okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Mo Yan
TOPLU BİR BAKIŞ

PDF seçeneği için tıklayın >


Zeki Z. Kırmızı
2016


Eğer yazı yazılanı biçimlendirme girişimiyse Mo Yan (gerçek adı: Guan Moye) hakkında yazmanın olanaksız olduğunu, dolayısıyla yazara haksızlık olacağını baştan belirtmeliyim. Yazılacak hiçbir şey olamaz onun hakkında, çünkü 2012 Nobel Yazın Ödüllü Çinli (Weifang, Goami Bucağı’ndan) yazar hakkında yazılabilecek bir şey olsa bile onu da en baştan kendisi yazmıştır zaten. Yazınbilimine (?) ilişkin tüm kavramlaştırmaları bir anda sahteleştiren ama bunu sahtelikten hakikat çıkaracak biçimde yapan yazarın ortaya çıkardığı yazınbilimsel karikatür dayanılmaz bir çekicilik, kendine özgü bir güzellik (dağınık oda uzaktan ne kadar güzelse) ve humor+karşıhumor kırması batak, bir tür balçık estetiği yaratıyor. Hakkında zorlayarak yazılabilecek biricik yazı olanaksız yargılarla (oksimoron) tıkış tıkış dolu; kendini, izleyen tümcede dışlayan tümce dizileriyle, ancak Mo Yanca bir yazı olabilir.

Mo Yanca öncelikle eşsiz bir anlak (zekâ) demek. Binlerce ardçağcı (postmodern) sayfayı okumak için ille de bir gerekçe aranıyorsa şu kabına sığmaz, dünyaya doymaz, kıprak, ele avuca gelmeyen anlak (zekâ) derim buna. Mo Yan anlağına yakından tanıklık, her şeyi gözardı etme pahasına, dayanılmaz güzellikte, sürükleyicilikte bir serüven ya da belki dünyanın en büyük lunaparkında, büyüler evreninde (sihirler âlemi) unutulmayacak bir gezinti anlamına gelir (Alice).

Karşı-yazın


Düz okumalarımdan (daha doğrusu Mo Yanca, yani hoplaya zıplaya, dans ederek) ilk okurluk izlenimim, yazarımızın her şeye Karşı’lığı (Anti-cilik)… Ama en yıkıcı sahnelerini, kasırgalı, karmaşa içinde (kaotik) sayfalarını bile bir yatışmışlık, gizli de olsa yazgıcıl bir aldırmazlık, dinmişlik örtüp kapatıyor. Ortalık, o kasırgayı da içine almış bir işte canım hep olagelen şeyler minvalinde dinmekte, gün o kasırga sanki hiç yaşanmamışçasına ağarmaktadır üç beş sayfa ötede. Hiroşima gibi bir olay bile sindirilir bu tutumla sonuçta. Bu görkemli, neredeyse türü(müzü) yıkımın eşiğine taşıyan sahte-epik (!) anlatıların jeolojik dönemler, uzun ve usdışı erimli doğa tarihiyle (Bkz. F. Braudel) karşılaştırıldığında beş paralık bir değerleri olmaz, hatta gülünç, gülmece konusu ‘vakayı âdiyeden’ sayılabilecek sapmalar, yaşam döngüleri içerisinde yinelenmeli çözüklerden ibaretler. Hormonlu 20. yüzyıl, 3.binyıla giriş zamanları uygarlığımızın (!) dünyayı katlanmış sayılarda yok etme gücünün gösteri sahnesi, biliyoruz. En iyi sahnelerden biri nerede kuruldu diye merak ediyorsanız söyleyeyim: Mo Yan’ın anlattıklarına bakılırsa Kıta Çin’inde. Mo Yan’ın karşı-epiğinde, örneğin karınca sürüsü ile insan sürüsü sıkça benzeşiyor, çakışıyor, örtüşüyor ve toplumsal beden tek (tikel) beden gibi davranmaya başlıyor. Bireyle toplum dolayımları yer yer sıfırlanıyor (reset) ve doğanın yıkımı ile türün yarattığı ekinsel yıkım arasında uzaklık (mesafe) yitiyor. Ama bir dakika! Sözlerim dizgesel bir yaklaşıma evrilir gibi ama yanlışımı gördüm şimdi, piyonumu çekiyorum geriye. İsterseniz buna yan çizmek deyin.

Mo Yan dünyanın ve insanlarının kendilerini anlama biçimlerini genel çizgileriyle avucunun içine almış birisi. Batı ekinini arı kovanına çomak sokar gibi kurcalamış, sivri ve göze alan bir merak duygusuyla üzerine çullanan arılarla didişen, iki büklüm kaçarken kahkahadan kırılan, ağlarken gülen yine o Batıdan bildik karakter. Onu bu yazı (roman) çizgisine iten nedenleri anlamak önemli olabilir ve bizim işimiz değil. Yalnızca şunu söyleyelim. Çin’in sıkıştırıla, ziplene cıvataları, menteşeleri yerinden oynamış, zamanın basıncı altında öğeleri dönüşüm geçirmiş (metamorfizma), gösteren gösterilen ilişkileri sap(ıt)mış, o derin ve bir o denli hafif, yüzeysel evreni ve bu evrenin hem gerçekten klasik geçmişi, hem de gelecek ütopyasının tek boyutlu yorumu, biçimlenişi, tüm bunların yaşama geçirilme siyasetleri, güncel, reel-politik uygulamaları ile simgenin bozunumla geldiği aptal nazar boncuğu halinden çıkabilecek anlatısı olsa olsa ancak böyle olabilirdi. Vurduğun vurmadığın, sevdiğin sevmediğin, değerin değersizliğin, yıkılan bir yandan kurduğun olacak bir günün içerisinde ve gözünü açtığında neyin içinde yaşıyor olursan ol, bir anda kendini başka bir şeyin (yeniden düzgülenmiş bir başka evren-ağın) içinde bulacaksın. Geriye doğru konumunu tanımlayan tüm kavramlar, yerleş(tir)meler, diziler, dizgeler yok olmuştur ve pes etmeden, yeniden kollarını sıvayıp başka bir yaşamı deneyeceksin. O da yaşam, bu da yaşam nasılsa… Buradan elbette karikatür çıkar (diyeceğim karikatür sözü fazla olacak). Bildiğimiz sanatsal karikatür değil, yani onun güçlü, sağlıklı eleştirisi değil. Soralım: Kitle kocaman, büyük olduğunda(n) ‘komedya’ kaçınılmaz mı(dır)? Hem de en saçmasından (absurd), en bulvar işi, en çiği...

Çin’in kaç bin yıllık köklü bir yazını, yazı geleneği var. Güçlü bir gelenek, öyle ki kendisiyle ilgili ardçıl (post) tartışmaları bile biçimlemiş (kalıplamış). Her Çinli yazar bu gelenekle (sanırım) hesaplaşma gereği duyar. 100-150 yıldır ise feodaliteden çıkma, dönüşme biçimleri Japonya’da da olduğu gibi trajikomik sahneler yaratmıştır anladığımızca. (Türkiye’deki örneğin Doğu/Batı sahnesi de böyledir.) Toplumun savunma tepkeleri değişen koşullarda artık tek tek kişilere, bireylere bir aralık açtığında, toplumsal organizma, bireysel organizmayı bastıramaz olduğunda, çıplak kalan tek kişi, birey önce içinde olduğu dünyaya (lunaparka ya da sirke) bakar. Kendisinden başka türlü eyleyenlerle dolu karmaşık dünyada yanlış olan kim, kendisi mi, başkaları mı? Sudan çıkmış balık şaşkınlığı, bağlantıları kurup yeniden işe yarar bir evren tasarlayana dek, anlamın peşinde kaçma kovalamaca türünden hızlı, devingen, rastgele, iliksiz kopçasız bir hengâme yaşatır. Nesneler, sesler ve görüntüler biçim değiştirir, yaklaşır uzaklaşır, büyür küçülür falan. Garip varlıklarla dolu bir panayır, şenlik gösterisi karanlık köşelerde kıyımlarla, vahşetle, taşkın sevgi gösterileriyle elele gider. Ölçü öteki ölçünün elinden kayar, her şey her şeyi çığırından çıkarır ki insan insanı, tarih tarihi çığırından çıkarır demek bu. Kavramlar, birikmiş bilgiler, saltık inanç ve doğruları yetmeyince ipin ucu koyverilir: Bahtince karnavaleskin içinden içerik çıkarmak için Bahtin’i ara ki bulasın. Bahtin bir anlama girişimi. Ama o dünyaya gözünü açan ve toplumdan habire kayan tekil, ne zaman tikel, ne zaman birey olacak ve bu arada olan olacak mı?

