benzer bir şeyi söylememiş miydi? Benim kanım da kırmızı değil mi?) Yurdumuz (ülkemiz) koca evren, yıldız ve içinde yaşamlarımızken “sonra nasıl ayrılmışız ülke ülke ülke/ Yurt yurt yurt./ Ayırt etmezlerken hiç/ Yıldızlar bizi.” (93) Doğa kardeş ama insanlar değil: “Ve yaslısın/ Yer yakınlığı içinde/ İnsan uzaklığı.” (95) Batıdır ayrılığın nedeni: “Ayrılığınız/ Öyle kötü ki/…” (94) Dar giysi içinde biçimsiz büyümüş gövdeleri, çirkin, hırsızlama sofraları ile vermeden alan Batılıya yalvarır handiyse: “Batıdaki kardeşlerim,/ Durunuz/ Düşününüz artık./ Siz güçlüsünüz ama/ Toprağın sezgisi sizden güçlü.” (98) Yalnız kendini yaşama çirkinliği yanlıştır. Toprakların birliğidir gerçek: “Burda duyduğum duyduğum/ Nane kokusu kokusu.” (102) Yurdunun güzelliğini Batı yolculuğunda daha bir kavramıştır ozan: “Döneceğim yurduma/ Yurdumda bundan sonra daha bir güçle yaşayacağım/ Batı’yı sevgime getirmek için.” (104) Düşkırıklığı derindir. Onlara Asya’nın armağanlarını taşımış ama onlar koca koca yapıları, heykelleri, alanları ile susmuşlardır. (106) Burası ilginç. “Atalarıma bin saygı/ Bin kutsama/ Varmışım Budapeşte’ye Erivan’a Mısır’a ben/ Sevmişim yalnız.//…Ayırt etmemişim/ Kara deriliyi altın saçlıdan.//… Ben de ülkeler almışım doğudan batıdan/ Ama sömürmemiştim.” (108) Buna şapkamı çıkarıyor, pes diyorum. Söyleyecek şeyim yok. Ama yanılıyorum. Önceki (diğer) şairlerimiz de (Nazım’ı ayrı koyarım ve sonrakilerin birçoğunu) aynı şeyi söylediler. Onlar (Batılılar) inanmamış, hiç sevmemişler demek. “Üzülme sen/ Asya’dan gelen kişi.” (110) “Yine sen acı onlara/ Kızmadan/ Güçleri bu kadar// Heykel heykel yaşamışlar da çağları/ Varamamışlar insana.” (111) Kesme taştan kiliseler yapmışlar da Tanrı nedir anlamamışlar. “Senin bağışlaman,/ Senin büyüklüğün/ Onlarda yok ki.” (112) Ululama şiiriyle biter: “Sen benim Türkiyemsin/ Öyle büyüksün ki/ Nereye gitsem senin bir ucun.” (115)

      Yurtseverliğin ne zaman bağışlanamayacağının yürek burkan anlatısı diyeceğim Batı Acısı için. Böyle yorumlandığı zaman hem kaynakları, hem yorumu, hem de varış noktaları açısından hiç olmazsa belli sınırlar içerisinde sakat, bozuk, yanlış bir yurtseverlik bu. Öte yandan Dağlarca neyi nasıl söylüyor olursa olsun söylediklerinin üzerinde duran bir ozan. Eninde sonunda kendini onarır, yarasını tımarlar, iyileştirir. Aynı şey özellikle geçmişi ululadığı şiirlerinde de var. Fetih şiirlerini unutmadım. Özgürlük getiren Amerikan askerlerini de… Sözkonusu olan ozanın yanlış yapma hakkı. Tutup karşısında bağışlayıcı olmamızı kimse ummasın. Sınır aşmak (haddini bilmemek) olur bu. En çok ozanın yanlış yapma hakkı vardır, yineliyorum.

