okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

İbrahim Yıldırım

PDF seçeneği için tıklayın >

Yıldırım, İbrahim; Her Cumartesi Rüya: Aşk ve Mevt Tabirleri (2011)
Doğan Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2011,İstanbul, 449 s.

Zeki Z. Kırmızı

Yıldırım’ın son romanı zorlayıcı gerçekten… Zorluğu dengeyi değil dengesizlik noktasını (oynak, duraysız nokta) kurgusuna temel almasından. Ama yazar için bu yeni bir şey değil. Ülkemizde hınzırlıkta ya da kışkırtıcılıkta onunla yarışabilecek bir başka yazarımız var mı bilemiyorum. Buna ironi diyemem, kumpas, belki.

“Dün klinikten şaşkın, yaralı ve tamamen olmasa da yıkılmış olarak çıktığımda, az önce anlattıklarıma benzer, yani firar etmeye yatkın düşünce ve hissiyat içindeydim… Fakat onca sarsıntıya rağmen yine de henüz tam uyanmamış idim. Vaktaki Vecdi hocayla muhabbet ağdalanıp iyice koyulaştı, bendeniz bazı densizlikler yaptım. Bu da neredeyse sekiz şiddetinde zelzeleler yaşamama ve kendimi Sofular’daki meyhaneye atmama neden oldu. Muhatap olduğum bu ikinci zilzal vakası aşağıda hikaye edileceği şekilde tekâmül etmiştir pek kıymetli kariler....” (61)

Ha, bir de şu. Çok az yazarımız (belki hiç), yazı (metin) üzerine yazıyla (metinle) onun kadar düşünmüştür. Umarım haksızlık etmiyorumdur. Örneğin Karasu’ya, Edgü’ye…

Bu roman beni üzerine yazmaya zorluyor zorlamasına. Ama başka anlamlarda da zorluyor. Yukarıda sözünü ettiğim hınzırlığın ayartıcılığı, çekiciliğine karşın, üzerine bineni fırlatıp atan yazı huysuzluğunun irkiltici, yabansı tersliğinden kaynaklanan, sözümona deneyimli okurluğumu tartışmalı kılan hoşnutsuzluğumu çözümlemem gerekiyor. Bir soru çıkarabilmem gerekiyor çelişkiler içindeki Her Cumartesi Rüya okurluğumdan. Zor, belki de olanaksız…

Ölçünlü bir çözümlemeyi deneyemem bile. Şu batı/doğu kavram çifti altının kof olduğunu bile bile söylüyorum. Yazının (roman) geleneği içinde söylem üzerine odaklanmış batı yergisi ile doğu yansılaması (taklit, hiciv) arasında bir heccav anlatıcı canlanıyor gözlerimin önünde. Bu heccav, anlattıkça anlatının yer aldığı kitap-yapı, roman, anlatıcısının peşine düştüğü bir tabuta dönüşmekle kalmıyor (tabut-kitap), okur da bu mezara okudukça gömülüyor.

[Kimbilir belki de, okuru için Ahmet Mithat Efendi’den sonraki ikinci büyük (mezar) kazıcımızdır İbrahim Yıldırım.]
Yıldırım’ı özellikle yakın dönem kitaplarından anladığımı değil ama az çok tanıdığımı sanıyorum. Anlatı-oyundan olmasa da anlatıcı-oyunundan genelde hoşlandığımı söyleyebilirim. Bu yabancılaştırma, yadırgatma etkisiyle, elimizdekinin bir metin olduğuna ısrarla vurgu yapan seçili kurgu tasarı olarak göründü bana ve henüz üstesinden daha gelinmemiş bir Türkçe yazın hesaplaşmasının süreği olarak değerlendirdim yazarımızın işlerini. Roman karakterlerinin ya da birinci, ikinci dereceden anlatıcıların söylemleriyle cebelleşmenin örnekleri az olmasa gerek ama Yıldırım neredeyse ironiyi zorlayan (ironi diyemiyorum) bir yazı tutumunu sahiplenerek dönem tini söylemiyle al takke ver külah güreşiyor. Özellikle böyle dedim, çünkü onun gizli bir halk mizahını da yazıdokusuna yedirdiği, yazısını bir de böyle yemlediği kanısındayım.

