okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
 
 
 

Linkler

bosluklarergin.blogspot.com merickirmizi.wordpress.com game.alpersarikaya.com

 

 

 

HÜSEYİN CÖNTÜRK

ya da

ELEŞTİRİNİN ELEŞTİRİSİ1

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı

2018


Hatırlarsın, Eser2 benim hakkımda yazı yazdığı zaman ‘Eser o yazının altından kalkamaz demiştim. Cöntürk’le ilgili bir yazının ilginç olabilmesi için Cöntürk’ü aşması ya da aşmaya eğilimli olması gerekir. Bu da postmodern yaklaşımlara iyice girmekle olur.” (2001, HAM 3, s.389)


En başta belirteyim, Hüseyin Cöntürk hakkında bir yazı kesinlikle şu üç ada ve incelikli emeklerine teşekkürle başlamak zorunda: Halûk Aker, Ege Berensel, Eren Barış. Bu insanların eliyle Cöntürk kurtarılmış, Türk yazınına armağan edilmiştir örneği az bulunur titizlikle yürütülmüş bir dizi çalışmayla. Bu üç değerli insanın baskıya sunduğu Eleştiriden Yana (2 cilt, 2006), Divan Şiiri Üstüne Denemeler (2012), Halûk Aker’e Mektuplar (2016) eşsiz kaynaklar olarak bu kısa yazıya da destek oldular. Yapı Kredi Yayınevi, tarihin bir şakası belki, (2001,HAM, s.390) kitapların yayıncısı oldu, belirtelim.

Yazınımızın utangaç bir kaçgöçle üstlendiği, ama giderek daha çok üstlendiği Hüseyin Cöntürk sıra dışı, özgün bir kişilik. Teknik adamlığı (inşaat mühendisi) ile yazın eleştiriciliğini ortak, çözümleyici bir paydaya oturtma niyeti döneminin çalkantılı Türk yazını çevresiyle nasıl ilişkilendi sorusu sürükleyici bir anlatının konusu olabilirdi. Kişiliğini bunca ödünsüz, yapa yıka masaya süren (en azından bir 20 yıl, 55-75 arası) ama saygınlığını asla yere düşürmeyen kaç tane (özür dilerim) ‘salak olmayan’ (1988, HAM, s.171) insan var? Ben salaklık deyince geniş bir yay çiziyorum, Flaubert’den başlayıp Tahsin Yücel’e çekebileceğim bir çizgi bu ve Cöntürk’le sanırım aynı kanıdayız.

Bu kısa yazı bilgi vermeyecek, tanıtmayacak, özetin özeti yoklayacak, yapabilirse birkaç soru çıkaracaktır.


Eleştiriden ne anlayalım?

Unutma biz de metiniz.” (DŞÜD 4, s.547)


Eleştiri(ci); yaratıcı sanatlara (yazın başta) eşlikçi, açımlayıcı, yaratı(cı)yla (yazar) algılayıcı (okur) arasında, yani iki özgür imgelem arasında gerilmiş kös derisi gibi, ne onunla ne onsuz edilen, gelenin gidenin tokmakladığı bir çileci, uzlaştırıcı, ayar(layı)cı, ara(bulucu/bozucu), günah keçisi (René Girard), ne dedi diye tüm gözlerin ona dikildiği, ama öte yandan dediklerine genelde burun kıvrılan ve işin daha tuhafı, yazın evreninin istemese bile en erk(ek)cil öğesini oluşturan biryaratık mı?

Eleştirinin öyküsü günümüzde daha iyi ve derinden, kapsayıcı biçimde, yerli ve yabancı kaynaklardan yazılıp okunabiliyor. Felsefeyle koşutlu anlayabiliriz onu: Yapıt sürüyor, soru sürüyor, öyleyse eleştiri sürüyor. Hiçbir eleştiri hiçbir eleştiriyi kapat(a)mıyor, olanaksız kılmıyor.

