okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

İbrahim Yıldırım:
Nişantaşı Suare (Bir Monolog) Üzerine

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. KIRMIZI
2012


Yıldırım, İbrahim; Nişantaşı Suare (2012)

Doğan Kitap Yayınları, Birinci Basım, Şubat 2012, İstanbul, 188s.

İbrahim Yıldırım benim izlemeye aldığım yazarlardan biri, en önemlilerinden. Onunla okur olarak kurduğum diyalog diğer yazarlarımızın çoğundan oldukça değişik. Aslında vurguyu diyalog sözcüğü üzerine yaptığımı belirtmek isterim. Onun yazar tutumunda okuru kendisiyle eşitleyen bir şey (duruş diyeceğim neredeyse) var. Perişan hallerimizden ortak nasipli bir oydaşlığın, gizli, görünmeyen bir çilekeşliğin kardeş halkalarıyız (ne olsa). Günümüzde yazan en önemli yazarlarımızdan biri olduğunu ben biliyorum da, daha kaç kişi biliyor, merak ediyorum. Ama biri daha bilse ne olur? Yapıtı daha mı değerli, daha mı önemli olur? Hayır. Öyle sanıyorum doğru dürüst bir eleştiri ekini (kültür) içinden hep beraber daha kardeşlikle, daha arınık çıkardık (herhangi)bir yazar ya da sanatçı, hak ettiğince yankılanabilseydi.
Burada hep genellikle yapıldığı gibi yapıtı özetleyip aslında yineleyerek birçok açıdan bu eşsiz Türkçe roman hakkında sığ bir izlenim vermek yerine Nişantası Suare’den yazarı ve bizi (okurlar, toplum olarak) kavrayabilecek o tek soruyu çıkarmaya çalışacağım çıkarabilirsem. Ve tabii başarabilirsem bunu, bireysel yaratım sürecine toplumsal (sosyal) bir katkı (okur katkısı) olur, her yazarın (sanatçının) da istediği gerçekte budur, yankılanmaktır, sonuçtan hoşnut kalmadıklarında bile.

Soru diyorum ya bir varsayım yalnızca. Önce oluşturup sonra görünür kılma girişimi her zaman parlak bir soruyla sonuçlanmayabilir. İtiraf etmeliyim, genel olarak çok başarılı olduğum da söylenemez bu konuda. Çünkü beni izleyen bilir ki eleştiriyi kurgudan ayırmadım hiç. İstesem de ayıramıyorum. Kurguda ise yeteneksiz olduğumu çok uzun zamandır biliyorum.

İzleyebildiğim yayınlarda roman, İbrahim Yıldırım hakkında genel ve halim selim olumlu yaklaşımların dışında anlamlı bir tepki almadı. (Almış da olabilir, izlediğim kaynaklar çok sınırlı gerçekten.) Yayın(cılık) düzeni(miz) bir olguyu içselleştirme, sonra gösterme konusunda geliştirmiş olduğu biçime, geleneğe sıkı sıkıya bağlı. Sözünü et, geç. Duygusal birkaç vurgu, dolaylı, kırmadan devirmeden kızım sana gibisinden birkaç dokundurma ve gelsin sıradaki… Belki tanıtım başlığı altına ancak bu kadarı girer ve yararsız değil. Ötekisi; bu yapıt niye var, buraya hangi kasıtla geldi, neye dokundu ve niye, nasıl, yanı sıra taşıdığı gerekçesiyle nereye değin var kalır, kalabilir, yani benim (okur) bakışım kitabın varoluşuna ne ekler, nece katılır, gibisinden pahalı, zaman ve kaynak gerektiren sorgulamalar, hesaplaşmalar sanıldığından da zordur ama hiç kimse de çıkıp; bunun bir önemi yok, alınıp satılmış işte, alan razı, veren razı, almayan bile, diyememeli.

