okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

s

Ingeborg Backmann (1926-1973)
Malina

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı 
2014


ÖTEKİ OKUMA:

“Yaşamın, kıyısında gezindiğiniz soruları yeterince (!) derinlemesine irdelemediğinizi fark edip önünüze doğru yaşanacak tüm yıllara eşlik edecek bir olay aracılığıyla sizi can yakıcı, yaman bir içtenliğe davet ettiği yaşımda karşılaştım Malina’yla.

Sonra iki kez daha okudum, başucumdan hiç ayırmadığımı söylemekse gereksiz belki de.

Bir insan yaşamı boyunca kendisine eşlik edeceğini sezdiği bir kitabı kime önerebilir ya da kendi okumasının izleriyle birlikte kime armağan edebilir? Bu umuttur ki beni, bu yazıya önemsiz olacağını bilsem de küçük bir katkıda bulunma çabasına yöneltti. İşin aslı, Malina’yı, bu yazının yazarına armağan ederken, bir yazıyla yankılanmayı beklemiyordum. Yazıyı okuduğumdaysa kitabın onulmaz (gibi görünen) umutsuzluğundan bir umut, bir vaat, bir varoluş gerekçesi çıkarabilmenin tek yolunun birbirimize “insan insana” katkıda bulunmak olduğunu düşündüm. Bu nedenle dördüncü kez okudum; bu okumanın diğerlerinden farkı Malina’nın neden bugüne dek eşlikçim olduğu ve bundan sonra da olacağı yönündeki önsezimi anlamaya çalışmaktı.

Birkaç başlık / kavram yardımıma koştu: Bugün, İnsan Kendini Nasıl Yitirmez, Geçmiş ve Bizi Belirleme Gücü. Bunların her biri hakkında yazabilecek yeteneğim yok ne yazık ki; bu başlıklar ama yaşamımın temel soruları ve aynı zamanda dayanakları. Umutsuz (gibi görünen) Malina’nın Ben’i, bana, bu ve benzer sorularımı, dayanaklarımı anımsatmakta ve her okumadan ya da kitabı şöyle bir karıştırmak gereksinimiyle elime alışımla ya da yalnızca kitabın varlığını hissedişimle, avucuma görünmez bir anahtar bırakmakta: Uçup giden nergis kokusu, toprağın anında emdiği yağmur damlaları, sevilenin eli gibi “az önce buradaydı.”

Bachmann – bence – “İçinize bakın” diyor; bedeli duvardaki çatlaktan geçerek orada kalmak olsa bile. Ama çatlak aslında ve belki de aynı zamanda göze alabilmenin muştucusu: En az bir kez yitmeden bulamayacaksın. Hakikate – eğer varsa – yaklaşabilmek; kendimize karşı giderek daha içten, daha yalın olmamızı, sahteliklerimizle hesaplaşmamızı sağlayacak yolları bulmamızla olası. Bunu yapmayı, olmayan bir Yarın’a erteleyenlerin Bugün’ün yakıcılığını duyumsamaları, dolayısıyla kendi hakikatlerine yaklaşmalarıysa olanaksız.

Bugün’e inanan Bachmann bana, hesaplaşma bitmedikçe umudun da bitmeyeceğini fısıldıyor.

Benim gibi, kaybın labirentlerinde oyalanma, hatta avunma eğilimindeki birisinin Bachmann’ı yanından ayıramamasının akla daha yatkın bir açıklaması olabilir mi?


Yıllara, yaşlara, kayıplara tanıklık eden bir kitabı tutup bir taşı, bir ağacı, bir bulutu gösterircesine birisine verebilmek umudun tanımı olabilir (mi?). Öyleyse, duvardaki çatlağa olanca dikkatimi vermeyi sürdürmeliyim ve bu yazının sahibine Malina’nın içimdeki yeri bulmasına aracılık ettiği, dayanışma cesareti gösterdiği için teşekkür etmeliyim.(Ocak 2015)

Bu yazı, roman ve onun yazarı hakkında değil, romanın kişisel oku(n)malarından biri hakkında olacak, yani okumanın okuması olacak… Bakalım, aradan bir başkasının okumasını katman olarak sıyırıp alabilecek, ötekinin okumasından bir anlam çıkarabilecek miyim? Denemeye değer göründü bana.

[Tin serim(lemes)i. Çöküntülü (depressif) aşırı duygusal ataklardan mı söz etmeliyiz?]

1926 Avusturya doğumlu, 73’de Roma’da evinde çıkan yangında ölen, Heidegger uzmanı, güzellikbilimci (estet) ve şair Bachmann, tinini serimliyor Malina’nın sayfaları boyunca. Üç bölümle çatmış yapıtını. İvan’la Mutluluk. Üçüncü Adam. Son Şeyler Üzerine. Kişilerin tanıtıldığı giriş bölümü, bir kurgunun oynak, güvensiz zemininde yürüyeceğimizi anıştırıyor yeterince. Kişiler şunlardır (İvan, Bela/Andras, Malina, Ben), yer budur (‘Viyana’), zaman ‘Bugün’. Bugünden kim söz edebilir ki? Bachmann böyle soruyor. İlk okur izlenimim; anlatının dağınık, tutarsız, çözülmüş, kendini toplayacak birine gereksinimli içdökü(ş) metni olduğu yönünde. Sona doğru izlenimim, dağınık görüntülü ama öngörülmüş, tasarlanmış kurguyla karşı karşıya olduğum yönünde dönüşüyor. Kitap okundukça (sanki) romanlaşıyor. (Ne demek istiyorum?)

*

Elimde aynı çevirinin iki baskısı var. B/F/S yayınlarında 1987’de yapılmış ikinci basım, 2012’de Yapı Kredi Yayınları’nda yapılmış beşinci basım. Her iki baskı da değişik zamanlarda (1990-23 yaş ve 2014-47 yaş) aynı kişice okunmuş (O-kur), kitaplara not alınmış, im konulmuş, sayfaları kıvrılmıştır.

*

Genç A. (Yani bu metinde O), Bachmann’ın şu sözünün alnını çizmiş yıldızlı imle: “Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar, iki insan arasındaki ilişkide başlar…” (BFS 9) “Aşk bir sanat yapıtıdır,” sözünün altı da yıldız imi eşliğinde çizilmiş, bu kez kırmızı kalemle. (BFS 10) Bunlar çevirmenin (Ahmet Cemal)  önsözünden. Sayfa başına düşülmüş bir not: ‘bireyleşilmeden toplumsallaşabilmek.’ (BFS 10)

*

Kişiler.

