okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
 
 
 

Linkler

bosluklarergin.blogspot.com merickirmizi.wordpress.com game.alpersarikaya.com

 

 

 



HAYDAR ERGÜLEN

ŞİİRİNE YENİDEN BAKIŞ

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı

Mart 2019


Sunuş

Bu yazı Haydar Ergülen şiiri hakkında bir son söz değil. Çünkü şairimizin şiiri güçlenerek sürecek belli ki.

Üç bölümün ilkinde eski (2012) Ergülen okumalarım hakkında düşüncelerimi koydum. Amacım Ergülen şiiri hakkında görüşlerimin evrimini de izleyebilmek, gerekirse özeleştiri yapabilmekti. Belki de bölümü ek olarak yazının sonuna koymak doğru olurdu. Ama amaç böyle bir kurgu gerektirdi.

İkinci bölüm Haydar Ergülen’in son üç şiir kitabının yakın okumasıdır. Bolca alıntılar ve yerinde, sıcak yorumlarla harmanlamadır söz konusu olan. Aslında Ergülen şiirine eşlik ederek şiiri ve şairi yeniden üretmek, yazmak çabası. Elbette bir yere kadardır.

Üçüncü bölüm beni esinleyen yanıyla Haydar Ergülen şiiri hakkında düşüncelerimin geçici serimidir. Kuşkusuz şiirin tümüyle ele geçirilmesi amaçlanmamış, şair bağlamında birkaç soru oluşturulmaya çalışılmıştır ve istenen, çıkarımların şairimizin kendisiyle sınırlı olmadığının anlaşılmasıdır öncelikle.



1.Bölüm: 2012 HAYDAR ERGÜLEN OKUMALARIM


Üzgün Kediler Gazeli (2007)


2008 Metin Altıok Şiir ödüllü kitabı biraz gecikmeli okumuş oldum. Aynı zamanda Ergülen’i de şairlerim arasına katabileceğimi gördüm. Genel olarak bende yaşamından şiir üretmeyi aşan, yaşamı(nı) şiirleştiren bir söz-gövde izlenimi bıraktı. Sözü bedeninin bir uzantısı olarak getiriyor önümüze ve bunun doğurabileceği iyi kötü sonuçlar hakkında sakınımsız.

Dergi izlemediğim için ülkemizde şiirin sınıflaşmasının, katmanlaşmasının ayrımında değilim açıkçası. Egemen kimdir, şiir devrimcisi var mı, varsa kim, bilmem. Çokca şiir yazıldığını söylüyorlar, oldukça da kitap yayını var. Tamam kalabalık caddenin uğultusu elbette yabana atılmamalı ama bu uğultunun içinden seçik, ayrışık, bağımsız, kendi olmuş bir sesi dünya korosu içinde kendi tınısıyla ayırabilmek için neyi, ne kadar bekleyeceğiz daha? Çünkü bu şair olma meselesi değil, okur olma meselesi aynı zamanda. Hatta okurun dili(ni) taşıma becerisi, yeteneğiyle ilgili. Bu dil bilinci yazarını dünyaya taşır ya da taşımaz. Nazım’ı dünyaya taşıyan ne, Dağlarca’yı taşımayan ne? Bir soru.

Güzel, küre çaplı şairlerimizin de şansı çok az, demek istediğim. Ve bunları yazışımın nedeni Haydar Ergülen’e paye biçmek değil. Bunu yapamam. Kendi dilinin kuyumculuğunu önceliyor anladığım kadarıyla. Onu bunca sevişimin kaynağında şiirlerinden taşan dil tutkusu olsa gerek. Bu tutku ne uçlarda soğuk dil oyunlarına saplanıp kalmış, ne de sahici de olsa dramatik çatılarda kilitlenmiş… Böyle olması kötü değil, ama bunu göstermese de içinde taşıyıp onun ötesine geçebilen bir dinginlik, bilgelikten söz ediyorum. Ha, kuşkusuz yaşam sevincini, tutkusunu azaltması gerekmez ayrıca.

Bir şair dilinin toprağına bedeniyle basmalı, basıyor olmalı, ağırlığını okuruna geçirmeli. Şiirin toprağı üzerinden okur yurtlanmalı (=dillenmeli). Azdır Haydar Ergülen gibileri. Çünkü şiirin yurtlanma, yurt bağışlama, bir armağan olduğunu kavramış belli ki ender insanlardan. Armağan diyorum, dikkat, armağanın özürü, gerekçesi, açıklaması ya gereksiz ya da arkadandır. Ölçüye gelmez, tartılmaz armağan...

Bu genel çerçevede Haydar Ergülen’in en önemli özelliği kapsamlı bir ekinsel (kültürel) birikim üzerine oturuyor oluşu, üstelik iyice sindirilmiş bir birikim bu. Yalnızca bilgi, olgular vb. birikimi değil, bunlar çok önemli de değil, edalar, dilsel duruşlar, dilin aynasından yansıyan kakışımlar, girişimler, bireşimlerden oluşan bir birikim... İşte nefesler, gazeller… Dilin binlerce yıla yayılan arınık deyiş gücü, tüm ses ve bakış var(sıl)lığıyla günün dil kullanımına eklemleniyor, aslında bedenleniyor. (Bkz.İç Nefes, 11)

Anlam (içerik) bu yapı-duruşlardan üremeye başlıyor bu noktada (Kitapta da böyle zaten.) Yanlış izlenimi silmek için söylüyorum, yazarın anlamla sorunu olmadığı gibi tersine bu yeni anlamlama kat(man)ıyla çift (katmer)-anlamlı şiirlere ulaşıyor sonuçta. Buna güçlendirilmiş anlam(lama) da diyebiliriz. Yani okurun beklentisini hemen her şiirle aşıyor şiirsel içerik. Okur anlamadığı şeyi anlıyor.

Gelenek yinelenmiyor asla. Ama anıştırılıyor, okuru bilinçaltı gönderimlerine bağlıyor. Ölçü (vezin), dizim (ritim), uyak (kafiye) zorunluğu değil, zorunsuzluğu ve benzeri anıştırımlar, çağrışımlar bizi dilin okyanusuna daldırıyor ürpertilerle.

Hani şiirin geldiği kimi yer(ler)de bir kulak yerleşimi (iskân), bir alışkanlık ve buna bağlı yüzeyden teğet kayış (aslında teğel) yaşansa da yine de uyumu bozan bir çıkma yerleşikleşmemizi, şiiri kanıksamamızı önlüyor. Bol yazışını da (yanıltıcı bir izlenim belki) bir bolluk, bereket olarak, doğal taşma, artma gibi anlıyorum bu durumda. Bol yazmak her zaman handikap değil, çokluk, ordu, güç ve inanç da demek. Çünkü has şair dil çorbasını kaşıklar ve her kaşığı dilin ayrı ayrı aşırı olana(klılı)ğıdır (imkân). Şair aşırı gidendir (Bkz. Şair-Dandi ilişkisi.) Dokunduğu sözcük altınlaşır. Sözcükler yenmediğine göre şimdilik Midas’da olduğu gibi sorun da yok.

Ergülen şiirinde ikinci belirgin özellik olarak eytişmeyi vurgulamak isterim. Yaşam sayısız türlülükte varlığı, varlıksızlığı ve çokluğu, azlığıyla şiirlerde sürtüşüyor, kabarıyor, buluşup ayrışıyor, mayalanıyor. Şiir yaşamları(mızı) mayalıyor gerçekten. Nedenini anlamak zor değil ama yazarın dünya (varlık) kavrayışıyla ilgili olduğu açık.

yaşadığımız hayattan alacağı varsa yaşanmayanın

ne anlamı kalır yalnızca yaşadığımızı hatırlamanın

…………

hepimizin yerine balkondan düşeni hatırla

şiir bazen öyle de çarpabilir hayata

..” (29, Şikâyetler Gazeli)


Bir üçüncü önemli Ergülen özelliği de, şiirinin yaşamı yanıtlaması. Birçok şiir (Yetimler Gazeli, 41; Bi’dolu, vb.) zamanına duyarlı bir şairi imliyor, bu işlevi öne çıkarıp kendini indirgiyor (Ki bu cesaret ister, biliyoruz).

“……..

aslında ne türk’üz, ne kürd’üz, ne Ermeni’yiz

öyle bir ‘baba’mız var ki Hrant, hepimiz yetimiz

……..” (41, Yetimler Gazeli)


Ergülen okumaya ve şiirini anlamaya devam!

Bir örnek:


İÇ NEFES

o bir çay istemişti, trenin içinde

biz tren yolcusuyduk, çölün içinde

ben yalnız kalmıştım, senin içinde

oysa kaç kişinin yerine sevmiştim seni!

aşkı geçtik, gözlerini açabilirsin


o bir dile sığınmıştı, sözü içinde

yolu yoluma çıkmıştı, çölü içinde

ben eski kalmıştım, senin içinde

oysa kaç çocuğun yerine övmüştüm seni!


düşü geçtik, kendine bakabilirsin


o bir bende kırılmıştı, hayli içimde

ıssız otağ kurulmuştu, canım içinde

ben kime kalmıştım, senin içinde

oysa kaç bahçe içinde açmıştım seni!


kimi geçtik, kimseye sorabilirsin

*


Ergülen, Haydar; Aşk Şiirleri Antolojisi (2011)

Bir şairi şair yapan şey gösterebildiği o tek sözcük olmasaydı bu kötü (iyi) kitap nedeniyle derin bir düşkırıklığı yaşadığımı yazabilirdim buraya rahatlıkla. Oysa Haydar Ergülen’in kendisi şunu ilan ediyor: Şiir yaşamı yedekler, ona omuz verir, kusurunu en güzel taşıyan biricik insan etkinliğidir ve kusur güzel, dayanılır kılar yaşamı ya da daha iyisi kusura bakış, onu kavrayış, bağış…

Yoksa bilmez mi taşkın duyguların folklor gibi şiire düşman olduğunu Ergülen gibi koca bir şair. Şairliği onun; bu kötü kitabından şunu anladım ki, şairliği onun, Neruda gibi (Yanlış anlamayın, Neruda denli değil) şiiri insana döşemesi, dayaması, yöneltmesi. Beni yakalayan yanı tam da bu. Kostak, kuru sözcüklerle, takır takır, kusursuz yontulmuş, ışık oyunlarına gömülmüş ama yanmamış, ama tutuşmamış dilde gözü yok onun. (Benim de.)