Tanıtım iyi de ister istemez bir indirgeme söz konusu. Eğer yapıt olay örgüsünün gelişmelerine, kişilerin sahnelerde karşılaşmaları ve çatışmalarına bağlı kurgulandıysa bir güzel özetleyebilir, gerekli dersleri de çıkarıp yaparsınız okura önerinizi. Ama İbrahim Yıldırım hiç öyle bir yazar olmadı. Anlatılarını içerik üzerinden kur(gula)madı, anlattığı şeylerin yarattığı havaya, rüzgâra yaptı yatırımını ve buna bağlı olarak okur onun herhangi bir yapıtı önünde, masaya sürülü anlatmanın ne olduğu teknik sorunuyla (pey) cebelleşmek zorunda kaldı. Okurunu, anlatmanın biçimi üzerinde düşünmeye zorladı ısrarla. Hatta bunu yazarca duruş, bir görev (misyon) gibi algılattı. Buna çalıştı. Ortaya çıkan aldatıcı, yanılsamalı metin(ler) öyle tanıtım özetlerine sığacak türden olmadı ve tanıtım yazılarında indirgemeler ister istemez çarpık oldu. Hayır, geçersiz diyemeyiz bu özetlere belki ama kendi başlarına yapıt (roman) hakkında hiçbir şey söyle(ye)mezler (bence). Bunca lafı, Nişantaşı’nın geçmişi ve bugünüyle hesaplaşıyor, biçiminde başlayan tanıtıcı anlatımlara irkiltiyle baktığım için ettim. Kimseyi kınamak, üzmek, yanlış bulmak niyetim olduğundan değil. Üstelik böyle başlayan bir anlatı, yukarıda söyledim, ille de yanlış (?) olmaz. Peki, bir hesaplaşma yok mu? Olmaz olur mu, öyle sanıyorum kendimizle nasıl baş edeceğimiz konusunda derin ve sürekli bir öz hesaplaşma Yıldırım anlatılarının altlığını oluşturuyor. Nişantaşı’ndan kente, kentten topluma tanıklığımızı esnetmeliyiz sanırım. Ortaya bir geçmişe özlem (nostalji) yorumu çıkar ve karşılaştırmayla yetinilirse herkese haksızlık olur, en başta yazara.

İndirgemelerin en sağlıksız, sığ bakış açıları (!) yarattığına geçerken değinip kurguya ilişkin ilk imle yerinden oynatılmış okurluğumuzu metne girdikçe nasıl konuşlandıracağımız tasası içine gömülelim usuldan. İlk imleme bu kez daha inandırıcı, ciddi. Ama unutmadan önce ayraç içinde altbaşlığa bakmalı: Bir monolog. Bunu bir ironi olarak alma eğilimi içimde güçlü bir dürtü. Diyaloğun bile düzeysiz kördöğüşünden öte geçmediği zamanlar(ımız)da monolog önermesi, oyunun yeniden ve başlangıçtan itibaren bir daha kurulmasıyla, belki daha geriden ama sağlam bir çıkış noktası oluşturma kaygısıyla ilgili bir gönderme neden olmasın? Günümüzde yerel ve küresel söylem (retorik) çok ağdalı ve demokratik görünen ama tersine oldukça yapay bir dayatma aslında. Bunu, yazarımız sahte diyaloğa karşı sahici monoloğa dönüyor biçiminde yorumlamayın lütfen. Bunu savunacak biri değil, tersine diyalog sahtekârlığını hınzırca (bu sözcüğü yazar için daha önce de kullanmıştım) ele veriyor, yapıtının kök ironisini daha baştan mostralıyor. Beni okuru olarak işin başında ele geçiriyor böylelikle. Yoksa genelde yazınımızın hâlâ teksesli monolog olarak seyrettiğini izleyen bilir. Adını koyup, gösterip (yazarca konuşursak), biçimi buna aracı kılmaktadır cesaret. Böylece yaklaşım nesne, kütle etkisi yapabiliyor, gerçekten görünüyor. Bu noktada İbrahim Yıldırım’ın yapıtının aynı zamanda bir sav (tez) olduğunu unutmamalıyız. Kuramsal hesaplaşma boyutu genel olarak ayrımsandı mı bilmiyorum ama anlatının teknik kimi özelliklerini deneysel bir yaklaşımla sınaması onu yazınımızda özgün kılmaktadır. Bahtin’in çokseslilik kavramıyla ilgili olduğu kanısındayım. Bu ilgi tümce, bölümce, sahne düzeyinde olmasa bile tek sesin tek ses olarak yerinin, konumunun belirgin kılınmasıyla bağlantılı sanırım. (Acaba Bahtin böyle bir çokseslilik kavramı tanımladı mı?) Eğer biz bir katman (tek ses düzeyi) tanımlar, bunu açık seçikleştirir, ayıklarsak eş ya da artzamanlı diğer düzeylere (seslere) işaret ediyoruz demektir. Sorun tek sesin, boyutun çok ses, çok boyut olarak sunumundadır (ikâme).