Yapıtla sanatçı(sı)nın, geçmişin sınıflı toplumlarında kurgulanmış oldukça açılı, çakışık değil her koşulda çelişik ilişkisi sanatçıyı, en iyisini bile eleştiri konusunda düzeysiz, hadi hazımsız diyelim, kılabilmiştir. (Ne acı!) Oysa ben kısa kestirip atacağım: Sanat bakılan gözle var, en eksiksiz (çünkü eksilterek), dolayımlı, tümcül bakan gözse eleştirinin gözüdür. Türkçemizde olumsuz içerik yükü bir yana, yerleşik eleştiri(ci) kavramına ve de Cöntürk’e, burada açıklayamayacağım nedenlerle, karşı olduğumu belirtmem dürüstlük olur. Eleştiri denen; yaratıcı yazının öyle değil böyle bir türevi değil, bir türüdür. Artık tür kavramını da burada eleştirmeye kalkmayacağım. Benim önerim yapıt-karşıyapıt-yapıt’dır. Bir dizi… İkinci varsayımsal basamak, yani karşıyapıt, olumsuzlamanın olumsuzlamasıdır. Varsayımlı, çünkü bir an zamansız kılınmış, çünkü olumsuzlamanın olumsuzlaması eşanlı olarak bir alt ya da üst bağlamda olumsuzlamadır (yani ilk kurmaca basamaktır aynı zamanda).

Elbette eleştiri bir yöntembilimidir. Nesnesini seçer, soyutlar, tanımlar, ilişkilendirir, bir yargıya, üst (?) bağlama ular. Yapıt da eleştiri için aynı şeyi yapmaz mı? Unutmayın: Yapıt eleştiri içindir, eleştiri de yapıt. Yani birbirlerini tüketemeyen, birbirlerine ses verip girdi olan varlıklar... Ben her ikisi de sanattır, insan edimi (praksis) anlamında sanatsal edimlerdir, deyip yine geçi(ştiri)yorum.

Savaş ertesi yapısalcı çözümleme (yapıçözüm) türevlerinden, hatta ilklerinden biri olduğunu düşündüğüm Yeni Eleştiri’nin nesnesini kurma, yapıtı bir tür görüngübilimsel yöntemle nesneleme girişimine ise (aslında bilim maskeli olguculuğu da ekleyebiliriz görüngübilimsel yöntemin yanına) bugün de şapka çıkarıyorum, eleştiri tarihinin biçimsel anlamda en dürüst katkılarından biridir, biçimci eleştiri başlığı altında anlaşılmıştır. Ama ne yazık ki tümüyle metafiziktir. Özdekçi (maddeci, materyalist), Tanrısız bir metafizikten söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın. Ama sonuç değişmiyor. Bu öyküde de tapınç sürüyor, putlar ve puta tapanlar var. Yine dönersek, yapıtın aynı zamanda nesne olmaya, yani zamansız da bakılmaya neden hakkı olmasın, soruyorum? Cöntürk, bunu zamanı delip yapıtı belki bir an zamansız bırakmak, diye anlıyordu.


Türkiye’de eleştiri


Bence, baskın eleştirel anlayışımızın sakatlığı, eleştirmeyi neredeyse ‘zabit kâtipliği’ gibi bir şey sayışımız.” (Uzun Yazı Meselesi, 1960, ÇE I5 :s.523)



Burada Türk yazın eleştirisi tarihine (O da ne diyenler var mı?) girmemi kimse ummasın, beklemesin. Yalnızca Cöntürk açısına yerleşip ne gördüğüne bakacağım. Haşim, Köprülü, Tanpınar, vb. üzerinden sırıkla atlayan kendi deyimiyle eleştiricimiz, Kudret’in, Mutluay’ın hakkını teslim edip üç ana eleştiri damarında karar kılıyor. Kuşkusuz bu sınıflamada son 40 yıl yok. En çok 80’lere gelen bir sınıflandırma: 1) Ataç’ta örneğini bulan izlenimci (kişisel, duygusal) eleştiri, 2) Bezirci, Cöntürk çizgisinde nesnel toplumsal (bilimsel) eleştiri, 3) Yanılmıyorsam 60’lardan başlatılan (Dönem ve Yordam Dergisi çevresinde) ussal eleştiri (Cöntürk girişimi). Doğrusu bu sınıflandırma da, kullanılan kavramsal ve kişisel eşleştirmeler de bugün bana çok doğru, yeterli, doyurucu gelmiyor. Cöntürk’ün baktığı yen içi evrende eleştiri sığdı, hakkını teslim edelim. O, iki önemli geleneği bir yandan acımasızca eleştirirken bir yandan da gereğinden çok üstlenmektedir. Zaten önerdiği ılımlı çözüme, uzlaşmaya bana kalırsa kendi bile inanmadı. İşin ucu yapıta, hatta yazara dek uzanmaktadır. Gerecin niceyse yemeğin oncadır. (Gel de Fethi Naci’yi anımsama! Futbol kadar roman.) Cöntürk’ün düşü gerçekleşti mi peki? Eleştirinin dördüncü döneminde, yani gelecekte ‘daha çok metinlerden bilgiye, anlayışa geçilecek’tir. Eleştirinin tarih öncesi kapanacaktır, çünkü ona göre kendini de bir ölçüde içine katarak tüm eleştiri geleneğimiz ‘başarısız’dır.