Ergülen’i bu dışarlıklı, uy(um/gun)suz cesaretinden ötürü sevmemek de olanaksız. Şiirin ipini koyuverişi, bu ‘Her şey serbest!’ karnavali (faşing), zamanın aralandığı ve toprağın kokusunun, içinde taşıdığı ne varsa her şeyiyle (ölüsü dirisi, kokmuşu gülü, nemi ağusu balıyla…) derin derin içe çekildiği bu gönüllü terk, vazgeçişi seçimi tüm kıl şairlerimize önerilir. İdea varlıktan (çamurdan) süzülür, gökten inmez. Aristoteles haklı (Platon’a karşı).

Eh, bu şiire şiir olarak dayanmak zordur. Şimdi bunu söyleyebilirim. Çünkü zaten ortada şiir falan da yoktur. Daha doğrusu hem hası var (24 ayar), hem berbatı. (Ayarı düşük: 14) Bu tekneye binecek, fırtınayı göze alacaksın ve için dışına çıkacak. Bulantı, kusmuk ve daha kötüsüne hazırlan. Ama elması da unutma.

Bir güzelleme, bir tür geleneksel övgüleme biçimini yenileyen Haydar Ergülen, şiiri kendine değil, kendini şiire açıyor, bırakıyor. Başına ne gelecekse gelecek. Böyle olunca onun başkalarından farkı ortaya çıkıyor. Onun şiiri Türkçe şiir yazılan topluma (sosyete) da bir açılım, bakış, nitelik getiriyor. Uyarıcı bir özeleştiri çağrısı (davet). Dostça, sevecen kuşkusuz. Yargılayan, küçük düşüren değil.

Onda iyi olan bir şey daha: ‘Birikime yaslanmak’. Kimin kitabıydı bu başlık bilmiyorum. Herkesin hakkını fazla fazla teslim ediyor. Kimseye borçlu kalmadığı gibi bu konuda özel bir duyarlık gösteriyor. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar, Didem Madak, usuma gelen birkaçı. Teşekkür ederim Sayın Ergülen. Yalnızca bu nedenle bile daha iyi şiir yazılamaz.

Öte yandan, yaşam dağınıklığı, hoyratlığı, olanaksızlıkları ve ince yücelikleriyle günbegün de bu şiirde. Yaşam bazen taşkın, bazen dingin, durgun ya da dalgalı, orasından burasından şiiri ortalıyor. Şiir demem lafın gelişi. Ergülen de ayrımında. Ortaya çıkan bizim de parça bölük yaşantımız, dünyamız. Hısımlık buradan, okurla yazar hısımlığı. Çok az şairimiz bu hısımlık duygusunu verir okura. Gülten Akın biri olabilir mi?

Okuması güç geldi gelmesine. Çoğu kez de dayanamadım ve kendimde aradım kusuru. Daha doğrusu kusurun kusurunu… Karnaval bana (da) gerek(mez mi?)


Bir açıklama: Kitap kendi şiirlerinden seçtiği bir aşk güldestesi.

Aşk için önsöz

Beni üzme


Kendini de benimle üzme


Sözümüzü üşütme


Fazla açılma benden


Çok açılma bana da


Kendine de fazla açılıp da


İçine düşme


Geçmişe gül gönder


Unutma


Anılar da su ister


Anılara iyi bak


Bana bak


Beni tut


Bana tutun


Beni orda burda


Beni şunda bunda


Unutma


Bak (19)

*

İdiller gazeli

gözlerin yağmurdan yeni ayrılmış

gibi çocuk, gibi büyük, gibi sımsıcak


sen bir şehir olmalısın ya da nar

belki Granada, belki eylül, belki kırmızı


gövden ruhunun yaz gecesi mi ne

çok idil, çok deniz, çok rüzgâr


çocukluğun tutmuş da yine âşık olmuşsun

sanki bana, sanki ah, sanki olur a


aşk bile dolduramaz bazı âşıkların yerini

diye övgü, diye sana, diye haziran


heves uykudaysa ruh çıplak gezer

gazel bundan, keder bundan, sır bundan


gözlerin şehirden yeni ayrılmış

gibi dolu, gibi ürkek, gibi konuşkan


hadi git yeni şehirler yık kalbimize bu aşktan (29)

*

Amor Fati

İki günüm değil yalnızca birbirine benzeyen

olsaydı iki ömrüm de birbirine benzerdi benim

benzemese de ne gam nasılsa ben benzetirdim

iki kişi de olsaydım benzerdim ötekine, çünkü bilemezdim

ötekiyle ne yapacağımı, sözgelimi olsaydı iki kalbim

biri bile fazla geliyor ya bazen, Tanrı eksikliğini göstermesin,

birbirlerine benzemek olurdu onların da kaderi, sanki birbirinin

kaderi olmak için bende dururdu onlar da, bilmem ki

iyi mi olurdu, iyi olurdu diyelim, nasıl da ikimserim,

amor fati, amor fati, kaderini sev, kaderini sev gibi

kaderim ol, kaderim ol derdim iki kalbime de ikisi de

bir olup kader diye beni bir köşede unutmadan önce! (63)


2.Bölüm: 2018-9 HAYDAR ERGÜLEN YAKIN OKUMALARIM

https://www.turkedebiyati.org/sairler/haydar-ergulen.html bilgisunar kaynağında verilen Haydar Ergülen şiir kitaplarının dizisi aşağıda. Şiir dışında da birçok kitabı bulunan şairimiz yazmayı seven biri. Hemen hemen tüm önemli şiir ödüllerinin de iyesi. Ayrıca belirtmiyorum.

  • Karşılığını Bulamamış Sorular (1981)

  • Sokak Prensesi (1990)

  • Sırat Şiirleri (1991)

  • Eskiden Terzi (1995)

  • Kabareden Emekli Bir Kızkardeş (1995, "Lina Salamandre" adı altında)

  • 40 Şiir ve Bir (1997)

  • Karton Valiz (1999)

  • Ölüm Bir Skandal (1999)

  • Keder Gibi Ödünç (2005)

  • Yağmur Cemi (2005)

  • Üzgün Kediler Gazeli (2007)

  • Zarf (2010)

  • Aşk Şiirleri Antolojisi (2011)

  • Öyle Küçük Şeyler (2016)

  • Sen Güneş Kokuyorsun Hâlâ (2018)

  • İdilikler (2019)

Günümüz Türk şiirinin (Birhan Keskin, küçük İskender, vb. birkaç şairin yanına katarak) bu önemli adını 2012’de yakalamışım aslında ama o yıl okuduğum iki kitabından biri Üzgün Kediler Gazeli’nin ilk basım tarihi 2007. 2011’den başlayarak şairimizi şiir kitaplarıyla aksatmadan izlemeye başlamışım. Onu okumak beni mutlu eden bir okuma uğraşı. Daha önce (2017’de) Üzgün Kediler Gazeli (2007) ve Aşk Şiirleri Antolojisi (2011) için yazdığım kısa metinleri bu yazının önüne koydum. Burada son üç kitabı çevresinde, 5 kitabıyla tanımaya yeltendiğim Haydar Ergülen hakkında (yeniden) yazacağım, 16 kitapta 5 kitabın (5/16) bunun için yetmeyeceğini kestirip bilerek… Hemen belirteyim ki 6 yıl önce yazdığım yazılarda şairimizi (kendimce) hemen hemen doğru kavramış, değerlendirmişim. Yargılarım çok değişmeyecek. Bugün onun hakkında yazacağım şey çokça o zamanki görüşlerimi yinelemekle sınırlı kalacak ne yazık ki.

Ergülen’in (Doğ.1956) kuşağı acı toplumsal ve kişisel tanıklıların kızgın kömür koru üzerinde yürüttüğü insanların (şairlerin) kuşağı. Bir insan ömrüne sığmazdı gözleriyle gördükleri, baş etmek zorunda kaldıkları şey. Sayrıl yürek çizgesi (grafik) gibi keskin iniş çıkışlar, yer yer kopuşlarla iki üç insanı patlatacak yeğinlikte yaşam bindirmelerinin üstesinden geldiler, sağ kaldılar ve şiirlerinde duyarlık düzeyi ve keskinliği, birey bölgesinde damıtılmış duygusal yoğunluk arttı da arttı. Budak için imlemiştim, kuşağın toplum(sal) düşleri dinamitlenmiş diğer şairleri (örneğin, Erbaş) için de durum aşağı yukarı böyle. Yani büyük yıkım dalgası, şiirleri toplumsal seyir içinde büyüyecek bu şairleri kendi kişisel, tikel yaşamlarına sürükledi, hatta iteledi. Direndiler, uslarını, bilinçlerini korudular, yılmadılar ama geliştirdikleri inceltilmiş şiir aygıtını (enstrüman) bu kez daha sınırlı, en küçük (minimal) evrene uyguladılar. Onlar için durum, duyarlığı aşırı gelişmiş, ama daha sonraki şiir kuşağının sinirceli (nöral) duyarlığına benzer tepkisel, sapkın (travmatik ya da patolojik) bir duyarlıktan çok, dingin, bilge, en küçükçü (minimalist), yerleşik, bağdaşık, doygun, yine uyanık, uyarıcı ama köpürgen (kışkırtıcı, saldırgan) olmayan, yetkin, usta işi minör yapılara (kompozisyon) ilişik hazcıl (bunu geniş anlamda söylüyorum), düşünsel (felsefi), bilge bir şiire varmıştır. Toplumsal duyarlık birikimi birey alanına ve bireyin gündelik öykülerine yönlendirilmiş, dolayısıyla bu birikim dünyanın bir gününü anlatmak için eşsiz bir avadanlığı devreye sokmuştur. Aslında başka koşulların bilenmiş şiiri küçük evrenin dilini kanatlandırmış, uçurmuştur neredeyse. Gülten Akın örneğinin yol açıcı olduğunu geçerken belirtmeliyim. Bilge ve alçakgönüllü kuşak şairleri ‘çocukluk sayrılığı’nın acı deneyimlerinden payına düşenleri üstlendikten sonra varlıklarını adadıkları tasarı terk etmediler, sınırı belirsiz bir zamana yayılan düşünceleri güne, günün yaşamına, onda eksik olan niteliğe haliyle takıldı. Nitelik sözcüğü boşuna değil. O birikim ve duyarlık güncele kaçınılmaz olarak nitelik verecek, onu alıp elbette yükseltecekti. Sorun ise bu yakada, yani okurdadır. Okur ne oku(yo)r? Nerelidir, yurdu (dil, coğrafya, kimlik, siyaset, vb.) neresidir ve buradaki dilsel konuşu (iniş, yeniden konumlanma) nereden, nasıl kavrayacaktır? Benim sorum da özünde budur, kendimedir.