Şimdi kurguya ilişkin ilk imlemeye dönüyorum. Hemen tüm yapıtlarında (benim okuduğum) olduğu gibi, içeriğin dışından, teknik üzerinden, içeriğe bir ka(t/r)ışma Nişantaşı Suare’de de var. Bu kez üstelik okuru kuşkuda bırakacak kerte. Metin, bir nesne olarak gelmiş, bulunmuş, kaydedilmiştir. Yazar (yine) aracıdır.

Tabii tıpkı monologda olduğu gibi anlatıcı konusunda da yazar okurunu aşkınlığa zorlamakta, kurgu üzerine düşündürmektedir. Sanki yazar, yazarlığın aracılık yanını abartıyla vurgulayarak bize bir şey söylemektedir. (Burada İbrahim Yıldırım’ın yüksek matematiğine girmek gerekir belki ama bunu yapamayacağım.)

Not’un iki yanı var. İlki mesafe, aralıkla ilgili yanı… Yazar kendi yerine ilişkin bir gönderim yapar. Bir kaydı, ufak tefek değişikliklerle aktarmaktadır. Kendisi okurdan uzak durmakta, anlatıcıya aracılık etmektedir yalnızca. Önemli olan ve sorumuz şu (yazarın genel yapıtı için sorulabilecek bir soru): Yazar neden kendi metninden uzak (mesafeli) görünmek ister?

Bir dizi yorum yapılabilir bu konuda. Yıldırım için benim yanıtım, anlatıcılığı (bir tekniği) nesneleştirmek, göstermek. Bunun yolu ilk özdeşliği (yazar anlatıcı ilişkisini) kırmak olabilir. Yazar yabancılaştırma etkisine (efekt) başvurarak, Brecht’ci epik tiyatroda olduğu gibi, okurun yerini yeniden konumlandırmasını sağlamak istiyor. Okur yapıtı yazarından ayırabilmeli. İşte bunun için bir ‘küçük araç’ tır söz konusu olan. Eğer bunu yapamazsa yazar anlatıcıya, anlatıcı karaktere, karakter okura indirgenebilir, düşebilir. Bu indirgeme (özdeşleşme) sanatçı yazarın katkısını görünmezleştirir, üzerinde düşünmemizi engeller, okuru körleştirebilir. Yazarın emeğini görmek istiyorsak yalnızca içerikle ilgili anlamlandırmayla yetinemeyiz, yetinmemeliyiz.

Tek yorumla yetinip Not’un ikinci yanına değinelim. “Çünkü roman yerleşik türler dışındaki yaklaşımlara kapısını her zaman açık tutmuştur.” Bu tümcenin hakkını gerçekten veren, romanda deneyselliği öne çıkaran sayılı yazarlarımızdan biridir Yıldırım. Romanı, tüllerini sıyırıp tapınç konusu olmaktan kurtarma yönünde önemli bir kastı var. Bu, insanın sindirim, boşaltım düzeneklerinden ibaret olduğunu söylemeye çalışmak değil kuşkusuz. Ama Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi seçilmiş, büyük sanatçı imgesini bir yazarın taşıma konusundaki kuşkusu nece alkışlansa yeridir. Ayla dağılmakta, kutsal gümbürdemekte, insan insanla (yazar okurla ya da tersi) baş başa kalmaktadır. Üzerine sağlamca basacağımız toprak (yurt) arayışından başka şey değil (tüm bunlar).

