okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

George Elliot
1819-1880

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı 
2014

Asıl adı Mary Ann Evans olan 1819 Arbury (İngiltere) doğumlu George Eliot’ın Türkçe’de, yukarıdaki iki kitabına erişebildim. Kıyıdaki Değirmen’in tek ve eski de olsa oldukça iyi bir çevirisi var. MEB klasikler döneminde de yayınlanmış olabilir. Silas Marner’i Kıyıdaki Değirmen’in hemen arkasından, bir yıl sonra yayınlamış Eliot. Türkçeye daha sonra Das Kapital’i çeviren Alâattin Bilgi çevirmiş. Bu 90’ların başında MEB’in yayınladığı… Daha sonra iki yeni çeviri var. Can ve Türkiye İş Bankası baskıları… Baskı niteliği daha yüksek olmakla birlikte üç çeviriyi karşılaştırdığımda yeniden çevirmenin savını kavrayabilmiş değilim.  Çeviri konusunda söyleyeceğim çok şey var, hınçlıyım aslında. Bir yapıtı yeniden çevirmenin gerekçesi, dayanakları olmalı ve çevirmen bunu açıklamalı. Sonuçta Silas Marner’in üç çevirisine karşın en iyi çevirisine kavuştuğunu düşünmüyorum. Ben Fadime Kâhya çevirisinden okudum ağırlıkla. Ama 80 sonrası Türkiye’sinde Türkçe yalnızca siyasetin değil, dolaylı ya da doğrudan yayıncıların elinde de gerilere savruldu. Bildiriye dönüştürmediler ama genelgeçer bir yargı olarak söylüyorum, ‘yaşayan Türkçe’ düşüngüsüne (ideoloji) teslim ettiler yazı, yayın dünyasını. Onlara göre Türkçe ortalamada uzlaştı, bana göre sığlaştı, kendini türetme, varsıllaşma yeteneğini yitirdi. Bunu en büyük, egemen yayınevlerimizin yayın dili siyaseti konusunda birebir izlemek içimi yakıyor. Dil çölü yaratmak için nedir bu kaygu(suzluk)? Ama tüm bir toplum ve ekini dilden başlayarak yok edilmiyor mu? Hem de aydınlarımız eli, işbi(lir/tirici)liğiyle. Kavramlarımız ve kavrayışımız çöküyor, yetersizleşiyor.

Silas Marner’in üç çevirisinde toprak beyi ya da kır beyi değişik sözcüklerle karşılanıyor örneğin. A. Bilgi squire sözcüğünü aynen kullanırken, C. Alpan beyzade, F. Kâhya derebeyi sözcüğünü yeğliyor.

Bu özgür(lükçü) Viktoryen kadın 1880’de 61 yaşında öldü. Bilimsel çalışmalarla, aydınlanmacı din eleştirisi ve eylemli bilim savunuculuğuyla ünlenen Eliot, evlilik dışı ilişkisini onurla taşımış, ilk romanı Adam Bede’yi 1859’da yazmış. Kıyıdaki Değirmen ikinci romanı… Arkasından gelen romanlar sırasıyla şöyle: Silas Marner (1861), Romola (1863), Felix Holt, the Radical (1866), Middlemarch (1871-72), Daniel Deronda (1876). Bunların dışında şiir ve diğer çalışmaları var. Yazık ki Eliot Türkçe’de kazanılmış bir yazar değil. Kıyıdaki Değirmen’i çok önemli bulmakla birlikte, en önemli romanı olduğunu sandığım Middlemarch Türkçe’de yok, yazık ki.

Çağdaşları içinde Dickens’la birlikte en etkin İngiliz yazarıydı. İngiltere’de bilim ve aydınlanmanın, din eleştirisinin öncü kadınlarından Eliot’ın Silas Marner dışında diğer yapıtlarını da okusaydım, belki de Kıyıdaki Değirmen için duyarlık, sahicilik açısından en yetkin anlatısı demekte çekingen davranmazdım. Viktorya dönemini bir süredir okuyorum ve kurguya sonradan entelektüel hevesle giriştiğini düşündüğüm Eliot’un romanını okuduğumda dönemin düzeyli herhangi bir romanını okuduğum duygusu yaşamadım ama tersine kimi açılardan eşsiz buldum onu. (Daha doğrusu Dickens olmasaydı kalıbımı basardım böyle bir yargıya.) Buna karşın hemen ertesi yıl arkasından yayınladığı Silas Marner teknik açıdan aynı yargıyı hak etmiyor bana kalırsa. İç tutarlılık, sağlamlık, bütünlük vb konularda kendini taşıyamayan bir roman Silas Marner.