      Sorun şurada. Kalıtsal önyargılar, çarpık Batı kavrayışı duran saatin iki kez doğruyu göstermesi denli iki kez şiiri düze çıkarır ama geri kalan tüm saniyelerde zamanı, yapıyı, öyküyü kaydırır. Büyük dizgelerin küçük sorunları olmaz, olmamalı. Dağlarca dizgesinin ayağı küçük çalıda tepetaklak olduğunda, bundan tümü sorumlu tutabilir, şiiri yargılayabilir miyiz? Dağlarca’nın titizliğine bakılırsa (öte yandan karşı akım olarak özseverciliğine) bu şiiri yazana dek olan yazıgeçmişi katı olmamızı gerektirebilir. Çünkü kendi şiirine karşı düzenleyici, kurucu konumundan hiç vazgeçmemiştir. Yıllıklara, güldestelere belki bu nedenle de karşı çıkmıştır.

      Batıyı tüm varsıllığına karşın yine de eksik, kusurlu görmenin görene sağladığı öndelik, avuntu duygusu sokakta kuşkusuz bağışlanabilirdir. Siyasetin gereci olduğunda ise sokakta bile salaklaşmanın, teslimiyetin imine dönüşür. Dağlarca’nın iki tini tam buralarda, bu kavşakta didişmeye, Karagöz Hacivat perdesine gölge düşürmeye başlar. Yahya Kemal’i, Tanpınar’ı, Safa’yı ve arkadan gelen sürüyü böyle anladığımı da geçerken belirteyim (Gölge boksu.) Buralardan geldiğimiz yer ise olguculuk suçlamasında doğru yer (adres) karmaşasına, göstermedeki bilinç kaymasına (paralaks) taşıyor bizi. Bu ‘cemaat’ karşısındakini olguculukla (pozitivizm) suçlarken kıyasıya, kendisi olguculuğun daniskasını pervasız, utanmasız hep yapmıştır. (Bakmayın sözde rindliklerine.) Günümüzde Batının tekniğini gönül rahatlığıyla al kullan ama bilimini, bilim töresini, aktöresini, vb. sonuna dek yadsı hafifliğini işte bu düşünce (!) geleneğine bağlayabiliriz. Onun iyisi bunun kötüsü sorunu, seçmeciliği (eklektizm) değil yalnız, aynı zamanda kendine yontan nalıncı keseri sorunudur eleştirdiğimiz. Dağlarca demek 60’lara dek (sonrasını bilmiyoruz) bu yüzeysel, uyumsuz kalıpları (klişe) kafasında taşımış, Avrupa’daki somut tanıklığı ilginç biçimde yerleşik (sıkı bir eleştiriye dayanıksız) kanılarını NE yazık ki pekiştirmesine yaramıştır. Çünkü tersi olamazdı. İnsan umduğu, bildiği şeyi görür genellikle. Gittiği yere kendini götürür. Olguya, olaya özgür, (öz)eleştirel bakış açısı, o güne dek kendinden yaptığın her şeyi tartışmaya getirebilir, silkeleyebilir, yeni bir başlangıç gerektirebilir çünkü. Gereksinim duyduğumuz ve kendimizi açıklarken kullandığımız tezlerimizi doğrulamaktan başka niyetimiz, tutumumuz yoktur gerçekte. Hele aynada gördüğümüz doymuş, yetmiş, dinmiş, son ayarları çekilmiş ve görülmeye verilmiş imgemiz ise… Dur bakalım.

