okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Leyla Erbil
Tuhaf Bir Erkek

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2015


Erbil, Leyla; Zihin Kuşları (1998)
Türkiye İş Bankası Yayınları, Dördüncü basım, Ağustos 2003, İstanbul,
210 s.

*
Erbil, Leyla; Tuhaf Bir Erkek (2013), Res. Komet
Türkiye İş Bankası Yayınları, Üçüncü basım, Nisan 2013, İstanbul,
136 s.

Leyla Erbil okuma kılavuzu var mı bilmiyorum, olsa gerek bu konuda yaklaşımlar. Belki de yazarın özellikle kendi üretimi noktalama imlerinin işlevleri, anlamları üzerine bir yerlerde açıklaması olmalı. (Kitapta yer alan Yılmaz Varol’la 1997’de yapılan uzun söyleşide açıklaması var gerçekten.)

Değişik tarihli (1970-2000) arası yazılarını bir araya getiren kitap sivri dilli, gözüpek, aslında yazın devrimcisi diyebileceğim yazarımızın aykırı düşmeyi (‘kara balık’) umursamadan düşündüğünü dile getirdiği yazılarından, notlarından, eleştiri ve tartışmalarından (polemik) oluşuyor.

Selahattin Hilav’ın sunuşundan sonra bir Vinteuil (Proust’un romanındaki düşlemsel besteci) sürek avı, bir belge (1996: F Tipi Ölüm Orucu Direnişi için aydınların bildirisi, Borges üzerinden bir serzeniş, Sait Faik, Çerkez Ethem, Mustafa Suphi tartışması, Medya üzerine düşünceler, Özgün Türk Yazını var mı sorusuna verilmiş kısa bir yanıt, Orhan Koçak’la Orhan Pamuk polemiği, Tezer Özlü değerlendirmesi, vb. doğrusu düşüncelerini yapıtının önüne koymamı sağladı diyemem.

Tanrı insanın riyasıdır/Riya insanın Tanrısıdır.” (Erbil)

*

Gelgelelim has yazarımızın bize kalıtı olan son romanı (roman demek oldukça anlamsız görünüyor) Tuhaf Bir Adam Erbil’in de girişte belirttiği gibi Kalan’a (2011) uymayıp sığmayıp taşanlardan çatılı bir metin. Bunu söylemekten çekinmeyeceğim: Metin gibi metin… Leyla Erbil’in neredeyse yazınımızda görünmezleşen katkısını tüm olanaklarıyla bir kez daha geçiriyor gözlerimizin önünden. Daha önce de yazmış olmalıyım, yazınımızda ender devrimcilerden biridir Erbil. Üstelik noktalama imleriyle ilgili bir devrim de değildir kastettiğim. Onca büyük saydığım Nezihe Meriç örneğin, yine büyüktür, soydur ama devrimci bir yazar değildir. (Düz anlamıyla söylemiyorum. Ayrıca yazarı, yazıyı tek başına devrimcilik de taşımaya yetmez.)

Ölüm konukluğunun eşiğinde ve bilincinde, acıdır ki isyanı bir o denli yükselmiş öfkeli bir yazar aydın ne yapar? Sorunun yanıtı Kalan’da, Tuhaf Bir Erkek’tedir. Eğer Erkek’teki bu tuhaflığı yazıya geçirmeseydi hem kendi anlatısı, hem de yazınımız önemli bir saptamadan yoksun kalacaktı. Yazınımızda erkeğin uğradığı bozgun anlatısı az bulunur bir şey olmasa da bozgundan bile Erkek olarak çıkmayı becerebilen sinsi, ikiyüzlü bir eril anlatımız var, övünelim. Kadınların yükseldiği bir yazı döneminde bilinçler yalpaladı, paralize oldu. Sandık ki bu kadının sözü o erkeği iki seksen yatırırdı. Bu sanıda bir yanlışlık başından vardı zaten. Maç mı seyrediyorduk ringde? Rollerin değiştirilmesi yetecek gibiydi. Kadınla erkeğin yer değiştirmesi işe yaramadı ama. İyi olmadı mı? Oldu. Masamızın üzerinde uyartılar, ayartılar arttı. Daha geniş düşünür olduk. Konuya girmeyeceğim. Erbil’in Erkek’le son tangosuydu Tuhaf Bir Erkek. Üstelik bu tuhaf metin ölüm öngününde yaşlı (!) bir kadın yazardan beklenmeyecek, sümsük sayısız genç yazarımızı kezlerce cebinden çıkaracak doluluk, sertlik, nitelikte. Söz çok dolanmadan açıklık, duruluk, çarpıcılıkla hedefi buluyor. Bana göre Leyla Erbil’in son çalışmaları bir tür yaşam bildirgesi (manifesto) olarak anlaşılmalı. Hatta isteksiz, gönülsüz kalıt diyeceğim, çünkü geriye kalacak kimseden bir şey umduğu, beklediği yoktur dil ve hoyrat incelikler ustamızın… Fotoğrafa baktığımızda yanlış anlamaları önleyecek bir titizlik ve duyarlık içerisindedir. Hedefine yalnızca havlu atmışı, yani erkekten Erkek’e evrilmişi koysaydı okurluğumuza yetmezdi. Asıl olan, Erkek’leşen erkeğin karşısında kadınlaşan Kadın’ı imlemesi. Büyükharfle Kadın kadın her iki kadınlığının açmazında, haçında gidip geliyor. Gerilmemesi olanaklı mı? Daha ölmeden ölmesi, her gün yeniden ölüp ölüp dirilmesi gerekiyor. Ama içinde aynı zamanda Leyla Erbil var onun (fazladan). Bu karışımdan (eskiler halita derdi) çıkageliyor Tuhaf Bir Erkek, ama aynı zamanda Tuhaf Bir Kadın’dan (1971) kuşkusuz.