Üst anlatıcımıza bir metin ulaşır genelde. Bu da öykünün bir parçasıdır kuşkusuz. Üst anlatıcı-yazarımız da araya girer. Birkaç anlatıcı kutusu içiçe, düğümleşir. Bu içiçelik gerçekte beklenmedik bir roman gerilimi de yaratır (Heccav ve merak). Öyle bir izlenim oluşur ki, üst anlatıcı(lar) alt metnin karşısında bağımsız, sorumsuzdur. Orasını burasını elinden geldiğince az karışarak düzenlemiştir. Bir tür sahte metinlerarasıcılık, başvurulan alt/ana metinlere saygınlık yüklüyor olsa da, üst anlatıcıyı bir oyun-kurgusu içinde özerkleştirmemizi de sağlar.  Sonuçta bu metinlerden üst anlatıcı-yazarı tümüyle vareste (bağışık)  tutamasak da, okur olarak bir anlayış ve bağışlayıcılık çizgisine getiriliriz. Peki, bu bizi yazar kurnazlığını, oyunbazlığını geçiştirmeye mi zorlar? Yoksa oyun içinde (hınzır) bir oyun mudur karşımızdaki metin. En son amaca, ortaya düşen de facto (fiili) duruma bakmalıyız sanırım. O zaman da yazınsal tasar elimizden kayıp gider mi? İşte soru bu!

“Sanırım bu listeye, kutunun içinde yer almasa bile, Her Cumartesi Rüya adlı öykünün yer aldığı kitapçığı da eklemem gerekiyor.” (78)

“Üç satırlık bir gereksinim molasından sonra okuyacağınız siyah bölüm, kıssa boyunca karşınıza sık sık çıkacak olan ikinci tekil şahıs anlatımına mühim bir örnek teşkil edecektir şüphesiz...” (100)

“Ama Son Rüya ve ondan önceki iki defter ihtisas sahibi olduğu söylenen edebiyatçı şahısların çoğu tarafından benimsenmedi. Başta Ankaravi’nin kıymetli eseri olmak üzere
garbi ve şarki başka mühim kitaplardan yapılmış iktibaslar tahavvül edilerek derç edilmiş özdeyişler
yer yer satırların arasında birer şifre gibi beliriveren eski harfler
naftalin kokuyor denilen unutulmuş sözcükler
uzmanların ekseriyetince çok saçma bulundu.” (102)

*

Sürdürelim. Anlatım, biçem; dönem tini yansılamasıyla yarattığı yapay iklimle uzamı ve zamanı somutlar, berileştirirken eşanlı olarak ıraksamıştır da. Uzam/zaman bir pakete dönüşmüştür. Eğreti, yapay bir sunu izlenimi ereklenmiştir kasıtlı olarak. Uzaktan, etki alanının dışından, bilim adamı tanıklığıyla bu bulanık, duygusal tini gözlemleriz. Hakikatinden, somutluğundan kopuk, çırpınıp duran dilin (öykünün) insanı ezen dokunaklılığı, bir yerden sonra anlam üretmeye başlar. Kazılan hem bir yandan anlatıcı ve okur için bir mezardır, hem de öte yandan anlatmanın (yazı) kendine açtığı bir çukurdur. Ama daha da çoğu: us (!) içinde açılan ve derinleşen boşluktur öykümüz ya da yaşamımız dediğimiz şey. Yapay bir anlatı, bir yerlerde yitirilmiş sahici duyguların ikinci elden zavallı belirişi… Yaşam ve dolayısıyla anlatısı, yerlerde sürüklenmektedir ve yaşamak da aslında mezarımızı kazmaktan başka şey değil (Schopenhauer). Kazarken büyük işler yaptığımızı sanışımızdaki dokunaklı zavallılığımız daha önce de Don Quijote’de öykülenmişti.

Şimdi bu dokunaklılığı sanatçının nasıl alımlayıp aktardığıdır mesele ve Yıldırım’ı özgün biri yapan. Türk yazını dokunaklılık üzerine çeşitlemelerle tepeleme doludur. Selim İleri bunun son büyük örneklerinden birini oluşturur. Hatta Ayfer Tunç bile, özellikle öykülerinde böyle bir melo(dram) anlayışının yer yer izini sürer. Ama hiçbiri bu dokunaklılığı hakikatle hesaplaşma düzeyine (ciddi-yetsizliğine) taşımaz. Bunun için belki dolmuşa binme sanatı ya da zen sanatı gerekebilir. Yani heccavlık…

Bizi hasta eden belki hava akımları, ortam, içeriklerinden ayrı olarak kötü kokular, sesler, renklerdir. Bayatlamış, ama taze diye yutturulan dil (anlatı) de olabilir. Yazının bir dünyası varsa, bu dünyanın da kendi günü, yağmuru, sapkınlıkları olabilir. Yazının, kitabın bir nesneliği, somutluğu, kendiliği olabilir. Bu kendi, her ne ise ve nasılsa onu olduğu gibi de gösterebilir. Bir kitap nesne etkisinin, bir nesnenin bize çarpma etkisinin peşine de düşebilir. Soru şu: Nereye değin?