      Dağlarca elbette herhangi biri değil. Yalnızca söylemine bakarak demiyoruz bunu. Söyleminin arkasından sıradışılığını kanıtlamıştır dilde, şiirde. Ee, o zaman, bu yanlış (!) nasıl yapılabilir? Şöyle. Eğer ulusal savaşımız, bağımsızlığımız ve varlığımız başlıca esin kaynaklarımızdan biriyse onun kabuğuna bilerek ya da bilmeden sıvanan düşüngüsel (ideolojik) gereç yığını içinde indirgeyici (dedüktif) öğeler bağlama bir biçimde katılabilir, yer, süre kayabilir, akım derken bokum denebilir. Niyetler, düşünceler, göstergeler, anlatılar zincirleme dalgalanabilir. Cumhuriyet tarihimizin ikinci perdesi aşağı yukarı budur. Bir ozanın sokaktakine göre bu düşüşten koruyacak ciddi bir donanım varsayımı yanlış olmayacaktır. Peki, sorumuz şuraya geldi: Okur düzeltmenlik, ayıklayıcılık yapar mı, yapmalı mı, nereyecek? Hangi okur? Son şiirlere doğru gözlemlenen giderim (telafi), düzeltme çabaları geç kalmış görünüyor. Göz göre göre zokayı yutması zor okurun.

      Bu ve öteki soruları yanıtlamayacağım. Gezi izlenimleri de değil gezi yazıları diyebileceğim, çok nedenle şiirden de düşen bir yapıt Batı Acısı. Şiir biçiminde (form-at) gezi düşünceleri, notları.

      Hadi bir soru daha: Kötü, yanlış, eksik, kusurlu içerikle şiir olmaz mı ya da ne olur (neye benzer?) Kişisel kanım, olmaz. Dağlarca gibisinde hele, hiç olmaz. Gözümde devleştirdiğimden değil, şiir elinde gerçekleşebildiğinden. Şiir, kaç ozanın (şair) elinde gerçekleşmiştir? Her şiiri şiir, her ozanı ozan sanırsınız…

      *

      Akdeniz imgesi açık aydınlık bir imge Dağlarca’da. Önce Akdeniz Vardı. Eski Türklerin su diye hey hey, mavi diye geldikleri deniz. Bir kıyısı (Afrika) özgürlüğü söyler. Akdeniz Acılıydı.

      AKDENİZ ACILIYDI XI

      Denizin sakladığı bir şey var

      Sevmek der kimi,

      Kimi unutulmak.

      Peki neden üşütür hep

      Bu ağustos gecesinde

      Karanlığın büyüklüğü?

      Beni düşünme, dedindi ayrılırken

      Düşünmüyorum ki

      Düşüncem sende kalmış. (18)

      Akdeniz aktır ve güney. Körler onu seçmekte zorlanır. Eski mutlulukları taşır içinde. (28) Akdeniz Güzeldi. “Ve geceleri/ Çıplak serin yelsiz/ Ellerimi tutarsın/ Bütün güzelliğinle/ Sen benim.” (34) İki kişi kalır Akdeniz’de: “Beni seviyor musun, dedim,/ Yumdu gözlerini uzaklığa,/ Tam sorulacak an, diye gülümsedi/ Tam sorulacak yer.” (40) Akdeniz Seviyordu.

      AKDENİZ SEVİYORDU XXXVI

      Dalgınım

      Dalgalar çarpıyor göğsüme göğsüme,

      Yaşamam varlığına doğru.

      Dalgınım

      Gece serin

      Ben upulu bir yalımım dağdenizde.

      Dalgınım

      Sen mi bana yazıyorsun bunları

      Ben mi sana yazıyorum. (49)

      Akdeniz mavisi içre “Seni yaşayabilmek sevdiğim/ Biraz zaman olmak.” (54) Deniz yeşilinden gök mavisine sevecektir ozan. “İnsan sevince sevdiği şey kadar güzel.” (56) Akdeniz bütünlüktür: “Bütün insanlar insanlar/ Bütün gemileri karanlığın/ Ve bütün severlik.” (58) Akdeniz Ölümsüzdü. Bir uyku, başarı, anadır: “Bakışlarında yas/ Bakışlarında ölüm/ Benimki.” (66)

      AKDENİZ ÖLÜMSÜZDÜ LII

      Uykumuz gider

      Geceden

      Tana.

      Kuşlar kuşlar

      Yalnızlıklarda

      Çılgın çılgın.