23 yaşındaki Okur (O) “bugün’ü ancak delicesine bir korkuyla ve koşarcasına yaşayabilenBen’in söylediklerini mavi, kırmızı renklerde çiziyor. Yaşı ikiye katlandığında düşüncesi daha yatışmış olmakla birlikte pek de değişmemiş gibi. Tükenmez mavi kalemle altı çizilen tümce: “Çünkü Bugün sözcüğünü kullanma hakkının aslında yalnızca kendini öldürmek isteyenlere ait olması gerekir.” (YK 16) Bachmann için Bugün’e katlanılamaz. Patolojik bir gerilim ortamıdır Bugün. Baş etmesi olanaksızdır Ben’in Bugün’le. (Çünkü seçmek, karar vermek, irade gerektirir.) (YK 17) Genç ve yaşlı O da aynı eşikte, yerde mi durmaktadır? Onun için de Bugün yapılabilecek biricik şey, ölmek midir?

ivan’la mutluluk

Dur, diyorum kendime. Bu okuma olanaksız. Okumayı okumak, kendi başına güç ve yorucu zaten… Ama buradaki okumanın bir özelliği var işimi daha da zorlaştıran. Okumasını yapmak istediğim okur da bir Bachmann’gil. Bachmann nasıl yazdıysa o da öyle okuyan biri. Bu durumda iki bilinmeyenli çözümsüz bir denklemle (Sokal’i çıldırtmak pahasına iki kez kırılan ve doğrusal olmayan bir denklem diyeceğim saçmalayarak) karşı karşıyayım. Bachmann okumanın kendi, sorunlu. (Ortak kanı, neredeyse…)

Öyleyse yukarıdaki ikincil okumamı bırakıyorum. Yalnızca benden önceki ve burada okumaya çalıştığım okumayı, iki (aslında üç) okuma üzerinden kısaca betimlemekle yetinecek, kendi (ard-)okumama geçeceğim.

23 yaş okumasında (1990) kıvrık sayfa az ama mavi, kırmızı çizgilerle, çarpılar ve yıldızlarla, isparmozlu bir kazı sözkonusu. ‘Bugün’le ilgili Bachmann yargısı Okuru (O) daha başında silkelemiş. Bugünden söz edecek kişi kendini öldürmek isteyen kişi olabilir ancak. Bir dil atağı mı? İlerledikçe görülecek belki. Kırmızı L profil (ayraç) içine alınmış metin O’nun hangi duygusal tepkisini karşılıyor acaba? Ve hangi düzeyde? Malina’yla ilişki bir düşten ibaret (kaldı) (22) Malina’yı istiyor ve bilmek istediği her şey Malina’dan gelmeli Ben’e. (23) Oysa Malina için gerekli değildir Ben… Onun açığa kavuşturmak zorunda olduğu hiçbir şey yok. (27) O (Okur), “insanlar arasına ilk düşmeden” söz eden satırları köşeli ayraç içine almış... “Al bakalım!” (29) İlk tokat... :İnsanlar arasına düşmek…

Suda gezinen müzik.’ (31) Bu deyişi sayfa başına eliyle aktarmış O. Venedik’tir, sözünü ettiği Bachmann’ın.

Çünkü nefesini tutuyor, zamanı durduruyor, telefon ediyor, sigara içiyor ve bekliyor (Ben) (34). O(kur) buraya not düşmüş: “Zamanı durdurmak hiç de pasif bir tutum değil. Elimizden birlikteliği durdurarak yaşamaktan başka ne gelir ki? Bu akışa aynı anda, hem durarak, hem gelişerek karşı çıkabiliriz.” 34, 35. sayfalarda yükselen bir okur duygulanımı; köşelemeler, ünlemler, yıldız imleriyle kendini dışavuruyor. Sanki Bachmann gibi, okur da, “hatırlamıyor, hatırlamıyor…” (37)

6 Şubat ’90. Kurşun kalemin altını çizdiği yarım tümce: “Bir aşağılamanın sonucunda bana yabancılaşmış olan bedenimle…” (40) Az şeyler söyleyen ve çok susan ama hâlâ çok konuştuğunu (52) düşünen kim(dir)?

Filim (61) sözcüğünden ikinci i’yi silen mavi tükenmez.

İvan; neden ağlamamalıymışsın, ağla, ağlayabildiğin kadar, diye yatıştırırken kime sesleniyor? Ben’e mi, O’na mı? (76)

*

Bachmann konuşuyor. Sesi kırık dökük, üzgün, ıslak, sonuna dek umutsuz bir ses… Kendi dilinde, kararsızlıkla, bozgun duygusuyla yüklü, yaralı, kopuk kopuk; “Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna ‘bir gün gelecek’ diyorum. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam artık yazamam,” diyor. Sözcükleri, sesi; bir duvara çarpıp dökülür ya da hep yeniden aşılması gereken korkunç bir engele doğru umarsızca atak yaparmış, sanki kuşatılmış da ölümcül kuşatılmışlığını yarmak için umutsuz, evet bir kez daha sonuna dek umutsuz bir çıkışı denemek zorundaymış gibi… Evet, zorundaymış gibi… Bu sese göre yaşamak; ağır, taşınmaz bir yük, ölmekten daha zor, ama buna yargılıyız, yaşamanın tutsağıyız, bitmeyen can cekişmeye, soluk soluğa dinmek bilmeyen savaşlara, her şey yitirilmiş ve özlemsiz kalınmış, özlenebilecek küçücük bir varlıktan bile yoksun kalınmış, yine de herkes gittikten sonra yaşıyor kalmaya... Düşünceler, duygular teselliden yoksundur, yürekten gelen acı, bir olaya değil olmaya ilintili kök acıyla paramparçadır. Ses, kıyısız kalmış bir ses, ötede, boşlukta kalmış, hiçlikle başbaşa, burada değil burası olmayan bir yerde yapayalnız, kimsesiz, hiç kimsenin düşünde artık yer almayacak, bırakılmış bir ses. Bu ses ürpertiyor. Bu ses etimizi sıyırıp alıyor kemiklerimiz üzerinden. Kemiklerimiz çırılçıplak kalıyor kışın ortasında, ayazda. Sonu alınmaz, gemlenemez bir üşümeye yakalanıyoruz. Onu dinlemeye, duymaya dayanamıyoruz. Dinlemek, katlanmak olanaksız bu sese... Taşıdığı nedensiz, başıboş, avuntusuz kederi, daha ilk hecesinde insanı yerle bir ediyor, dağıtıyor ve donduruyor tüm anlama girişimlerimizi.