Yazı (sanat) bunun olanaksızlığından güç almaz, filizlenmez miydi? Gerçeğin birebir tıpkılanımı olursa neye yarar? Nesne, dirimsel işlev de taşısa nereye değin taşınabilir, katlanılabilir ona? Sonunda bu gerçek baymaz mı bizi? Amaç midemizin bulanmasıysa bulandı işte, sonra? Belki de ne tek başına gerçek (diyebileceğimiz şey), ne de hakikat anlamı oluşturmaya yeter. Tersine, anlam ve sanat, bu ikisi arasındaki boşluğun bilince çıkarılması, yapıta dönüştürülmesinden başka nedir?

Yanılsama herşeye rağmen, tüm afsuna rağmen, yine de geçerliyse, bu yapay-nesne-kitap orada meddah peşkiri gibi de durabilir. Tüm sanatı zıvanasından kurtaracakmış gibi de durabilir. Yeter ki düşgücünü seferber et, zokayı (nesnemsi yapıt) yut. Yerginin (hiciv) eleştiri gücü asla azımsanmamalı, ama gözden kolaycana da kaçabilir.

“Bu tür kalp ağrılarına ya da ağırlıklarına karşın vazgeçmeyeceğim ve iki elim kanda olsa bile
Suat için mezar hayal etmeyi sürdürüp
ferasetli insanlar için ilginç kıssalar arz edip
onların faydalı hisseler çıkarmalarına vesile olup
bazı kendini bilmezlere ders verip
görevimi tamamlayacağım… Umarım,anlattıklarım ve anlatacaklarım işe yarar, umarım mufassal kıssam herkese iyi gelir. Demem o ki, riyakâr ve hayalkâr tabirlerim, aşıklara ve ülkeye ibret, kalbi kanayan cümle mevtaya dua, fesat adamlara tokat olur, inşallah! .” (54)

Şizofreni yazı aracılığıyla gösterilir, tanılanır. Yazı kanıta dönüş(türül)ür. Öykünün yarımlığı, sapkınlığı, yoksunluğu gerekçelenir ve öykü öyküsüzleşmenin öyküsü olur. İyi ama bir sanatçının (yazar) böylesi arayışında son durak ne? Niye ki?

Göndermeler, imler, belirtiler, dil kullanımı vb., bir duruma odaklıdır. Titizce derlenmiş, kasıtlı yinelemelere, sonuçsuz yazı girişimlerine gömülü bu gösterim, içeriksiz kabuk görüntü, yerel ekinimizin iç/dış yoksulluğunun da anlatımına dönüşür ister istemez. Doluluk izlenimi veren kofluk ya da tersi… İçimizle dışımız arasında böyle bir uçurum hep oldu geçmişten beri. Bu sıkça ve yersiz yere, doğu/batı sorunu olarak da adlandırıldı. Üstelik yetmedi,  bu coğrafya ve üzerindeki insanlar böyle açıklanmaya da kalkışıldı.

Böylece İbrahim Yıldırım, daha başta kurgusuyla okura da kendi metnini oluşturma ve metin kutuları kurgusunun içine ya da dışına yerleştirme hakkını verir. Çünkü sonuna değin okur, kestirimlerinin suya düştüğünü, götürülüp götürülüp başa çark ettirildiğini, yeni bir metin kurmak zorunda kalışındaki salaklığını deneyimler. Sonu olmayan, bir sona sahiden açılmayan metin okurun tüm girişimlerini kırar. Okur okurluğunun kırılışını düşkırıklıkları içerisinde yaşar. Bundan iyi yapıt çıkar mı bilinmez ama bir hiciv, gizil bir başkaldırı çıkar. Okur fena halde kıstırılmakta, sınanmaktadır ve yazınımızda örneği az ya da yoktur bunun.