Anlaşılan o ki, onun dönemiyle birlikte Türk eleştirisi yapıtla aralığını bir türlü ayarlayamadı, ya uzak düştü ya da pek yakın. Ya izlenime baktı, ya arkadaki niyete (düşünceye), dolayısıyla yapıt ortalık yerde güme gitti.


Cöntürk ne yapmak istedi ve yaptı ya da yapamadı?

Benim izlenimim şu ki edebiyatımızda salak olmayan çok az kişi var!” (1988, HAM, s.171)

Şimdi kısaca Cöntürk devrimine göz atalım. Bir kere yazın dünyasının içinden olana düşen bir görevi dışarıdan üstlendi, döneminin eleştiri kuramlarını özgün dilden ve neredeyse eşzamanlı okudu. Benim açımdan asıl ilginç soruyu ise sormayacağım, biraz da Cöntürk tekniğini yansılayarak: İyi ama ne oldu da, böyle oldu? Öte yandan: ABD Yeni Eleştirisi, hangi dünya boşluğundan yükseldi, neyi karşıladı? Böyle soruları Cöntürk kafadan dışlar, biliyorum.

Ona göre 50’lerin ikinci dilimindeyken ‘eleştiride boşluk, dolayısıyla yazında bir boşluk’ vardı. İyi de sana ne Sevgili Cöntürk, yapım (inşaat) işleri neden yetmedi? Bunca yazar çizerin boşluk görmediği, herkesin kendi yağıyla, karınca kararınca kavrulduğu yerde derdin ne (idi)?

Bilimin yöntemini çok iyi kavradığı belli mühendislik öğrenimi boyunca… Nesnesi olmayan bilim olmaz. Sanat yapıtı aynı zamanda anlaşılabilir nesne değil mi? Nesneye yaklaşan bunca yordam arasında sanatın başı kel mi? Sanatın da kendini nesne olarak avuçlayacak bir bilimsel yordama gereksinimi yok mu? Eleştiri, ancak böyle gerekçesini bulmaz, sanatsal yapıtı ele alan bilimsel yordam sayılamaz mı? Tamam, yapıt öyle bir nesne ki, bir yanını tutsan öte yanı kaçar, kolay gelmez ele avuca. Bilimin yöntemi sanatın nesnesini aynı yöntemsellik içre kavrayamaz. Ama önemli olan şu: Yapıtı ele geçirmek olanaksız diye, bilimsel bir yöntem uygulamasıyla ele geçirmekten vaz mı geçelim sanatı? Geçmeyelim, yapacağımız şey, sanatın nesnesini başka kılan niteliği göz önünde bulundurarak uygulanacak bilimsel yöntemi de özgülleştirmek, yöntemsel ayrımı ayrıca tanımlamak. İşte budur ilk adım. Bilimde olmayacak şey, değer ve yargı, burada olacak ama uygulama benzer bir titizlikle, yanlışlamalarla yürüyecek. Aker Cöntürk’e Popper okuması önerdiğinde derdi bu olsa gerekti ama Cöntürk bunu anlamış görünmüyor dostuna yazdığı bir mektupta. (1986, HAM, s.114)