Kurama sığmayan bu görkemli aynalı odada Çin Kültür Devrimi eleştirilirken onun içler acısı, saftirik sokak oyunları, tören(si)leri sür(dürül)mektedir gerçekte. Fıttırık dünyayı kazanlayan pota ne ki bugün? Tarihin tarihsiz tini de tin değil mi? Dış etkilere bağlı hızlı toplumsal kayışlarda ortaya çıkan çocuklaşma (bunama) dönemi tinini tanımalıyız. İnsanlığın öteki biçimlendirmeleri, kavramlaştırmalarını vb. karşısında bulan bu kakafoniye, karmaşaya gözünü açmış tikel kendini konuşlandırmak (koordinatlarını belirlemek) için dile başvurmak zorunda olduğuna göre ilk tepki biçimi yansılama olacak. Tanıklık ettiği şeyi tüm ölçeksizliği, tutarsızlığı, abartısı içinde tıpkılayacak. Bu yazıdan söze (sözlü dile) savrulmaktır. Ama söze dönüp yeniden bakamazsın, bir kez olur o. Anlatan da, dinleyen de tutarlılıktan eninde sonunda düşer. Tek kişi, birey, toplum denizi içinde boğulmamak için çırpınırken arada bir dalga ve köpükler arasından su yüzüne çıkar, hemen arkasından batar. Her anlatma ya da dinleme çeşitlemedir (varyasyon), yenilemedir. Anlatılan ise dalgalanan su kütlesinin köpüğüdür.

Başlangıca, sözlü anlatıya döndüğümüze göre geçerli teknik, anlatmaya bir yerinden başlamadır. Konu konuyu, kişi kişiyi, nesne nesneyi açacak, bitmez tükenmez bir anlatı perdesinde (tını) nedenini ve ereğini yitirmiş epik (epope) bıktırıcı yinelemelerini sürdürecektir. Binlerce sayfa içinde her şey başkadır ve yeni hiçbir şey de yoktur. Bizim ortak (anonim) kaynağımıza bağlılığımız pekişmektedir olsa olsa. Biz bize daha benzeriz. Çünkü biz biziz.

Mo Yan bana kalırsa yineliyorum bir öke, büyük bir anlak (zekâ). Kusursuz bir savaşçı, stratejist. Kitlesi kim, neyi nasıl yaparsa hangi kitleyi nasıl etkiler, insanlar (dünyada ve Çin’de) sanattan, yazardan artık ne bekler? Neye doydular, neden bıktılar, neyin açlığı içindeler? Tüm bu soruları soran ve çözümler üreten okyanus ötesi Doğu ve Batı Dünyası hangi çözümleriyle halkçıl (popüler) etkiler yaratabildi? Üstelik bu halkçıl etkiler nasıl dünyanın entelektül kalelerini, yerleşik erk odaklarını, seçkinleri büyüler, etkiler, ele geçirir ve onaylarını alır? Egzotik Çin Batı (erk) evrenini nasıl setleri yıkan su baskını gibi basabilir? Ne yapılabilir (dolaşıma girebilmek için)?

Batıda özellikle 100 yıllık kuramsal tartışmalar (felsefe, yazınbilim, vb.) ve çağcıl uygulamalar sofistike, sanal bir evren, bakış açısı yarattı ve seçkin azınlık kendine anlatır, kendini dinler oldu. Halkın bu seçkin beğeniye kini kışkırtıldı ki gerekliydi bu. Olumsuz duygular (kin, öfke, taşkınlık, vb.) bile arzunun önemli katkı maddeleriydi ve kışkırtma açlıktan, tüketimden başka şey getirmezdi. Öyle oldu. Usa açıktan, cepheden saldırı arzuyu gerekçesiz kılmaya yeterdi, zaten tüketimi de gerekçeden kurtarmak gerekiyordu. Nedeni sonuca bağlayan halka kırıldı mı nedenden kalkan işlevsel ‘el altında dünya’ yorumu boşa düşer, artık her şey (uzamlar: mimarlık, zamanlar: çalışma/boş zaman, anlatımlar: roman, vb.) ustan iplerini koparmış, çokuzamlı, çokzamanlı, çoklu- (multi-) ve karşı-(anti-) bir nitelik-sizlik kazanır. -Sizlik takısı hiçbir aşağılama ya da horgörü niyeti taşımıyor. Kaçınılmaz bir sonuçtan söz ediyorum. Finans obezi kürenin bunu dayatması ve tüketiciyi tıpkılamasını (klonlama) anlamak bence hiç zor değil ve anlatanlar da az değil. Sokakta, kendisine bırakılmış tek niteliği (!) olan tüketicilikle yetinen, indirgemeyi başka birçok edinilmiş nitelikten vazgeçerek benimseyen, teslim olan niteliksizleş(tiril)miş çoğunluğa (?) ne demeli? Ekonomik büyüme göstergeleriyle niteliksizleşme ve kazanılmış tarihsel haklardan vazgeçme arasında ilişkiyi görmek için yine örnekseme (modelizasyon) ve nedenleme (determinizm, neden sonuç ilişkisi) çatkısı gerekmez mi? Neden sonuç ilişkilendirmesi çatkıdır (varsayım) ve daha iyi kavrayış da olasıdır, yani eytişme (diyalektik)…

Dönelim yazarımıza. 20.yüzyıl Çin evreni bu çelişkiyi yukarıda da imaladığım gibi derinlemesine yaşayan bir toplum. Özgün, deneysel bir evren… (Hangi bakışla?) Kalkınma, üstün (süper) güç olma zoruyla toplumcu (sosyalist) insan düşü arasında her ikisinden ortaya çıkan komedya (güldürü) bizi kahkahalara boğarak gülmekten ve sızım sızım acıdan öldürebilir. Gözümüzün önünde sahnede, itiş tepiş, patlayıp akan gözlerden, parçalanmış bağırsaklardan boşalan mide bulandırıcı boktan başka ne kalır? Sahne daha büyük, dehşet usötesi sınırlarda, yalnızca insan insanın kurdu değil, canlı canlının, evren kendinin kurdu (=Büyük Bozunum, entropi.) Delirmenin şenliğidir bu, oynaya güle süren özkıyımın çılgın sahnesi. Sodom ve Gomorra gerçekten saf, duru, çocuksu kalır bu cinnetin yanında. Çünkü her türlü örgensel (organik) sıvı, doku, pelte, dışkı ortalığa saçılmış, dil inebileceği son sınıra (saltık-mutlak düzey) inmiş, tüm basamaklar (hiyerarşiler) püskürtülmüş, dolayısıyla ölçekler, değerler, ayırtlamlar devreden çıkmış, patlayan, kaçan ve bu arada keçileri kaçıran Pan’ik evren yakaladığının göğsüne çökmüş… Sonuç yok, çünkü bunun için bir şey gerekir, geri dönüş, geriye bir bakış (nazar)... Oysa bir şey ötekinden ne daha iyi, ne kötüdür orada. Çünkü us kısalmış kısalmış, yok olduğu yerde karşılaştırma yeteneğini yitirmiş. Geriye kalansa, tüm bu hercümercin (aslında ‘kıyamet’) bir yazgı olduğu düşüncesi... İyi de hangi dışarıdaki Hiç-lik düşünür? Dışarıda Hiç-lik mi var? Dizgenin bir Dışı var mı?

Yetenekli öke (dâhi) gözünü açıp kendini bu dünyanın (karnaval, cümbüş, deliler bayramı, vb.) ortalık yerinde buldu mu sorusunu olayların seli karşısında daha derine gömmekten başka ne yapar? Kalem, fırça beklenmedik biçimlerde, denetimsizce kayar, üzücü denilenden arsız, sırıtkan, pişkin gülüş; neşeli denilenden ağlatı, hüzün, yitim gelir. (Yazarken trans, kendinden geçme hali.) Şeyler gereklerini yerine getirmez, gerekmeyene dönüşürler. Olayın, nesnenin patavatsız, somut, gürültülü baskını geri dönüp anlatıyı, anlatanı, yazarı siler süpürür. Roma çöker elinde şarap kadehiyle.

Çin’in özgün gerçeği (!) Çin anlatısını hem koyverir, hem biçimler. Anlatı iki an arasında gider gelir, ağlamakla gülmek arasında delirir. Önemli olan bu tutarsız dalga devinimiyle buluşan algının (okur) verdiği tepki. İnsanlar için lunapark ya da sirk, yaşam döngülerinin düzenli bir girdisi değildir ama bir çocukluk düşüdür de. Birçok büyük anlatı (roman, film, oyun) tam da bu bamtelinden insanları yakalamış, sarsmış, silkelemiştir. Kitap (roman) insanların önüne gelmiştir ve kaleydeskop ya da hava fişeği gösterisi gibi olanca çekiciliği ve gizli olana tanıklık dürtüklemeleriyle (mahremiyete dönük gözetleme, röntgen) okurlarını kışkırtmaktadır. Önemli soru şu: Mo Yan’ın lunaparkına girip orada dehşet verici gösterilere tanıklık ettikten sonra çıkışta içimizi basan duygu nedir ve biz artık giren kişiyle aynı insan mıyız? Buna olumlu yanıtım ve Mo Yan okuma, önerme gerekçem şu: 20.yüzyıl Çin’i kitabın (romanın) aynasında yansımakta, aynada dikkate değer bir resim-imge oluşmaktadır. Anlatma ve açıklama derdi olmayan, üstelik bunu yadsıyan yazar, açıklamaya karşı durarak ve dur duraksız anlatarak Çin’(in)e bağlı (sadık) kalmıştır. Çin belki de şimdilik (geçici olarak) hakiki yansıtıcısını bulmuştur.