*

İdil’e ve ağacımız, dalımız, meyvemiz, kızımız, kızılımız Nar’ımıza…” sunuşu yukarıda dediklerimize açıklık getiriyor Öyle Küçük Şeyler girişindeki. Sözünü ettiğim kuşağın belki ortak bir özelliği olarak gizli, dizgeselleşme eğilimli karayergisini (ironi) İki Uzun Şiir başlıklı, iki dizeli iki kısa şiir kanıtlıyor. İki kısacık, dizeli ama şiirin sınırlarını içeytişmesiyle sonsuza zorlayan şiirler şöyle.


İT

Köpeğin içinde bir ev havlıyor

kapısını açan yok!


AT

At ölür

rüzgârıyla gömülür. (11)


Dereler buluşacak, onların kardeşliği sirkleri yıkacak, kafesler parçalanacaktır bir gün, şairimiz kafeste tutsak olanların kurtulacağına inanıyor. Eytişimi (diyalektik) tasavvufa eklemliyor Sensiz Olmuyor’da (14), Gamlı’da. (16) Bir adım ötesi başka bir evren, mesel evrenidir ama Ergülen sınırda durmasını bilen biridir. Beride kalır ama seçiklik, duruluk onu bilgece yargılara taşımaktan, şiiri (gizil) bilgiye (epistem) ulamaktan alıkoymaz. Olgunluk şiirleridir bunlar, öyle edalanmışlardır. Şair tedirgin, yurtsuz olmaktan çıkmış, özgüveniyle, dünyaya ve kendine verilmiş çift yönlü onay ya da bunun varsayımıyla doygun şiirler yazmaktadır. Dağlarca şiir siyaseti (poetikası) uzak değildir. Söz öyle doymuştur ki, şiir olmaktan çıkar, nesnelenir (Yine yeri gelmişken Dağlarca’nın binlercesini yazdığı Haydi’ler deneyimini anımsayalım.) “İnsan anılarıdır/ beni unutma// İnsan acılarıdır/ beni avutma” (17) Yalınlık şiire girdi olur. Halkçıl deme (deyiş) biçimlerinin yalın biçim içre varsıl, çok yanlı/yönlü içeriği yansılanır. Giz de buradan çarpar okura. Şiir tanımı, baykuş gamı, vb, iliştirilmiş pusuladır kapıya, aynaya, masaya. Şiiri unutma! Mavisiz olmaz, Ermeni teyzesiz de… Böyle böyle gelir bahar(at)lı şiire kalırız. Şiir dediğin (Garip’ den el almışız) işe yaramalı, yemek yapar, söyleşir, sevişirken. Rütbe, tören, ‘gereği’ diye bir şeyi aranma, bulamazsın burada. Şiir nice çıplaksa (Whitman) onca iyidir. Belki de ‘iyiliğimizi’ yeterince göstermeyi bilememişizdir. Belki arada susarak da şiir söylenebileceğini… Ses de bir varlıktır çünkü, dolusu boşu vardır. Gölge de bazen bedenini geride ya da ileride bırakıp çeker gider: “Geçen yaz kendisi geçenin/ bu yaz gölgesi geçer/ gelecek yıl anısı// Bilinmez ki hem/ gelecek mi/ gelecek yaz// Bu şiirin de üstünden/ kimbilir kaç yaz geçer// herkesin gölgesi bir gün/ kendini geçer!” (28) Ergülen ele geçirilemez, yanı başımızdaki şey konusunda Ritsosvari duyarlığını ilerletiyor adım adım. Kendini geçenin yolu Başkaları’na varır. Kalır mı orada peki, çakılır da? Olanaksızdır bu: “ve unuturdu kimde gece olduğunu/ ruhunun, gövdesinin, gözlerinin/ ve daha bunlar gibi yitiklerinin…” (30, Başkaları) Başkalık izleği üzerinde düşündüğü çok belli olan yazarımız “herkes ‘üçüncü şahsın şiiri’” (31) diye noktalıyor soruşturmasını. Ama bu soruşturmasında (ve genelde) yarattığı biçem, dil (Türkçe) üzerinden kusursuz bir bireşime ulaşıyor. Dünya sıcak ve rengarenk bir topaç gibi dönüyor şiirinde ve renkler artlarında uzun kuyruklar bırakarak dizeleri boyuyor. Yalnızlık mavidir, inanmıyorsanız buyrun: “Mavilik dersen/ aramızda denizden başka bir şey yoktu/ maviye sayılsa da birkaç vapur/ insan bazen yalnızlığını başkasıyla gezdirir/ bazen de başkasında gezer yalnızlığıyla/ hem insan yaşarken sudan/ severken yalnızlıktan başka nedir?” (33, Mavi Yalnızlık) Yetmez, siyah bir sesle sevişilir, kırmızı bir sesle ağlanabilir. (35, Kızıl ile Kara) Bu eşsiz dizeler Ergülen’in Türkçenin bamteline dokunduğunun, yaşamı kıvamlı yerinden kavradığının, şairin günümüz şiirinde temsile ulaştığının kanıtı değil de nedir? Konu (mesele) dilden ışığın kırılarak geçmesidir, ışığı kırmayan dille ilişkisi yoktur onun. İnsan da insanın içinde kırılarak yankılanır, hele yağmurluysa. Öyle Küçük Şeyler, bir yağmur damlasının derin izini bırakır değdiği yere. Şiir oradan filizlenir. Oyulan toprakta, dilde, “eksik harfini bulmak için varlığın/ yazılıp duruyor bunca dize,/ bunca şiir ve bunca fazlalık…” (40, Şiirin Keşfi) Eksik imin peşine düşmek aynı zamanda eksiltme olmasın. Eksiltme nedir? Çalmaktır eksiltmek... Dünyayı eksiltmek dünyayı çalmaktır. Sözün eri şair çalar, çalandır (sözün iki anlamında). (42, Hırsız) “ve ne güzeldir/ her şeyin sonunda şiir olması:” (43, Tül Yağmur) Ötesi var. Yağmur başlarsa yağmaya, çekilsin şiir kenara. (46, Tanrının İncileri) Her şiirle şair yeniden yaralanmıştır. Taze yarasından bellidir yeni bir şiirden çıktığı. Ama yaralanmadan edemez, yine yaralanmanın peşindedir. Ağlaması yarım kalmıştır giden şiirle. Ama işte köşede bir kedi: “gel pisi, gel şiirin kedisi…” (49, Kedi) Gel, gel şiirin kokusu; manolyası, zeytini, narı, sediri, akasyası: “Makilerin kokusu epik,/ ağaçların kokusu lirik/ hep böyle bir şiir/ yazmak istemişimdir!” (51, Şiir Kokusu) Şimdi dönüp soralım şaire: “sen kimin suyusun ki herkesle akıyorsun!” (73, Ruh Şiiri) Yanıtlıyor şair: sözcüklerim ayaklarının türabıdır (81, O Benim İşte!) Şiir kedidir ya öte yandan “Şiirde ara sıra ıslık çalmak iyidir/ eski arkadaşlar duyup gelir/ eski sözcükler imgeler de/ belki eski aşklar imgeler de” (84, Bir Daha Çal Şair!) Şiirde sözcüklenmeden ‘uçan, yiten, kaçan, giden aşklar da’ dönemezler geceleri evlerine. (85) “İnsan kendi hayatındaki yerini/ unutmalı!” (89, Yersiz) diyen Ergülen dönüp dönüp şiire bulanıyor: “şiir bazen de böyle bir şey olabilir işte Arjantin gibi/ bir şiirin içinde geçmesi beklenmeyen şeyleri/ çağırabilir, sevindirebilir ve kim bilir daha neleri…” (91, Buenos Aires) Yolu türküye gelip dayandığında şunları yazmadan edemiyor: “Bütün şiirlerimi,/ henüz yazmadıklarımı da,/ bu dörtlükle değişirim!” (98, Derman) Şairliği işte burdan bellidir.

*

Sen Güneş Kokuyorsun Daha! 2017 kitabı. Aydınlık, sıcak, sarıp sarmalayan bir Haydar Ergülen şiir kitabı. ‘Evvelgiden ahbaba’ sunulmuş… Evvelgiden, kendinden küçük kardeşi mi Haydar Ergülen’in? Başka biri(ler)i mi?

İnce Defter’le başlıyoruz sayfaları aralamaya. İlk dize ile çarpılıyoruz önce: “Babaannem derdi ki: İnsan kısadır oğlum/ ve bilmezden gelir kısalığını, bilseydi” başka olurdu her şey. Oysa çocukluk bile rüyasından kısadır. “sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman,/ ya bir harfi kaybolsa, zaten kaç harf ki insan?” (9, İnsan Kısadır) Böylece (olağanüstü) bir şiir okudum. Bunu ayrımsadım mı? Kalın gövdeli, enli, kamaşmalı, duygu paylaşmalı şiirler oluk oluk akarken, hatta taşarken akağından; “ama unutma kimse benim kadar derinden söyleyemez/ şu ‘yeşil ördek gibi daldım göllere’ türküsünü/ ben hiç söylemedim mi sana, demek ki görememişim/ bir damla gözyaşı olsun acının yağmurunu kirpiklerinde/ küs öyleyse, küs bi da’a da bizim sokaktan geçme!”, diyor Ergülen (12, Yeşil Ördek) Ulus Baker’e sunduğu izleyen şiirde (Gözün Suçu) ‘yoksa sen gözlerinden başka kimsesi olmayan mısın?’ diye sorup görünün derinliğine, ıraklığına bağlar şiiri. Hatta daha çoğuna: “gözler de yalnızca mırıldanabilir.” (13) Böyle bir kitapta devrimci gençliğimiz de gözyaşlarından ayrı düşünülemezdi. Neyimiz varsa sevgiyle üstlenerek “Biz gözyaşından devrimler yaptık/ Toprak üstümüze gülüyordu ve anladık ki artık yalnızca/ gözyaşlarımızla yoldaştık, azdık, bir şiire bile yazılamadık,/ Ece acıdı da Devlet ve Tabiat’ın ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’na kazıldık,/ yenilsek de, di mi, hazırlıklı olmalıydık soruya: Haydari, sahi siz/ tabiattan niye çaktınız? Adınız Irmak, Ege, Deniz/ tabiattan çakan eski öğrencilerin suya hasreti, devrimsiniz!” (14, Devrim ve Tabiat) Kederler ve sevinçler ‘bahsinde’ babası Kel Hasan’a ve Mahzuni Şerif amacasına da düşer yolu Haydari’nin. Çağrışım gücü hele bizim kuşaklara boydan büyük enden geniş “İşte Gidiyorum…” şiiri Aşık Mahzuni’yi getirdi gözlerimin önüne, çünkü şu dizelerle bitirilmiş: “meğer ‘Dosta yandım cehenneme yanamam’ dediğinceymiş/ ince defter çocukluğun içi sizden beri boş/ ‘babam oğlu’, yokluğuna gözüm dolu gönlüm boş!” (17) Başka şeyler de bu arada kargıladı, kanattı okurluğumu: “insan ve ne yazsa şair olmak istemezdi Kerbela’dan sonra,/ olmasın, Kerbela’nın şiiri kalbimde hâlâ, ve çöl sürüyor:/ Hüseyin Kerbela, Lorca Granada, Behçet Sivas, Deniz Ankara…” (20, Kalbi Hüseynî) Auschwitz’den sonra şiir olur mu sorusuna verilmiş buradan bir yanıt. ‘Şiir unutmak için yazılıyorsa’ Haydar Ergülen yok, bu şiir de. (21) Eğer şiir olacaksa, şairin yarısı çocuk kalacak, umarı yok. “şiir yaz, âşık ol, çocuk yap, dünyayı gez hep hepsinde de/ insan çocukluğuna yetişmeye çalışıyor işte//…// çünkü insan ancak durursa yetişebilir çocukluğuna/ biraz da siz büyüyün öyleyse ben bir yere gitmiyorum!” (22, Eski Çocuk)