Bu Eyüb sabrının sonunda bir kurtuluş uman yanılır. Sabır okurun elinde işe yaramaz, neden peşine düştüğünü bir türlü anlayamadığı ne idüğü belirsiz bir nesne gibi kalakalır. Bütün bunlardan bir sonuç çıkarabilmek için, Her Cumartesi Rüya’nın okurunun da daha beriden okunması gerekir ve bu iyi olabilir.

*

Kuşkusuz, paketlenmiş, ambalajıyla bir güzel sarılmış çukur ya da mezar-metin muskalaşır. Artık bir yerden sonra muska-metindir. Yukarıda bunu biraz irdeledim. Yazı, nesne-yazılaşmıştır. Böyle bir konumda, eski gizli metinlerin iyileştirici, büyülü gücünü bekleyebiliriz yazıdan. Sağaltıcı muska, en dış katmanda saltık biçim, içeriksiz kabuk olarak girer dolaşıma. Yapıt haksızlığa uğramıştır diyebilir miyiz?
Usta zanaâtkar, metin (dil) eskitir. Dil etki yaratma amacına bağlanmış, yazı ustamız dil kalaylama (affedersiniz, eskitme) işinde çingene kalaycıları aratmaz olmuştur. Dilin pası, hatta suyu çıkarılmıştır. Bu yazı-cıl(ı)k böyle bir şey işte, püfüne varıncaya, der gibidir yazarımız. Püfüne ya da dibine… Öylesine ki, anlatıcının şaşkınlığı, kararsızlığı, ikircimi, aldatıcılığı dille su yüzüne vurur. Gördüğümüz şey kuşkusuz içimizi acıtacaktır sonunda ve Yıldırım’ı burada alkışlamak isterim okur olarak doğrusu. Gerçekten yazı eylemi de ustalıkla (virtüözite) yönetilmiş, aslında dağınıklık görüntüsü, dağılmış bir adamın hakikatini gösterebilmiştir. Bunu benim diyen yazarın yapamayacağını söylemek isterim. Çok büyük riskleri, tuzakları üstlenmek gerekir en azından. Yazı işçiliği böyle bir şey olmalı.

Bunu bir deneysel girişim olarak değerlendirmekte bir sakınca görmüyorum. Genel olarak okuruna kendi mezarını kazdıran, bunu ayrımsadıkça da öfkeden kudurmasına yol açan bu romanın altında yatan dolambaçlı hınzırlığın az bulunur türden olduğunu belirtmeliyim. (En azından kendi yazınımızda, çünkü bu kadarını göze alabilecek babayiğitlikte bir yazarımızı düşünemiyorum. Fatura doğrudan yazara çıkacaktır, bu açık.) Deneysellik Yıldırım’da yazısının bütününe yayılıyor, tek kitap çıkışı (atraksiyon) olarak kalmıyor, bu da önemli.

Örneğin, Tahsin Yücel’in de bir heccavlığı vardır, ama onun yergisi kendi (uyumlu) biçimini aramaz. Kusursuz ve varsayılmış bir biçimle sarmalanır, ta ki okuyan kabuğu (biçimi) delsin de, yergiye (boka mı, deseydim?) bulansın. Oysa yazarımız, biçimini de yerginin (hicvin) yamuk içeriğine uydurur. Kendi yamuğuna değil, aracılığını ettiği toplumun yamuğuna. Böylece, yalan belki dosdoğru görünebilir olur. Yani Tahsin Yücel’in sözünü ettiği o büyük Yalan... Aradaki ayrım, usun Yücel’de, herşeye karşın biçime yedirilmesi, sızdırılmasıyla ilgilidir. Yıldırım’sa, bu yalanı, çarpıklığı, bu bilinç kopuşunu kavrayacak us da yoktur, dercesine yazar.

Benzer bir örneği de Murat Gülsoy verir. O da dil ve biçemden ödün vermez, birbirine karışmayan iki kesişmez düzeyde algılanır okurca, metni. Onda ilginçtir, daha çok kendini gösterir bir çelişki gibi durur bu ikilem.

Her neyse, böyle bir gözlem ve karşılaştırmaya değer yüklemesi yapmadığım anlaşılmış olmalı yeterince. Sonuçta bu eytişmeden çıkarabileceğim ve kendi okur yaşantıma yedireceğim içeriktir önemsediğim. Böyle olunca da en iyi örnekler karşısında bile bocalama, boşlukta kalmam olağan görülmeli.