Şimdi arabaşlığın hikmetine dönebiliriz. Mo Yan bilinçli bir ardçağcı (postmodern) yazardır ve bundan ne anlamak gerekiyorsa tümünü biz okurlarının ve eleştirmenlerinin sınırlarının çok çok üstünde kavramış ve uygulamıştır. Ne yaptığını onun kadar bilenini bulmak da zordur sahiden. Ancak Çin birikimi (tarihi) böylesi bir bireşimi (sentez) gerçekleştirebilirdi düşüncesine neden bunca yakınım? Yazınbiliminin zaman içinde oluşmuş tüm çözümleme (analiz) ve kavramlaştırma (terminoloji) girişimlerine cepheden saldırmış, yapı, kurgu, anlatıcı, yorum, somutlama, imgeleme, kişi, söylem, vb. vb. yasalama girişimleriyle dalga geçmiş, ama yine de yazdığı roman olmuştur. Ama tabii roman demeden önce en az iki kez düşünmek koşuluyla. Yatsıma, bizi umarsız bıraksa da İsveç Nobel Yazın Kurulu’nu umarsız bırakmamıştır, unutmayalım. Sanat kuramları-Yazınbilimi-Tür-Roman dizisinde hedefe konan ve 12’den saldırılan şeyler arasında neler olduğunu kestirmek hiç zor değil. Tüm dehşetiyle sahneler fiziksel zorunluluklarla arka arkaya dizilir ama buradan Bütün çıkmaz, ama Çarpıcılık (şok) çıkar. Yargı yoktur, iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış, güzel ya da çirkin, önemli ya da önemsiz, birincil ya da ikincil, Tanrı ya da şeytan (Bakın bu önemli ve kilit niteliğindedir), roman ya da şiir, güven ya da güvensizlik, vb... Mo Yan ne yaptığını o kadar iyi bilir ki yıkıcılığın(ın) eşsiz keyfini çıkarır: Sonuçta anlatmak istedim ve tutkuyla anlattım. Adını ne koyarsanız koyun. Şimdi işim var, anlatacaklarım daha bitmedi. Hiç bitmeyecek de…

Tuhaflık şurada ki yazınbilimi kuramı ve uygulama geleneği (disiplini) yapıtı (Mo Yan) bulur ve değerlendirir, ödüllendirir, anlaşılır kılar (!) Öğretinin tüm yasalaşma girişimleri, söylemi (retorik) bir anda tepe taklak olmuş, tek tek her başlıkla alay edilmiş (ama kabul edelim son derece sevimli, tavşan tüyü bir sokulganlıkla) yine de yazı imparatorluk odağı Batı’nın kanına girilebilmiştir. Herkes bir yanından tutar kuşkusuz ve tutanlar bir araya gelip neyi tuttuklarını tanımlaya kalktıklarında buradan fil çıkmayacaktır asla. Ama tutan tuttuğuyla kalır ve neyi istemişse onu tutmuş olmaktan hoşnuttur (benzeşim, simulasyon). Tabii ki burada yazınbiliminin nasıl altının üstüne getirildiğinin ve yine de okunur kalmış olmanın düzeneklerini irdeleyecek değilim. Birçok açıklama getirilebilir, olanaklıdır. Yalnızca saptıyorum. Mo Yan türün (roman) öz birikimiyle yüzleşmiş, türü yansılamıştır (parodi).
Her kitabına koyduğu son derece alçakgönüllü (hatta sıradan) sunuş ya da bitiriş yazılarına bakmak yeter. O birkaç sayfada bile gelenek hatırı sayılır ölçüde hırpalanmaktadır olanca sevimlilikle. Yedi kızdan (Laidi, Zhaodi, Lingdi, Xiandi, Pandi, Niandi, Qiudi) sonra doğan ikizlerden erkek ve küçük olan Shangguan Jintong’un ağzından anlatılan İri Memeler Geniş Kalçalar’ı (İMGK) annesine, tüm annelere adamış Mo Yan önsözde şöyle diyor: : “Feodal ahlâkın baskısı ona (anne karakteri Shangguan Lu-zzk) feodal ahlâka karşı gelen bir sürü şey yaptırıyor, bunlar siyaseten doğru şeyler değil ama tüm bunlara rağmen onun aşkı, kabaran bir deniz ve uçsuz bucaksız bir toprak gibidir.” ‘Siyaseten doğru şeyler değil’ derken bıyık altından gülüşünü görüyor musunuz?
Bakın ekliyor. Başlangıca, ilkele, çırılçıplak kalıncaya (nudist) dek, edinilmiş her şeyden soyunmaya dönük yazı tutumunu ele verirken Mo Yan: “…ilkel sanatın o vahşi nefesini duyamazsınız artık günümüzün bu aşırılıklarla dolu dünyasında, günümüzün bu yapay ve sözde harika olan dünyasının eksikliğini çektiği bir şeydir bu:’ (Yaşam ve Ölüm Yorgunu:YÖY, 393)



Karşı-tarih


Karşıcıllık yapılan işin temeline yerleştirildiğinde arkasından bir dizi Karşı’nın sökün etmesine şaşılır mı? Elbette tarih de en gülünç sunumlarıyla, karikatürleriyle gelecektir önümüze. Böyle gelmiş olması, tarihsel olayı hafife almamızı ya da dehşetini görmezden gelmemizi gerektirmez. Belki de ders kitapları ya da akademik biçimlendirmelerin (format) yavanlaştırıp etkisini azaltarak yok ettiği (tarihsel?) Olayı, beş duyunun önüne getirmenin ve tarihi koklamanın, görmenin, dokunmanın, işitmenin, tatmanın bambaşka deneyimler, açılımlar, kavrayışlar sağlayabileceği söylenebilir ve doğrudur bu. Çünkü kavramlarla yürüyen bir tarih duygu yükünden arınık, yüklerinden boşalmış bir tarihtir ve doldurulması (şarj) iyi olur. Ama Mo Yan’la gelen daha derin tartışmalar var. 20. yüzyıl Çin Tarihi’nin devrimleri, iç savaşları, Japon işgali ve savaştaki saflaşmalar, işbirlikçiler, çeteler, ordular, Çin’de sosyalizmin kuruluşunun gitgelli yalpaları, köylülük ve toprak, Kültür Devrimi, Reformlar, piyasa sosyalizmi (!) vb. her birinden başlıbaşına bir gelecek çıkarabilecek gerçeklikten bir dizi sarsıntılı ve dev(asa) bir belirsizlik (muğlaklık) yarattı. Dolayısıyla bir şeye karşı’lık da tutumdur. Birden çok şeye karşı olunarak bir tutum yaratılabilir ve buradan da tarih çıkarılabilir. Her şeye karşı’lık karşıcıllığın pelesengi olursa geriye biraz toz biraz duman kalabilir. Yani tarih yiter. Bunun belirtisi epiktir (epope). Ama bir süre sonra (kuşaklar sonra) sahte-epik, ideolojik bir tarihsel im, şimdiye gerekçeleşen bir güncel siyasettir. Mo Yan sahte-epik öngününde duran, 20.yüzyıl dehşetinin içinden büyüleyici, mıhlayıcı, hipnotize eden bir sahte-epik çıkaran bir dünya yazarıdır. (Genel olarak) Kuram yadsınmakla kalınmamış, eşliğinden tarih de yadsınmıştır. Tarihin bitmesi çünkü, bütün bunları anlaşılır değil ama sindirilebilir kılmaktadır, yoksa delirebiliriz. Dikkat sevgili okurum, bu kaygı deliliğin ta kendisidir gerçekte, ayrıca delirmeye gerek yok. Büyük okur kitleleri böylece bu tarih(sizliğ)e ısındırılır, insanlar yavaş yavaş haşlanarak ısınmış kürenin mutlu mesut günübirlik insanlarına (simulakra) dönüştürülür (biraz daha). Yazarı suçlayamayız çünkü yazarın derdi yazmaktır, başka da hiçbir şey. Okunduğu sürece bildiği gibi yazacaktır. Tarihten zamanın silinmesi bir tür yeni-duyumculuk (neo-sensualizm), hatta ölümüne (Tanatos) hazcılık (Eros) getirir ardısıra. Yağan ve hepimizi ıslatan kirli yağmurdur değişen iklimlerimizde. Böylece anları polinomik olarak dizip bir açıklamaya taşımak ısrarı kırılınca geriye; boncuğu ipe dizip tespih yapmayı unutan, rahime doğru ters evrim geçiren, boncuk-sahnelerle ne yapacağını çoktan unutan, onları rastgele yan yana getirip sonra dağıtan bir oyunbazlık, geldiği gibi yitip giden bir hoşnutluk, keyif, keder, amaaan be, yaşamak dediğin, türden yavelerin dolandığı bir, masum değiliz, masumiyeti kalır. Bu insan neden sorumludur? Herhangi biir şeyden sorumluysa eğer bunun artık herhangi bir anlamı kaldı mı?