Öyleyse kolları sıvayıp işe başlayalım. İlk yapacağımız şey eleştiri deyince o güne dek anlaşılan ama artık kesinlikle dışarıda bırakılacak şeyler konusunda karar vermek. Yapıtı tüm koşulları ve gerekçelerinden soyutlamak... Tarih, tin, toplumsal ilişki, toplum, birey, vb. ayraç içine alındı mı? Şimdi ikinci adıma geçelim. Nesnemizi genel geçer bir varlık ulamı (kategori) olarak tanımlamaya, sınırlarını çekmeye, kavramlarını (terim) oluşturmaya başlayalım. Bu arada ben de bu yazının sınırlarını kendime anımsatsam iyi olacak. Öyleyse hızlanalım ve hemen soralım: Sanat yapıtını bir nesne olarak tanımlamakla bir kromozom çiftini ya da protozoayı tanımlamak aynı şey mi? Çağdaş fizik bile nesnesi konusunda ikircimlenirken (Heisenberg) yılan balığı gibi kaygan sanat nesnesi hangi Aşil’inden yakalanacaktı. (Eleştiri yapıtı başarısız öldürme girişimidir, sonuç bekleneceği üzre tersidir, eleştiri sanatı canlandırır.) Örnekleme çabası (modelleme) sürüyor. Daha yakından baktığımız nesne üç parçalı görünüyor: biçim, öz ama her ikisini onsuz tek başına anlamsız, yetersiz kılan ilişki. Cöntürk’ün eleştirimize kattığı en önemli yöntemsel başlıklardan biri. Çünkü “Özle biçimin uygunluğu inanışı ‘mistik’tir.” (ÇE I- s.153) Bunun peşine düşen, eleştirisini bu ‘idea’dan (Platon) alan eleştiri evet doğru, salakçadır. Eleştiri, izninizle bırakın ilişkiyle ilgilensin. Bunun bir sonucu şu: Ne saltıkçılık (dogma), ne saltık görelilik (rölativizm). Yorulmayan bir nesne tanımlama süreci olan eleştirinin kolaycılıkla (1962) bir arada bulunması ise düşünülemezdi. Araştırmanın bir sonraki adımı tümdengelimli eleştirel kurguyu sahada sınamaktı. Cöntürk önce ölçme aygıtını yaratmak zorundaydı. Elinde ölçme aygıtı olmadan ölçemezdi. Diğer araştırma alanlarından ödünç aldığı aygıtları da katarak yazıya sayı (bunu geniş anlayın; aritmetik, küme, geometri, istatistik, vb.) uyguladı. Daha doğrusu önerdi: Dil düzeyi ölçeklendirme. (1960, ÇE I, s.570) Amaç beğeniyle yöntemi buluşturup bir arakesit oluşturmak, eleştiri ve okurluk için nesnel bir ölçeği kullanıma sokmaktı. Öte yandan yazarın amacını da, seçtiği her türden yazı gereciyle ilişkilendirmenin bir yolu olmalıydı. Hemen Cöntürk’ün ikinci bir katkısına değinmenin sırası: “ Divan edebiyatı bize ‘diğer bir edebiyat’ olarak gereklidir.” (DŞÜD, s. 35) Bu alıntıda beni Divan, gerekli gibi sözcükler değil, diğer nitemi ilgilendiriyor. Bir yapıt dışından, öteki, başka yapıtla kuşatılmalı, anlaşılmalı aynı zamanda. Aynı şeyi, yani eytişmeli yargıyı şiir için de (ÇE I, s.186) kullanıyor Cöntürk, çağının şairi kimdir, sorusunu yanıtlarken: Dünün şiirinin tadını çıkarıp ondan en çok rahatsız olan(dır). Kalıp örneğe (klişe) uygulamalarında karşı çıkmasının başlıca nedeni budur. Bir kez öyle söylenmişi, bu kez de öyle söylemek yazmak (sanat) olamaz. Buna söylemselliğe (retorik) kayma diyor süreğinde. Basmakalıplıktan söylemselliğe kayma tanısı çözümlemenin (ölçme) adımlarından biri. “Yeni tavır getirmek demek, hem yeni olmak hem de bu yerleşik kişileri yıpratma stratejilerini geliştirmek demek. Şiir de sahipli ise, bana yaz: ‘Yıpratılmağa değer’ bir şiir eleştirmeni var mı? Eleştirel?” (1992, ÇE I, s.318) Peki, nesneyi ölçtük biçtik, orada var kıldık. Ve bunu elimizden geldiğince ‘eskiterek’ (yanlışlayarak) yaptık. (1992, ÇE I, s. 314) Nesne önümüzde. Şimdi?