-Hüzünlü, ağlamaklı gibi, diyeceklerini sanki zorlukla toparlıyor. Ne dediğini anlamasan da insana değen bir ses…

-Sanki bu tümceler aklına geldiği anda dudaklarından dökülüvermiş gibi, sesi. Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Yok.

-İnsan sarsılıyor…Ama özellikle buradaki seste saltık, iyileşmez bir umutsuzluk, umudu dışarıda bırakmış sınırsız bir keder var.

Bachmann konuşuyor:

Merten vom Angeklagten vom roten Teppich keinen Gedanken haben ohne den Vorstellung von Helmut Budke Stimmlagen eine utopische Welt in der Call ist gut heilen Welt manche der alte Netzen werden überhaupt daran Burton Welten warum bekommt rund elf Prozent der Abschwung nicht haelt dieses Alltags ganz anderer Druck setzen denn was wir haben ist nicht ich glaube wirklich an etwas und das mannliche Eintracht wird kommen mit eines Tages bittet es kommen ja wahrscheinlich wird nicht kommen man ist nur selten versteckt für zu viel daraus viereinhalb Bizet immer zerstört es wird nicht kommen und trotzdem glaube ich kann Wenn ich nicht daran glauben kann kann ich auch nicht mehr schreiben 

*

Malina kendine kusursuz egemenliği, hiçbir zaman aksamayan güveniyle bana işkence eder.” (BSF, 88) Malina’yı aldatan kim, Ben mi, O(kur) mu? Mavi, kırmızı sayfa kenarında soru imleri: İvan ve Ben. Öğrenmeyi yadsıyarak Tanrı’nın istediği yeni türü üretmek, O’nu düşündürüyor. (O=Okur.) Ve sayfalar sonra yalnız kalmış bir mavi çizgili vurgu: “tam unutulmak için yaratılmış bir yüzü var.” (113) Unutulmak için yaratılmış yüz, kimin yüzüdür? Ya o, “yararlı ya da zararlı konumuna girmeyecek kimse.” (119) “Bir gün gelecek, insanlar özgür olacaklar, bütün insanlar özgür olacaklar, kendi özgürlük kavramları karşısında da özgür olacaklar. Bu, daha büyük bir özgürlük olacak, ölçüsüz, ve bütün bir yaşam boyunca sürecek…” (119)

“İvan ve ben: bir noktada birleşen dünya.

Malina ve ben, ikimiz bir olduğumuz için: aykırılaşan dünya.” (124)

Soru imleri artıyor. O’nun usuna yatmayan şeyler var. İvan’a eskisi kadar egemen olmayı istemiyor Ben. Düşündürücü. (128) “İçimde asla uzlaşmaya yanaşmamış olan bir başkası var.” (138) Var mı? Öyle mi? Sahiden, ayrılma isteği olmadıkça hiçbir ayrılma gerçekleşmez mi? (142) “Karanlık bir öyküyüm.” (163) Karanlık bir öyküyüm.

Kendimsizlikle yaşamak. (168) Yankılanan ses. Kendim: Olmayan ülke…

Viyana susmakta.” (169)

*

üçüncü adam

Malina her şeyi sormalı. Bilmeli.

Burası, öldürülmüş kız çocukların mezarlığıdır.” (171)

“…çünkü benden sonra artık hiçbir şey gelmeyecek.” (189) Onu (İvan) yaşamından çok sevecek ama Malina (derli toplu) tutacak Ben’i. (190) Alıntısız, imsiz sayfalar ve : “Yaşayacak bir Niçin’i bulunan, hemen tüm Nasıl’lara dayanabilir.

” (209) Altçizgi, yıldız ve kıvrık sayfa kulağı.

*

son şeyler üzerine

“...o günün verdiği bıkkınlıktan, ya da bir sonraki gün karşısında duyulan tiksintiden ötürü insanların birbirleriyle yatabilecekleri veya bitkin düşene değin dansedebilecekleri düşünülebilir.” (249) Doğru mu? O ve O: “Öyle sanıyorum ki şu yeryüzünde yaralanmış olanlar, kimi zaman başka yaralılara böyle seslenirler ve sonra bir yerlerde yaşamaya devam ederler, tıpkı benim de, düşünülebilecek tüm yaraları almış olarak, bir yerlerde yaşamaya devam edişi gibi.” (255) Kadın bunları (neleri?) düşünmek zorundadır. İtiraz (mı) var.(260)

Bu O’nun çizgisi mi? (269) Küçük dalgacıklarla ilerleyen kurşun kalem çizgisi. 272. sayfada 2.okuma notu var. Demek bu kitap (BFS) ikinci kez okunmuş… 281.sayfanın başında birkaç klasik müzik bestesi not düşülmüş: Peer Gynt-Grieg, vb. 2.okumadan kurşun kalemle çizili tümce: “Tümüyle sahteydim. (…) Ama en başta bu sahtekârlığın ortadan kaldırılması gerekiyordu.” (285) Bu alıntının okuma zamanlarıyla, zamanla bir ilgisi var mı? İkinci O, başka biri mi?

Güzel olan… bir insan tanıdım (Kim kimi tanıdı?) (…)ben de en sonunda tek bir kez, İvan sayesinde, güzel olabildim.” (291) Ben için İvan, ya O için kim(dir) iki okuma arasındaki? Neşenin gerçek neşe olmasını dileyebilen biri (yine de). (295) İnsan ne zaman kendinden kurtulacak? (297) Veda eden mutluluğu kim uzatabilir?

Cinayetti.” (322)

***

O üçüncü kez okuyor. İlk okuma üzerinden 24 yıl geçti neredeyse. Bachmann’ın yanarak öldüğü yaştadır (47) O, üçüncü Malina okumasını yaparken.  Okumuyor, bakıyoruz.