2013 yılında 82 yaşında ölen Erbil’in son zamanlarının ürünü metin duyarlığının ve öfkesinin hangi doruklarda gezindiğinin açık kanıtı. Adını yekten koyması, görmezden geldiğimizi, susarak geçiştirdiğimizi yüzlemesi eyleme, direnişe çağrı olarak okunmalı. Bir şeyi anlamamız gerek. Onun militanlığında yazı yükselti yitirmemekte, düşmemektedir. Tersine yücelmektedir (Düz anlamında okumayın lütfen.) Bence sorulması gereken soru bu bireşimi nasıl sağladığıdır yazarın. Leyla Erbil tinini törpülemeden, isyanı ve öfkesini yatıştırmadan, usunu ve eleştirisini korumayı nasıl başarıyor, bununla da kalmayıp sanat yapıtına dönüştürüyor. Sanat(yapıtın)ın içerik değerleri ve kaynakları üzerine yeniden bir düşünmek gerekiyor. Anlığı (zekâsı) öfkesine tutsak kalmasını önlüyor. (Olağanüstü bir örnek için bkz. Thomas Bernhard.) Öte yandan öncüdür, göze alan, ölümüne atılan bir öncü. Onu varolan bağlamın ölçütlerine vuranlar yanıldı hep. O ölçütlerini öteden devşiriyordu ve öteye, öteden bakacaktınız. Mızrak çuvala sığmadı. Üç biçimde olumsuz tepki verilir böylesi durumda. 1) Yüceltme: Öyle yüceltme ki yerleştirildiği dorukta erişilemesin, adı sanı unutulmuşluğa gömülsün. (Dağlarca; bir ölçüde Necatigil, Aksal, Rıfat, Anday, vb. Dehşetle ayrımsadım ki bunu yazarken, delirmişiz biz, unutmayı, silmeyi, terki bir yaşama biçimine dönüştürmüşüz.) 2) Kültleştirme, totemleştirme, fetişizm: Öyle ki tapınılsın, çaput bağlansın ama okunmasın, 3) Yoksayma: Yokmuş gibi, dememiş, yazmamış gibi, önemsizmiş gibi davranma. Sinsi yazın dünyamızın tipik düzeneklerinden biri. Artık yazını kuşaklar kavramıyla tanımlıyoruz, bunun genetik karşılığı olabilir mi acep?