Eliot’un tezli yazdığını düşünüyorum. Aydın tutumu, duruluğu, öğreticiliğiyle. Kitabı bir yandan taşra yaşamının bilimsel nesnel gözlemini yaparken öte yandan gerçekten Dickens’a layık insan (karakter) çözümlemeleri içeriyor. Kır yaşamında sınıfsal çözülmenin zekice kavranmış ipuçlarını görü ve kavrayışlılık içerisinde yapıtlarına yediren Eliot, Dickens’ta bile yer yer belirgin örneğini gördüğümüz coşumculuk (romantizm) izlerini grotesk bir histeria içerisinde yansıtmaktan kendini alakoyamayan diğer (yakın)-dönem (Viktoryen) yazarlarının yaygın tutumunu oldukça gerçekçi, ussal bir çizgiye çekmeyi, Fransa’da Zola’nın az çok karşılığı olmayı İngiliz kadın yazarlara has (desem yanlış olmayacak) özgüvenle denemiş biri...

Silas Marner’da okuruna çok başlı, kendini yiyen beden (roman) izlenimi yaşatan dağınıklık, daha bir yıl önce (Kıyıdaki Değirmen’le) yazınsal açıdan çözülmüş bir konu değil miydi şaşırmadan edemiyor insan. Çünkü genel izlek ve yan izleklerin hep birlikte uyumlu bir eğilim içerisinde bir kaynaktan çıkması ya da aynı kaynağa yönelmesi Kıyıdaki Değirmen’i odağın dolayında biçimler, sıkılarken odak dağılması, öykü ve kişilerin çizgilerinin buluşamaması, gevşekçe kesişmeleri Silas Marner’i dağınık kalmış bir yatağa benzetiyor.

Soğukkanlı toplum ve davranışbilimsel gözlemcilik tutkusu olgusal bir dağılmaya teşnedir ve 19.yüzyıl olguculuğuyla (pozitivizm) aydınlanma Anglo Sakson ekinine duygu denetimi biçiminde yansıdı desek boş bir yargı vermiş olacağız olasılıkla. Olguların ve bunların sıralanış biçimleriyle zaman içinde yerdeğiştirmelerinin uygun, örtüşük gözlemi sanatçı tutumuna nasıl yansıdı sorusu bir yana kurguya, biçime sağladığı açılım, çözüm üzerinde de düşünmek gerekir. Ama yetmez, gözlemci-(sanatçı) konumu da nesnellik ve dolayısıyla hakikat tartışmasını getiriyor önümüze. Doğalcığın (natüralizm) ve türlerinin çıkmazı da burada... Gözlemcinin konumunu (bağlamını) nasıl belirleyeceğiz ve konum öznenin biçimlenmesine nasıl katkıda bulunuyor? Sanırım gerçekçi (realist) ve ötesi doğalcı anlatımlarda anlatıcının özgüveni inaklaşabilir (dogma). Bu da çelişki demektir (paradoks). Gözlemci veri alındığında, dizgenin, yapının kara deliğine dönüşmesine bir adım kalacaktır. (Bir soru: Kara delik anlatının lezzeti, büyüsü olmasın?) Bununla gelecek sorunsa, yığınlaşmadır. Olguları bir araya yasa (anlam, ide) düşüncesi getirmedikçe, önümüzde dev kütle büyür yalnızca. Ayrıntılarda güçlenen imgesel çağrışım var(sıl)lığı, yapının bütününde imgesizleşme, çölleşme etkisi yaratabilir. Çok şey içeren yapıt, bir şey değildir, daha ötedeki, daha büyük yapıta girdi olmaz. Orada, tek başına, aykırı kalakalır.,

Bunları burada söylemem elbette yersiz. Eliot’dan söz ediyorsak yapıtını olgucu bir dağılmanın ürünü olarak görmek haksızlık olur. Böyle bir şey yok ama değişen İngiltere’nin taşra yaşamını gözlemleyen Eliot’un arka arkaya iki yılda yayınladığı iki romanı arasındaki nitelik ayrımının arkasında (diplerde) böyle bir yöntemsellik olduğu söylenebilir. O zaman bu ayrımı anlamaya çalışalım. Özyaşamöyküsel niteliği ağır basan önceki roman Kıyıdaki Değirmen’i derli toplu, döneminin seçkin romanlarından biri kılan özelliği, anlatıcının anlattığı ana karakter (yani Maggie Tulliver) ve olaylara yakınlığı. (Ama roman kişilerinden biri değil, Emily Bronte’de gezgin anlatıcıda olduğu gibi.) Nice yıllardan sonra yaşanmış geçmişin coğrafyasında yürümek anıştırmakta, çağrışımlarla onların öyküsü anımsanmaktadır: “Şimdi gözlerimi tekrar değirmene doğru çevirip, durup dinlenmeye dolabın etrafa pırlanta gibi ışıltılı suları püskürtmesini seyredebilirim. O küçük kız da seyrediyor.” (KD.9) Anımsayan, anlatma zamanında gördüklerini, işittiklerini o anda değil, bir ömre sığmakla birlikte çok sonra dile getirir. Kime anlatır bunu? Okuruna elbette: “Unutmayın, bütün bunlar resim dersleri verilen okulların bulunmadığı, -öğretmenlerin daima dürüst kimseler olmadıkları,- papazların ileri fikirli sayılmadıkları o karanlık çağlarda geçiyordu.” (KD.199) Okuruna, kendisiyle bir biçimde ilintilenmiş öyküyü yıllar sonra anlatan olgun birinin (bir kadın) usu, uzun anlatıyı bakışaçısına bağlayarak derleyip toplar, dağınıklığı önler. Anlatıcı(nın boydan boya üçüncü kişi tanıklığı), romanı kurtarır, okurun olgu yığını altında ezilip kalmasını önler, romana bir eksen, doğrultu, uzam-zaman aşkınlığı sağlar.