Çünkü Bugün sözcüğünü kullanma hakkının aslında yalnızca kendini öldürmek isteyenlere ait olması gerekir.” (16)
Sonra sessizlik. Derin, düşünceli, izsiz, imsiz okunmuş sayfalar ve sayfalar.

ivan’la mutluluk

Çürümeye, yaşama ve ölüme karşı direnmenin altı çizilmiştir. (34)

Birbirimize götüren yol.” (37)

Koruyucu madde biriktiriyor (Ben ve O), yeniden güldürülmeyi somutlaştırıyorlar. (38) Yabancılaşmış beden… Çünkü hasta bir dünya… (39)

Ben, İvan’da yaşıyor, sonrasında değil. (47)

Kıvrık kulak: “Ümit etmeyi, dilenmeyi kesmiyorum; sonra bir cümle duyduğumu sanmayı; öyle bir cümle ki, yalnızca yorgunluktan kaynaklanmamış, dünyada beni güvence altına alan bir cümle. (…) Tek bir cümle, artık kendisine olan olmuş insana güvence vermeye yeter mi ki? Bu dünyadan olmayan bir güvence gerek.” (71) Böyle bir tümcenin peşine düşen kim? Bachmann? Ben? O?

Ben, bir kitabı okumada ısrarı, iş gibi anlıyor. “İnsan ya hiç okumamalı, ya da gerçek anlamda okuyabilmeli…” (89) Okuma hısımlığına dikkat. O’nun okuması, bu…

Zaten “dil, ceza demektir” (92) Her üçü için de öyledir.

Bir kırık kulak daha: “Bana bir portakal suyu hazırlayacak ve kahve yapacak. Bütün bir yaşamın varlığı, şart değil. Bütün yaşam, bu...” (114)

Bir daha: “Korkudan boğuluyorum, bir şey yitirmekten korkuyorum, henüz yitirecek bir şeyim var daha, her şeyi yitirebilirim (…) Ama bir zaman geldiğinde, bütün bu günlerin boşa harcandığını korkunç biçimde duyumsayacağımı bilmek (…) bu günleri böyle geçirmekte olduğum için bir dehşet çığlığı atacağımı bilmek…” (154) O(kur) da böyle korkuyor, boğuluyor.

Kendimsizlik, sayfayı katlamış. (157)

üçüncü adam

Üç kurşun kalem çizgisi kanırtmış: “Tanrı, bir temsilin adı.” (166)

Çünkü artık bir şey yapamaz olduğumda, çay yapmak yine de bir iş oluyor.” (176) Yaşamım iyi kalsın diye. Ben’in yaşamı, O’nun yaşamı…

Nasıl geldim ben buraya?” (188) O nasıl geldi buraya?

Ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.” (196) O’nun altında kaldığı çığı yuvarlayan kimdi? “Yaşayacak bir niçin’i bulunan, hemen hemen tüm Nasıllara dayanabilir.” (196)

Kırık: “Ben çok acı çektim, artık hiçbir şey bilmiyorum, hiçbir şey itiraf etmiyorum.” (203)

Bir kırık daha: “Birlikte yaşanır, o kadar.” (211)

son şeyler üzerine

Kırık kulak: “…adına toplum denen maskeli baloda boy gösterebilirim, ama gelmeyebilirim de; engeli çıkmış biri gibi, ya da kendine maske yapmayı unutmuş, ihmali yüzünden kostümünü artık bulamayan ve bundan ötürü de günün birinde artık davet edilmeyen biri gibi. (…) Bana henüz yabancı olmayan bir ev kapısı önünde durduğumda, aklıma son anda kapıda yanılmış ya da günü saati şaşırmış olabileceğim geliyor.” (227)

“…boş ya da yağmalanmış bir gün…” (231) kırılmaya neden olmuş yine.

Çizgisiz düşmüş (kırık) kulaklar. (244, 253)

Bir yıldızlı ve kuşkulu kulak: Birini, olmayan bir yeni yaşam için arındırmaya kalkışmalı mı? (256)

Yaşamak, seninle (Malina) okunan hiçbir şeyi unutmamak demek. (263)

Kırık yüzleşme: Hiç. Önceleri hiçbir şey... Sonra yılların tasfiyesi… Başardığı (!) bu Ben’in… Ama yıkımın gerektirdiği gücü de yoktur. Bunca öteberinin, sahtekârlığın ortadan kaldırılması gerekiyor (…) “Meğer ne kadar yanılmışım.” (269) Sahtekârlığa katlanamayan O, başarabildi mi peki,  dünyanın öteberisini ortadan kaldırmayı?

Güzelliği gördüm.” (274) Tek başına bu Ben’e yetiyor. Ya O’na?

Kendimi ağır ağır iyileştirdim (…) Ama neye yaradı bu yol?” (278) “Hiçbir şeyi değiştiremezsin?” (279) “Artık yanlış ayrımların yapılmadığı, yanlış yere korkulmadığı ve acı çekilmediği, insanın anlamsız bir biçimde kendi düşüncelerine gömülüp kalmadığı zaman, ne zaman gelecek!” (279)

Birkaç kat kırılmış yürek: Duvarda baktıkça genişleyen çatlak. “Bir avuç yaşamı onun için güçleştirdim.” (286) Hanginiz yaptınız bunu?

İmsiz, öylesine kırılmış. (289) İvan, nihayet telefonla arıyor.

Dilin üzerinde yutulmadan, katılıp kalmış sözcükler. (290)

“…değin hayatta kalamayabilir insan.” (292)

Bu çok eski, çok sağlam bir duvar, içinden kimsenin dışarı düşemeyeceği, kaçamayacağı, hiçbir seyin yükselemeyeceği bir duvar.

Cinayetti.” (303)

***

Şimdi benim yönsüz, pusulasız, boşlukta okumamda sıra. Kendi okumamı okuyacağım; Bachmann’ı, Ben’i, O’nu değil.
Böyle bir okuma olabilirmiş gibi.

     

Şiirleriyle öne çıkan, şiiri bir dönem (trajik) sevgilisi olan Paul Celan’a ama bence Rilke’ye özellikle bağlanan bu yitik (!) yazar, Ingeborg Bachmann, Malina’yı ölümünden iki yıl önce yayınladı. Dediklerine göre bir dizi roman tasarısının başlangıcı Malina.