Hüseyin Cöntürk’ün önümüze koyduğu örnek, nesneden değer ve yargı düzlemine hızlı ve yüksek bir sıçramadır. Bu hızı enine boyuna tartışmak gerekiyor.

Alan olarak özellikle şiiri seçti. Nasıl bir şiir? Uyar (1961), Necatigil (1964), Cansever (1964), vb. üzerine çalıştı. İkinci Yeni yeni eleştiri anlayışını bence üzerinde durulacak kerte tetikledi, yönlendirdi. Dergicilik mutfak, işlikti ve yazının kuramsal uygulamasının tarlasıydı gözünde. Okul dergiydi. Eleştiri ortamı olarak da dergiciliği önerdi. Şiir ve dergi üzerine uygulamalarını geçiyorum.

Türkçe konusunda ise sahiden devrimciydi.


Eleştirinin Eleştirisi

Belki kısaca yine Cöntürk üzerinden düşüncelerimizi dile getirmenin sırası.

Eleştiriye biçtiği destek (ve yapıta bağımlılık) işlevi bence tartışılmalıydı. Bana kalırsa çalışmasını kuramsal girişiminin sonuna taşıyabilseydi eleştiriden yalnızca ikincil işlevli bir destek çalışmasını anlamazdı. Bir yapıt nedir sorusuna bağlı eleştiri nedir sorusu da ondan bu yana çok işlendi ve geliştirildi. Yöntem (Yeni Eleştiri) eleştirinin kullanımlık gereçlerinden ama en anlamlılarından biri olarak avadanlıkta bugün de duruyor.

Bir ikinci konu sığlaşma tuzağıydı. Cöntürk toplumsal gerçekçilikle duygusal eleştiri arasında ılımlı ve ortalama bir çözüm önerirken sığlaşma çukuruna düşmekten nasıl kurtulabildi sorusu önemlidir. Üstlendiği eleştiri yönteminin bilimsel yordamı onu bu ortalamadan uzaklaştırmış olmalı zaman içinde.

Ama en önemli eleştiri(nin eleştirisi) konularından biri şu: Yeni aygıtlar, araçlar, yordamlar geliştirirken de eskinin kavramlarına bilerek/bilmeyerek başvurmak. Böyle bir nesne-sınırlı kavrama girişiminde bile ‘yapıtın doğasını bulmak’ gibi özcü, hatta ileriye giderek söylersek tözcü (idealist) bir anlatım çatılan yapıyı iskambil şatosuna dönüştürüveriyor bir çırpıda. Yapıtın önden (a-priori) bir doğası var da eleştiri bunu mu açığa çıkarır, yoksa yapıtla karşı-yapıt işbirliğiyle yeni özler mi yaratılır? Öte yandan açmazın iki eli sürecin sonunda da yakamızı bırakmıyor: Okur da içinde olmak üzere üçüncülerin yapıta ilişkin yargılarının kaynağı ne? Belki eytişimsel (diyalektik) birikimle oluşan ve kendi üzerine dönen (özdönüşümlü) bilinçten, dolayısıyla zaman gitgelinden söz etmemiz doğru olurdu. Cöntürk’ü bunca nesnellik eğilimine karşın tutuk kılan şey, eytişimsel özdekçilikle (diyalektik materyalizm) tarihsel özdekçiliği fazla kafa yormadan kabaca özdeşlemesi ve bunu kaba siyasete indirgemesi. Ayrıntı gibi görünen ama önemli sonuçlar doğuran bir önyargıdan söz ediyorum. Derinleştirmeyeceğim. Ama kuramla uygulama arasında yeterli sindirim süreci yaşanamadığından indirgemelerden kaçınma konusunda Cöntürk’ün imlediği duyarlık kendi uygulamasına beklenebileceği gibi yansımadı, ama bolca kesin, tepeden yargılarla dolu örnekler yine kendine yaptığı haksızlığı kanıtladı. En azından kuramla uygulama arasında Cöntürk’ün içsel örgüleri okurun önüne saydam biçimde çıkamadığından okur Nasrettin Hoca’nın kedi-ciğer fıkrasına takılakaldı.