Buna karşılık Silas Marner’da dışarıdan anlatıcı ile olguların gözlemi arasında tutmazlık, yapıtın derli toplu, bütün, ilişik ve kendi içinde bağdaşık kalmasını önler. Yani biçim içerikle aykırılaşır. Türkçe’de iki Eliot romanıyla sınırlı kalmak, arkadan gelen yapıtların bu soruya getirdikleri yanıtı görmemizi engellemiştir kuşkusuz. Yayınevlerimize seslenmek isterim (ve sesleneceğim), şu ilkel yayıncılık anlayışını bırakın artık, yayın(cılık) siyasetinizi duyurun (da bilelim, anlayalım nu umabilir, bekleyebiliriz.)

Dönem (Viktorya) romanı toplumsal dönüşümler içinde gelenek ile çağdaşlık arasında ikilemler yaşayan bir romandır, bunu biliyoruz ve Dickens bunun belirgin örneğiydi. Yeni yaşamın (sanayi, fabrika, kömür, tarımsal çözülme, sınıfsal dönüşümler, vb.) çağcıl anlatım biçimi yoklanmakta, geleneksel anlatım teknikleri yeni tekniklerle içice geçmekte, seçmeci (eklektik) bir tutum dile az ya da çok yansımaktadır.

Kıyıdaki Değirmen’i benim açımdan güzel, çekici kılan şeyler ağırlıklı olarak İngiliz anlatı geleneğinin geçmiş yüzyıllardaki birikiminden el alınanlar olabilir mi? Dürüstçe bunu yanıtlamam gerekiyor. Örneğin, okurluğumu hazlandıran bir şey, bölümün öyküsünü özetleyen bölüm başlıklarıdır. Bakın, Oğlan Çocuk ve Küçük Kız başlıklı birinci kitabın ikinci bölüm başlığı şöyle: “2. Dorlcote değirmeninden Mr. Tulliver, Tom hakkındaki kararını açıklıyor.” (10)

Wuthering Heights (E.Bronte) yayınlanalı 13 yıl olmuş ve anlatıcının öyküye uzaklığı Kıyıdaki Değirmen’le aynı hemen hemen. Yıllar geçtikten ve olaylar yatıştıktan, geride kaldıktan sonra anlatıcı (olaya karışan ya da gözlemci üçüncü göz), üzerinden zaman geçmiş olayları (artık kapanmış, bitmiş) aktarıyor. Geçmişi yıllar sonra bize aktaran yazar-anlatıcı konumu okuru duygusal anlamda bağlayan bir konum. Öykü anlatıcılığının büyüsüyle ilgili bu: Size bir öykü anlatacağım şimdi. Böyle bir başlangıca takılmayacak az insan vardır. Üstelik ima şudur: Bu öykü dinlenilmeye değer bir öyküdür.

Öte yandan Silas Marner’de aralık yoktur anlatılanla anlatma zamanı arasında. Anlatıcı, yazar anlatıcıdır ve olaylar olup biterken yazar-anlatıcı iç/dış tüm gerçekliğe Tanrı tanıklığı yapar. Yukarıda değindiğim sorunun kaynağında da odaklanmayla ilgili tekniklerin başında gelen anlatıcı konumu bulunmaktadır.

Bu tekniklerin (özünde aynı teknik) romanın başlangıcında yaygın ve oranla uygulama açısından kolay, yazarı rahatlatan teknik olduğunu düşünebiliriz. Çünkü araya 1) Anlatıcı, 2) Zaman, 3) Uzam (yani dolayımlar) girdikçe ve oranında öykü tanımlanabilir bir nesneye dönüşebilmekte, yazar (-Tanrı) önünü, hatta sonunu görebilmektedir. Eliot’un roman tekniğine katkıda bulunduğunu söylemiyorum, yalnızca birbirini izleyen iki yılda anlatıcı konumu ve mesafesinin romanı toplayan ve dağıtan bir işlev gördüğünü belirtiyorum.