Arkasından gelen İçindekiler dizini görüşümüzü pekiştirmektedir. Hem biçim, hem içerik sıralaması olarak bilimsel bir kitap, rapor izlenimi veren bu dizin, roman beklentilerini tartışmalı kılarken, romanı yeniden romanlaştırıyor, değişik maskeler takarak romanın kapsama alanını esnetiyor. Hem bildik tür, hem her an bir gizilgüç, olanaktır (imkân) bu noktada.

Böylece geleneğin, geçmişin içinden süzülen anlatıcı meddahımız sahnede yerini alır. Neden? Günümüzde roman kabızlık mı çekiyor anlatıcı teknikleri konusunda? Hayır, oyun üzerine nice oyun kurgulandığını, cambazlık yapıldığını biliyoruz. Tüm bu tekniklerin oyuna çıkan çıkmazlarına bir karşı-oyunla meydan okumak gerekiyor. Gelenek yeni bir işlev yüklenerek, gelenekleşme eğilimini tartışmalı kılmak için kullanılıyor. Körler ülkesinde tanıdık bir araç, görülmezi görünür kılmada işlev üstlenebilir. Böylece suç, günah işlenebilir ve hakikat gel(elebil)ir.

Bunları söylememin nedeni, İbrahim Yıldırım’ın neredeyse tüm yapıtının romanda anlatım teknikleri üzerine bir deneme olduğunu düşünüyor olmam. Onun bir yazar olarak en önemli sor(g)usunun, ‘Anlatmak nedir ve nasıldır?’, olduğu kanısındayım.  Bunun için yazdığına, anlatının büyüsünün kaynağı peşinde olduğuna, bu büyünün tekniğe (anlatım tekniği) olan borcuna yazısını adamış biri ve çok iyi biliyor ki anlatının büyüsü içeriğe neredeyse sıfır borçludur. İşte yapıtı bunun kanıtı, kanıtlanmasıdır. Yine de soruyoruz: Niye, niye yapıyor bunu? Anlatı, anlatmaktan başka şey değil ve anlatı bir efsun (büyü) da değil. Bunun için.

Yazara karşı güçlendirilmiş anlatıcının (hayır, yanlış anlamaya yer yok, aslında tersi gibi görünmesine karşın yazarın güçlendirilmesi için) bu özerkliği ne sağlıyor ona bakmalı. Bir, roman (yüzlerce yılın birikimli, yetkin anlatısı) kişisel, kusurlu bir hava, eda kazanıyor. İki, anlatıcı kişi denli geçerlileşiyor, kusuru(muzu) üstlenebiliyoruz. Belki de gereken, sihirli aynalara yansıyan görüntülerimiz, eğri büğrü yansımalarımızdır.  Boyumuz kısa ama aynada yansımamız devasa. Toplumun yer altı köstebeğiyiz ama orada kafa tutuyor, gülünç olmayı göze alıyor, yamulsak da kendimiz kaldığımızı ayrımsıyoruz bir ara. Hem işte, hepimiz anlatıyoruz, anlatıcıyız ve tüm öykü(müz) budur, yani anlatmak. Dur duraksız çünkü anlatmaktan vazgeçtiğimiz anda düşe(bili)riz.