Naneruhu’yla sürdürüyoruz okumamızı. İçimiz nice açılacak, soluğumuz yaşam kokacak bakalım. Önce Haydar Ergülen okurunun beynine çakılan (Genişçe düşünün lütfen!) iki adı kazıyalım buraya: İdil (Eş), Nar (Kızçocuk). Haydar Ergülen’de abartarak söylersek poetik iki kavrama dönüşmüş iki ad. Bölümün ilk şiiri İdil’e (‘İdil’ime’) sunulmuştur. İlk dize de oldukça sağlam bir kanıt gibi durur şiirin tepesinde: “Seni sevmek niye eski yazlar gibi hep yeni bende”. (25, Eski Yazlar Gibi Yeni…) Şiirin tepesinde Demokles’in kılıcı gibidir hem. Çünkü şairi şiirinden yalnızca sevdiği (İdil) kurtarabilir. Önce İdil vardı, sonra şiir. Nar bakalım bu üçlemenin (triloji) neresinde? Bir yazı yaşamakla yazmak belki de aynı şeydir ve yaza ve yazıya kimin eşlik ettiğine bağlı olarak kuşkusuz. Ergülen için kedinin aynı zamanda şiir olduğunu biliyoruz. Sağlamasını da Miguel Tamen’le yapmıştık zaten. (Bkz. Tamen, Miguel; Sanat Neye Benzer (What Art is Like, 2012), Çev. Nedim Çatlı, Metis Yayınları, Birinci basım, Mart 2015, İstanbul, 141 s.) Eğer “kedisokaktaysa şiir de sokaktadır/ yaz da sokaktadır ağaçlar da” (26, Aşksokakta) Kedi deyince dünyada bir tek kedi var sandınız yırlayan. Şakıyan kuşu unuttunuz mu? Ergülen araya girecek, anımsatacaktır bize: “Kuşlardan eski halk var mı/ kuşlardan yüksek bir şiir/(…)/ kuşlardan başka insan…// Gök kuşların değilse/ şiirin evi olur mu hiç?// Kuşlar hiç gibi çok/ az gibi iyi/ gülümseyiş gibi yeni/ uçmak gibi yok” (27, Kuştan Şiir) Var mı bir diyeceğimiz? Şiir nedire aykırı yanıtlar soruşturması sürüyor. ‘En çok bu saatlerde’ gelen şey midir şiir? Son yıllarda okuduğum en güzel şiirlerden biri olan Öksüzöldüren bu soru peşinde pek yaman dolanan bir şiir. Türkçenin kendi içinde yüzeyler açtığı, ses ve sözcük oyunlarıyla yine de duygusuna sıkıca bağlanan şiirde her dize buluş, çağrışım, anıştırım gücüyle tatlı-sert okşuyor okurunu. Yazının sonuna alıyorum. (Yazarından izin almadan, üzgünüm.) Ama arkadan Naneruhu geliyor. (Zavallı okurluğum!) “(… ) bu şiir de dalından düşer,/ düşsün, Saliihli’den gelmiş kiraz gibi uzak/ ve kibirli durmasın da sokaklara düşsün…” (29) Ayrılır gibi sevmek, ayrılır gibi yazmakla aynı şey mi? Ayrılmak sesten ayrı düşmek (kalmak) olmasın, yani şiirden ve şiirin koşulu ayrılmak mı? “ve sesinde toplanırmış her ayrılıktan/ sonra döndüğü o siyah günler gibi insan!” (32, Ne Çok Sevmek) Ayrı olunan, uzak olan aranır ve bunun için başka şeyler yapıldığı gibi şiir de yazılır. Gözyaşı çocukluğunu dolanır arar. Şiirler yetmez arayışa. İnsan (şair) tükenir. Şiir tükenmez. Hem şair övülmek değil, taşlanmak ister, taşın güzelliğiyle dokunulmak: “Mardin’den söz ediyorum sana,/ ‘Mardin’i bu şiire karıştırmayalım/ eğer Mardin’i seversen’ de lütfen,/ taş gibi otursun içime söylediklerin/ beni taşla, taşa tut, taşa vur, taşla yık beni/ taşla yıka beni toz et, tuzla buz et, toz kondur ki/ taş kesileyim bu şiirden sonra!// kötü davran, korkma, ben daha kötü/ olmam, olamam bundan, beni kötüle/ sesin kokuyor de, bok kokuyor sesin de/ sözcüklerin de ne bileyim domuzlar körfezi,/ bit yeniği. Vietnam çukuru, Irak çölü/ ve Ortadoğu bataklığı gibi de ki,/ bombok bir şeyler olduğu anlaşılsın bundan da işte,/ ve bu şiirden de her aşkın sonu gibi sevgilim/ bombok bir hatıra kalsın bana!” (35-6, Mardinkapı Şen…) Ama babaları rahat bırakın, hele de gittikleri yeri cennet kılan Haydarin babaları. Kahkahalara boğulmuş bir eşsiz ses-şiir daha arkadan patlıyor. Araya girip adımlarınızı uydurun, okumayı bırakın, kahkahalaşın bu şiirle. (40, Gül Ha Gül!) Daha önce pek de kahkahaya benzemeyen kahkahaları Cemal Süreya atmıştı (Dalga). Şiirin dalga yüksekliği doruk yapmıştır işin tam burasında: Kuzeye! Kuzeye!, Kış Güneşinin Altındaki Kedi, Sen Güneş kokuyorsun Daha, vb. Bu şiirler kitabın, Haydar Ergülen’in bile üzerindedir (nasıl oluyorsa). Şairi Pantheon’a alır yerleştirir diyeceğim. ‘Bu kadar kuzey dünyada yoktur’ ve bile bile yola çıkılır, bu kadar kuzeye düşülür, “bazı yollar gibi bazı çocuklar da yarım kalır,” (41, Kuzeye! Kuzeye!) Ve bir kez daha şiir kedidir, hatta şiir her zaman 1 eksik kedidir ya da tersi, kedi artı 1 eşittir şiir. İnanmayan Kış Güneşinin Altındaki Şiir’e baksın. “kış güneşinin altındaki kedi kadar olamadı şiirim/ kedi deyip geçmeyin, geçmezsiniz bilirim/ hem kışı hem güneşi hem kendini sevindiriyor”. Bu durumda şiirin görevi olsa olsa, “kış güneşinin altındaki kediyi şımartmak”tır (43) Bahçeden ne denli kedi geçerse o denli iyidir: “kediler, nar, John Berger, Cevat Çapan, Elitis/ eh bir şiirde bunlar geçiyorsa/ o şiir de şiirlerin kralı gibi gelir insana,/ bilhassa ‘kainatça tanınmış Türk Şiir Kralı’/ Florinalı Nazım’dan sonra…” ( 48, Şiirin Kralı) Şairin açmazı da bu. Bunca severken (kedi ve tüm ötekileri) nasıl eli varıp da şiir yazacaktır o? (50)

3 şiirden oluşan 12, 13, 14 bölümünde yer alan şiirler yarım yüzyıl öncesinden devşirilmiş (Şairimiz 12-14 yaşlarında, orta-lise? öğrencisi) : Giden (1968, 55), Kaçkın (1969, 56), Eksikler Sözü (1970, 57). Üçü de Eskişehirli. Yıllar sonra üzerlerinde çalışılmış olmalı.

Şairimiz bir başka büyük yazara ve yapıtına (Parasız Yatılı, Füruzan, 1971) saygısını 2011 yılında kitaptaki öykü sırasına uygun 12 şiirle gösteriyor kitabın yayımının 40. yıldönümünde, açtığı Parasız Yatılı bölümüyle. Şiirlerde bolca alıntı kullanan şair (“Özgürlük Atları” tümüyle alıntılardan çatılı), öykülerin yürek burkan duygusuna yakın duyguları şiirleştirmeye çalışmış denebilir. Örneğin, “Yoksullar için de bir mutluluk vardır:/ Mutluluğun yarısı baştan kayıptır,/ hep, varsa diye diye diye diye diye/ kalan yarısı aranır!” (63, “Sabah Eskimişliğin”) ya da “Balo biter, piyano susar: ‘Konak ne yana düşer usta,/ cumhuriyet ne yana düşer?’” (70, “Piyano Çalabilmek”)

Virgülsüz başlıklı bölüm belki daha büyük izleklere ve güncel sorunlara açık, daha uzun soluklu, sözün kendinden taştığı (“Süleymaaaaaaaan durdur beni durdur beni be adam”, Afrika Semahı, 103; “iki kaşın arasına bir anne oturur/ bu şiir burda bitmez sadece tamam olur”, Yavaş Abdal Yoldadır, 110), şairinin sınır aştığı şiirleri bir araya getirmiş denebilir. Kanıkuru, insanı öteki türe açılmaya çağırırken (“yalnızca insan olarak kalırsa ya/ daha büyük kötülük var mı insandan?// İçinde ne çok hayvan/ varsa insan o kadar insan”, 87), Türk Düşünce Hayatı (88) düşünsel perişanlığımızın başarılı biçimde makaraya sarılması. Aynı acı yergi Ege’nin karanlık sularına gömülen kaçak göçmenler için yazılan Su Çok Güzel Ölsene (89), için de söz konusu. Afrika’dan nasıl bir imge çıkar? Bakınız Dünkü Çocuk. “baobab ağacı gibi bir kibri var çünkü şiirin de Afrika’nın da/ inadına diri, inadına yüksek, inadına yavaş, inadına kara!” (95) Bakınız: Afrika Semahı (99-105). Buralardan bir Afrika Kitabı (!) da çıkar. “Şiirime belki kırk kez yazarsam kırkıncıda/ bir de bakarım şiirim baştan başa Afrika” (99).