Durum iki romanın niteliğini de etkilemiş, teknik boşluk (odaksızlık) coşumcu sapmaları (Dickens’da sıkça karşımıza çıktığı gibi) tetiklemiş, Silas Marner sakatlanmıştır özellikle. Oysa kuramsal yaklaşımı, dünya kavrayışı açısından Eliot’un belki de savaşım verdiği bir anlama biçimidir coşumculuk. Özellikle Kıyıdaki Değirmen’de kolayca görüleceği üzre, bilimsel bir yöntem anlatının gerisinde özellikle yansız gözlemcilik tutumuyla kendini duyumsatmaktadır. Okur, İngiltere’de, taşrada yaşayan insanlara ve ilişkilere, bilimsel yargılar üretecek, açıklamalar getirecek nesnellikle (kent açısından) bakmakta, kişileri ve olayları rastlantıyla açıklamayı yadsımaktadır. Böyle bir yöntem ele aldığı olguyu, sınıf ilişkileri, geleneksel yapılar (ve çözülmeleri), kadın(lık) durumu, kadın-erkek ilişkileri, inanç ritüelleri, vb. bilim adamı duyarlığı ve ayrıntıcılığıyla betimlemektedir. Uzun bir alıntı yapalım:

Belki de siz Floss nehri kıyısındaki bu eski biçim aile hayatını, -ıstırabın bile traji-komik düzeyin üzerine çıkarmağa yetmediği bu yaşantıyı- seyrederken yukarıda  tanımladığım sıkıntıya benzer bir şeyler hissettiniz. Tulliver’lerin ve Dodson’ların hayatının pek sefil olduğunu, -bunu yüksek prensiplerin, romantik hayallerin, faal bir feragatin aydınlatmadığını,- ıstırap ve cinayet denilen kara gölgeleri yaratan çılgınca, idaresi imkânsız ihtirasların etkilemediğini düşünüyorsunuz belki de. Yine de bunda köylülerin hayatına o şiirselliği veren ihtiyaçların ilkel ve sert sadeliğiyle, karşılığını güç veren çetin, fakat itaatli çabayla, tabiatın yazdıklarının, bir çocuk gibi heceleye heceleye okunmasıyla bir ilgisi olmadığına kanisiniz. Tulliver’larla Dodson’ların hayatına alelâde, cilâsız, bilgisiz dünyevî alışkanlıklar ve fikirler hâkim. Muhakkak ki insan hayatının en sıkıcı şekli bu. Eski  model iki tekerlekli bir arabaya binmiş gururlu bir namus. Salatasız bir dünyevilik… Bu insanları, felâketin demir pençesi, sıkıca sarıldıkları dünyayla olan bağlarını gevşettiği zaman, iyice incelerseniz, onların dinle ilgili bir tarafları olmadığını da görürsünüz. Hele Hristiyanlıkla ilgili bir taraflarının olmadığını hemen anlarsınız. ‘Görünmeyen’e karşı olan inançları binde bir belirli bir hal aldığı zaman, daha ziyade putperestlere yakışacak bir şeydir. Ahlaki düşüncelerinin ise, -bunlara inatla sımsıkı sarılmalarına rağmen,- aile âdetlerinin ötede bir belirli ölçüsü yoktur. Böyle insanların arasında yaşayamazsınız. Güzel, büyük, asil bir şeye erişemediğiniz için boğulur gidersiniz. Daima ileriye doğru akarak bu eski İngiliz kasabasının nabzıyla dünyanın dev kalbini birbirine bağlayan büyük nehrin suladığı bu ovaya, üzerinde yaşadıkları bu topraklara hiç uymayan, daima geride kalan bu iç sıkıcı erkeklerle kadınlara kızarsınız. Her halde insanları; Tanrılarını ya da kendi sırtlarını kırbaçlamaya zorlayan canlı bir bâtıl inanç, insanlık kaderinin o sırlı havasına, karıncaya benzeyen Tulliver’larla, Dodson’ların kafa durumundan çok daha uygundur.

Ben de sizinle birlikte o iç kapayıcı darlığı hissediyorum. Fakat bunun Tom’la Maggie’nin hayatını nasıl etkilediğini anlayabilmemiz için şart bu. İnsanca ilerleme eğilimi dolayısıyla kafaca kendilerinden bir önceki kuşaktan daha üstün olan fakat yine de onlara en sıkı kalp bağlarıyla bağlı bulunan genç tabiatları nasıl etkilediğini kavrayabilmemiz için bu gerek. İnsanlığın tarihe geçen her ilerlemesiyle ilgili o ıstırap, -ister kurbanın, ister bir azizin azabı olsun,- her kasabada, yüzlerce meçhul ocağın önünde daima temsil edilir. Küçük şeylerin böyle büyüklerle karşılaştırılmasından kaçınmamalıyız. Üstelik bilim bize asıl amacın en ufak bir cismi en büyüğüyle bağlayacak bir birliği bulmak olduğunu açıklamıyor mu? Anladığıma göre tabiat biliminde, münasebetleri bir bakışta kavrayabilen bir kafa için her şey önemli. Böyle bir kafa için, her tek cisim bir sürü şartın toplamı demek. İnsan hayatını incelerken mutlaka aynı biçimde düşünmek şart.