Tarihi sahneye taşımak iyi ama sığdırmak, sahnedekini tarih sanmak kötü. Ya bütün bu düzeneklerin, hilelerin ayrımında bilinç için ne düşünmeliyiz? Ben buna hayranlık duyulacak şeytansı bir anlak (zekâ) diyorum. Elbette saygı duyuyorum, anladığım sürece ve kadarıyla. Çünkü yerimi (yerlemimi) yitirecek kerte bağlamımdan kopacak olursam niye orada değil de burada (Japon ordusunun glu glu konuşan askerlerinin, Japon işbirlikçisi Çin askerlerinin ya da düzenli (!), komünist direniş ordusunun, haydut çeteleri gibi arada yalpalayan toplulukların, uluslararası güçlerin yanında ya da karşısında) olduğumu bilemem. Karakterler, saflar silinince hümanizma (büyük indirgeme) yeni bir aktörel sığlık olarak destekler beni: Canım savaş her koşulda, yerde, safta kötüdür işte. Ama bundan daha kötüsü de var. Hollywood, TV, internet (sanal) savaş oyunları. Irak’ta bir bilgisayar oyunu muydu oynadığımız? “Açılmış mezarın etrafında korkuyla bekleşen bazı insanlar vardı. Kalabalığın arasına karışıp mezar içindeki o kemikleri, onlarca yıl sonra tekrar gün ışığına çıkan beyaz iskeletleri gördüm. Hangisinin komünist, hangisinin milliyetçi, hangisinin Japon, hangisinin Çinli kukla ordudan, hangisinin sivil halktan olduğunu korkarım ki eyalet parti sekreteri bile söyleyemez. Kafataslarının hepsi aynı şekildeydi, hepsi bir mezarın içine tıkıştırılmış kafatasları tam bir eşitlik içinde aynı yağmur altında ıslanıyordu. Solgun iskeletlere vuran ince yağmur damlaları güçlü ve şeytani bir ses çıkarıyordu. İskeletler sanki damıtıldıktan sonra yıllarca bekletilmiş darı içkisine batırılmış gibi soğuk suyun içine sırtüstü uzanmışlardı.” (Kızıl Darı Tarlaları: KDT, 280)

Şunu söylemiyorum. Mo Yan Çinli olduğunu, kurtuluşçu olduğunu, ulusalcı olduğunu birçok yerde dile getirir. O, tarihe, Çin’in uçsuz bucaksız topraklarından, kızıl darı tarlalarından bakmaktadır ama böyle ulusal bir açının çok ötesindeki getirilerin peşindedir: Piyasa sosyalizmi Çin’inde yaşayan, küreselleşmeye takılı bir yazardır. Bilinci Çin’i çoktan aşmıştır, küreseldir. Sahnedeki taşkınlığa, renkliliğe, şiire gelince tüm dediklerimizden sonra şiirselliğin etki gücüne yaslandığını, çarpan dalga etkisinden nemalandığını söylememde sakınca yok. Şiddeti estetize eden (Bkz.Adorno) tüm estetik girişimlerden ayrımı estetik kategorileri, sınıflandırmaları da yadsıması. Bu tutum yazarımızı hiç de derdi değilken kişilerine, olaylara, doğaya, tasarılarına eşit(likçi) bir uzaklıktan bakmaya yöneltiyor. Mezhebi geniş, sevimli mi sevimli, tatlı bir beşibiryerdelik demokrasisi… Çarpışan otolar gibi olmayacak şeyler birbirine kütlüyor, çatırtı göğü tutuyor. Varlık uçlarda görünüşe çıkıyor, en iyi ve en kötü yanından beliriyor. Ortalıkta elektrik boşalmalarını andıran kasırgamsı şeyler kopuyor, okur itildiği yerde eli böğründe, yargı veremez kalakalıyor. Kahraman kim? Eğer Mo Yan karşı-kahraman teziyle gelseydi buna şerbetliydik uzunca süredir. Öyle değil dostlar! Kahramanla birlikte Karşı-kahramanı da yitirdik.

Mao (ÇKP) kişisel üreticiyi kolhoza karşı destekleyince iş sarpa saracak işte. Karısı, çocukları bile kollektif çiftliğe katılan, yanında kalan oğlunu komüne katıl diye kendisi zorlayan bağımsız toprağının ezilen çiftçisi Lan Lian (YÖY) kahraman mı, değil mi? Ona eziyet eden komün yöneticisi tam gözümüzden düşmüşken roman onu nerelere taşır? Ağız tadıyla herhangi bir roman kişisinden nefret edemez, onunla özdeşleşemeyiz. Acımasız koşullar ve çelişkiler ancak bir üst bağlamda aşılabilir, geçici bir açıklık kazanır. Yoksa giderek çürür, karikatürize olur, boyut üçten ikiye, ikiden bire, sonunda sıfıra düşer: Yaşasın Karagöz-Hacivat perdesi, Yaşasın Gölgeler! Büyük Kültür, Büyük Gelenek; Olay’ı uflayıp haplar, dişine uydurur, yaparken de Olay artık ne olur (Dram, Komedi) bilinmez. Yoksa Mo Yan’da tarih düşüncesi ve kavrayışı yok demek ne haddime! Belki de dışarıdan bakabiliyor ve bizim göremediğimizi (renkleri, lekeleri, itişip kakışmaları, ölümleri ve doğumları: Büyük epik, çevrimler, döngüler) o görüyor, biz içeride olup da yine de anladığını sananları uyarıyor. Neden olmasın? Mo Yan bir biçimde bizi tarih duygusuyla buluşturduğu için okunmalı derim yoksa tarih tezleri için değil. Böyle bir şeyden söz etmiyorum burada. Yapıtın tarihe gereksinimi yok (aynı zamanda dolayımlar üzerinden var kuşkusuz.)

Karşı-siyaset


Mo Yan’la ilgili açtığım başlıkların yazınla ilgisiz görünmesinin nedeni açıkçası yapıtının yazınbilimi geleneği içerisine sığmamakla kalmayıp toplumbilimsel olgu özelliği sunmasındandır. Aslında tutarlı yaklaşım, diğer yazarlarda olduğu gibi Mo Yan’ın yapıtının da evrensel (!) yazın ölçütleriyle sınanmasıdır ve doğrusu budur. Bu noktada geçmiş birikiminin neşterinden sağ çıkacağı kuşkuludur ama geleceğin yazınbilim açısı için bir şey söylemek zor. Sonuçta insanlaşmanın bir onuru (vakar) olmalı, yapılan, biriken bir şeydir ve yapılan, biriken onuru taşımak da bir siyasettir. Alçalmadan, onurumuzu yitirmeden daha neye razı oluruz?

Bu nedenle Karşı- başlıklarımız yazın çemberinin dışına taşmak zorunda kalıyor Mo Yan gibi yazarlar sözkonusu olduğunda. Çünkü artık günümüz küresel evreninde sanatı da yaratma süreciyle sınırlı bir edim olarak görmek olanaksızlaştı. Yapıt meta nasıl davranıyorsa öyle davranmak zorunda… Yazım sürecinin ötesinde yaratıcısının devreye girdiği ya da girmediği birçok işlemden daha geçecek, son kullanıcının (!) ellerine işlenmiş, tüketilerek gerçekleşmesini tamamlayacak, bir sonraki ürüne sırasını bırakacak bir ürün. O nedenle daha birçok bilimsel düzen (disiplin), dolayım artık devrededir. Amerikan yararcılığının (pragmatizm) ‘metric’ çözümleri sanatı da boşlamayacak. Bir ilginç gözlem konusu olarak, Uzak Doğu’nun böylesi bir küresel işleyişi, düzeneği entelektüel bağlamda iyi kavradığını ve değerlendirdiğini söyleyebilirim. Batı üzerinde Batının gözünün hiç dikilmediği anlamda Batı üzerine dikilmiş Doğu gözünden söz ediyorum ve yalın, sıradan, hatta bayağı yansılama (taklit) ötesine geçilmiştir, Japonya’da 100-150 yıl geriye gider neredeyse süreç. Çin için de bir ölçüde söylenebilir bu.