*

Romanın aşırılığından söz etmiş olmalıyım. Etmedimse de işte şimdi ediyorum. Yukarıda değindiğim konu kendi başına biçimsel bir aşırılık deneyimidir (Türkçede ve romanda). Okur alışkanlıklarına ciddi bir cephe saldırısıdır en başta. Çağcıl kurguları bile bir biçimde içselleştirmiş, sindirmiş bir okura, ilkelliği metinsileştirip sunmak yine de cesaret ister. Çünkü okurdan okurluk deneyimini tersine, geriye doğru yaşanması istenir. Ne hakla! diyesi geliyor insanın ilk elde. Tamam, anlayış da, nereye değin? Anlayışın, hazmın bir sınırı yok mu, olmamalı mı?

Yoksa kör içerik yeni değil. Sıradan iki örnek verebilirim hemence: Auster, Mendoza. Okuma onlarda eğlencelik oyun duygusunu çok da zorlamıyor. Ama Yıldırım’da bu kör içerik döngüsünün diplerinde buruk bir toplumsal yaşantılama, yazıklanma duygusunu kabartıyor okur. Çünkü elinde değil yine de… Ama bu kadarı haksızlık, sözcesi handiyse dilimizin ucundan dönüyor.

Roman aşırı olmasına aşırı da bunun başarıyla ilişkilendirilmesi yanlış olur. Her aşırı yapıt iyi yapıttır diyemeyiz, tersini de nasıl söyleyemezsek. Yalnızca bu aşırılığın yıkıcı yanının (hiciv) önemini ülkemiz koşullarında gözardı edemeyiz. Demek istediğim, önümüzdeki metin ya da yazı kendi metinliği ya da yazılığına çukur kazıyorsa, yazı yazıyı kazıyor, gömmeye çalışıyorsa bu anlamlı bir belirtgedir (imâ) diyorum. Eh, bir bakıma son nokta bir tür ölüm duyurusu (beyan) değil midir? Her kitap aslında bir çukur, mezar değil midir? Ama kendi çukurluğundan, mezar oluşundan kaçmayan, bunu dönüp dönüp ısrarla gösteren bir metin (yazı) aşırı bir metindir.  Metin metin içine, kendi içine batıyor, gömülüyor, öbürünün cenaze törenine dönüşüyor. Ama bu çukur yalnızca kendi içinde metinleri birbirlerinin boşluklarına düşürmekle kalmıyor, yapıtın tümü okurun çukuruna dönüşüyor. Okur okudukça kendi mezarını kazıyor açıkçası. Bu okurun yerinde kim olmak ister? Öte yandan, itiraf etmek gerekir ki, herşeyherşeye mezardır, mezar (yani çukur) olur eninde sonunda. Yazı yazının, kitap okurun kurdudur.

“Bir hastayı ya öldürür ya da iyileştirir. Ama yazarlık öyle mi, yazarın değil okurlarına, kendine bile hayrı yok: Ne ölüyor ne de iyileşiyor, fakat yazdıkça gömüyor ve gömülüyor.” (24)

“İşte bu yoksunluktan dolayıdır ki şimdiye kadar yazılan bütün romanlar, öyküler, şiirler nâkıstır. Yani eksiktir ve edebiyat dediğiniz şey, ölü yazarların ölü okurlarıyla koyun koyuna yattığı tamamlanmamış gömütlükten başka bir şey değildir.” (86)