Herkes Gitmiş başlıklı son bölüm gidenler (ölenler) için yazılmış şiirler. Başka Gezi’nin yürek paralayan, döve döve öldürüler gencecik kurbanı Ali İsmail için yazılan şiir var: Ali Kuşevi. “Ali’nin elleri kuşevi/ derinden bir gül Ali/ gülüşten derin Ali/ elleri serin gülden”. (113) Ölümü kendi yüzüne tutar şair ama uyarır kendini: “Ölümü tutma yüzüne/ kardeşin görünür gözüne”. (118, Sey!) Onun yasını sahici kılan iki dizesi var: “yani o kadar da şair değilim,/ imgelerden önce de bir hayat vardır,”. (121, İnsanın Arkadaşı Gidince…)

*

Haydar Ergülen kim diye daha merak ediyorsanız İdilikler’in ilk sayfasına konmuş şu tanımla yetinmek zorundasınız: “Haydar Ergülen, İdil’in sevgilisi, Nar’ın babası.” Kitabın adı İdilikler’in nereden geldiği, şiirin klasik türel izleklerinden idilin amaçlanmadığı anlaşılıyor böylelikle. Şairin somutuyla soyutu, şairle şiiri arasında okura da düz ya da çapraz bağlarla yansıyan çelişkiyi tartışmayı aşağıda daha ayrıntılı yorumuma bırakıyorum. Elbette bu tanımla yetinecek biri değil Ergülen. Ayrıca daha önce de olageldiği gibi sunusu var: “İdil’ime, Nar’ımın annesine, bu daha başlangıç, aşkla devam! 8 Ocak 2019” ‘Bu daha başlangıç’ sözcesi içimden bir ‘eyvah’ geçmesine neden olmadı desem yalan olacak. Tamam Sevgili Şair, azcık yatışmalı, şiirin Pisagor Bağlantısı’nı anıştırırcasına Ergülen Bağlantısı oluşturma sevdandan vazgeçmelisin. Bu, sevdandan vazgeçmelisin anlamına gelmez kesinlikle. Şiirden yasa (evrensel bağıntı) çıkmaz. (Umarım yanılıyorumdur.)

Kitap boyunca aşk sunuları, güzellemeler okuyacağımız baştan belli. Güzel Rubai: “Yolun sende başlayıp sana dönmesi ne güzel/ (…)aşkın sende başlayıp nara dönmesi ne güzel.” (7) Göreceğiz, Hayyam’dan, Mevlana’dan çekiştirip tüm bunlar ne denli değişmecedir (metafor) ya da değil. Okudukça anlıyoruz ki şairimiz bu kitabında değişmece olarak ne varsa ayıklamanın, bedenin (ten) yüreğine ulaşmanın peşinde. Var kılmak, somutun içinden şiiri çıkarmakla ilgili tıpkı Mavi Gitar’lı Wallace Stevens gibi. Göze alınması yıldırıcı büyük bir tasar olduğunu hemence baştan söyleyelim. Şiir daha önce böylesi bir tasarda nerelere dek gitti ve burada gidebilir? (Paul Auster’in duyarlı 4F ya da G noktasına yaklaşabilecek miyiz? Bkz. Paul Auster, 4 3 2 1, özgün dilde, 2017) “Bir bahçenin içindeyim sendeyken/ bir ses, kapın, sonra içerdeyim,”. (9, Yeniyar) ‘Tendenruha’ diyor da tendentine demek usuna gelmiyor, mim koyuyorum. (9) Ama ona yürekten katılıyorum (ki daha önce de katılmıştım): “Ota, boka şiir yazmak ne güzel…/ Dedim!” (10, Kendim ki Neydim) Türkçe güzelliğini aşk için aşkla anıms(atı)ıyor. “Aydır sıla, sıladan tül/ içrek tine sarmaşır dil/ o karangu maviliği içim bil// Büyü tenden öte yalım geçti bel/ hiçsenkuşu vadimüstü uçtu el/ gece taşım gülün ile küstü sel// İkiye yan gönlüm sargın nicene/ gözü tenden som yakınım aysıla/ hiçimden bir odasılık tüttü gel!” (14, Aysıla) Aşkın varolan abece imlerinden taşacağı bellidir ve gereken “İdiller Alfabesi, İdil ilmi, İdilik yazı”dır. (15, Hurufî) Bu simgeler evreninde iki noktanın birbirine konuşlanması da önemlidir: üst üste, yan yana. Küs küse olursa kötü ama… (22, : ) Diyelim karardık, sığmaz olduk dünyaya. Aç kapıyı: “Açarım yavaşça üç kere vurulan kapıyı/ sanki bir kar tanesi olmuş da gelmiş gibi/ Tanrı durur karşımda”. (25, Kara Kara) Ürperdik. Yaz Odasına da dönelim biz. Isıya, tere, tene, ışığa. “Yaz odasında yolculuğa çıkıyorum/ o senin gür ve sık ve sıkı ve/ git git bitmez ve iç iç bitmez teninde,/ bir yaz kayığı oluyorsun birden,”. (40, Yaz Odası) Haziran ayını çakalım duvara, unutmayalım. Her şeyi anlamaya yeter. (42) Şairimiz temel tezini bir kez daha yineliyor: “şiir ne ki insanın gölgesi/ insan ne ki?” (44, Üzüm Üzüm) “şiir de gerekmez iki mavi varsa/ şiir geçer, mavi kalır/ yurdunu bulmuş olur aşk da/ mavi bir telâşla…” (46, İki Mavi) Belki de üç maviden söz etmeli ama üçüncüde (Nar) kırmızı ağır basıyor: “Üçümüz bir şiirin güller açmış haliyiz diyelim/ Ve adam kadını, ve kadın adamı ve nurtopu bir Nar/ Yaşasın alfabemizde aşk var, İdil var, Nar var./ Zeytin var, incir var, üzüm var, mavi var, Ege var!” (64, İdil Alfabesi)

Kitapta küçük bir ikinci bölüm açmış Haydar Ergülen: Göğ’sün. Göğ- kökü üzerinden çeşitlemeler bir tür. Sondaki ğ, yerine göre değişik abece imleriyle değiştiriliyor. Küçük şiirlerin adlarını yazmakla yetiniyorum: Göğ’deli, Göğ’erik, Göğ’ün, Göğ’nüm, Göğ’çoğ, Yergöğ’aşk, Göğ’terzisi, Göğ’kapı, Göğ’bağı, Göğ’içi, Göğ’üs Göğ’üse.


ÖKSÜZÖLDÜREN

Akşamüstü şarabı, vakitlerden bulut

şiir en çok bu saatlerde geliyor

senin hiç gelmeyeceğim saatlerde

dünya en çok bu saatlerde şiir

sen en çok bu saatlerde sensin

çünkü en çok bu saatlerde yoksun

ben de bir buluta mı sorsam, saatim kaç,

yoksa hiç… şiir olur muyum susarsam

dünya beni hatırlar mı, ya akşamüstü,

şarap unutursa hele kırmızı

bir unutmak olursa fena bu!

İnsan, içine bir balkon yapmalı,

ara sıra çıkmalı, iç sızıları için içbalkon

ve onda bakayalnız kalmalı, bakakalmalı,

ikindiyi geçtin, akşam birazdan, üstü kalsın,

ben burada kaldım, sen bana kalma,

kim kime kalır ki hem bu yalnızlıkla,

nasıl olsa kimse kimseye kalmıyor sonunda,

kimse kendine de kalmıyor,

kimseye kalmıyor yalnızlık da,

tenhan sıla senin teninse gurbet bana

bulut vakti, beni şiire bırakır, seni akşama

ve öksüzöldüren bir şaraba dönüşür

bekleyiş ıssızlığın içbalkonunda.


3.Bölüm: OKUMAMIN OKUMASI

Az yukarıda, bu yazımda ve daha önceki Haydar Ergülen yorumlarımı yineleme pahasına günümüz Türk Şiiri içinde en önemli şairlerimizden biri olduğunu vurguladım, burada bir kez daha belirtmeden geçemiyorum. Neden böyle düşündüğümü anlama yönünde sınırlandırılmış, belki de kıt bir yorumla yetineceğim izleyen birkaç sayfada. Onun bir renkler ve ısılar şairi olduğunu, ustalığını doğaçlama izlenimi verecek kerte incelttiğini, matematiksiz bir matematiğin şiirini yazdığını baştan belirtelim. Yatağını bulmuş ve akışını pürüzsüz, engelsiz sürdüren bir ırmak devingenliği ve biçemiyle sürdüren paylaşımlı şiir kütlesi ayrı izleklere ilintilenmiş görünse de neredeyse hepsinin arkasında ya da altında genelleştirilebilir, tümel bir epope arzusu parçalanmış okuru da tümlüğe, büyük ırmağın dalı, kolu, budağı olmaya zorluyor. Zorluyor sözcüğündeki aşırılığa dikkat edelim ama. Ergülen insancalığı (hümanizma), ki etkin, eylemli (aktif) bir insancalıktır, her türden zoru (şiddet) defterinden silmiş gibidir. Durum bizi insancalığın bir dönem Marksist çevrelerde (başta Althusser) ağır bir eleştiri konusu yapıldığı zamana taşıyor. İstek kipiyle zorunluluk kipinin Ergülen, Budak, Erbaş, vb. örneklerde oluşturduğu arakesitler biz okurları da onlarla birlikte yeniden düşünmeye itiyor. Ergülen bağımsız şiir cumhuriyetinden söz ediyor, diğerleri de elbette. Doğrusu bunun yaratabileceği çelişkiyi aşmanın yolu üzerinde, hele içinde yaşadığımız ortamda yine ve yine düşünsek yeridir. Kimsenin işi kolay değil. Belki de tartışmayı toplumsal deneyimin altbaşlığı olarak başka türden bir bağlama oturtmamız gerek. Şiir insan, insan toplum içre ise şiirin ilk taklasını attığı yer şairin toplumsal (toplumu içinde kendini yerleştirdiği) yeridir. Okur da şairle aynı yerden birçok nedenle başlayabilir. Bir varsayımdır bu. Tıpkıla(n)mak değil. Bir şairin okuru ayırmak, dışlamak gibi bir seçeneği yoktur ama aynı şey okur için de geçerli. Üzerinde durulacak konu böylece sahici okuru sahici şiirle buluşturacak etkileşimli (interaktif) çerçevedir. Siyasal toplumsal bilincin yarım kaldığı yarı(m)-toplumlarda bazen şair, bazen şiir, çoğu kez de okur yanlış yerde, yanlış derken olmaması gereken, olursa içinden çıkılamayacak, uzlaşmaz çelişki (antagonist) yaşanacak yerde durur. Bunun sonucunda ağlatısal (trajik) ama daha çok gülünç (komik) durumlar çıkar ortaya. Ülkede olan da bu. Büyük düşüngüsel (ideolojik) bulandırmanın küçük araçları, aygıtları tam gaz çalışıyor demektir. Olguya kilitlendikçe daha çok kilitleneceğiz demektir. Bunu sanat uğraşıları içerisindeki insanların iyi kavraması, her nerede iseler orayla tutarlı ve ödünsüz bir çizgi izlemeleri, yanlış anlama ya da omurgasız (oportünist) üstlenmelere karşı olanca dikkati göstermeleri, insanın değil yalnızca, şiirin (sanatın) geleceği için de önemlidir. Yoksa, bak ben sosyalistim, komünistim, şuyum buyum uyarısı kandırmacadan ileri gitmez. Dürüstlük, açıklık anlamına da gelmez her zaman. Sanatçıyı sözde sanatçıdan (!) ayıran şey halkçıllık (popülizm) konusundaki seçimdir. Kitle sanatı gerçekten kitleden ne anladığımıza ve ne anlamamız gerektiğine bağlı olarak canalıcı (kritik) bir eşik oluşturur.