Siyaset derken Mo Yan’ın içerik taktiklerinden esinlenerek siyasetsiz bir karşı siyasetten, yani diğer Karşı- alanlarında olduğu gibi aslında Karşı- olmayan bir karşıcıllıktan söz ediyorum. İncelikle belirlenen ve çiğnenmeyecek, bozulmamasına özen gösterilecek bir denge noktası var. Çok ya da az Karşı- olmak değil. Ürkütmeyecek, ilk anda oluşacak soru imlerini giderecek, özdeşleşmeyle eşanlı aykırılaşmayı da dozunda sağlayacak bir içerik sunumu. Okur epeyce tokat yeyip hırpalanacak, umutla umutsuzluk arasında gerilecek, orada satırlar arasında bulunmaktan başka seçeneği olmadığını düşünecek, eğlence parkının beklenmedik (sürpriz) sungularına teslim edecek, bırakacak kendisini. Zaten yorulmuş, serseme dönmüş okur için kendini kitabın dalgalarına bırakmak zaten en iyisi olmaz mı? Anlamaya çalışma kardeşim, oku gitsin, tadına var!

Mo Yan bir yana bağlan(a)maz. Her şey doğru ve yanlıştır, çünkü burası başka bir evrendir. (Yalan da değil, romanın dünyası ile yaşadığımız dünya aynı mı?) Burada siyasal çözümlemeler yapacak, yazarı siyasetin içinde bir yelpazeye (kazığa) oturtup işkence yapacak değilim kuşkusuz. Yüzyıl başa gelmiştir. Başa gelen yüzyıl, toplumu (Çin’i, Gaomi Bucağını, vb.) savurmuştur. Sürünün mantığı sürüyü oluşturan bireyin mantığıyla açılıdır ve aralıktan şiddetin çok özel bir türü çıkar. Sürü için birey hiç değerinde, düzeyindedir (mertebe). Böyle olunca tavuk boğazlar gibi sürü mantığı siyasetler onları oluşturan bireyleri harcarlar. Sürünün mantığı, usu bile kavramaya yetmeyecektir, dolayısıyla tek kişinin kıyımı anlaşılmaya çalışılmaz bile. Ayak gelir, bilerek ya da bilmeden karınca kolonisini çiğner geçer. Patlayan, bağırsakları saçılan, gözü, kolu bacağı akmış kopmuş insanlar… Mo Yan’ın ironisinden söz edeceksek eğer, bu mantığın acımasız yanını; nesnel, yansız tanıklıkla, neredeyse zevk alıyormuşçasına, tutkuyla uzun uzun betimlemesine değinmeliyiz. Tarihin usdışı dalgalarına, siyasetin olanca masumiyetiyle yarattığı eli kanlı imgeye, şu komedyamıza coşkulu tanıklıkta türümüze ilişkin hiççi (nihilist) bir karayergi olmadığını kim söyleyebilir? “ ‘Doğan her domuz emperyalistlerin, revizyonistlerin ve gericilerin kalesine atılan bir havan topudur…’:’ (YÖY, 421)

Siyaset de Tanrısal bir kut gibi iner, obayı dağıtır, düzeni bozar, başı kıçı, içi dışı birbirine katar, kıyametini koparır ve geriye kutsuz bir toplum bırakır. Kut kutu çiğnemenin yoludur. Siyasetin tansıksı kutu karşısında çil yavrusu gibi dağılan insanlar birbirine kıyar. Siyaset takınak, tapınç, kült olarak gökten geldiğinde hiçbir Karşı- yetmeyecek, tüm Karşı’lar Karşılanacaktır. Mo Yan da diyor ki işte; aslına da Karşı’sına da yuh olsun, siyasete de siyasetsizliğe de. Bakın selden geriye ne kaldı: Roman. Roman kuta k arşı konuşlanma değil, kutun kendisi ya da Karşı’sıyla hesaplaşma, kutu makaraya sarma, yani siyaseti, yani göğü. Doludizgin Erasmus’dan, Rabelais’den, Cervantes’ten, Montaigne’den, Sterne’den, Swift’den, vb. başka birikimimiz, sermayemiz yoktur. Böyle biline!

Karşı-ekin (-kültür)


Erk (iktidar) de ekinin bir belirişi. Sanatınsa varoluş gerekçesi, dolayımlar bir bir aradan çıkarıldığından, erk yıkıcılığıdır. Sanat erki güçsüz, yetersiz, yetkisiz kılmak, alaşağı etmek içindir ve sahici sanat erki sıradanlaştırarak, karikatürleştirerek, avucunun içine alıp bir sıkımlık canına tutkuyla susayarak, tüm ölümsüz erk ve utku şarkılarını parazitleyip sonluluğunu, ölümünü imleyerek, Tanrı’yı (erk) yerle bir edip, yerinden edilebilirliği ya da erkin başka erkle ve en sonunda herhangi bir şeyle yer değiştirebilirliğini bıyıkaltından imgeleyerek, saygıdeğer hanımlar ve beyler, sanat erkin görünür görünmez her biçiminden bilinir bilinmez her yöntemle (öfke, sergileme, açığa çıkarma, yasak çiğneme, isyan, sapma ve sapıtma, aldatma, yalan, vb.) öç almanın karayergisel biçimlerini melek ve şeytanların olanaklı tüm dilleriyle yeniden ve yeniden yaratarak yol alır. Başvurduğu teknik her zaman açıktan alay; yergi (hiciv), karayergi (ironi), bilinçaltı kazı, argo, yokülke tasarı, vb. olmayabilir ve değildir de. Yaratılmış tüm teknikler, biçimler, yorumlar, tipler, öyküler geçerli ve yürürlüktedir. Değişik olan bi(l/r)eşimdir.

Söz Mo Yan’a gelecek. Mo Yan tüm kakışmalı, gülünç(leştirilmiş) gerecini ekinsel erke Karşı- yükseltebiliyor, kılabiliyor mu? Yapıt bir hançere, erkin yerleşik, uydumcu yağlı bedenine yönelik sivri, ölümcül bir hançere dönüşüyor mu? Bunu görememenin, eşikaltında kalmanın burukluğunu yaşıyoruz. Çünkü dizgesiz, dağınık gösterim, sunum aslında erkin erksizleşmesi (iktidarsızlaşması) ile yakından ilgili. Shangguan Jintong (İMGK); 8 kızdan sonra doğan erkek çocuk olarak (yüce özne) atavik toplumun erkek tapıncının 80’lerin piyasa sosyalisti Çin’inde dönüştüğü kararsız, isteksiz, neredeyse cinsiyetsiz ve erksiz (iktidarsız) bir örneği. Tabii ki burada karayergi ütopyasızlıktır. Ütopyasızlık halidir. Çelişki ve okurluk bunalımımız buradan doğuyor. Karşı çıkılıyor mu çıkılmıyor mu? Lunaparka ömrümüz içinde üç beş kez gitmiş olmamız bile yaşamımız dediğimiz şeye içkin değil mi? Böyle Mobius Şeriti gibi başladığımız yere dönüyoruz, hiç dolayımlanmadan 0’dan 0’a ya da Hiç’ten Hiç’e. Binin gemime, diyor büyülü diyarların koca gezgini Nuh (Mo Yan) peygamber, size tufan duygusu yaşatacağım sanal gemi ve yolculuğumda. Canımızdan olmadan canımızdan olmak hiç fena değil gibi görünüyor. Ekin ekine, ayna aynaya, Mo Yan Mo Yan’a bakıyor, iç içe yansılanıyor. Sonu yok bunun (yapıtın), yani tıpkılanımın (klonlanma).

Oysa belli ki Mo Yan bir ekinlerarası insan ve egemen ekinsel erk biçimlerini irdelemiş, kavramış, bağ kurmuş onlarla. Batı ekini ve kaynaklarına çok yakın, teknik ayrıntılarda bile. İnsan ekinleri ve uygarlıkları nasıl evrilmiş, kendilerini anlatmış, somutlaşmışlar? Büyük çoğunluklar ekinsel yaratı ürünleriyle nasıl ilişkilenmişler, soy ürünler kendilerine nerede, nasıl zemin, işlev, dışavurum vb. biçimleri bulmuşlar? 19 ve 20.yüzyıl alışkanlıkları kahraman beklentilerini yükseltmişti. Oysa tarih, sanat, siyaset ve diğer yaşam alanlarında kahraman soyutlaması giderek içeriksizleşmiş, öncünün sıradan yanına yapılan vurgu (herkes gibi biri) geriye kala kala bir tek yaratıcıyı (sanatçı) bırakmıştı, kitlesel özdeşleşmenin son olanağı (imkân) olarak… Hoş sanatçının yıkım ekipleri sanatçıya karşı da çalıştırıldı biliyoruz. Ama bir bulanıklık yaratıldı. Gerçekten sanatla, mış gibi sanat karman çorman edildi. Sahte sanat (halkçıl, popüler) kitleleri biçimledi. Artık star’lardan tavırlanır, tavır umar olmuşuz ve bu asla olmayacak, star tavırlanmayacaktır. Starlığın varsa bir özü, özüne terstir çünkü tavır(lanmak). Hemen üzerinden atlayacağım sorum şu: Yaratıcı sanatçıdan star olur mu? Starlaştırılan yazardan tavır umulur mu? Konumuzdan epeyce uzak (!) sorular aslında bunlar…

Cervantes’i (Don Quijote, 1605-15), Sterne’ü (Tristram Shandy, 1759-67), Fellini’yi (Amarcord, 1974) vb.’yi anımsamak Mo Yan hakkında bize yardımcı olabilir. Benzerliğe değinmek değil derdim, ama ayrılan yana dikkat isterim. Bir sonraki (üst) bağlamla ilgilidir konu. Yapıt eşitlikçi-karnavalesk bir sunum gibi göründüğünde ve yaratıcısıyla birlikte izleyicisini, okurunu da içine çekip herkesin ortak evrenine dönüştüğünde çıkan tin (Zeitgeist) nasıl tinlenir? Bağlamın dışından (alt, üst, yan gibi) kuşkusuz. Mo Yan tini tinlenemiyor. Yokülkesizlikten. Yazgıcıllıktan. Geçmiş özleminden (nostalji). Tini tinsiz bu şapkadan tavşan çıkar mı?