Metnin sesi, perdesi de bu mezar kazıcılığı ile uyumludur, yapıtın genel bir soluk alıp verme ritmi ve tınısı var. Bu tını, tıpkı takınaklı bir hastanın bezdirici tınısını andırır. Tek perdeli, tek seslidir ama sahibini sergilemekte başarılıdır. Örneğin AmosOz, bunu çoksesli yorumlayabilmiştir (Kara Kutu, 1987, Türkçede, 2008). Öyküsel anlatılarda çağ ya da kişi sesinin duyulması enderdir. Anlamlı sesbirimlerinden söz etmiyoruz, insan sesinin tınısı, seslemi, gücü, dalgaboyu, uyumluluğu ya da tersinden söz ediyoruz. Sonuçta bu sözcüklerin, tümcelerin akışından, kulağımızı kabartırsak bir ses, bir fon sesi, inildeme, uğultu duyacağız. Dayanılması zor, tekdüze, takınaklı, yinelemeli bir ses. İşte bu ses, bir roman öğesi olarak yapılmıştır (imâl edilmiştir). Yıldırım anlamlı sesi kenara itip, anlamsız sesten oluşan, üretilen bir anlama zorluyor okuru. Daha önce de işaret etmiştim yapıtının müzikalitesine. Bazen metin dizemli (ritmik), müzikal doruklar da yapmaktadır. Tabii genel olarak minör bir dizidir sözkonusu olan. Çünkü yenilmenin, eksilmenin, yitip gitmenin yazarıdır İbrahim Yıldırım. Hatta insanın geldiği nokta, uğultunun baskın olduğu patolojik bir yerdir. Rüya, sayrının (hasta) rüyasıdır. Değindiğim sesin dilimizde peşine düşen yazarımız çoktur, ama genellikle sesle anlam çatışkılı değil, uyumlu titreşir yazarlarımızın anlatılarında. Oysa burada anlam geride kalır, sesle örtülür yer yer, karartılır, silinir. Geriye artık teslim olmuş bir ruh kalmıştır. Bilinç, inanç, düzen, tutku, umut, düzenin bilumum bağırtgan söylemleri bu ruhu daha çok kevgire çevirir. Kahramanımız her bölümden, her girişiminden daha yaralı çıkar. Ses, anlamı kapatır neredeyse.

“Nereden bilebilirdim ihtarlar ve nasihatler işitip, sohbetimizin acı bir muhabbete dönüşeceğini?.. Nereden bilebilirdim bambaşka bir depreme muhatap olacağımı ve nereden bilebilirdim kalbimdeki kanadı kırık kuşun hürriyete kaçmak için daha şiddetli, hatta deli gibi çırpınmaya başlayacağını?..” (45)

Yeni dalga aslında bu sesin dilinin peşine düşmüştü sanırım. Nereye gitti bilmiyorum. İç ses, bilinç akışı, ben anlatımı modern metin örnekleri getirdi, biliyoruz. İbrahim Yıldırım dili bu yanıyla zorluyor diyemeyiz. Öte yandan sonuçları bakımından neredeyse sözünü ettiğim sesçil yazarların etkisine ulaşıyor. Nasıl?

Yapı etkisiyle, tuzaklı yapı kurgusuyla, diyeceğim. Yapısal ataklar, kırılarak başa dönüyor ve anlamsız bir burgaç (girdap, anafor) etkisi yaratıyor. Anlam yarım kalıyor, al baştan deneniyor. Okur, birbirini yineleyen tüm bu girişimlerden usanç duyuyor ve yazarın cinayet, vb. örgülerinin, yine yansılama, klasik gerilim kurma oyunlarının arkasındaki hınzır niyeti bile bile uğultunun esrikliğine, sürükleyişine bırakıyor kendini. Belki de bir okuru en çok sürükleyecek şey, hiçbir şeydir, yeter ki bu hiç (bir şey) yeterince somutlaştırılmış olsun.

“Kaçmaya kalkışmamama karşın, bir türlü içine düştüğüm, giderek kara sevdaya dönüşen yazınsal anafordan kurtulamadım… İşin kötüsü niçin’lineden’li bu sorular, bu burgaçsı yakınmalar, zaman içinde bambaşka ve çok tehlikeli bir soruyu da tetikler oldu:
-Kimsin sen? .” (49)

Dönüp geldiğimiz yer yine meddah öyküsüdür ve daha doğrusu, meddah öykülemesidir. Anlatma, anlatılan şeyin çok çok önündedir. Bunu uzakdoğunun maske(li) kurgularına, batının Fassbinder melodram parodilerine taşıyabiliriz coğrafyalar ve zamanlar üstünden. Ama gerek yok. Yazar, bu burgacın içinden bizi salâha (kurtuluşa) çok gizli bir şifre ile (muska) ulaştırıyor. Damarımıza basa basa, ağzımızdan ciyaklama sesini alıyor heccav zor(ba)luğuyla: Tamam, tamam, teslim oluyor, itiraf ediyorum: önemli olan anlatışın kendi, başka da hiçbir şey değil.
*
Daha uzatmak istemiyorum. (Yoruldum çünkü). Kitabı tabuta dönüştüren imgenin, İbrahim Yıldırım yorumunda belki ilk değilse de çok etkili bir imgeye dönüştüğünü bir kez daha belirtmeliyim. Ama bunca olumsuz öğeye (dilden, anlatıcı biçemine, vb.) yaslandırılmış bir deneysel metnin cesaretle üstlendiği sınırdalık, uçurum kıyısındalık ya da bıçak sırtındalık riski estetik örtüşmeyi, geçerliliği zedelemiyor sayılmaz. Her öncü, atılgan dilsel deney az çok böyledir olmasına. Ama birçok cesaret örneği de vardır ki, biliyor olalım ya da haberimiz olmasın, düşmüştür, çöpe gitmiştir, meçhul askerdirler.