Dodson’larla Tulliver’lerin ahlak ve din konusundaki düşünceleri çok özeldi. Onların Britanya’nın Protestan vatandaşlarından oldukları fikrinden hareket ederek, bu konuda tümdengelim yoluyla bir sonuca varmak da imkânsızdı. Hayat teorilerinin sağlam bir özü vardı (…) Onların dini; basit, yarı putperestçe bir şeydi. Fakat dini prensiplere aykırı bir tarafı da yoktu. (Tabii eğer ‘dini prensiplere karşı koymak, ‘seçmek’ anlamına geliyorsa.) Zira aslında Dodson kardeşler başka dinler olduğunun da farkında değillerdi. (…) Dodson’ların dini; adet olan ve toplumun uyduğu her şeye saygı göstermekten ibaretti. Vaftiz olmak şarttı, yoksa insan kilise mezarlığına gömülemezdi. (…) Bir Dodson’u aile geleneklerinin ve cemaatin en zengin üyelerinden olmanın gerektirdiği uygun şeyleri yapmamakla hiçbir zaman itham edemezdiniz. Ana babaya itaat, akrabalara sadakat, çalışkanlık, katı bir dürüstlük, tutumluluk, tahta ve bakır kapların diplerinin iyice ovulması, ortadan kalkması imkan dâhilinde olan bozuk paraların toplanması, pazarda satmak için birinci sınıf ürünün yetiştirilmesi, daima evden yapılmış şeylerin tercihi bu görevlere dahildi. (…) Onlar özellikle geleneksel görevlerine ve adetlere uymakla itham etme niyetinde olanları kesin bir şekilde hayal kırıklığına uğrattıkları için gururlanırlardı. Bir çok bakımlardan faydalı bir gururdu bu. Çünkü ‘şeref’in, tam bir doğruluk, işi mükemmel yapmak, benimsenen ilkelere bağlılık anlamına geldiğine inanırdı. Toplum birçok üyelerinin değerli taraflarını da, yaşğlarını ve peynirlerini gayet iyi yapan, bunun aksi olursa çok utanacağını düşünen Dodson sınıfından annelere borçludur. Dürüst ve yoksul olmak Dodson’lara göre bir şey değildi. Yoksul olunmasına rağmen zengin gözükmek de öyle. Ailenin yaşam sloganı ‘dürüst ve zengin’di. Ama yalnız zengin değil, sanıldığından da daha varlıklı olmak lazımdı. Saygı uyandırıcı bir şekilde yaşamak ve cenaze töreninde tabutunu uygun kimselere taşıtmak önemli bir başarıydı. Fakat vasiyetnamen okunduğu zaman, umulandan daha parasız olduğun, servetini akrabalık derecelerine aldırmadan keyfine göre dağıttığın için diğerlerinin gözünden düşersen, bu başarın da hükümsüz sayılırdı. İnsan daima akrabalarına uygun şekilde davranmalıydı. ” (KD. 314-316)

Galiba hem güzel, hem sade bir kimseyle karşılaşıncaya kadar toplum hayatında takındığımız hal ve tavırların ne kadar yapmacıklı olduğunu yeterince farkedemiyoruz. Nedense güzellik olmadığı zaman da sadeliği ‘biçimsizlik ve acemilik’ diye damgalıyoruz.” (KD. 515)

Aaron’un kahverengi saçlarını okşadı ve ‘resim gibi bir çocuk’ görmenin Marner Usta’ya iyi geleceğini düşündü. Ama ocağın öte yanındaki Marner güzel biçimli bu gül yüzü sadece ortasında iki kara nokta bulunan bulanık bir yuvarlak şekil gibi görüyordu.” (SM. 105, Çev. Fadime Kâhya)

Örnekler, yazardan çok bir toplumbilimci bakışını imliyor. Aynı dikkati ve titizliği kişilerin betimlenmesinde de görmek şaşırtıcı olmayacaktır:

Philip bir hayli iş gördürdüğü Tom kadar uysal ve yumuşak başlı değildi. Fakat babası Mr. Tulliver’den daha fazla para veriyordu. Onun için Mrs. Stelling, Philip’in onun kendisine fevkalade iyi davrandığını düşünmesini istiyordu. Fakat Philip, kadının dostluk ve anlaşma yolunda yaptığı çıkışları karşılıksız bırakıyordu. Çocuğun, kabuğu okşanarak dışarı çıkmaya davet edilen bir kaplumbağadan farkı yoktu. Mrs. Stelling öyle şefkatli ve merhametli bir kadın değildi. O eteklerinin duruşuna dikkat eden, size nasıl olduğunuzu sorarken dalgın bir tavırla elbisesinin belini çekiştirip, saçlarını düzelten tiplerdendi. Her halde bu hareketlerin bir toplumda büyük etkisi olur ama bunlarda sevgiye özgü o kudret yoktur. Hâlbuki Philip’i kabuğundan ancak sevgi çıkarabilirdi.” (KD.206)