Ama hakkını teslim ediyoruz, eşitlik, kardeşlik gizilgücünü sahipleniyoruz Mo Yan’ın. Kendisi nerede duruyor olursa olsun, ne söylerse söylesin. Biz onun yapıtından çıkaracağımız şeyi, süngeri sıkıp suyu çıkarırcasına çıkarırız kendimizce. Sözlü ekine saygısını, halkın gündelik dilini sakınımsız yansıtma esnekliği ve (sövme) keyfini, melodramdan korkusuzluğunu, gülüşün (mizah) doğayı kuşatan kat kat ekinsel varlığın tacı olduğu koşullanmamızı yerle bir ederek varlığa geri taşıyışını (Heidegger), tüm dolayımlar kaldırılarak dirimbilimsel (biyolojik) bir gülmece kavrayışı konusunda bizi kandırışını, karnavali, panayırı selamlayışını, görmezlikten gelinen ve yaşamlarımızdan çoktan kurumsal anlamda sürgün edilmiş (ama yine de yaşamlarımızın her saniyesinde içten içe yüzleşmek zorunda kaldığımız ve asla kendimize itiraf edemediğimiz) ölüm, acı, şiddet, kıyım, cinayet vb.yi dönüp dönüp gözümüze sokuşunu, kabul edilebilir ve anlaşılmaması artık olanaksız yekten ve doğrudan bir dille sunarak kadınlık yazgısını neredeyse eksiksiz sergileyişini [İMGK’yi annesine, tüm annelere adar ve kitabın önsözünde şöyle yazar: : “Feodal ahlâkın baskısı ona (Shangguan Lu) feodal ahlâka karşı gelen bir sürü şey yaptırıyor, bunlar siyaseten doğru şeyler değil ama tüm bunlara rağmen onun aşkı, kabaran bir deniz ve uçsuz bucaksız bir toprak gibidir.”], karakterin karaktersizleşmeye yatkınlığı konusunda uyarışını, tüm inançları, dinleri, ırkları, siyasetleri, cinsiyetleri, yaşları ve etiketleri aynı kazanda birlikte kaynatışını, vb., saygıyla anlıyor, tüm bunlardan ve daha çoğundan ötürü ona teşekkür ediyoruz.

Hakkını bir daha teslim ediyoruz. Bir ulu ırmak, İMGK, küçücük bir pınardan, kaynaktan şu tümceyle başladığı, açıldığı için: “Papaz Malory, kang’ın üstünde sessizce uzanırken Meryem Ana’nın pembe memelerine ve kucağındaki kıçı çıplak Bebek İsa’nın tombik yüzüne vuran parlak kırmızı bir ışık gördü.” (İMGK, 13)

Karşı-yazar



Kendini korumaya almış, dokunulmaz, etkilenmez kılmış, yerleştiği sığınağından sular seller gibi anlatan Mo Yan keyfinden, neşesinden ödün vermez gibi görünüyor Youtube görüntüleri ve konuşmalarında. Altta sert bir çekirdek yok değil. Ama öyle incelikle (virtüözce) yorumlanan bir çekirdek ki bu, dışavurumu artık eğlenmenin, gülmenin, hoşça zaman geçirmek için anlatma ve dinlemenin zamanıdır der gibi. Hatta içinde muziplik saklayan, gülüşünü içinde tutmuş, oyuna bulanmış bir çocuk havası var. Bütün bunları yaşamak elbette kötüydü ama şimdi uzaktan, mış gibi yaparak, sanal evrende (simulakrum) insanın bin türlü halini yaşantılamak destancının sözlü anlatılar çağından kalma düşsel savunma ve atlatma sağaltımıyla yakından ilgili. Kendisi de söylüyor (sanırım) konuşmalarında: Ben bir öykü anlatıcıyım. Biri daha vardı, kimdi o, Türkçe yazan biri, aynı şeyi söyleyen. Ben anlatır, aracılık ederim, diyen. Unuttum.

Bu yazıdan çıkmak, nasıl oluyorsa yazarak yazıdan çıkmak demek… Dışavurumu, anlatımı tersine evirmek, bilgisayardan kaleme, oradan tüye, tüyden sese, sesten mimesise. (Üzüm üzüme bakarca esneme, gülme, yansılama, renkten renge girme, vb.) Destana (epope) bir tür dönüş bu. Destanın, epiğin eşbiçimle(ndir)me (homojenizasyon) işlevine sahte bir dönüş, yani kökensel bağlama ve dışa karşı kalıcı, ölümsüz kılınmış topluluğu savunma işlevinden artık uzak bir sahte epope. Çünkü bilgisayar orada, masanın üzerinde duruyor ve aynı masallar aynı kalıplar (şablon) üzerinden yıldızsavaşları, savaş oyunları vb. örnekleriyle hiç uzak değil. Bu noktada ince bir sapma var. Mo Yan anlatıcılığını (yazarlığını) anonime bağlamıyor, Çin Halkının adsız, ortak (anonim) şairi ya da destancısı olmakla ilgili değil yaptığı. Kendisine yoğun bir göndermesi var. Destanı anlatan Ben’i altını çizerek imliyor. Hatta o destanın içine kendisini de yerleştiriyor, hem anlatıcı hem anlatılan oluyor. Özdeş bir halktan söz edilemeyeceğini, destanın tek ayak üzerinde kalacağını herkesten iyi biliyor usta anlatıcı. Anlatmanın Doğudan Batıya tüm biçimlerini irdelemiş, bulduklarını kendi anlatısına katmaktan hiç de yüksünmemiş, hatta bunu bir hak olarak da benimsemiş. İşine bir gün yarayacağını düşündüğü ve önüne çıkan, sokakta bulduğu her şeyi toplamış, paslanmış, yamulmuş çividen ömrü boyunca ırzına geçile geçile delik deşik edilmiş, bunamış yaşlı kadına değin. Ölüleri, sakatları, hayvanları ve insanları, yapıp ettiklerini… Herkesin eşitlendiği düşler evreninde (kapalı Mo Yan evreni) geleneksel ölçeklendirme, basamaklandırma dizgeleri çökmüş. Tarihin yazarlar galerisinde ustalar, yarım ustalar, çıraklar ve dışarıda kalanlar yan yana gelmişler. Mo Yan tümünün, daha saygı gösterirken yazarlıklarını ellerinden almış, tepeleri ya da kıçları üzerine oturtuvermiş onları. Kral çıplak demenin sevimli, bağışlanır girişimini onaylatmış hepimize, üstelik kral her zaman çıplak değilken… Yazarlık, yukarıyı (doruk) aşağıya indirmek (çukur) ya da tersi derken, başka bir sınıflandırma dizgesine, bana kalırsa tüm bunlara kayıtsız bir dizgesizliğe bağlanmış. Yazarlığını ve yazar olarak kendini de dalgaların ortasına fırlatıp atmasından belli. Kızıl darı, Gaomi bucağı, o insanlar oradaydı, vardı, yapıp ettiler. Mo Yan denilen bücür de oradaydı kuşkusuz ve birgün bütün bunları bizlere anlatacağı daha o zamandan belliydi. Birkaç eğlenceli alıntının yeri ve sırasıdır şimdi:

“Mo Yan ‘Safrakesesinin Hatıratı’ adlı romanında bu küçük taş köprüyü ve burada insan cesedi yiyen çıldırmış köpekleri anlatmıştı.’ (YÖY, 25)

“Şu, Mo Yan denilen ufaklık ‘Tai Sui’ adlı romanında şöyle yazmıştı:’ (YÖY, 37)

“Omuzlarımdaki ağır yükün farkındaydım, yetmişli yılların Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nın tarihinde çok önemli bir fgigürdüm ben, yaptıklarım önünde sonunda Mo Yan denilen o ufaklık tarafından yazılıp bir klasik olacak, bu yüzden vücuduma çok iyi bakmalı ve formumu korumalıyım, görme, koku alma ve duyma yetilerimi çok iyi muhafaza etmeliyim; çünkü bunlar benim yaratacağım efsanenin olmazsa olmaz önkoşulları.’ (YÖY, 375)

“O bizim Ximen köyünün yüz elli yıllık tarihinde gelmiş geçmiş en açgözlü çocuktu, evet bildin, doğru tahmin, Mo Yan’dı bu, şimdilerde tören şapkası giymiş bir maymunu oynayan o beyefendi Mo Yan’ (YÖY, 424)