Ee, o zaman bu güncel dilin kanıksanmış, benimsenmiş yaygın söyleme biçiminin dışına bile isteye düşen, geçmişe sıkça takılan güldürücü, hatta irkilten dilini doğal, açıklayıcı mı bulacağız öyleyse? Tepkisiz mi bırakacağız. Hayır, ama sahipleneceğiz çünkü bunun geçmiş özlemiyle ilgisi olmadığını, özel bir tutumla özel bir seçim olduğunu, dayatmaya ve ele geçirilmeye direnişin biçimlerinden, hem de etkili biçimlerinden biri olduğunu söyleyeceğiz. Giderek ben de İbrahim Yıldırım özelinde bunu daha iyi anlıyorum. Mesele yalnızca bir üst(hiper)-gerçekçilik meselesi, dönem ruhunu, çağdışılığı (demodelik) yansıtmak değil, bunun da hakkını teslim etmemiz gerekse de bir yandan. Buna ters ya da karşıt yönlü yokülkecilik (ütopizm) neden demeyelim. Öyle bir yokülke ki kaynaklarını bilinmez gelecekten değil, geçmişten kotarıyor. Ve söyledik, burada yapaylık değil, yapayı yırtma niyeti var. İşte beklentinin tersine bu canlı bir dile, sahiciliğe yer açıyor okuma eylemimiz içinde. Bakıyoruz, bir kişi, kendisi gibi anlatıyor, tepki veriyor. Kendisi gibi bir kişi-anlatıcı… Takınakları olan, bir şeylere kızmış, öfkeli, içinde yaşadığı şeyden hoşnutsuz, sinirli, son gösterisini yaptığının bilincinde, duygulu, anılarına seslenmesini ve onları çağırmasını bilen, manyetik kutuplarına sadık, sahne açan ve birazdan kapatacak olan, sesi bir hoş sada olarak kalacak, bize kıssadan hisse, gereken dersi alalım diye üşenmeden çırpınan biri. Gülünç çabasına hayran olmamak, saygı duymamak olanaksız, en çok da gülüncü bu taşıma edasına, havasına…

Soruyorum, (insan) onur(u) nasıl savunulur başka?

Evet, altbaşlık monologdan söz ediyor ama önümüze tekdüze, tek renk, tek sesli bir anlatı değil gelen. Kırılgan, inişli çıkışlı, vurgulu, duygu yüklü, tepkili bir çağıltı… Sahici, çok da somut bir şey… Çünkü anlatıcının dilinden anlatanı şaşırtıcı bir biçimde kurabiliyoruz kafamızda. Eh, bir yazar buna yeltendiyse, dilden, söylemeden karakter üretmeyi okuruna (okur becerisine) bırakıyorsa arkasında epey bir şeyler biriktirmiş demektir. Az şey değildir bu. Bütün bunları söylüyoruz ama kılavuzumuz, yazarın derdi gerçekte. Sahi yazarımızın derdi nedir ve yukarıdaki imlemelerim bu derdin neresine, ne denli dokunabildi (bilemiyorum)?

Bir ara özet gerekiyorsa, yazarın derdi için şunu söyleyebilirim: O, kurgu (sanat) nedir, sorusunun peşine düşmüş biridir ve bu arayış yer yer kendi kuyruğunun peşine düşen kedi, köpek çağrışımı yapsa da yanılmamalıyız. Bu yazar arayışı kendimizi ötelememize fırsattır, aşkınlık olanağıdır. Sanat nasıl olanaklaşır (imkânlaşır) ve insan edimi içinde ayrıcalığının kaynağı nedir?

Bu sorular dursun bir kenarda, yanıt da gerekmiyor aslında, hiç değilse tam bir yanıt olanaksız şimdilik (kendi adıma). Ben İbrahim Yıldırım’ın yazı kavrayışına bağlı zaman ve uzamla (mekân) yüzleşme hallerine değinmek istiyorum. Faylarla kırılmış, kaymış yaşam(lar) matematiksel bir kurgu ve denklemler, eşitlikler içerisinde hakikate doğru yol alıyor roman boyunca. Gevşek, rastlantısal anlatımların ilmeklenmesinde incelikli, kırıkların arasında yüze vuran görüntüler, fotografilerle kurulan bir tin var. Bu tin zamanın, uzamın tini… Bunu ortaya çıkarmanın akla seza yollarını bulup buluşturan yazar, yöntemsel (metodolojik) bir tutum uygulamaktadır. Bir kültür tarihi araştırmasına dayalı dönemsel ikonların (gösterge, simge) evrilen zaman içerisinde yüklendikleri mitlerin kaynağında kalıplaşmış eyleme biçimlerinin olduğunu iyi bilen ve bu yönde kişisel deneyimlerin de yaşı gereği sahibi olan (İstanbul’daki değişim için aşağı yukarı yeterli bir süre) Yıldırım, kişisel tarihle yerel (mahalle) ve kentsel tarihi (üç zamanı, belki daha çoğunu) biniştiriyor. Zaman ve uzam birçok nesne, eylem, tip, sesleniş, jest, toplumsal motif vb. üzerinden somutlaştırılıyor ve bu yansımalardan kolaylıkla, heyecan duyularak genelleştirilebilir bir zaman algısı, ama daha çok duygusu yükseltiliyor. Ortaya çıkan zaman kendi kadar öncesine ve sonrasına da göndermeli bir zamandır. Somut bir basınç yapar okur üzerinde. Belki çok çapraşık, çelişkili bir dile başvurdum ve derdimi doğru anlatamadım. Yinelemek istiyorum. Sıradışı zaman/uzam kırıklarının olağanüstü (çarpık) görüntülerinde (sahne), yansımalarında hakikat olanca gizilgüç taşıyan anları, komiğin ciddiyetle burucu biçimde örgülendiği epifanileri ile güçlü bir hava, akım oluşturuyor. Kitabın içinden gelen rüzgârın esintisiyle zamanın ve onunla birlikte uzamın kokusunu alıyoruz. Öyle ki komiğin hakikati, acının, hüznün, bilumum gerçeğin hakikati olup çıkıyor. Olmazın içinden olan (oradaki) zaman ve uzam oluyor. Çıkageliyor. Saf, saltık, kesin (net) gülüşün, kederin vb. olanaksız olduğu, bunların tümünün bir arada, iç içe, eşanlı yaşantılandığı bir zamanın (uzamın) ve her zamanın (uzamın) öyküsü çıkıyor ortalığa. Kırıklardan uç veriyor öykü ve hakikati. Dikkatli okur Nişantaşı Suare’de gülmece tonunu ima ettiğimi anlayacaktır, buruk, hüzünlü, yer yer yıkıcı.