Fakat Maggie, bir müzik aletinin tellerinden meydana gelmişti sanki. Onun için dış tesirlerin üzerinde yaptığı etkiyi hiçbir zaman gizleyemezdi. Şimdi de Philip’le el sıkışırlarken yaşlarla dolan gözleri daha da irileşmişti. Bunlar ıstırap gözyaşları değildi. Kadınlar ve çocuklar kendilerini emniyette buldukları ve geçirdikleri tehlikeyi düşündükleri zaman nasıl ağlarlarsa, Maggie de şimdi hemen hemen aynı sebepten gözyaşı döküyordu. (…) Maggie güç kazanmak, kurtulmak için Philip’e sığınabilecekti. .” (KD. 490)

Belki karşılaştırmalı Avrupa yazını araştırmasının içinden çıkabileceği bir soruyu dillendirmekle yetineceğim burada. 19.yüzyıl İngiliz romanı türel ayrışmasını kes(k)in sınırlarla yaşamadı ve yeni roman biçimleri eski yapıları olumlu ya da olumsuz biçimleriyle içinde barındırdı uzun süre. Yapıtlar en az iki ıralı (karakter) oldular. Bunu Bahtin çevresi çokseslilik gibi algılamış olabilir mi diye de bir düşlemsel soruyu sıkıştırıverelim araya geçerken. Çünkü çoksesli yapı derken yapı öğeleri arasında yapıyı güçlendiren bir ilişkisellikten söz ediyoruz ama sözünü ettiğimiz dönemin İngiliz romanı en önemli yazar örneklerinde bile roman yapısını berkiten bir dayanışmalı istiflenme ve tutarlılık oluşturamadı. (Elbette ayracalardan söz etmiyorum.)

Yineleme pahasına, yazarın okurunu hanesine katma ve yazarla okuru arasında zamanları ve coğrafyaları aşan bir yakınlık kurulmasını, bir özdeşleştirme tekniği olarak olanaklı kılan roman içinden seslenişi örneklemek istiyorum belki gereğinden çok sayıda alıntıyla. Bu çağcılardı (postmodern) yazın anlayışlarının (Örneğin; Jale Parla, 2000) yere göğe sığdıramadığı ama aslında Brecht epiğinin yadırgatma etkisi olarak bambaşka ve daha doğru bir kapsamda onyıllar önce kuramlaştırdığı okura (izlere) seslenişle ilgili. Yazar, okuruna, okuduğun şey kurgudur, diyor (güya), böylece okur yapıya girip çıkabilir oluyormuş, eşitler ilişkisi gerçekleşiyormuş falan. Bütün bunlar olsa olsa karşılıklı ilişkilerin, yanları (taraf) kim olursa olsun, sonsuz sayıda olanağına (imkân) gönderme yapar ve daha azına da değil. Konuyu tartışmayacağım. Anlatı içinden okura seslenişlerin yapıt estetiğine içerik katkısını imlemekle yetineceğim. Çok katmanlı etkileri vardır bu ara dillerin (metinlerin) kuşkusuz. Ben kısa devre, okurun düşgücünü ivmeleme, boşlukları oku(t)ma gibi başlıkları öne çıkarmaktan yanayım. Birçok yazar bunun dünyada güzel örneklerini vermiştir. 20.yüzyılla birlikte (gerçekçilik ve türevleri, yine yanıl[t]malar içre) konu tartışılmaya başlanmıştır enine boyuna. İçimde kalmasın, şunu da söyleyip örnekleri vereyim. Okura atılan kement, sözlü sataşmalar anlatıcı yazara yazının tınısı, rengi, oyunbazlık, dalga geçme vb. konularda alan açabilir. Eliot okurunu kestirimlerle (tahmin) betimlemeye bile soyunuyor yer yer. Zaman zaman okur, yazarın işbirlikçisi, dinleyicisi, konuğu, görüşüne seslendiği ya da adına konuştuğu, yorum yaptığı belirsiz biridir:

Eğer onüç yaşındaki bir çocuğun bu kadar toy olamayacağını düşünüyorsanız, o halde akıllı bir insansınız. Her halde korkutucu değil, nazik görünmenizi şart kılan sivil bir mesleğe bağlısınız. Sakalınız olduğu için aynanın önünde bir asker gibi dimdik durarak kaşlarınızı çatmıyorsunuz. Eğer memleketimizde asker olduklarını hayal eden barış aşığı kimseler bulunmasaydı, ordumuz da çoktan dağıtılırdı. Bütün diğer dramatik gösteriler gibi savaş da seyirci bulamasaydı mutlaka ortadan kalkardı.” (KD. 208)

Maggie’yi tanıdığınıza göre, onun bu feragate mübalağa, dik kafalılık, gurur ve tez canlılık kattığını öğrendiğiniz zaman her halde şaşırmazsınız. Kızın hayatı kendisi için hâlâ bir dramdı. Bu yüzden de kendisinden rolünün büyük bir ateşle oynanmasını istiyordu.” (KD. 340)