Böyle bir roman benimkisi türünden okurluk deneyimini şaşırtabilecek, yeniden anlatı kavramı üzerine düşündürecek, hatta okurluğunu yeniden gözden geçirmeyi zorlayacak özellikleri çokça taşıyor. Dağınık (ve çöküntülü) bilincin (Ben-)tepkisel anlatımı önünde okurun tüm yapı çatma niyeti yerle bir oluyor ve hem bilinç, hem onun dışavurumu olan yerel, aşağıdan, mikro ölçekli, parçalı anlatı; metne ilişkin olarak, yani metinsel öğeler düzeyinde (Bu sınırlamaya lütfen dikkat!) somluk, sızmazlık, çözüme gelmezlik özelliğiyle, ‘Bu böyledir’e kilitliyor okuyanı. Hep yadsıdığım bir okurluk konumundan rahatsızlık duymadığımı söyleyemem. Çünkü yürüyüşüne katılmak, eşlik etmek isterim sanat yapıtının, yol arkadaşlığına yeltenmesem olmaz. Çözmek, eşelemek, açığa çıkarmak değil sözünü ettiğim, uyumsuz (aksak) da olsa şarkıya katılmak gerçekte. O sesi duymak ve eşlik etmek... Bazen nota sayfalarını çevirmek de eşlikçiliktir.

Kırılmış, hatta parçalanmış bir bilincin kendini toparlama, kendinden bir Ben çıkarma çabasında olağanüstü ve kaçınılmaz biçimde kederli bir şeyler var. Bu bilinç dağılması, bunun ayırdına varılması, umutsuzca yekinme, kurtulma çabası türümüz sözkonusu olduğunda birçok nedene ve sonuca bağlanabilir. Bunları kabaca sınıflandırabilir, iki düzlemde toplayabiliriz. Bireysel, toplumsal. Kuşkusuz soyutlayımdır bu. Her ikisi birbirinin içinden geçerler aslında. Ama soyutlama anlamanın önemli yordamlarından biri. Yalıttığımız şeyle bağlamı içerisinde iletişim kurmamız, bağlamsal etkileşim sağlamamız, bağlamiçi geçici çözümler üretmemiz böylece olanaklı olur. Her şey demek değildir (bunu bilelim.) Bachmann’ın, Alman(ca) geleneği içinde kabul edilebilir kaynakları çok. Çağdaşı Thomas Bernhard’ı ondan apayrı ve özde karşılaştırılabilir bir yazınsal(-ötesi) olgu olarak gözönünde tutabilmeliyiz örneğin.

Bachmann’ın yıkımını, içine düştüğü yalnızlığın kaynaklarını anlamak, bunun kişisel, toplumsal köklerini ayrıştırmak iyi bir yol olabilir. Avusturyalı yazarın konu yaptığı bilinç dağılması (Celan için de sorulabilir) nerelere bağlanabilir? Savaş, faşizm, Yahudi soykırımı? Konuyla ilgili hemen hemen ortak bir uzlaşma (yargı) oluş(turul)muş sayılır. Bachmann anlatısının gerektirdiği bir özen ve incelikle zenginleştirilmiş yazınsal denebilecek yargı, faşizmin yalnızca bir toplumsal, tarihsel yıkım dizgesi olarak değil, gündelik yaşam ilişkilerindeki görünür görünmez varlığıyla da ilgilidir artık.

Bachmann hem dünyada, hem de ülkemizde iyi okunmuş, anlaşılmış bir dünya yazarı (gibi görünüyor ilk elde). Bunda Ahmet Cemal’in onu Türkçe’de sunuşunun büyük payı olduğunu, içten teşekkürlerimle belirtmek isterim. Ama daha çoğu olmalı. Beni düşündüren konu şu… Türkiye’de Bachmann’ı okuyan, kavrayan çevre ve kavrama biçimi, hakikati ne olabilir? Bu soru kapsamlı bir çalışma gerektiriyor. Çünkü biçimsel bir duygu örüntüsü aynı doğru üzerinde olmayan iki ucu birleştirme, eşleştirme, ilişkilendirme sonucu getirebilir ve çoğu kez yanlış olabilir böylesi buluş(tur)malar. Benzer olgular gibi gelebilir algıya varlık (nesne) ama baştan sona ayrı varlık (nesne) türündendir. Öte yandan Batı esinli aydın (entelektüel) yine Batı’nın kaynaklarıyla yapay solunuma bağlanmış da olabilir. (Genel bir kanıdır bu. Birinden söz etmiyorum.) Bachmann’ın ağrısı çoğumuzun iç ağrısıdır aynı zamanda. Üstelik bugün düne göre daha çok öyledir. Dünya daha çok bizim içimizdedir.

Bachmann, romanla ilgili savaş göndermeli imaları düzeltme gereği duymuştur. Yapıtı daha büyük bir savaştan, gündelik faşizmden söz etmektedir. Ona göre savaş ve barış yoktur, hep savaş vardır.

*

Ben bu geçici okumamda romanın bende bıraktığı birkaç izlenimi dile getirmekle yetinecek, hevesimi ileride (Hangi ileride?) yapacağım bir toplu okumaya bırakacağım.

Önce Ingeborg Bachmann’ın Malina’da uyguladığı tekniğe değinmek istiyorum. Romanın tür olarak geleneksel yapıçözümlerine yüz vermeyen yazarın romanı karşısında duruşunun beni derin derin düşündürdüğünü, açmaza soktuğunu belirtmeliyim. Başlarda Bachmann’ı anlatıcı Ben’le birebir özdeşleştirirken ve iki anlatıcı katmanını çakıştırırken ve üstelik bundan dehşet verici, örneği az görülür (Belki de yok)  bir sahicilik, tekniğin seçiminde bile doğallık (aslında doğaçlama) bulurken, böyle bir yazar tutumuna ilişkin tüm sor(g)ularım ayaklanmıştı bile. Çünkü bu türden (itiraf, özanlatı, deneyim, tanıklık, vb.) bir teknikle varılacak yer ancak sığ düzlükler olabilirdi. Ama bir yandan da okudukça beni okumaya, arkasına bakmaya zorlayan bir anlatıcı-yazarın donanım zenginliği duygusu, sezgisi içerisinde oldum. Evet, bu çentikler, çukurlar, boşluklar, kopuşlar, sessizlik durakları, duvarlar, yalvarı, umarsızlık, tutunma çabası, sisler arasında, o büyük ve trajik diyeceğim ekinsel (kültür) birikim beni bir yerlere taşıyor, okurluğumu, usumu üstelik dağınıklıkla sınıyordu. Böyle olduğu çok geçmeden anlaşıldı zaten. Yazar, anlatıcı Ben’i çift işlevli yaratmıştı. Okuru en az kendi kadar ikilem içerisine sokmak, payına düşeni ona vermekti niyeti. Bu bir bulunç (vicdan) yüklemesi, görev çağrısı anlamına hiç gelmiyor anlatı boyunca. Böyle bir şey Bachmann’ı anlamamak olur. Tak-yapıştır (bir tür kurgusal metinlerarasıcılık) parçacı(l)lık varoluşa büyük boşluklar açmakla, daha doğrusu varlığı varlıksızlığın biçimlendirmesine bağlamakla ilgiliydi. Hiç’ten gelen, düşen varlık, Heidegger uzmanından beklenmeyecek kerte kaygıya, umutsuzluğa bağlanmıştı. Buradan karayergi (ironi) çıkar mı bilmem. Heidegger’in kişisel açmazının (Nazizmle ilişkisi) yarattığı dalgaların kıyıda bıraktığı küçük çalkantılardı (türbülans) belki de bu. Sonuçta Bachmann bir dünya aydını (entelektüeli), sanatçısıydı. Bunu böyle kavramayıp da bakışımızı teknikle sınırlarsak, tinbilimsel olguya (vak’a) takılabilirdik. Yapıt rastlantı olurdu.