Tam bu noktada toplumdan bireye geçenle bireyden topluma geçen (karşılıklı yükleme, şarj) ilişkisinin hakikati su yüzüne çıkarabilecek denge noktasını konu yapmalıyız. Çünkü zaman (/uzam) toplumun ve bireyin özellikle imgeleştiği kırıklar içinde ancak böyle bir somut yaşam etkisi yaratabilir. Bu kırıkları işte, toplumu bireye, bireyi topluma, imgeleşmiş, bugün gelinen noktada çoktan simgeleşmiş olarak yansıtabilen güçte anlatılar az bulunur türden (nadirat) şeylerdir. Yıldırım’ın poetikası böyle bir işçiliğe, uygulamaya dayanıyor diyeceğim. Bir tür saflık, çocuksu, naif bir imge çıkabilir böyle sıra dışı bir ortam içinden. Olan da budur? Komik bu nedenle bunca hüzünlü, yitimle yaşantılanan bir şeydir (okur açısından). Tarih (t/c)ini anın (zaman) eğreti duygusunda yankılanıyor ya da tersi, tarih yeniden ve yalınca, komik biçimde zorlanıyor. Tarih ciddileştikçe an komikleşir ve an baskın, egemen öğeye dönüştükçe tarih karikatürleşebilir ya da en azından bir kalıba (şablon) dönüşebilir. Okurun iki zaman duygusu, algısı arasında geçişleri kolay ve hızlı, üstelik tutarlı da olur. Bu konunun Orhan Pamuk (Masumiyet Müzesi, 2008) ile sınanması, karşılaştırılması gerekir. Orada an (şimdi, bugün) tarihle her iki yönlü olarak çelişmez ve hakikat (sahicilik) bu nedenle çıkmaz. Yazar da böyle bir derdi olmadığını her fırsatta gösterir. Zaman bu iki boyutuyla eşbiçimli tanımlanır ve buradan çıksa çıksa hakikat değil, Amerikan çizgi romanları (serial) çıkar. Bunun ayrıca eski Yeşilçam filmleriyle bağlantısını kuracak zamanım olsun isterdim.