      Uzundur sonsuz

      Gider

      Sudan ölüme. (68)

      Bana kalırsa Batı Acısı’nın, aslında ozana rağmen sağladığı açılımın, çevrenin (ufuk), görünge (perspektif) derinliğinin ürünü Akdeniz. Akdeniz’e bakışında Batı’nın gözünü de araya sokmuş, işlemiş gibidir. Kitabındaki ışık, köpük, sevgi imgeleri önceki çalışmalarından ayrışmış, hatta oradaki benzer imgelere göre açılanmış denebilir. Bir enginlik, yankılanma, katışma sözkonusu. Sanki eteklerindeki varlıkların bileşimi, derişimi gibi ışıklı su. Ozan geri çekilmiş, uzaklanmış (mesafelenmiş), aydınlanmıştır. Bireyler, dokunuşlar, somut aktarımlar azalmış, yerini kütlesel saydamlıklar, yerdeğiştirmeler, gök, yel ve su akışları almıştır. Dünyanın Akdeniz’den, onun bakışından yemlenme, nasiplenme, bir tür kutsanma özlemi. Sevinin köpüklü yatağına yaraşırlık. Aphrodite’i anımsayalım.

      Sonsuz ıraklıklarda her şey onaylanabilir, ölüm (bile) katlanılabilirdir. Yalnızca sınırsızlık kendi üzerinden sınırsıza evrilir(ken köpüklenir). Sonsuzca sapasağlam duran resimde Akdeniz sanki kendi imgesine eklenir ve bunun sonu yoktur.

      Dağlarca poetikasında Akdeniz belli belirsiz bir aşamayı imler gibi. Ozanın şiir deneyiminde yeni bir tomurcuklanma, geleceğe atılan ilmek, bir ses girişimi. Akdeniz imgesinin ışıklı kaypaklığı, kesinsizliği geleceği elbette belirsiz kılıyor. Sınırları açık, buyrultusuz, iyelenmemiş bu şiirde ele gelir az şeyin varlığı bundan. İmge göğün mavisinde dağılıyor, görünmekle yitmek arasında ışık baskınına uğruyor. Kirpiklerimizin arasından süzülüyor ak su. Tuzdan ne anlayalım?

      Şiir belirsiz içerikleriyle sıkı bir dolambaça, kaptırmayan ve kapılmayan bir güzelliğe bürünüyor. Okur yeni gibi görünen (bu) şiire karşı sakınımlı dursun hele şimdilik. Asu’dan bence daha derin bir zaman çözümlemesi, zamanı anlama çabası Akdeniz’de kurucu şiir öğelerinden biri olmasın sakın? Çünkü sahiden de Akdeniz zaman demek. Ya zaman? Adı tarihse eğer, beşiği Akdeniz olmuştur. Tarih Akdeniz’lidir dahası… Dağlarca bunu anlamış ve anlatmaya çabalamış işte.


      KAYNAKLAR

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Havaya Çizilen Dünya (1935), [Bütün Şiirleri 1: İlk Yapıtla 50 Yıl Sonrakiler, 1999], Doğan Kitap Yayınları, İkinci Basım, Haziran 1999, İstanbul, s.23-145 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Çocuk ve Allah (1940), [Bütün Şiirleri 8: Çocuk ve Allah, 1998], Doğan Kitap Yayınları, İkinci Basım, Kasım 1998, İstanbul, 297 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Daha (1943), [Daha, Çakır’ın Destanı, 1999] Doğan Kitap Yayınevi, Birinci basım, Ağustos 1999, İstanbul, 176+147 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Çakır’ın Destanı (1945), [Daha, Çakır’ın Destanı, 1999] Doğan Kitap Yayınevi, Birinci basım, Ağustos 1999, İstanbul, 176+147 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Taş Devri (1945), Norgunk Yayınevi, İkinci basım, Ekim 2006, İstanbul, 60 s.