Bu sözcük kilit sözcüğü oluşturuyor demek istediğim, yani Yapıt sözcüğü. Hayır efendim, Bachmann gibi birinin, sesi böyle çıka(ra)n birinin, yapıtla, yapıntıyla ilişkisi başka türdendir. Yapıt bir kaygı kaynağı, yeniden-yapıtsa silme girişimi, umutsuzca başlamadır. Son ülkedir (sığınak). Yeterince yanıltıcı, aldatıcı, düşkırıcıdır. Bachmann’ın gözü arkada kalmıştır. O sesi (yapıtı) bin bir güçlükle çıkarır, somutlar, biçimlerken boşluktan, hiçten çekmenin etkileri, belirtileri görünüme gelecek, yapıt (dediğimiz şey) boşluğa gelmiş varlık (nesne) gibi biçimlenecektir. Kitap boyunca ilerledikçe bunca dağınıklığın, kopukluğun, iççekişin, mektubun, söyleşmenin (diyalog) arkasında görünmeyen, sessiz bir yapı olduğunu, bu yapıya karşı durarak yapıtın (Malina) ortaya çıktığını, oradaki, dışarıdaki dayatmanın erki, baskısı önünde bilincin, Ben’in ayakta kalma çabası, direnişindeki umutsuz girişimlerin sözcükleri, harfleri ancak böyle bir araya getirebileceğini, bir bakıma okur olarak bizim uydumcu (konformist) dizgeciliğimizle, sahte ussallığımızla savaşıldığını anlıyor, bunun da yaygın, nicel, yerden, buradan, tekçil direnişlerin, ergeç yenilecek, yıkılacak, yitimle sonuçlanacak biçimde dilsel bir anlatıma çıktığını görüyoruz. Ingmar Bergman’a özgü tanımlanamayan karanlık (‘gerçek’: Lacan?) varlıksal bir baskının (tasallut) karşısında bilincin tutunma çabası; umutsuzca kevgire dönmüş geçirgenliği (oysa Thomas Bernhard dilini ve yapıtının bütününü geçirimsiz, som, yekpare kılarak güvenceler kendini) çıkarılabilir son ses, yine de çıkarılan ses (itiraz), yine de yazının kendi içinden sızan yazılma gerekçesi olarak Bachmann’da bir yazar tutumu imliyor. Özenli, pekiştirilmiş bir duyarlıkla yürütülecek Bachmann okuması, bu görünmez ipliklerden örülü direnişin sessiz sesini, gizli, içli ve kederli rengini sunacaktır okuyana. Hakiki sanatın en umutsuz, kopuk, yenilmiş şarkısında bile salt biçimle yüze vuran bir direnme öyküsü vardır. Bachmann köşeye sıkışmış bir birey değil, büyük insan ekininin kalıtçısı olduğunu; bu kitlesel savaşın (Hatta nükleer yıkım diyeceğim) yaratacağı dehşetin, çölün içinden geçerek Malina’da önümüze getirmektedir. Çölün resmini çizmekte, savaşı göstermekte, ama göstermektedir. Yapıt tepkisel dehşet duygusu etkisi yaratmayı en başından aşmış, dehşeti tutunamayanın gözünden aktararak (Bkz. Oğuz Atay) onu aşmıştır. Cennet yok belki. Ama onun imgesi yazmanın nedenidir. O hüzün dolu ses, gerçekten ütopyasız kalsaydı, yazmaz, bırakırdı. Kendi söylüyor.

Az bulunur (hakiki)sanatçılığı, yaratıcılığıyla Ingeborg Bachmann sanat yapıtı üzerine dönüp düşünmüş biri. Malina’dan belli bu. Evren tasarımında olduğu gibi karanlık deliğin işlevini, rolünü, sonul düğümselliğini, soruların yığıştığı tersinmiş (karşı-)evrenliğini öylesine yetkinlikle kavramış biri, yapıtına karşı-yapıtını hem de cesaretle üstlenebilir. Öylesine üstlenebilir ki, okur yapıttan çıkarken mayınlı araziden soğuk tere bulanmış, yine de sağ çıkabilmesine şaşakalır. Varlık korku tünelinden, kendi kara deliğinden, yani kendi içinden geçmiş, kendi (var)oluşuyla yüzleşmiş, bütün takınaklarını, yalanlarını, varlığa geliş(biçim)lerini elemiş, çukurlara, tuzaklara, karanlıklara, uçurumlara düşmüş, ötesizliğe ya da kıyısızlığa çarpmış, unufak olmuş, parçalanmış, bilinç kendini yitirmeler düzeyinde sayısız kez kırılmış, bellek kendine takılmış kalmıştır. Dil (Wittgenstein’a bakmalıyız değil mi ya da Thomas Bernhard’a?) trajik kalkışlardan gülünç tökezlemelere, yerlerde yuvarlanıp sürünmelere değin, kraldan palyaçoya her durumu şeytansı bir oyun niyetliliğiyle yoklar. Tüm bunlardan ötürü duygu sahicileşir beklenmedik biçimde. Dil nesneyi, nesne dili ötelemekte, sürüklemektedir ve bu acılarla gerçekleşen bir yolculuktur. Dilin nesneye, nesnenin dile açıklaması, nedeni yoktur. Bachmann’ı bir şey itmiştir. Bachmann Ben’i itmiştir. Ben kendini itmiş (Malina), İvan’a tutunmaya çalışmış, tek parçalığını, bütünlüğünü kurtarabileceğini (Malina’yı yok etmek) ummuştur. Oysa Malina’nın yitirilmesi Ben’in yitirilmesi ya da Ben’in çekilmesi Malina’nın ortadan kalkmasıdır. “Aynaya girdim, aynanın içinde kaybolup gittim, geleceğe baktım, kendimle uzlaşmıştım ve şimdi kendimle yine uzlaşamıyorum.” (127) Hiç kimse hiç kimseyi kurtaramaz ama buna inanır, inanmak ister. Çünkü İvan yoksa yaşamak (yazmak) için neden kalmaz.