Eklemem gereken bir şey daha var konuyla ilgili. Toplumsal davranışın (jest) bireysel davranışa geçişi, aktarılışından doğan akım bir hava (atmosfer) oluşturuyor, iliklerimize değin duyumsadığımız, içimize işleyen minör tonda bir hava bu. Sorun toplumsal davranış kalıbını çıkarmakta. Bu kalıp solunan bir hava için zorunlu. Terzilik bir tür…

[Bir ara açıklama: Şunun ayrımındayım. Bu savımı diğer yazarlarımız örneği üzerinden (yani kırıklara yatırım yapan) karşılaştırmalı olarak güçlendirmeliyim. Bunu yapacak durumda değilim yazık ki…]

Cinli (tinli) zaman kırışık, karanlık su yüzeyi, bir duygusal anlatı(cı) katmanı olarak dünyanın katmanları arasına işliyor, sızıyor, bir antropolojik düzey olarak. Bu nedenle bir kez daha altını çizmek istiyorum; Yıldırım anlatıları (yetkinlik düzeyleri apayrı bir konu, herhangi bir şey söyleyemiyorum bu aşamada) ekinsel insanbilimi (kültürel antropoloji) çalışması ya da toplumsal kazıbilimi olarak okunabilir. Acaba budalaca ileri gidip bir tür (gizli) unanimizmden söz edebilir miyim bilmiyorum. Böyle bir örneği Sulhi Dölek’in son yapıtında güçlü bir biçimde gözlemlemiştim (Küçük Günahlar Sokağı, 2005).

Eğretiliğin kaynağı ne, diye sorulabilir. Zaman, insan, vb. genel ulamlar (kategori) yansızdır bu konuda. Yaklaşım biçimi, yöntem de. Bizim ya da bize özgü öykümüz desek ne söylemiş oluruz? Toplumun kendini yeniden üretme biçiminde, zamanın bu ülkenin kent tarihinde kırışması, savrulması, zigzaklanması ile ilgisi olmalı bu eğretiliğin, yani özgüllükle. Çünkü eğretilik derken söylemek istediğimiz şey öngörememek, bir şeyi bekleyememek, beklenmedikliği (sürprizli oluşu) neredeyse yazgılaşmış bulmak, vb. türünden şeyler. Yani yukarıda kırılma derken somutlaştırmaya çalıştığım şey… Karikatür olarak kendini bulan, kavrayan, yerinden oynamış toplumda, bu karikatürün klasizmde değil çağcıl zamanlarda büründüğü biçim ve rolü tartışmayı bir yana bırakırsak, eğretilik dilin ve anlatımın (ifade) kendisi olur. Yaşam sahnede oyunlaşır, oynanır gibi yaşanır ya da tersi. Hayır, bu gerçek olamaz, diye basarız çığlığı ama hakikat olsa olsa budur, der öte yandan içimizin aklı selimi… 

Cin mahalleyi ayartmış, ayağa kaldırmış, itfaiye ya da cankurtaran siren sesleriyle yaygara kopararak fink atmaktadır sokaklar boyunca. Cinli, eserikli mahalle, semt, vb. sıradışı bir anlatıdır, Nişantaşı’dır, İstanbul’dur. Herkes içinde bir delilik tonu, perdesi taşır orada (o zaman). Mahallede yaşam bir de bu perde (oktav) üzerinden bireşimlenir. Soru: Sanatçı (meddah, yazar) cin midir ki? Bizi cincarpmışa dönüştürmeyen yapıt yapıt mı sahiden?

Uç ucunu, eksi artısını, dişi erkeğini, kuzey güneyini şaşırır böylesi bir durumda (Emir Kusturica’nın dünyası sanki başka şeydi), bir yanlışlıklar güldürüsüdür (komedya) gider. Balzac’ı dürten şey neydi Allahaşkına? Ya Shakespeare’i?.. Bu uymazlıklar, bu açıkta kalmalar, sapkınlıklar, zıvanasızlıklar da bir halıyı dokur, onun da bir yaşam alanı oluşur. Bakarsanız, dayandığı gerecin olağan yaşamın gerecinden ayrımı yoktur. Birşeyler kaysa da kayan şeyler öyküsüz kalmazlar. İlginç bir biçimde bu bile yaşam içredir ve eninde sonunda yaşadığımız şey (her ne ise) çıkar ortaya. Eninde sonunda… Özelliği, görünürlük olanağıdır (imkân). Belki görünebilmektir. Şu yanlışlıklar anlatısının insanlık tarihinde rolünü anlayabilmek, çalışabilmek isterdim. Öğretici olurdu. Has yapıt, bir anlamda yanlışlıklar güldürüsüdür, diyebiliriz belki (yanlışlıkla?) Romandan bu konuda örnekler vermeye eriniyor, üşeniyorum açıkçası. Kusuruma bakılmaya… Okuyan görecek. Hatta fazlası. Tarihimizi de bir komedya olarak okumayı bir denesek mi acaba? Ne iyi olur.