“ ‘Sevgili okuyucu, bu romanı burada sonlandırmak yapılabilecek en mantıklıca hareketti aslında ama kitapta yaşamı sona ulaşmamış olan o kadar çok karakter var ki hem onların hem de okuyucuların hatırına devam ediyorum. Öyleyse bu hikâyede anlatıcılarımız olan Lan Jiefang’la Koca Kafa’nın biraz dinlenmesine izin verelim ve ben –onların arkadaşı olan Mo Yan- hikâyeyi onların kaldığı yerden devralıp bu uzun mu uzun hikâyeye bir düğüm atarak sonlandırayım artık:’ (YÖY, 889)

Yukarıdaki örnekler Mo Yan’ın Mo Yan’ı ve yazarlığını da makaraya sardığının kanıtı. Neden yaptığını sorabiliriz. Yazmak için kolları sıvadığında bence nasıl yazmalıyım (teknik) konusunda ciddi düşünmüş biri. Bu anlatım tekniği onun bilinçli seçimi. Seçimi sağlayan şey ise dünyanın içinde yaşadığımız onyıllarda sanal evrene karşı yine de kitap ve yazı (gelenek) ile direnebilmenin, bir şeyler yapabilmenin arayışı. Ayak uyduramayan, içinde yaşadığı dünyada nasıl yer açar kendine. Eski(l) gereçle yeni biçimlendirmeleri (format) dener. Bu denemelerden berbat ve harika şeyler (Yine döndük sihirbaza!) çıkabilir. Ben Mo Yan’dan bu ayak uyduramamış ayakçıdan kıvrak manevralarla gelen harikalara diktim gözümü. Ama ne harikalar! Onlar hakkında tek bildiğim şey harika şeyler oluşları! Bu da mı harika şimdi?

Yalnızca yazarla, anlatıcıyla mı dalga geçiyor Mo Yan? Tabii ki hayır. Onun karakterleri, kişileri de bunalımdadır. Bu hinoğlu hin Çinli Woody Allen’in da seyircisidir hiç kuşkunuz olmasın. (Kahire’nin Mor Gülü,1985). Sterne’ün de has okurudur. Yazarı, anlatıcıyı nasıl duvara toslatır, boya küpüne sokup çıkarırsa kahramanlarını da rezil etmekte bir an duralamaz. Şu Shangguan Jintong’un haline bakın: Tüm Çin, tüm gelenek, bıyık altından sırıtan yazarımız geleceklerini 8 kız artığı Jintong’a teslim etmişken ve Jintong tüm yaşamı boyu memelerden memelere seyretmişken karakter karaktersizliğine bakın hele: “ ‘Utanmaz!’ dedi Wang Yinzhi, ‘Buna nasıl cüret edersin, beni orospu mu sandın? Beni istediğin gibi kullanabileceğini mi sanıyorsun sen?’ yüzü kıpkırmızı olmuştu, o çirkin dudakları titriyordu. Elindeki anahtar destesini Jintong’un kaşlarına fırlattı. Jintong beynine saplanan bir acı hissetti, patlayan kaşından akan sıcak ve yapışkan bir sıvı aşağıya doğru süzülmeye başladı. Eliyle kaşını yokladıktan sonra parmak uçlarına bulanmış taze kanı gördü. Böyle bir durum eğer bir dövüş sanatları filminin içinde gelişseydi bir sonraki adım şiddetli bir kavga olurdu, eğer bir sanat filminin içinde olsaydı, yaralanmış erkek kahraman alaycı bir isyan başlatır, öfkeyle evden çıkar giderdi. ‘Peki, ben ne yapmalıyım?’ diye düşündü Jintong, ‘Wang Yinzhi’yle benim başrolünde olduğumuz bu film bir dövüş filmi mi yoksa bir sanat filmi mi? Sanatsal bir dövüş filmi mi yoksa içinde dövüş sahneleri olan bir sanat filmi mi?’ (…) Shangguan Jintong henüz oynamak için uygun bir rol bulamadan tanıdık yüzlü iki iriyarı adam...” (İMGK, 884) Kahramanımız romanı kaldıramamakta, beni yanlış anladınız, sizin umduğunuz, beklediğiniz kişi ben olamam, beni el bebek gül bebek pışpışlayın ama bir şey yapmamı istemeyin, çünkü ben ‘yapmamayı yeğlerim’ (Melville, Katip Bartleby, 1853) demektedir neredeyse. Ya anlatıcımız, onun durumu daha kötü. Jiefang’ı nasıl öldürmesi gerektiğine bir türlü karar veremiyor: “Şolohov, Gregor’a bilincini yitirtip yere düşürdü onu, peki ben ne yapacağım şimdi? Ben de Jiefang’ı yere düşürsem mi acaba? Şolohov, Gregor’un kalbinde bembeyaz bir boşluk bıraktı, pemi ben ne yapmalıyım şimdi? Jiefang’ın kalbini bembeyaz bir boşluk olarak mı tasvir etsem? Şolohov, Gregor’un başını kaldırdığında göz kamaştıran kara bir güneş gördüğünü yazdı, peki ben de mi öyle yazmalıyım? Jiefang başını kaldırınca göz kamaştıran kara bir güneş gördü desem olur mu şimdi? Jiefang’ı öyle hemen yüzüstü yere düşürmeyeceğim ben, önce o koca kafasını yere eğecek, ardından da amuda kalkacak; kalbi de bembeyaz bir boşluğa dönüşmeyecek, aksine bir sürü duygu geçecek kalbinden, bir dakika içinde binlerce duyguyu tadıp dünyada ne kadar şey varsa hepsini birden düşünecek; başını kaldırdığında göz kamaştıran kara bir güneş de gğörmeyecek, göz kamaştırsın ya da kamaştırmasın beyaz, gri, kırmızı ve mavi bir güneş görecek, işte bu da benim orijinalliğim olurdu, öyle değil mi?’”(YÖY, 892) Kimse bu duruma düşmesin derim ama Mo Yan daha beter olsun. Daha beter olmayı isteyen kendisi zaten, daha anlatacağı onbinlerce sayfa varmış, Gaomi Bucağı uçsuz bucaksız kızıl dar tarlası, anlaşılan.

“ Sevgili okuyucu hikâyemiz sonlanıyor. Biazcık daha sık dişini, çok az kaldı.” (YÖY, 924) Bunu yazan ben değilim, insanların hoşgörüsünü, sabrını sömüren bir tek ben miyim sanıyorsunuz. Mo Yan’ın bitmek bilmeyen cinnet sahneleri için özrüdür tümce. Sahte-epik artık iyice kişiseldir, Mo Yan’la ilgilidir, onun günlük yaşamı, paylaşımlarıyla ilgilidir. Usundan geçeni bile kaçırmaz, anımsadığını… Devlet 16.Louis, Madam Bovary Flaubert ise roman da Mo Yan’dır, Mo Yan Çince ‘Sakın konuşma!’ demekmiş, o da konuşmuyor işte. Son kitaplarından (küçücük bir anlatı) Değişim (D), tembel Mo Yan’ın [“Benden istenilenlere göre 1979’dan sonra olanları yazmam gerekiyordu.” (D, 11); “Küçüklüğümden beri pısırık, talihsiz ve kendi başına bela açmada çok başarılı bir çocuk oldum hep. Ne zaman öğretmenlerin kıçını yalayacak olsam her zaman onlara bir kötülük yapacağımı düşündüler.” (D, 12)]

Lisede (yanılmıyorsam) sınıf arkadaşı He Zhiwu kompozisyonda sınıfın en güzel kızı Lu Wenli’nin babası olmak istediğini yazınca kız sınıfta ağlamaya başlar. Zhang öğretmen He Zhiwu’yu sınıftan atar. Oysa Lu Wenli’nin babası olmak demek kamyona, tekerlekli motorlu bir araca, yani hıza sahip olmak demekti. Kamyon (GAZ 51) sürücüsüydü çünkü Lu Wenli’nin babası. Bu arada Ping Pong maçında Lu Wenli’nin attığı top Zhang öğretmenin ağzına kaçmıştır bile. Aradan yıllar geçmiş, eski sandıklar açılmış kapanmış, yaşam insanları oradan oraya savurmuş, ünlü yazar Mo Yan’la buluşan He Zhiwu, ondan devlet katında ricacı olmuş (bir sınav için destek), yardımcı olan yazara çocukluk arkadaşı zarfı uzatmış iş bitince: Rüşvet.

Karşı’ya Karşı’ya Karşı (!?)