Komet’e sunulduğunu, Komet’in (iyi ki) resimlediğini söylemiştim değil mi? Resimler durumları, cins duruşlarını, yan yana durup da uzaklanmayı (mesafelenme) çok da güzel yansıtıyorlar. Ama kitabın düğümü Cioran alıntısında: ‘Her hainde, rezilliğe susamışlık olması mümkündür.’ (E.M.Cioran) Erkek mi hain olan? Temelde evet. Şimdi, burada ve kendiliğinden… Kadın? Sanırım asıl hain o. Erkek’e görelikten ötürü, dün, bugün ve yarında… Erkek erkle (iktidar) bozgununu yüceltiyor (süblimasyon), hatta bozgundan genellikle kendini daha yiğit, kahraman çıkarıyor. Ya kadın? Kadın bu Erkek’ten ardarda çıkan kahramanların peşinde koşturmaktan helâk… “ evet kesmiştim ki/ diamenştayn’dan umudumu/ bağlayarak kirpiklerinin gölgesine eşimin/ bu sürpriz partiyle/ çınladı elmas çanları/ küpelerimin/ constantinopolis’in çanlarının/ halk tarafından/ işitilmesi ilk/ bizans’ın el yapımı çanlarının/ o pırlant umut/ mavilikte sabahın pırıltısı/ doldurması boş gözleri/ boşluğun aydınlığını delerek/ gelmişti eşimin/ ‘bir gün mutlaka!’ dediği gün!/ derindeki varlık/ gözlerini kapayarak/ bekledi” (92) Belki hakikisi budur. (Kavunun dibini koklamak.) Bu arayış ve arayan Kadın (özne) asla hakiki Erkek’le buluşamayacak ama vazgeçmeyecek de. Tanrı erkekse eğer, yolu oraya dek gidecektir Kadının, belli. Öyleyse Tuhaf Bir Erkek ihanetin resmidir. Bu insanı, bu toplumu, siyaseti, ülkeyi doğuran, yaratan ihanetin öyküsü: “ ‘korkmuş bilinç efendisine sığınır’ felsefesini/ tanrı değil/ insan aklı bilir/ her zaman asi olan/ akıl” (61) İhanetin bozguna uğradığı üçüncü yer ise Leyla Erbil’in kendisi. İhanet orada kendini gösteriyor, çözüyor bağlıyor, kendini ihanet olarak gösteriyor, yani özeleştiri yapıyor. Hadi bakalım diyor, hadi! Bunu da gör! Becerirsen dahasını da göreceksin!

Yazıniçi bir irdeleme yersiz ve yanlış. Üstelik bunu yapabilecek son kişilerdenim. Ama metnin istediği bu değil. Metin yakan topu gibi süzülüyor havada, tutanın elini yakıyor, içini kavuracak. Cüce’den (2001) beri metin artık bu: Silah. Hem bir direniş örgütlemesi, hem umutsuz isyan (başkaldırı). 80’lerden beri yazıdan beklediğim şeyi tam karşılığı. Evet bağlamsal, evet şimdi, evet buralı. Evet, evet, haklısınız gülüyorsanız bıyık altından… Ama işte onca (?), haklısınız.

Elbette kitabın kadını bin bir don içre, teslimiyetlerden onun karşıtı öçalımlara, boyuneğişlerden sorgulamalara geniş bir yelpazede barışık ya da çelişik sayısız yüz, imge, tepki biçimi sunuyor. Böylece okur algımızı acıtıyor, umuttan umutsuzluğa savurup duruyor. Metin bütün bunları yapmıyorsa zaten boşunadır. Dil tam da bu nedenle sakınımsız, açık ve doğrudandır ama kıt ya da anlayışsız hiç değil. Anlamaktan vazgeçmiş, feleğin çemberinden her şeyi arkada bırakıp geçmiş kadın değil o. Gerçek, ikircimli, kaygılı, özlemli, haklı, haksız ve kapı tokmağı gibi tok bir sesi var. Herkes gibi (gider)iken bir an gelmiş (1950’ler?) kendi sesini bir yerde duymuş… Ve o sesin önüne koyduğu bambaşka şeyleri… Sizi de duymaya çağırıyor üstelik. Ne yaparsınız? Aziz Nesin’le karışıyor kafamda görüntüsü arada bir. Azize Erbil diyeceğim, sövgü gibi kalacak ortalık yerde. Oysa dediğim, demek istediğim çok başka: “şu da var/ bütün acılara karşın/ hayat/ içimize bir nota bırakır ya/ en bitik günümüzde/ direnme notasını/ bir zarfa mı koyar/ bir deniz çırpıntısıyla mı/ savurur/ yüzümüze/ neşe üşüşür hayatımıza/ birden/ güç aşılar/ iyi güçtür/ baş eğdirmeyen/ umut/ altın kafesinden/ çıkıverir/ dolaşır tepemizde” (60)

Kadınlık yazgısının özel genel titreşimleriyle akorlanan Tuhaf Bir Kadın Erkek Erkinden alınmış kıyasıya son öç yapıtı olarak önümde duruyor. Erkekler öyle aynı ki anlatıcı kadın sık sık adlarını unutuyor, karıştırıyor, uyduruyor. Erkeğin tarihsel erkinden bundan daha iyi alınabilecek bir öç düşünemiyorum. Babanın adını kasıtla silen edepsiz bir dişil girişim… Dünyanın bu dili bilemeye gereksinimi var, duyduk duymadık demeyin.