Dönersek, anlatılmış(ın) imgesi diye bir kavramı birazcık daha yontmamız gerektiğini söyleyebiliriz. Belki yineleme olacak. İbrahim Yıldırım için söylenmişlik, aktarılmışlık özel bir anlam taşıyor. Aktarılmayı (metafor) bir değişmeceye dönüştürüyor. Buna bağlı olarak efemera bir teknik olarak gündemine giriyor. (Ayrıntılara girmeyeceğim.) Ayracasız hemen her nesne (türü ne olursa olsun) bir gizilgücü, çiftanlamlılığı taşır içinde. Her nesne iki ayrı, hatta karşıt öykünün (yaşamın) birimi, parçası, yapıtaşı olabilir. Yazarın bize (biz okurlara) aktarımla taşıdığı duygudur önemli olan. Niyetidir. Kusursuz yapı konusunda taşıdığı kuşku (oranı) onu komiğe oranlı biçimde bağlar. Eğretilik görüsüyle ilgilidir bu bir bakıma. İleri gideceğim, anlatılmaya (bir şeyi) değer bulmakla ilgilidir. Geleneksel canlı anlatım/aktarım biçimlerine sadakati de tüm bunlarla doğrudan ilişkilidir. Ben yazarın dünya görüşüne en yakın (günberi, perihel) nokta olarak görüyorum bunu. Yaşamak hakkında, insan hakkında anlatmak üzerinden bir genelleme yaptığı kanısındayım. Ya da doğanın uzam ve zamanı içinde, tam ortasına bir anlatı oyuğu açarak tarihleşiyor, aslında insanlaşıyoruz. Sanat aşağı yukarı bu(dur): Zamanın içine açılan oyuk… İbrahim Yıldırım’da yeni ya da değişik olan şey ise, tam da bunu (aktarmayı) göstermek, görünür kılmak. Tekniği, uygulamayı sanatın konusu yapmak, öyleyse gerçeğimize (hakikate) biraz daha yaklaşmak… Bu oyuk (Bir Köpeğin Araştırmaları, Kafka) sürdükçe sanat (güzellik, estetik) kaygumuz dinmeyecek. O hep kavuşamamanın, yokluğun, dilsizliğin öyküsü olarak kalacak. Bir aramanın, yöntemin kendisi olarak... Felsefeyi gizli, görünmez güzel(lik) kılan başka ne olabilirdi? Sanatsa nesnelerle iş görecektir, hep ve yorulmazca, ısrarla bir nesnenin yerine ya da önüne ötekini koyacak, koyacak ve yine koyacaktır. Antropolojik olarak sorun ne mi? Her zaman olması gerekenden daha az yaşıyor olmak. İşte sorunun ve güzelliğin kaynağı bu, hüznün ve komiğin de…

Öyleyse yapıt; yitirmenin, yenilginin bitmeyecek öyküsüdür ama neden özkıyımı (intihar) denemiyoruz sorusu anlamlı bir soru olabilirdi bu noktada. Bunu yanıtlamakta zorlanmayacağımı düşünüyorum. Yanıt kolay: Umut. Zamanın ve uzamın bir yerinde bulmak, durmak, dinlenmek, hatta ölmek umudu… Tuhaf değil mi, umudu tümleyen kavramın onun yokluğu, yani ölüm oluşu. Etik açıdan Nişantaşı Suare’den çıkaracağımız yargı bu: Zamanın (/uzamın) nesnelerle, onlar üzerinden görünür kılınması kaçınılmazdır (ve İbrahim Yıldırım özelinde doğrudan bu işleyişi görünür kılmak) ama asla yetmeyecek(tir). Aşk işte filmin ilk yarısında, kaçınılmazın içindedir. Unutmayalım.