Ergülen sazında herkesin aradığı teli çoktan bulmuş biri olarak bir yandan da bu kaygıların üzerinde bir şairdir. Kim ne derse desin şiire ilişkin bildiğinden şaşmayacak, kendi iç şiirini açtığı akakta akıtmayı sürdürecektir. Toplumu aşan çok daha büyük bir bağlamla poetik anlamda ilişkilenmiş gibidir. Bu onu kibirli, tepeden biri de yapmaz (ki öğretmeni Dağlarca’da biraz vardır bu.) Herkesin şair ağabeyi, şiirin piri gibi sanlar, payeler Ergülen’e uzak mı uzaktır. Hatta şiiri bu türden nitemlerin, kondurmaların yadsınmasıdır bir anlamda. Bu aşamalardan geçip de geldiği yerde alçakgönüllülük (bir Alevi dedenin alçakgönüllülüğü) neredeyse şiirsel bir söylem (retorik) yaratır. Arkadaki şair alçakgönüllüdür demekle yetinmez, alçakgönüllülüğü şiirin kendine (diline) bağlarız. İki varlıkta, şairde ve şiirde bu eşleşme iki varlığı ayrı ayrı yapaylaşmaktan, eğretilikten kurtarmaya da yeter. Ergülen’in kendisinden bağımsız olarak da (aşırı bir anlatıma başvurduğumu hemen belirteyim) şiiri alçakgönüllüdür. Ama yanlış anlaşılmasın. Ş(a/i)irin önüne çıkan her şeye eyvallah diyen bir alçakgönüllülükten (!) söz etmiyoruz. Ağaçlaşmış düşüncenin dal uçlarında çiçeklenmesi ya da bir kiraz ağacının kimse için değil, kendinden çiçeklenmesine benzer seçilmemiş, içkin bir (var)olma biçemidir (üslup) bu.

Bir tını ya da perdeyi (oktav) imler bu nitelik Ergülen şiirinde. Bir gamı vardır ve bu şiir(sel ezgi) gamı yalnızca şiir içi değil şiir-dışı kaynaklara (referans) dayanır. Ergülen’in yaşam ve insan seçimleri şiir gamının ana yayılımı ve gidişini (lejand ya da makam diyelim) oluşturur. Yerel, eşitlikçi, yatay (minör) bir gamdan söz ediyoruz ama buna karşın eşlikçi yan sesler bakımından (akor) çoğul, varsıl, renkli bir uyum (armoni), tutarlılık şiirinde git git artan, belirginleşen, gelişen bir özellik. (Bunu kişisel bir izlenim olarak söylüyorum.) Kuşağının diğer şairleriyle tınısal (tonalite), ezgisel tutum açısından hısımdır. Onu diğerlerinden ayıran şey şair beni üzerinde vurgusu değil (Hemen tümü için şiir, benin yakın sınırları içinde dolanır.) şiirindeki armonik varsıllık. Hatta daha ileri giderek söylenebilir ki bir toplam çizgisi çekildiğinde yukarıda imlediğim insancalık kökenli olumluluk (pozitivite) özgün bir Ergülen ayrımı olarak belirtilebilir. Onun şiirinin yüzü, ölüm şiirlerinde bile yaşama dönüktür. Yılgısız, yapıcı, dayanışmacı bir kardeşlik duygu ve çağrısı ısınan toprak gibi buram buram tüter şiirinin bedeninden. Ve tabii yukarıda imlemeye çalıştığım üzre şiirinin duyarlık (aslında şiir) eşiği de işte bu insancalık ile olumlu/olumsuz, her iki anlamda ilişkilidir. Çünkü ayrımları silen (sakat) bir eşitleyicilik şiirin beylikleşmesine, genel geçerlileşmesine yol açabilir. Solun kimi şairleri bu çıkmaza tüm iyiniyetleriyle gömülmüşlerdir örneğin. Tartışma gerçekte bir kavram çiftiyle ve günceli siyasetin yakalama biçimiyle ilgilidir. Sorunu ortaya çıkaran somut odaklanma somuta batmayla sonuçlanabilir ve tersi de yalnızca varlığı, nesneleri, türleri, edimleri eşitlemekten öte, eşleştiren bir gizemcil (mistik) dalınca, bir tür körlüğe yol açabilir. Belki günün okuru (Kimdir?) şaşıracak ama olguculuğu (pozitivizm) gizemciliğe (mistisizm) yaklaştıran, hatta buluşturan şeyden söz ediyorum. Bunlar karşıt kavrama biçimleri değil, neredeyse özdeşler. Böylece Ergülen şiirini büyük keyiflerle okurken kedinin, Sahra’nın, kuzukulağının görünüme çarpıcı biçimde gelmeleri okurun evrensel bir yanılgıya boylu boyunca düşmesi sonucunu getirebilir. Her şeyi özünden (Tanrıdan yansıyan) yanıyla sevmeyi sevememekten ayıran bir çizgi varsa bunun üzerinde düşünmek iyi olabilir. Tartışmaların daha önce yapılıp çözüldüğü düşünülse bile geçiştirmeyi çözümle karıştıran kendine yontma (oportünizm) tutumu egemenliğini (üstelik artarak) bugün de sürdürmektedir. Şairin doğa ve onun nesnelerinin algıya geliş biçimleriyle karşılaşması ve bundan çıkarılabilecek biçem altta yatan siyasal (Sözcüğü en geniş anlamda düşünüyorum, seçme, dolayısıyla seçmeme bağlamında…) yapıyı karşılar aslında. Sorun günümüzde yazan şairlerin neredeyse ortak sorunsalıdır diyebilirim, yalnızca Ergülen’in gücül kapanı değil. Öte yandan Haydar Ergülen’in şiire ilişkin olarak açık(lık) siyaseti tartışmaya hep hazır olduğunu, şiirini sınamalara yine ve yine sürdüğünü gösteriyor bize. Buncası onu çok sevmem için yetiyor zaten. Yanılmaktan korkmayan, üstelik bunu erdem olarak başkasına satmaya kalkmayan özgün ve kişisel duruşu orada bir şair olmanın ne anlama gelebileceğini de örnekliyor. Bunu yazık ki çok az güncel şairimizde görebiliyoruz.

Bunca kişiselleştirme ve varsayımcıl eşitlemelerden yine de şiir olarak çıkabilen Ergülen bunu neye borçlu diye sormamız gerek. Bir kere üstlendiği tüm bir gelenek (tarihsel, toplumsal, düşünsel, vb…) onu öncelememizi öngerektiriyor. Ama bunların hiçbiri şiiri şiir yapmaya yetmez. Ama bir şeyi daha eklersek bu yargı doğru yerleme (koordinat) oturabilir. Şiir içi gelenekler ve üstlenimleri konusunda da emeği saygındır şairimizin. Kendinin ve şiirinin sonuna dek dünyanın ve Türkçenin şiirine varlığını adamış bir öğrenci saymaktadır kendini. Öyle ki onun şiirinin tazeliği, döngüsel türlülüğü (çeşitlilik), öğrenmeye açık tutulan bu bilinçli yarımlıktan (Tüm zamanların öğrencisi!) köklenmektedir. Deneyimlere, nesnelere, öykülere, insanlara, anlatılara tutkun bir izsürücüdür (Stalker, Andrey Tarkovski, 1979) ve atılgan, denemeye yatkın, boşa harcamasız (hebasız karşılığı), değerbilir bir insandır. Dolayısıyla yaşamı bağış, armağan olarak algılama, kavrama konusunda sanki seçeneksiz gibidir. Öyle yazmaktadır. Yaşama sevinci önseldir (a priori) onda. Kendi kişi, şair uslamlamasını aşan varlık ve belirimleri önünde varlıktan-kopan değil varlık-kapan bir kimlik (karakter) üstlenir ve buna kimse oburluk ya da avcılık diyemez. Çünkü şair usu (tasavvuf geleneğine özgü) yetinim, doygunluk, zarar vermeme, hatta yememe (tüketmeme) kavramları çerçevesinde işler. Karıncanın dur dediği yerdedir. Varlığı harcamak (tüketmek) şöyle dursun varlık eklemek, çoğullamak, doğumu hayranlık ve sevinçle karşılamak, bununla da kalmayıp bir dilsel tapınca dönüştürmek [‘rit(üel)-ret(orik)’] onun ve şiirinin gerekçesidir.

Büründüğü dondan iki somut sonuç kendiliğinden doğar. Biri öteki şaire bakış, ötekini üstleniş biçimi. Bir kez önüne şiir olarak gelmiş her şeyin arkası artık bağışlanmış, şiirin gerisinde yatan öykü kafadan ve bilinçle silinmiştir. Dedikoduyu bitirir şiir. Arkasında soyut-genel şair (emekçi) emeğinden başka bir şey yoktur. Bu yüzden Ergülen’in kaynakları tüm dünya ve ülke şiiridir. Herkesten aldığının altını ayrımsız ve kalın kalın çizer, verdiğini ise aldıklarından sayar ya da öyle sayılsın ister. Az bulunur özgeci bir şair niteliği ya da örneği çıkarır ortaya. Bunun şairin kendisinden çok şiirin evrensel bedenine katkısını imlemekle yetineceğim.