Elbette sorunumuz bitmedi. Özle biçime cerrahi işlem uygularken sınırın nereden geçeceği konusu bunca ölçme, kesinleme, tanımlama çabasına karşın boşlukta kaldı. Özü öz biçimi biçim olarak soyutlamak önemli bir anlama izlencesi ama orada kalmak, yapıtta doğayla doğadışının bireşimini ıskalamak bizi başladığımız yere götürecekti. Yine de bu öz ve biçim çözümlemesi (analiz) zorunlu bir eleştirel aşamaydı, bunu belirtmemiz gerek.

Şiir üzerine eleştirel uygulamasında belki imgenin konumunu (statü) birazcık daha ilerletebilmeli, geliştirmeliydi. ‘Maksatçılar’ derken oldukça yüzeysel kaldığı görülüyor. Tarihsel bakış açısını da gereğinden çok hafife almış gibi: “Önüm kapanırsa elbet, ben de tarihle ilgilenirim. Sen tarihin neresindesin Halûk?” (HAE, s.66)

Öte yandan şu yargıyı bugün başka türlü okuyoruz ve Cöntürk bunu bilemeyecek ne yazık ki: “Edebiyatçıyı bugün asıl postmodern edebiyat yenilikleri, kuramları ilgilendirir, postmodern felsefi/kültürel/antropolojik yenilikler değil.” (2002, ÇE II, s.37)


Sonuç

Köprünün altından elbette çok sular aktı. 80’lerden bu yana anlayışlarımızı, algılarımızı, kavrayışlarımızı etkileyen çok şeyle yüzleştik. Ama sürekli akışın içinde sıçrama ya da ivmelenme noktalarını, köşe taşlarını oluşturan ve tutan yaklaşımlar, insanlardı gerçek belirleyiciler. Bunlar amaçlarının ötesine ya da berisine düşmüş, yaptıkları düşündüklerini aşmış ve tersine yaptıkları düşüncelerinin gerisinde kalmış öncülerdi. Hüseyin Cöntürk de eleştirel geleneğimizin çocukluk hastalığını aşma yönünde ilk atılımın adıdır ve eleştiri kuramsız olmazın somut başlangıç noktasını oluşturmuştur. Ondan sonra da eleştirimiz, birkaç ayraca dışında çocuksu (naif) emeklemesini sürdürmüş, yazınımızı, itişip kakışmalar içre hemen hemen tüm nesneleşme biçimlerinde kavramaktan uzak kalmıştır. En önemlisi Cöntürk’ün onca duyarlı olduğu konu, dergicilik, kurumlaşma, bakış açısı, vb. konularda dağılmamız olanca hızıyla sürmektedir. Türk eleştirisi ve yazını birbirlerini paçalarından daha aşağı çekmeyi elhak başarmaktalar. Acıyla görüyoruz ki eleştiride çözümleme, alımlama, yapıçözüm, vb. konularda bile geçmişin bir kenarda yedeklediğimiz barutunu tükettik. Cöntürk de onların arasında… Yalnızca köşeler, köşelere postu sermiş postnişinler ve adı öyle geçmese de fetvaları kaldı elimizde, ne işe yaradıklarını bir türlü anlayamadığımız. Yani erk ilişkileri… Hüseyin Cöntürk’ün istemediği tam da buydu, öyle değil mi?


YAZAR AÇIKLAMASI:


Bu yazı daha önce SİNCAN İSTASYONU DERGİSİ’nin 2018 sayılarından birinde yayınlanmıştır.


1. Bu yazı kısa tutulma zorunluluğundan ötürü yargısal (aforizmatik), gönderimli, imli, sorgulayıcı (kritik) bir yazı olmakla yetinecektir. Cöntürk’ü, eleştiri kuramını, Türk eleştirisini anlamak, açınlamak, yorumlamak gibi savları olmayacak. Bunlar üzerinden dikkate değer bir bakış oluşturabilirse ne mutlu!

2. Eser Gürsoy, Türkiye’de Yeni Eleştiri’nin akademik öncülerinden.

3. HAM: Halûk Aker’e Mektuplar, Haz. Eren Barış, Yapı Kredi yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2016.

4. DŞÜD: Divan Şiiri Üstüne Denemeler, Haz. Halûk Aker, Yapı Kredi yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2012.

5. ÇE: Çağının Eleştirisi I, II, Haz. Ege Berensel, Yapı Kredi yayınları, 1. Basım, İstanbul, 2006.