İşte onun için sizden üzerinde ağaçlar bulunan, Dorlcote değirmeninin ve onun arkasındaki mırıldanarak akan Ripple’ın çevrelediği o güzel tarlaların solunda üç yüz elli metre uzunluğunda tabii bir duvar meydana getiren bu tepeyi gözlerinizin önünde canlandırmanızı istiyorum.” (KD. 346)

Belki şimdi onu sevdiği yoldan ilerler ve İskoç köknarlarının arasından geçerek koruya girerken görebiliyorsunuz. Uzun boyu, ailenin büyüklerinden kalma, iri delikli ağa benzeyen ipek şalın yarı örttüğü eski eflatun elbisesi kolaylıkla seçilebiliyor.” (KD. 347)

Dikkati çekecek, fevkalade bir şey mi olmuştu?
Yoo… Sizin gayet önemsiz sayacağınız bir takım olaylardan başka hiçbir şey olmamıştı.” (KD. 455)

Genç kızların böyle bir durumda birbirlerine samimiyetle açılmaları size inanılmayacak bir şeymiş gibi görünüyorsa o zaman sizden insan hayatının bir sürü istisnalar yarattığını hatırlamanızı rica edeceğim.” (KD. 457)

Fakat artık siz Maggie’yi uzun zamandan beri tanıyorsunuz. Artık size onun karakterinin değil, hayat hikâyesinin anlatılması lâzım. Neticede bir insanın karakterini bilseniz de onun hayatının nasıl bir şekil alacağını hiçbir zaman tahmin edemezsiniz. Çünkü hayatımızın iç dramını daima iç dünyamız yaratmaz.” (KD. 477)

Kıyıdaki Değirmen, orta halli bir taşralı ailenin iki çocuğunun (iki kardeş: Maggie ile Tom) birlikte büyümelerinin, çatışmalarının, bağlılıklarının gerçekten eşsiz ve dokunaklı öyküsü. Hatta büyük selde kardeşler sandalda birlikte ölecek denli dramatik bir yazgı paylaşırlar. Romanın son sözleri şöyle:

Mezar taşının üzerinde Tom ve Maggie Tulliver’ın adları vardı. Altına da şu bir tek cümle yazılmıştı:
Ölüm bile onları birbirinden ayıramadı.’” (KD. 489)

Tam burada biraz duralım. 1878’de Tolstoy Anna Karenina’yı bütün olarak yayınlıyor. Demek ki Eliot’un Kıyıdaki Değirmen’inden 15-20 yıl sonra. Tolstoy Eliot’u okumuş mudur bilmiyorum, pek sanmam. Belki Dickens’ı. Maggie baba ve ağabeyinin baskısıyla yasak aşkından vazgeçiyor ve günâhkar bir kadın sayıyor kendisini. Oysa romanın ilk yarısı boyunca dikbaşlı, kişilikli, canlı ve dünyaya bağlı, yaşama sevinci taşıyan bir kızçocuğu ve genç kadın olarak çizilmişti. Romanın rüzgârları kalan yarıda biraz değişik esmeye başlıyor ve o kanlı canlı, asi Maggie’den yazarımız pişmanlık dolu bir kadın çıkarıyor. Konu bu değil. Konu yazarın tutumunun daha ileri gitmesi ve sondaki ceza... Bu bedelin ödenmesi gerekiyor muydu? Maggie Tom’u (kardeşini) selle gelen ölümden kurtarmak için çırpınırken ölerek ‘kefaret’ini mi ödedi? Ya Tom? O da kardeşine ve sevgiye olan anlayışsızlığının mı kurbanıydı? Romanın içindeki bu gizli adalet terazisinde artık kabul edilemeyecek bir sorun olduğu ve yapıttan geriye iki kardeşin çocukluk dünyalarının olağanüstü betimlemeleri ve iç çatışmalarının incelikli, zekice ve gerçekten doğru, etkileyici, duyguyla dolu, evrensel içerikli sayfalarının kalacağı söylenebilir. Bir de toplumun, sınıf ve insan davranışlarının eşsiz güzellikte gözlemlenişinden söz etmek gerekir. Kadının kavranılışına ilişkin iki örnek aşağıda:

“Hele ev sahibesiyle, misafir birbirlerine âşıksalar, o zaman İngiltere’de yağmurlu bir sabahtan daha zevkli ne olabilir? İngiliz güneşine güvenilemez. Şapkalar hiçbir zaman emin değildir. Eğer çimlerin üzerine oturursanız bu soğuk algınlığına sebep olabilir. Ama yağmur? Yağmura daima güvenebilirsiniz. Sırtınızda yağmurluk suların arasında koşar ve nihayet kendinizi o pek sevdiğiniz yerde bulabilirsiniz. Tanrıçanızın oturduğu koltuktan daha yüksek ve daha alçak bir koltuktur bu. Metafizikten anlayan kafalar için bu bakımdan arada bir fark yoktur. İşte bu yüzden kadınlara hem tapılır, hem de onlara yukarıdan bakılır… Evet, o sevdiğiniz koltuğa yerleşirsiniz. Üstelik o sabah kadın misafirlerin gelemeyeceklerinden emin olduğunuz için de büyük bir memnunluk duyarsınız.” (KD. 489)