“(…) ve ben de, benim gibi arkadaki çıkış kapısına gitmek isteyen Malina’ya…” (22) Kitap boyunca benzeri birçok tümce var ki Ben’le Malina arasındaki ilişkiyi (özdeşlik, örtüşme, eşdeşlik, ayrışma, kopuş, vb.) gösterir. Ben Ben’e, Ben Malina’ya, Malina Malina’ya çarpar: “Pardon.” (23)

Ben’in trajedisi daha doğumuyladır. (Schopenhauer.) Doğduğu gün de sıradan bir gündür: “Benim için ilk gün olan günde hayatlarına başlamak gibi bir dikkatsizlik yapanların kim olduklarını asla öğrenemedim.” (28) Ve Ben anlatmak istemiyor, Malina, seni rahatsız eden, hatırlamanın bir başta türü, diyor, anlat dercesine Ben’e. (Oysa kitabın sonlarında “Beni anlattırmayan Malina” dır, 240) Ve Ben, İvan’ı anlatmakla başlar tutunamama öyküsüne. Yorulan, tökezleyen, kırılan, ama bir umut yeniden ayaklanan, yardım alan (Düşsel metin: Hiçbir zaman yaşamamış bir kadının, Kagran Prensesinin Sırları örneğin ya da ‘Birgün gelecek…’ saplamaları, gerçekle düşlem arasında gidip gelen anlık); kendini ciddiyet askısına takan ya da öteki koltukta, bir masada (umutsuzca) berkiten (Örneğin ‘Sayın Baylar’, ‘Sn Sayın Herr Schönthal’, diye başlayan mektuplar, Herr Mühlbauer’le Wiener Nachtausgabe için yapılan röportaj, Sen’leme üzerine olağanüstü dilbilimsel, tinsel çözümleme, Malina’yı şaşırtan, cinsiyetler ve kadın erkek ilişkileri üzerine o şaşırtıcı yorum, bir tür açığa çıkarma vb); bireysel (Baba) ve toplumsal (Faşizm) hesaplaşmalar yapan (2. ve 3. bölüm), erk(ek) eleştirisi, kadın erkek mitleri, feminizm hakkında doğrudan ya da dolaylı düşünen (‘Ne biçim bir müzik bu böyle, bitsin bu müzik!’; ‘Nasıl geldim ben buraya, onun gücüne nasıl boyun eğdim’; ‘Ben, babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.’, düşte yüzük armağan ederek yaşam bağışlayan baba, ‘Babamın ağzında kayboldum’); sanat/yazma kaygılarını boşlamayan (‘…çünkü bir şeyler yazmak zorundayım’,), yaşamayı (‘Malina: Nedir yaşam?/ Ben: İnsanın yaşayamayacağı şey.”, 263) ve aşkı sorgulayan (‘Sev beni, hayır, bundan da fazla, beni daha çok sev, tümüyle sev ki, pek yakında sonu gelsin.’, 267; ‘İvan’da yaşadım, Malina’da ölüyorum’, 301) bir öyküleme başlar böylelikle….

***

Schönberg’in Pierrot Lunaire’ine (op.21, 1912) nota yazısıyla üç kez gönderme yapıyor Bachmann. Albert Girauds’un dizeleri Bachmann’da yankılanıyor, Schönberg’de olduğu gibi:

 “Uçtu gitti sıkıntım; mutlu diyarları düşlerim.
Masallardan kalma o eski, güzel koku.”

Mutlu diyarlardan (!) ve masallardan (!) söz eden uyumsuz (atonal) bir dilin içindeyiz. Yazı (müzik) güftenin, kolay, kabul edilebilir, yuvarlatılmış yapılarını dağıtıyor, geriye kalan çivili bir yatak, cam kırıklı, kakışımlı, ürpertici, çıplak ve sesötesi peslik ve tizliklerle örgülenmiş çileli yol. Oniki ton metni diyebiliriz Malina için. Ka(pka)rayergi işin içindedir. Böylesi roman kuramı, sanat kuramı, türsel gelenek, yerleşik kanı vb. ile hatta algının yapısıyla ilgili kasıtlı (bence) bir girişimdir. Soru şu olabilir: Masumiyet kendisine döner mi (yeterince kirlendikten sonra) ve nasıl olur? Malina bunun örneğidir. Masumiyet kendi masumiyetine dönebilir.

Dağılan bilinç, uzamın ve zamanın dağılmasını da imler. Arzu edilmez kuşkusuz. Bilinçli dayatma ya da elde olmazlık gerektirir. Anlatının Ben’le birlikte uzamı (zamanı) da parçalanır. Bugün (tutamak) Ben’i biricik gerçekle yüzleşmeye zorladığı için ‘patolojik’tir. Ya bugüne tutunup gerçekle yüzleşecek ve kendini öldürecektir Ben, ya da kaçacaktır ileriye ya da geriye doğru. Roman Ben’in bugüne umarsızca tutunma, yamanma çabasına tanıklık eder. Baştan sona Bugün’le başlayan ve düşen bir anlatıyla karşı karşıyayız. Bugünün üzerine kapanır sonunda roman. Araya sıkıştırılan metinler (mektup, masal, görüşme, vb.) bugünü kurtaramayacaktır. Bir zamansızlıktan, zamandışılıktan değil, şu ana bağlanmadan söz edebiliriz. Yazar için öylesine öznelleşmiş, öylesine bilinçten akan şeye (sözcüklere) dönüşmüştür ki yazı, Ben her yerde ya da hiçbir yerde ve zamandadır. Ben’in anlatısı, dışavurumu öksüzdür. Çıplak ve nesneldir bu nedenle.