Öyledir, yapıt iyidir ama öncü değildir, katkısızdır, kendi kadardır. Bazen de öncüdür, çevrenleri genişletir, bakış açısı sağlar, iyi değildir. O zaman öncü ve iyinin tartışılması gerekir bir kez daha, yeniden. İyi yapıt ne, öncü yapıt ne? Bu soruların yanıtı kuşkusuz verilebilir. Üstelik de, doğruluk, yararlılık ölçütlerini ayrıca uygulayarak. Bunlar da başka şeyler çünkü. Bizimkisi de bir tür iyi (güzel) ile işlev(sellik) arasındaki sürtünmeden doğan ısıl eytişimi (diyalektik) dene(yle)mek. Okurluğumuzu ilerletmek. Tümü bu.

Olayı silmenin bedeli, okunmazlık olabilir mi? Bir yapıt, bu ütopyaya, saltık dile ve söyleme bağlanabilir, kitlenebilir mi?

Buyrun. Deneyin.

NOT: Aşağıdaki alıntılar da yukarıdaki tezleri değişik biçimlerde kanıtlamaktadır. Ekliyorum.

“…bir mayıs tününde (ZK) Suat’ın ölü bulunduğu mekânı gördüğünde….” (56)

“Sizleri zorladığımın, işleri biraz karıştırdığımın ve uykudan çıkmama karşın uyurgezer bir nebbaş gibi etrafı dağıttığımın farkındayım. Sanırım yeni bir dosya açıp merhum Suat’ı yatırmayı düşündüğüm mezarı bir de başka bir zaviyeden ve daha uyanık kafayla hayal etmem daha iyi olacak.
Evet, en doğrusu bu!.” (110)

“Yine ipin ucunu kaçırdım: Laf, lafı açtıkça açtı, kabardıkça kabardı. Söz açılımı, uzadıkça uzadı. Yazı, gevşedikçe gevşedi. Büyük olasılıkla sabırtaşınız çatlamak üzeredir. Buna hemen engel olmalı, kendimi sizlere affettirip kıraat etme arzunuzu yeniden diriltmeliyim. Kısacası, kişisel ve teknik sorunlarımla siroz hastasının karnı gibi şişen ve oldukça uzayan mukaddeme lafazanlığını bitirmenin zamanı geldi. Bundan dolayı çevre düzenlememizi, sizlere önemli bir malumat takdim ederek bitiriyorum.” (124)

“Cümlenize uyanık günler, güzel ölümler, zülüflü-güllü münasip cenaze merasimleri temenni ederim.
Kıssamız ve tabirlerimiz bundan sonra da hayırlara vesile olur, inşallah!” (125)

 “Sanırım haddimi aşıp, sizleri yanlış yollara sevk edecek şeyler yazdım. Keşke Suat’ın ölüm provası yapmış olabileceğini söylemekle yetinseydim. Bundan sonraki bahislerde hatalarımı telafi eder, akla daha yakın, müspet ilimlere daha uygun tabirler yapar, diğer etiyolojik bulgulara değinir, kendimi affettiririm, nasıl olsa! ” (146)