“Tabii St.Ogg’s’da vicdanlı, kalbi merhamet dolu kadınlar da yok değildi. Her halde orada da, o şehirde, ticaretle geçinen diğer küçük kasabadakiler kadar iyi insan vardı. Fakat her iyi erkek cesaretleninceye kadar, birçok iyi kadın çekingenlik duyacaktır. Onlar, kendilerini azınlıkta bırakacak iyi niyetlerinin doğruluğuna bile inanamayacak kadar çekingendirler. St Ogg’s’daki erkeklerin hepsi de cesur değillerdi tabii. Hatta bunlardan bazıları skandallardan bile hoşlanıyorlardı. Eğer bu adamlar erkekçe şakalar yapmasalar, Havva’nın kızlarına karşı duydukları o müşterek nefreti, zaman zaman omuzlarını silkerek belirtmeselerdi bu rezalet merakı onların konuşmalarına kadınca bir hava da verecekti.” (KD. 605)

Wordsworth’dan bir alıntıyla açılan (“Bütün hediyelerden daha kıymetlidir çocuk/Yolunu şaşırmış insana bu dünyanın verebildiği/Ümidi taşır o ve geleceğe dair düşünceleri”) Silas Marner ise, dışlanmış dokumacının Tanrısal bir armağanla (evine düşen bebek) kutsanışının öyküsü. Tanrı bir eliyle aldığını (gizli paraları çalınır) öbür eliyle verir (bebek). Bu romanda gereç bol keseden harcanır ve duygular romanın düzeyini düşüren bir işlev görür, marazileşirler. Etik ilke, romanı çökertir. Bakın:

’Ah babacığım,’ dedi Eppie, ‘ne güzel bir evimiz var! Sanırım hiç kimse bizden daha mutlu olamaz.”” (SM. 232, Çev. Fadime Kâhya).

Eliot’ın Türkçe’ye hakkıyla kazanılması gerekmiyor mu?

*

Terry Eagleton’ın İngiliz Romanı (2012, İstanbul) adlı yapıtında, G.Eliot’a ayırdığı bölüme şöyle bir göz attığımda yukarıda son tümcemin yerindeliğini gördüm. Yazımın sınırlılığının kaçınılmazlığı doğrulandığı gibi, temel birkaç noktayı sezgilerimle de olsa yakalayabildiğimi görmek beni (nedense) sevindirdi. Bu Eagleton’ı yüzde yüz onayladığım anlamına gelmese bile (Ne dediğimin ayrımında mıyım acaba, küresel ölçekte İngiliz yazını üzerine kendi ekini içinden konuşabilecek çağdaş üç beş kişiden birinden böyle söz ederken? Kendimi bir şey mi sanıyorum?) çok da saçmalamadığımı anladım. Evet, kıtadan bağımsız olarak Victorien roman devrimci, köktenci dil, anlatım, anlayış atakları içine girmedi, gelenekle çağdaş değişimler arasında evrimsel bir yazın siyaseti izledi. Sınıfsal dönüşümler keskin yaşanmadığı için gözlem, güldürü, ironi için yeterince zaman oldu. Gözlemci (sanatçı, yazar, vb.) içinde bulunduğu değişime çukura düşmeden, bir yandan da kendini yazgıcıbaşı konumunda bulmadan, gün gün, adım adım tanıklık etti. Traji-komik, inişli çıkışlı sahneler birbirini izledi kesintisiz bir yapı içerisinde. Gelenek bir çizgide süregiderken yenilik bir yerden katıldı yürüyüşe. Dil gülünç ya da acı çelişkilerle ilerledi. Bu konu uzunca incelenmeli elbette.

Ayrıca Eliot’un ikilemi de az çok Eagleton çözümlemesiyle ortaya çıktı. O usun kentli, burjuva yöntemiyle kırın, birçok bakımdan da daha insancıl ama acımasız, gününü, zamanını yitirekoyan çözümsüzlükleri arasında yani usuyla geçmişi (duygusu) arasında kalmıştır. Yine de tıpkı Dickens gibi roman(ıy)la yararlı olduğunu, olabileceğini düşünmüştür.

Eliot’un romana ilişkin bir çözümü yoktur. Romanı onu da aşan bir dönemselliğin çıktısı, yumurtasıdır. Bu yargıyı verebilecek kanıttan yoksunum. Önemli birçok kitabını okumuş değilim yazık ki. Bunun için yazımın her zamanki gibi ileri gitmiş, amacını aşmış bir yargı olarak göz önünde tutulmasını rica ediyorum olmayan okurumca.

KAYNAKLAR