Yukarıda Schönberg göndermesi boşuna değildi kuşkusuz. Bir ters(lenmiş) epikten (Brecht’yan anlamda) söz etmenin belki sırasıdır. Ya da daha anlaşılır deyişle, amaçsız, bir amaca bağlan(a)mamış yadırgatma (yabancılama).  Metnin içkin yapısı özdevimli bir dışavurum (som, bölünemez farklı atomlar, parçacıkların, yani anlatımsal öğelerin rastlantısal devinimi) gibi algılansa da, bağlamsal yapısı (Bachmann katı) tutunamamanın kavranılmasıyla ilgili ve donanımlı bir tümlük sunar şaşırtıcı biçimde. Yapıtın güçlü etkisinin kaynağında bu yatıyor olabilir. İçkin yapı oniki tonda seyrederken, dışsal imge (kitap nesne) çok somut bir ima (gösterge) taşıyor. Uyarmam gerekir. Bu derinleştirilmiş okurluk izlenimidir. İlk izlenimler tersi algıları kolaylıkla yaratabilir. 

Sayısız yerleşik ve yeni tekniği parçacıl (mikro) yapı birimleriyle olağanüstü bir yetkinlikte kullanmasına karşın dağınık izlenimli kurgu içerisinde bunları yakalamanın ve değerini ortaya çıkarmanın güçlüğüne bir kez daha değinmek istiyorum. Örneğin, İvan’la telefon konuşmaları ve diğerleri (Ben ve Malina arasında geçen)... Orhan Kemal’den sonra böylesine iyi çatılmış konuşmayla az karşılaştım gerçekten. Bachmann yetkin, yaratıcı bir konuşturmacı en başta. Herhangibir örnek:

Ben mi bu akşam?
Eğer senin için olmazsa
Ama sen hani
Evet ama, gitmek istemiyorum oraya
Özür dilerim, fakat bu senin
İnan bana, benim için hiç de öyle
Sen git en iyisi, çünkü unutmuşum
Demek sen
O halde yarın görüşürüz, iyi uykular!” (45)

Elbette bu doğrudan, dolaylı, iç, dış söylemler, dışavurumlar tinin tüm savrulmalarını, dalgalanmalarını, kopuşlarını ve yalvar yakar yalanmalarını, dilenmelerini, suçluluk ve saldırganlık duygularını, hemen hemen tüm sapmalarını (patolojilerini) yansıtmanın en uygun, karmaşık tekniğini de ortaya çıkarmış oluyor. Klasik özne nesne ilişkisini tartışmalı kılıyor böylelikle Bachmann. Klasiğin ölçülerinden biri de yazarla anlatıcı arasındaki mesafeyle ilgili değil miydi? Yazarımız bu aralığı da dağıtmayı, yine de anlatmayı becermiştir:

İvan, yine kafese kondun, diyor.

“Ama İvan!” (108)

Sonuç:

Bütün bunlar, ‘cinayetti’. (303)

DİPNOT:

Malina okumamdan kısa bir süre sonra elime onun Frankfurt Dersleri adıyla Türkçeleştirilmiş (Çev. Zeynep Sayın, Bağlam Yayınları, Birinci basım, 1989, İstanbul.) kitabı geçti. Frankfurt Üniversitesi’nde 1959/60 ders yılında konuk doçent olarak verdiği derslerin derlemesi. Biri özellikle ilgimi çekti ve okudum: Yazan Ben. Aslında düşündüğüm gibi bir yazı çıkmadı. Kendi yazınsal deneyimi (poetikası) içinde Ben’i kavrayışını dile getirmekten çok, klasik ve çağdaş yazında (yani romanın tarihsel seyri içinde) Ben’in kendinden kuşku duymasına, yitmesine yönelik bir tanıklık yapıyor. Konuşmasının girişinde Ben’le ilgili varoluşsal kaygısını dile getirmiyor değil: “Savunmasız bir ben! Çünkü nedir ki ben, ne olabilir? – Konumu ve yörüngesi henüz belirlenemeyen çekirdeğinin oluşumu henüz bilinemeyen bir gezegen.” (46) Hızını alamıyor, deneyin, usun, uzmanların Ben’i kavrayışlarını ufalıyor: “Benlerini sağlamlaştırıyor bütün bu uzmanlar, içini aydınlatıyor, elliyor, sakat bırakıyor ya da parçalıyor, değerlendiriyor, bölümlüyor ya da çember içine alıyorlar.” (46)  Tartışılabilir bir çerçeve çizdikten sonra anı, günce vb. türlerinin büyük Ben’lerini, Churchill, de Gaull örneğinde çok haklı olarak (Tarihin büyük öznesi Ben?) eleştiriyor. Oradan yazar-ben’le anlatı-ben ilişkisini örneklemeye geçiyor. Celine’le başlıyor, H. Miller, Gide, Tolstoy, Dostoyevski, Svevo (Ben öykünün içinde değil, öykü Ben’in içinde), Proust, Jahnn’la sürdürüyor: “Bizler her gün hâlâ o’nların ve kişi’lerin, sanki burada konuşan kişi ‘hiçkimse’ymişcesine sesimizi bastıran o isimsiz mercilerin alaylı sırıtışları arasında inatla göğsümüzü gere gere ‘ben’ diyeduralım, yeni yazından gelen sıkıntılı son sesler bunlar. Ama belirlenemeyen büyüklüğü ve belirlenemeyen konumuna karşın hep yeni benler yaratmayacak mı yazın, bu yeni duruma uyum sağlayan, yeni bir sözcükte destek bulan benler yaratmayacak mı? Çünkü çıkan sesler son bulamaz ki. Tansık bu işte, benin tansığı, konuştuğu yerde yaşaması; ölmemesi-vurulmuş olsa ya da kuşkuya düşse, inandırıcılığını yitirse ya da sakat kalsa bile ölememesi savunmasız bu benin. Ve kimse ona inanmasa, o da kendine inanmasa bile inanmalıyız ona, o kendine inanmalı, sözü alışıyla, söze gelişiyle, bir örnek o korodan, o susan topluluktan kendini çekip koparışıyla ona inanmalı, kim olsa, ne olsa bile inanmalıyız. İnsan sesinin koruyucusu olarak her zamanki gibi bugün de yenecektir o yine.” (66)

KAYNAKLAR

  • Bachmann, Ingeborg; Malina (Malina und unvollendete Romane, 1971), Çev. Ahmet Cemal, Yapı Kredi Yayınevi, Beşinci basım, Ocak 2012, İstanbul, 303 s.