Diğer somutluk ise şairin yaşamı, onu kuşatan varlık çemberiyle ilgilidir. Çıkıp şiiri kişiselleştiriyor demek bir yere değin haksızlık olacaktır ki bu durum yaklaşıma bağlı olarak bir engele dönüşme olasılığını barındırıyor olsa da. Ama Ergülen’in başkalarına (okur) İdil’ini, Nar’ını göstermek ya da dayatmak gibi bir takınağı yoktur. Hatta gereğinden çok takınaksızdır. Bu iki varlığın (eş ve çocuk) şiirine güçlü bir besleyici kaynak olmasından kaynaklanır vurgu. Ama olayın bir de öteki boyutu vardır ve öteki (her kimse), indirgemeye, yanlış anlamaya ve sonuçlar çıkarmaya, yarım yamalak öğrendiklerini yarım yamalak uygulamaya en başından yatkındır. Bin çaba, emekle şiir kişiden (özneden, benden) kurtarılmışken adı konulmuş, adı konularak seçilmiş varlığın okurun algısı önünde uçuşması bir istenmez leke, karartma etkisi de yapabilir. Şiir güzeldir ama bir şey yapışmış, bulaşmış gibidir ve okur ne yapsa bulaşan bu şeyi ne yakalayabiliyor ne de ayraç içine alabiliyor. Bir huzursuzluk kaynağı şeye dönüşen bu şair önermeleri belki de özel olan siyasaldır belgisine dayalı cesur bir yüzleşme, hatta dahası şiir (sanat) eninde sonunda kendiyle örtüşür yargısıyla bağdaşımdır. Ama (herhangi bir) okur koşullanmaları itildiği konumu özel olana davet, bilmemesi gerekeni bilmeye çağrı olarak görebilir. Huzursuzluk bununla ilgili. İstemediği şeyi görmek, tanık olmak... İçerik önemli değildir. Bu senin öykündür. Hepimizin öyküsü olmanın gereği yeterince yerine getirilmiş midir? Bir kişinin seçimi nereye dek tümümüzün seçimi olabilir? Olursa, hele de büründüğü donlarda inandırıcı ise okurlar olarak özeleştiri yapmamız gerekir mi? Ya bu türden soruları sormak, azmış gibi yeni bir yasak (sansür) girişimine dönüşürse? Tam olmaması gereken de budur. Bırakalım şiir önümüze hangi dona bürünmüş olursa olsun ama gelsin. Bizde yankılanan öznellikle, yaşama seçişleri ve tutumlarımızla hele biz bir hesaplaşalım önce.

*

Haydar Ergülen’in şiirde canlı, varsıl yeri, imge konusunda titiz siyasetiyle yakından ilgilidir. Diğer sanatsal anlatımlar, siyasal söylemler de içinde olmak üzere onun şiirlerinde kurucu yapı bileşenlerine doğallıkla yerleşir. Öyle doğal bir geçişme çıkar ki ortaya, şiire bakma, dinleme isteği duyulur. Söyleşme izlenimini de, günlük söz dağarcığını da devreye alırsak aslında bir sahne yapıtı karşısında olduğumuzu düşünebiliriz. Tüm bu bileşimi tadı yerinde, lezzetli bir çorbaya dönüştürmek, okurun şiiri okumak değil tatmak üzere olduğunu anımsatmak için Ergülen’in titiz, ayrıntılı, çok özenli bir imge yontuculuğu yaptığını kabul etmemiz gerek. Çünkü her şiire sayısız kez girmiş tüm bu varlık, ilişki ve söyleşmeler okurun kavrayış abağını (şablon) nasıl delip de büyük geçişken (osmotik) buluşmayla sonuçlanacak? Ancak imge üzerine bir yeniden şair çalışması, bileşimin içinden biricik, yeni, denenmemiş yüzeyi açığa çıkarabilirse ve imge aynasında okurlar olarak kendimizi açılmış bir yeni yüzeyle daha çoklanmış, artmış, ayrımsamış yakalayabilirsek söz konusu yeniden buluşma, neredeyse kakışma diyeceğim, gerçekleşir. Okur bu özgül imge ile şaire kakılır ve şair imgesinin aracılığıyla okura kakılmış olur. Bu ses benim sesim ya da kendi sesimi dinliyorum. Ergülen okurunun hoş yanılsamalarından biri budur. Elbette görüntü, özellikle renk denli ses de şiir mimarisine yapısal öğe olarak katılır. Sesin katışımında geleneksel kulak birikimlerinin Ergülen özelinde varlığı yadsınamaz. Ama öğrenmede çocuk duyarlığını taze tutma konusunda kararlı şair çağcıl şiir geleneğimizin oldukça kıt ama yer yer iyi örneklerindeki yetkin ses çalışmalarının da karıncalığını üstlenir. Belki Yahya Kemal çizgisinden değil, hatta Nazım çizgisinden de… Yani şiirde sesçil öğe araştırmalarını şiirin anlam katıyla, içeriğiyle birebir ilişkilendirmek ve şiirsel amacı pekiştirmek niyetinin ötesinde bir süsleme (tezyin) niyetini da yanı sıra taşıyan bir ses bilincidir onunkisi. Çünkü doğa ve seslerinin insandan bağımsız, özerk varoluşları konusunda içrek (Bâtınî) bir duruşu vardır. Bu ses toplumun ötesine, hatta dibine kayar, varoluşa bulanır. Kuşların ötüşü, kedinin miyavlaması denli doğal, kendiliğinden ve üstüne üstlük yapılı (eklentili) bir ses bireşimi çıkar ortaya. Oysa benzer ses çalışmaları, dediğimiz gibi daha önce (Divan şiirindeki sesi saymıyorum, hatta oradaki bir tür, sesi gidimlemeden öte geçmez ama Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Attila İlhan’dan günümüze örneğin Birhan Keskin’e gelinceye dek yapısal, işlevsel öğe olarak ses araştırmaları yürütülmüştür.) kendinde değil kendi için zemininde yükseltilmiştir. Sesin kendini varlık olarak öne çıkarma cesareti gösteren benim bildiğim iki başka kuşaktan şaire dikkati yeniden çekmek isterim: Fazıl Hüsnü Dağlarca, Birhan Keskin. Bunlar kimi örneklerde sesi şiire değil, şiiri sese bağlayarak büyük oyunu imlemişlerdir. Şiirle şiiri aşma, şiirden taşma oyunu… Ergülen ses konusunda son çalışmalarında bu türden bir arayışı yoklama, deneyleme yönünde anlamlı bir çalışmayı büyütmektedir. Büyütmektedir diyorum çünkü örneğin Sen Güneş Kokuyorsun Hâlâ’da (2018) sesin yapıyı harçladığı uzun mimariler gelecekte yazılacak şiire bir tür girişler olarak görülebilir. Öte yandan kimi türel yansılamalar (rubai, vb.) şairin ses araştırmalarının uygulamaları olarak da ayrıca değerlendirilebilir. Artık şunu diyebilecek durumdayız. Öyle örnekler var ki şiir sesçil sürekliliği yankılamakta, sesin sürekliliği ise anlatının (anlatılanın) sürekliliğini anıştırarak yazar okur tümümüzü bir büyük destana (epope) ulamaktadır. Destana ulanmayı sözün (ya da türel kavramın) çağrışımsal uçlarına doğru kıvırmayı, hatta Haydar Ergülen şiirinde Süreklilik (başka bir deyimle, Kesintisizlik) kavramını (yeni)şiirinin kurucu bileşenlerinden biri olarak anlamayı öneriyorum. Kavramla ilgili bugüne gelen tüm birikimi yeniden değerleme olanağım elbette yok. Ama örneğin zaman/uzamla süreklilik kavramının ilişkilendirilmesi belki de kaçınılmazdır. Bu bizi ve şiiri coğrafya(daki eyleşme) ve güncele (edim içreliğe) bağlayacaktır. Ergülen şiirinin bir bakıma yeni devingen gücünü (dinamiğini) bu oluşturabilir, bu yöndeki araştırmalarını sürdürürse kuşkusuz (ki şair vazgeçse şiir bırakmayacak gibidir). Sürekliliği (dolayısıyla uzam/zamanı) ilintisellikle, bağlantısallıkla, giderek eytişmeyle buluşturmamız kaçınılmaz olmasa da olasıdır. Her şeyin her şeyle ilgili ve ayrıca o şey olduğu varsayımı (vahdeti vücud) şiirin gündemine zorunlu olarak dokuma (örme) kavramını sokacaktır. Son şeyi dışarıda bırakmayacak sarmaş dolaş (DNA benzeri) örgülenim tüm yönlere (s)açılan bir ağ bozgunundan (siz bunu umutsuzluk anlayın) nasıl sıyrılıp da -den…-e’ye bir akışı, hem de kesintisiz, döngüsel bir akışı, akma duygusunu, izlenimini yaratacak? Ergülen okumasında geldiğimiz yerdeki sorumuz şimdilik budur. Bu sorunun yanıtı ya da çözümü yazıdan gelmeyecektir, uygulayımdan (teknik) da. Bilincin kapsama ya da bilişsel alan gücünden (akısından) gelecektir dokumanın süreğen tıkırtısı, ezgisi, enine boyuna büyümesi ve sürekliliği… Şiir kendini şiir olarak üretecek, enine ve boyuna… Uzayacak. Bileşimine varlığın bin türü ve durumunu (hâl) katacak. Kattıkça daha şiir olacak, alıp başını gidecek akışa eklenip, şairi de şenliğine (dokuma şenliği) bir ucundan ekleyerek. Artık şiir şairini yapmaktadır. Özne nesne ilişkisi tersine dönmemiş ama yerdeğiştirebilir olmuştur. (Bunu yukarıdaki alçakgönüllülük kavramıyla ilişkilendirebilirsiniz.) Şair şiir (varlık) dokumasının sayısız ipliğinden biri olarak bireşime girmektedir. Girmesinin koşulu dokumanın insancalık kökü, çıkış noktasıdır. Tüm çift yönlü süreç hem gidimli hem varlığa dil (bilinç) ekleme sevincidir. Şiir Asya’yı Afrika’ya, diriyi ölüye, Haydar’ı İdil’e, Nar’a, yaprağı tirşeye, kediyi düşe katarak, Nietzsche’ce söylersek büyük, evrensel horaya davet çıkarır. Her şiir böylesi büyüme yeteneği, taşkın sevinciyle ulayıcı (ulaç), bağlayıcı (bağlaç) işlevi üstlenir dilbilgisel (grammatik) bir yapı-doku önererek. Bu varsıl ve karmaşık öyküler buluşmasında dramalarımız, büyük büyük harfli anlatılarımız bile sevinci gölgeleme yeteneklerini yitirip, ölçeklerinde yer kaplamaya, yaşama sevincini boylamaya (‘boy boylamak, soy soylamak’; Dedem Korkut) ) çaplarınca katkıda bulunmaktan öteye geçmezler. Şiir yatayına, dolambaçlı, uzun uzun denizine yol almaya koyulmuştur. Şairse şiirle (suyla) akmakta, eşlik edip akışın sesini yazmaktadır. Böyle parlak birkaç denemesi var Haydar Ergülen’in ve şiirinde bir eşik atlamasını muştular. Sonuçta varılan bilgelik yeri ve şiirin püfü, insanı insana, varlığı varlığa ulamaktır. Elbette ki sorun(umuz) çözülmüş olmayacak. İnsanın insana ulanmasında ilk engel insanın kendini insandan düşürmesi ise… Şiir işte tam da bunu imleyecektir. İnsanı kendini daha insan (!) kılma konusunda destekleyecektir, büründüğü, hatta arkasına sığınıp saklandığı donunu çizme, kazıma pahasına. Ergülen’in şiiri kendi donundan sıyrılma, kendi tenini yüzme (acılı yüzleşme, özeleştiri, vb.) noktasına değin ilerleyecek mi? Bunu zaman gösterecek. Başkasının derisini kaldırmak daha kolaydır. (Ergülen özelinde bunun adı, başkasındaki özü ortaya çıkarmaktır yaslandığı büyük birikimi doğrularcasına.) Demek daha Nazım’ın altında, gölgesindeyiz ve bu bir eksik, kusur da değildir. Acı vermeyen tarih yok ve tarihin şenlikleri de acının yansılamalarından (parodi) başka değil. Soruyu şöyle özetleyebiliriz: Soyut insan somut insanın önünde midir, ardında mı? Kâmil Masaracı’nın karikatür bantlarındaki (Çizgilik, Cumhuriyet Gazetesi) insan evrimiyle ilgili bir diziyi de böylelikle anmış olalım.