      • Dağlarca, Fazil Hüsnü; Üç Şehitler Destanı (1949), [Bütün Şiirleri 15: Üç Şehitler Destanı, 1999], Doğan Kitap Yayınları, Yedinci Basım, Eylül 1999, İstanbul, 70 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Toprak Ana (1950), [Bütün Şiirleri 16: Toprak Ana, 1999], Doğan Kitap Yayınları, Beşinci Basım, Ekim 1999, İstanbul, 168 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Sivaslı Karınca (1951), [Bütün Şiirleri 24: Türkçem Benim Ses Bayrağım/Türk Dil Kurumu Koçaklaması, 1999], Doğan Kitap Yayınları, Üçüncü Basım, Aralık 1999, İstanbul, 30 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Aç Yazı (1951), [Bütün Şiirleri 2: Batı Acısı, 1998], Doğan Kitap Yayınları, Birinci Basım, Ekim 1998, İstanbul, 95 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Bağımsızlık Savaşı I: Samsun’dan Ankara’ya (1951, Bütün Şiirleri 6: Bağımsızlık Savaşı I), Doğan Kitap Yayınları, İkinci basım, Mayıs 1999, İstanbul, 110 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; İnönü’ler (1951), [Bütün Şiirleri 6: Bağımsızlık Savaşı I], Doğan Kitap Yayınları, İkinci basım, Mayıs 1999, İstanbul, 99 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; İstanbul Fetih Destanı (1953) [Bütün Şiirleri 19: İstanbul Fetih Destanı], Doğan Kitap Yayınları, Üçüncü basım, Kasım 1999, İstanbul, 63 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Anıtkabir (1953) [Bütün Şiirleri 17: Gazi Mustafa Kemal], Doğan Kitap Yayınları, Üçüncü basım, Ekim 1999, İstanbul, 85 s.

      • Dağlarca, Fazil Hüsnü; Türkçem Benim Ses Bayrağım-Türk Dil Kurumu Koçaklaması (1951?), [Bütün Şiirleri 24: Türkçem Benim Ses Bayrağım-Türk Dil Kurumu Koçaklaması], Doğan Kitap Yayınları, Üçüncü Basım, Aralık 1999, İstanbul, 39 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Asu (1955), [Bütün Şiirleri 13: Asu], Doğan Kitap Yayınları, Beşinci Basım, Ağustos 1999, İstanbul, 280 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Delice Böcek (1957), [Bütün Şiirleri 10: Çukurova Koçaklaması], Doğan Kitap Yayınları, İkinci Basım, Haziran 1999, İstanbul, 61 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Gezi (Mevlana’da Olmak, 1958), [Bütün Şiirleri 3: O’1923], Doğan Kitap Yayınları, İkinci Basım, Kasım 1998, İstanbul, 43 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Batı Acısı (1958), [Bütün Şiirleri 2: Batı Acısı], Doğan Kitap Yayınları, Birinci Basım, Ekim 1998, İstanbul, 115 s.

      • Dağlarca, Fazıl Hüsnü; Akdeniz (1958), [Bütün Şiirleri 2: Batı Acısı], Doğan Kitap Yayınları, Birinci Basım, Ekim 1998, İstanbul,
        75 s.

      • Arpa, Yasemin; Dağlarca ile (2010), Yazı Kitap Yayınevi, Birinci basım, Ekim 2010, İstanbul, 190 s., Büyük boy, Fotoğraflı.

      • Mısırlı, Ertan; Fazıl Hüsnü Dağlarca Günlüğü (2014), Kaynak Yayınevi, Birinci basım, Şubat 2014, İstanbul, 327 s. Fotoğraflı.

      • Yeşilyurt, Türkân; Dağlarca (2013), Komşu (Yasakmeyve) Yayınevi, Birinci basım, Şubat 2013, İstanbul, 326 s. Fotoğraflı.

      • Şahin, Leyla; Cemal Süreya’da Dağlarca (2014), Kaynak Yayınevi, Birinci basım, Nisan 2014, İstanbul, 154 s., Fotoğraflı.