“Ey, eş dost-konu komşu ve hısım akrabalar ile çoğaldığınızı umduğum kıymetli okurlar, şu çok önemli bir hakikattir: Son Rüya’yı ve benim yazdıklarımı değerlendirmelerini istediğim uzmanlar, göz attıkları metinlere, zamir ya da Türkçesiyle adıl konusuna yeterince vakıf olmadıkları, tahavvül ve hilkat değişikliği meselesine hiç inanmadıkları için iyi niyetle yaklaşamadılar. Yorumlarımı meczupça, çevirilerimi yalan yanlış, arkadaşımın yazdıklarını delice buldular. Bir anlamda beni yazarlık kursuna gitmeye, Osmanlıca ve gizli ilimler öğrenmeye mecbur ettiler.” (160)
“Tören hazırlıklarımıza katkı vermeyi hala sürdüren kıymetli ve vefakar iştirakçiler, yeni bölüme, gerilen sinirlerinizi biraz olsun gevşeterek başlamak istiyorum. Çünkü, tahmin ediyorum ki Her Cumartesi Rüya adlı öyküden sık sık söz etmem ve fakat kafi derecede açıklama yapmamam asabınızı bozmuştur. Hatta, bir önceki bölümde bu konuyu ama diyerek tehir etmememi yazınsal bir oyun sandığınızdan gerginliğiniz tavan yapmış olabilir. Lütfen, şahsınıza hakim olunuz ve bana anlayış gösteriniz. Zira mezkûr hikâyeye vakti zamanı geldiğinde değinmeyi düşünüyorum. Aynı zamanda bundan istinkâf da ediyorum, yani çekiniyorum. İmdi bazı kişilerin, aşağıdan almamı fırsat bilip saldırıya geçtiklerini ve niyeöykünün adını söyleyip geri çekiliyorsun, niye bizi merakta koyuyorsun, niye çekingen davranıyorsun türünden şikâyetlere ve suallere başladığını duyar gibiyim.” (174)

“Ama yine de bana emniyet etmeyiniz. Kendi istikametinizi kendiniz tayin ediniz. Zira bazı kişisel mahzurlar beni engelleyebileceğinden yeterli ölçüde ifşaatta bulunmayabilirim.” (175)

“Hatta bu sayede, Rüya’yı-Hülya’yı ve aşkı eksiksiz kavrayıp şüpheli ölüm ve vasiyet hakkında doğru bir teşhis koyabilir, böylece iyi niyetli okurları ve eleştirmenleri kazmakta olduğum çukura düşmekten –belki- kurtarabilirim.” (197)

“Okur bu öyküdeki yakıcı dilsizliği anlamamıştır. Ama sen kendine günlerce gelememiştin. Hiç kuşkusuz bu kasvetli tuhaflığın adına kurtulma girişimi de denilebilir: Kimi zaman âşık olduğu kişinin ölmesini ister insan, ateş sönsün, yürek serinlesin diye! Bu öyküde Rüya’yı bir kere daha öldürmüştün. Oysa ölüm, -M. Eşref Ankaravi’nin söylediği gibi- bedenin yok olmasıyla açıklanabilecek bir şey değil. Hele aşk sürüyorsa! Ancak yıllarca yazıp yıllarca uğraşıp anlatamamak, daha doğrusu belirsizliğe sığınmak bir tür yalancılık ya da dilsizlik değildir de nedir?” (360)

“Fakat ne tuhaf, el yordamıyla sağı solu yoklaya yoklaya karanlıkta yol alsam da ben de uydum Ankaravi’nin aşağıladığı tasni’ye: Bazı yazınsal ipuçları versem de şimdilik bilmiyorum anlamına gelen ifadeler kullanıp bilmiyormuş gibi yaptım, anahtar kilidin içinde kırılmasın diye birtakım bilgileri şuursuzca sakladım. Şimdiye kadar neleri sakladım, bilmiyormuş gibi yaptım, acaba bunları tadat etsem, bir faydası olur mu, yazının daha iyi anlaşılması için yardımcı olur mu, böylece esaretten kurtulur muyum?
Bilmiyorum!.” (362)

“Ancak kıssamızın repertuvarı konusunda çekincelerim var. Çünkü bazı münekkitler, hakikatin dışında başka başka yorumlar yapmaya, yazdıklarımda simgesel anlamlar aramaya kalkışacaklardır. Bu tür kişilerin ve onların etkisinde kalacak olan müstehlik okurların ve özellikle kullan-at’çıların boyunları altında kalsın!” (376)

“Fakat yine de küçük bir erinç kırıntısı beni umutlandırıyor. O da hiç kuşkusuz, ölü yazarların ölü okurları….” (391)

“Peki bu kez amacım ne olacak?
Tabii ki yine mahşer midillileri ve müesses nizamla uğraşacak, hayatı ve ülkeyi aşk bağlamında anlatacağım.
Çünkü hem aşk hem de vatan, insanı kanatan hayat hakikatleridir.
Üstelik her ikisi de birer ölüm biçimidir....” (449)