*

Belli duyarlıkları biriktirmiş bir şairler kuşağının şiirin genel görüntüsünde yeni biçim arayışları, eski anlatısal biçimleri (form) gündemlerine almaları söze ilişkin bir karşıcıllığı da imliyor olabilir. (Bu konuda Abdülkadir Budak’ın Site adlı şiiri için yaptığım çözümlemeye bakılabilir.) Roman türünde dünyada ve ülkemizde fiziksel anlamda kolaylaştırılmış doğrudan ya da dolaylı biçimlendirmeler tek şiirin sunuluşunda da yazarı seçim yapmaya zorlamaktadır. Algının odaklanmada geometrik oranlı güçlük yaşıyor oluşu, kirlenmenin umutsuzluğu doruğa taşıyan boyutu, gündelik yaşam biçim ve dayatmaları, insan şairi de duruşa ve karşı duruşa itiyor. Yapıtı önünde sanıldığınca özgür değildir belki. Bunu ikinci elden yazar çoğunluğu için özellikle belirtiyorum. Has şairin yaratıcı özgürlüğünden, biçimden içeriklemeye dek geniş yelpazede herhangi bir ödün verebileceğini düşünmüyorum ve dediğim gibi bu gerçek şiir kat(man)ıyla ilgilidir. En başta soru, şiire gereken zaman sorunu? Bu da bizi neyi anlamak istediğimize ve anlama isteğimizin gerektirdiği en az zaman sorusuna taşıyor. Burada zaman kavramının gizli eşlikçisi adı geçse de geçmese de uzamdır (mekân). Şiirin (şairin) zamanı (ve dolayısıyla uzamı) karşılayanın (okur, muhatap) zamanıyla nasıl ilişkilenecek? Bu bir yordam öngörüsüyle (strateji ve bağıl taktikler, uygulamalar dizisi) ne ölçüde örtüşür? Yayıncılık (şiirin ortamı, medyası) tüm bunları nasıl karşılar ve taşır? Ve tüm bunlara karşın şair yine de karşı-şair (kendinden kopmuş, nesne olmuş dünkü şiirine bile karşı) olmayı umabilir, becerebilir mi? Şairlerin genelinde bir uyumsuzluktan söz etmek genel olarak bir karşı-şiir (-şair) duruşu anlamına gelir mi? Hayır, bunu ayırmak gerekir. Toparlarsak, Haydar Ergülen’in öne çıkardığım kimi şiirlerinde beklentiyi zorlayan, hatta tersleyen (tabii ki kırıp dökmeden, yakınlık, hısımlık seslenimleriyle) bir karşı-şair tipolojisi kendini (artık kabullenilme düzeyiyle de desteklenerek) bir yandan biçimlendirmektedir diyebilirim. Ne seçilen anlatıma ilişkin genel kalıplar yenidir, ne içerik bambaşkadır. Burada şiiri, şu zamanı ve uzamı aşan, öte(ki)yi (hatta ölüleri, hayaletleri) devreye alan her şeyi üstlenme ve şiir için seferber etme niyeti açıktır. Anlamı şu: Bugüne dek yazılan şiirin kırıntısını bile harcamanın savurganı olamayız. Tümü gündemlenecek, gündem birikimle yeniden sınanacaktır. Şair içindeki şairler denli şairdir, şiir de öyle. İçindeki şiirler denlidir şiir. O zaman şunu demiş, şairimizin hakkını vermiş olduk. Çok az şairimiz, yazarımızda (Örn. Selim İleri) gördüğümüz kalıtı iyelenme (sahiplenme) özelliğini en iyi taşıyanlardan biridir Haydar Ergülen ve şiirinin yazılmış (belki yazılacak) bütün şiirlerin sonucu, geçici özü (mütemmim cüzü) olduğunu bilmektedir. Yazılarından, konuşmalarından da bunu açıkça anlıyabiliyoruz. Yalnızca düşünsel içerikleri üstlenmekle kalmıyor, tüm yapı, dokuma, örgüleme biçimlerini canlı tutmaya, yaşatmaya çalışıyor. Bazen iyi sonuçlar vermeyecek bu sorumluluk (yüklenim ya da üstlenim), kimi zaman da inanılmaz bir anlatım gücü, lezzet, sulu meyve tadı taşıyor. Öyleyse ekleyebiliriz. Haydar Ergülen’in şiirini şairinden ayırmak pek de kolay değildir. (Şiir, yaşamdır ve yaşam, şiir…)

*

Kısaca değinip geçeceğim.

Yukarıdaki genel saptamalarımdan bir şair (şiir) huyu suyu da ister istemez çıkıyor ortaya. Birçok şairin şiirinden çıkar ırasallık, kişisellik özellikleri... Ergülen’in sokulgan, sıcak, bağışlayıcı, barışçıl ırası şiirinin soğuk renklerini (mavi, örneğin) bile sıcak bir duyguyla eşleştiriyor. Katı yapıları, pekinlikleri çözen, eriten bir coşku(luluk); kalıpları zorlarken bile yadırganmazlık; bilgece çıkarımlarında (hikmet) tepeden bakmayan bir yerdenlik (‘şiir yoksa boşluk var/ boşluk yoksa aşk var’, Öyle Güzel Şeyler, 116); yergilerinde, karayergilerinde, atışmalarında, söz oyunlarında incitmezlik; aşkınsal (transandantal), Whitman’ca bir doğacılık, sarıp sarmalama ve ayrımsız bir varlıkçıl kardeşlik duygusu (‘İçtikleri sudan küçük, öttükleri şarkı kadar sırılsıklam serçeler’, ÖGŞ, 61); yapı bütünlüğü konusunda var olan sıkıdüzenlerden kaçan bir serüvencilik (serdengeçtilik); anlatımda sözün davranıyı (jest) yerinelediği doruklanmalar (‘bahar bahar deli deli/ tövbe tövbe, tövbe tövbe…’, ÖGŞ, 70); şiirle insan getirileri (Hikmet Kıvılcımlı, Fürüzan, Cevat Çapan, vb.); anıştırmalarla dünya ekininin birçok olayına çağrışımlı gönderimler (‘Bir daha çal şair!’, ÖGŞ, 84: ‘Bir daha çal Sam!’, Casablanca, Herbert Ross, 1972; 20 Aşk Şiiri bölüm başlığı: Neruda); zenlemeler (‘Yolculuk yaptım. Kendimden geçtim.’, ÖGŞ, 99); Türkçe’nin eskil (arkaik) kaynaklarını yoklama (İdilikler, Aysıla, 14); neredeyse kusursuz divan ve halk anlatı (beyit, türkü, mani, vb.) biçimlerinin kullanımları; dizeyle düzyazı arasında geçişimler, sonraki dizede biten tümceler; yukarıda ayrıca değindiğimiz ses araştırmaları, aliterasyon’lar (Sen Güneş Kokuyorsun Daha’da Sevinçççççççççççli Küpe, 15; Yaz terzisi, 16; Kaşgarlı: k sesi, 97; Gül Ha Gül! 40, Kronik Şefkat, 44; İdilikler, 23); Abdülkadir Budak’la karşılaştırılacak kerte önemli ‘baba’ örgesi (SGKD, 38); yansılama (SGKD, Şiirin Kralı, 47); tensellik (İdilikler), vb. sayısı istenirsa daha da arttırılacak Haydar Ergülen şiirine özgü kısa saptamalar olarak belirtilebilir.

*

Bir Sonuç bölümü açmak için erken. Haydar Ergülen daha önemli şiirler yazacak, Türkçe şiir bayrağını yükseltecek gibi geliyor bana. Hele Sen Güneş Kokuyorsun Daha’ yı okuduktan sonra bu kanım iyiden pekişti. Zorlu yolunda başarı dilemekle yetineceğim şairimize. Sevmek öğrenmek demektir. Şiirse öğrenmenin bilinen en iyi yollarından biri. Böyle diyerek nice şair(ciğ)i elediğimi biliyorum. Kalanı bana yetiyor, yetecek.


  • Ergülen, Haydar; Üzgün Kediler Gazeli (2007), Kırmızı Kedi Yayınları, Üçüncü Basım, Mart 2012, İstanbul, 116 s.

  • Ergülen, Haydar; Aşk Şiirleri Antolojisi (2011), Kırmızı Kedi Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2011, İstanbul, 216 s.

  • Ergülen, Haydar; Öyle Küçük Şeyler (2016), Kırmızı Kedi Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2016, İstanbul, 124 s.

  • Ergülen, Haydar; Sen Güney Kokuyorsun Hâlâ (2017), Kırmızı Kedi Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2017, İstanbul, 125 s.

  • Ergülen, Haydar; İdilikler (2019), Kırmızı Kedi Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2019, İstanbul, 79 s.