Kızıl Dari Tarlaları’nın bitişi şöyle: “Seni zavallı, çelimsiz, kıskanç, önyargılı, ruhu zehirli darı içkisiyle büyülenmiş çocuk seni, Mo Nehri’ne gidip üç gün üç gece sularında yıkan; unutma bunu, ne bir gün fazla, ne de bir gün eksik, ruhunu ve vücudunu güzelce temizledikten sonra kendi gerçek dünyana dönebilirsin. Beyaz At Dağı’nın Yang ile Mo Nehri’nin Yin’inini yanı sıra hâlâ bir sap safkan kızıl darı var, onu bulmak için gerekirse her şeyini feda etmelisin. Onu bulduktan sonra ellerinde kaldırabildiğin kadar yukarı kaldır, her yerini dikenli otlarla böğürtlen çalılarının sardığı ve kaplanlarla kurtların kol gezdiği yırtıcı hayvanların dünyasına böylece yenide girebilirsin, o seni koruyacak olan tılsımdır, aynı zamanda ailemizin şanlı totemi ve Gaomi Kuzeydoğu Bucağı’nın geleneksel ruhunu temsil eden bir simgedir de!.” (KDT, 522)


Dağınık, Mo Yan tutaraklı yazımı bitiriyorum düşüncelerimi özetlemeye çalışarak ama birkaç konuya daha kısaca değinmeden olmayacak. (Belki de yazdıklarımı yinelemiş olacağım, bilemiyorum.)

Şiddete (toplumsal şiddetin tüm biçimleri, savaştan kadına çocuğa, ötekine dönük, vb.) karşı çıkmanın bir yolu şiddet arıtma (katharsis) ayini, şoka şok tekniği olabilir ve insan ekinimizin yarattığı bir sağaltım biçimidir bu. Sanat genelde (yani imge dili) toplu sağaltımken onun üst (meta) dili altına yerleşen imge kümelenmeleri, alt diller, şiddetin biçimlerini şiddet ima ve edalı yerinel yapı öğeleriyle karşılamaya, böylelikle şiddeti ve arkasındaki erki alaşağı etmeye yarayabilir. Bir görüştür. Bağımlılara (uyuşturucu, nikotin, vb.) uygulanan ve tiksinti yaratarak sonuç alınacağına inanılan yüksek doz uygulamaları gibi… Öncülerden birini anmadan geçemeyiz. Boyalı Kuş’u (1965, Jerzy Kosinski) yarım yüzyıl öteden anımsıyoruz. Arınım (katharsis) iyimser bir yorumla ilgili, bunu kabul ediyorum ve Kosinski, Mo Yan ve diğerlerinin böyle savları hiç (?) olmamıştır kuşkusuz. En azından varsayımsal olarak… Ama şiddet bellekte yakıcı bir anın imgesidir. Takınaklaşmaya yatkın ve eğilimlidir. Büyük usta, takınağımızın ayrımındadır ve boşuna yokmuş gibi davranmaz, artık bu noktadadır. Dolayısıyla Mo Yan’ın yapıtı için öyle olmasına karşın bir şiddet, sokak gösterisidir demiyorum. Ya Palahniuk’un Dövüş Kulübü (1995, film uyarlaması: Fincher, 1999). Buraya katarken duralıyorum, şimdilik bekle diyorum kendime. Bir yerde (bu yazının başında mıydı?) şiddeti estetize eden uygulamalara (ayrıca kuramlara ve karşıkuramlara) dokunup geçtim sanırım. Mo Yan’ın nesne-imgesi şiddet olabilir mi? Hayır deme yanlısıyım. Dayanılmaz şiddet imgesi boğa ya da horoz, köpek vb. dövüştürmek türünden bir izlenim yaratıyor insanda. Değer yargılarından sivil ya da çıplak kalıncaya dek soyunulduğundan yaklaşım da olanaksızlaşıyor. Şiddet doğamıza özgü bir ilkyapıörneği (arketip) mi yoksa? Yazarımız için türsel yaşamlarımızın içkin, doğal bir öğesi mi? Bu sahneleri canlı, etkileyici biçimde anlatıyor ve derinlere gömdüğümüz nefreti, tiksintiyi, öğürtüyü, dürtüyü boşalmaya zorluyor. Hepimiz Nuh’un gemisindeyiz ve barış içinde değiliz Kardeşler (!) beni duyuyor musunuz?

Yine yukarıda dokunduğum Sürü-Birey karşıtlığına, sürü tepkeleriyle birey tepkeleri arasındaki açılmaya ve doğurabileceği sayısız dehşet verici, ürkütücü ve bir o denli bulanık imge yumaklarına girmeyeceğim.

Peki omurgasız mı bu Yapıt? Başıbozuk (ordubozan) epikten söz edebilir miyiz? Görünmez de olsa bir ekseni, sürekliliği sağlayan kaburgası yok mu ya da ne olabilir? Çünkü sonuçta bölümler, bölümceler, tümceler, sözcükler ufacık bir esintide uçuşabilir, dağılabilir, kitaplardan geriye boşluklar kalabilir. Gaomi Bucağı (çocukluk yurdu) omurlardan biridir, diğeri ise olsa olsa Kadın olabilir. Yapıt boyunca itilip kakılan (sözün gerçek anlamında), üstlerinden en kahredici, en iğrenç yaratıklar da geçse yine dik geriye kalan anne, kızkardeş, sevgili. Irzına geçilmiş, dövülmüş, aşağılanmış, doğurmuş ve ölmüş kadın… Mo Yan dayanılmaz yerlerde ve zamanlarda betimlediği bu kadından güç alıyor ve yapıtını eksenliyor diyebilirim. Elbette ışık gölge, Ying Yan oyununda çevreleyen hatlar ve yansımalar iki boyutlu karikatürlere benziyor. Ama görünen o ki evrim ve ilerleme bir yanılsama. Ekin (Kültür, uygarlık), olanağını hiçbir anlamda, yerde ve zamanda tüketebilmiş değil. İki boyutun eytişimsel getirisine tanıklık etmiş oluyoruz işte. Son biçimin, görünenin somutluğu (saltık dışavurum), dışsallık, kabuğun, dışın tıngırdaması karayergiden (ironi) başka ne getirirdi?

Pastiş mi dediniz? Evet. Burada doğal. Eksik mi kalacaktı, daha birçok (retorik, vb.) yazı öğesinden biri olarak. Bakın YÖY bölüm başlıklarına. İlk bölüm başlığı neleri anımsatmıyor biz okurlara: Yama’nın Sarayı’nda işkence görüp masumiyetini beyan etmesi- Reenkarnasyon hilesiyle beyaz toynaklı bir eşeğe dönüşmesi (17)

Şimdi son bir derleme (özet) çalışması:

  • Mo Yan Karşı çıkmayan bir Karşıcıl.
  • Bir anlatıcı. Anlatan, anlatmayı seven, daha biz istemeden anlatan biri…
  • Eşitlikçi bir yazar (karakter). Öfkesiz (sinirlerini aldırmış), kışkırtmayan bir yıkıcı. Eee, sonra, dedirten hemen arkasından.

  • Ardçağcı (Postmodernist). Hatta bir fazlası... Yıktığı dizgenin karşısına dizge dikmiyor. Dışarıdan yeni bir dizge önermiyor. Yıkımın, kasırganın, yani dizgenin içerisine bırakıyor kendisini de. Herkes ölecekse ben de ölürüm.

  • Sınıfın, tüm sıkıyapıların (yazinbilim, gelenek, kurallar, vb.) haşarı çocuğu, boşvericisi, ama en zekisi kuşku yok.

  • Yazmanın bildik tüm kurallarını kibrit çöpü gibi bir bir tutuşturup ardından ikiye bölen, sonra fırlatıp atan hınzırın ta kendi.

  • Şeytanın safı olmaz ya şeytanın safı, safi şeytan.

  • Halk anlatıcısı, şairi... Tüm sınıfların, tüm insanların eşsiz taklitçisi. Bir zamanlar, Gaomi Bucağı’nda…

  • Epiğin de tatlı tatlı içine etmiş biri. Ters, sapkın epikçi... İçinden yücelik çıkmayan epik mi olur?

  • Karma. Çemberler. İçinde tüy, kıl, boynuz, Sterne, Kosinski, Cervantes, boya, kemik, koku, Chagall, Montaigne olan cadı bulamacı. Sözcükler kazandan mı, kazana mı?

  • Oyunu, güreşi kendi alanına çeken, yerlileştiren (otoktonizasyon?), böylece oyunu oyun olmaktan çıkaran ardçağcıdan ayrı olarak yine de oyunda kalıp oyunu sürdüren, anlatılmaya ve anlatmaya (yani oynamaya) değer hep bir şey olduğunu düşünen (inatçı biri).

  • Kendisini de anlatısının içinde eşitler arasında bir eşit olarak konumlayan, yürüten, kendisiyle dalga geçen, dolayısıyla gözümüzden kaçmıyor, böyle böyle güvenceleyen… (İroni başka nedir?) Mo Yan anlattıklarından biri, ta kendisi: Şu bacaksız

  • Acılar dizgesini (cehennemi) yadsımakla kalmayıp, dışına çıkmayı da kabul etmeyen, içerideliğini bilip kendini tek tek, atlamadan olaylara, olguya bırakan bir tür pozitivist (olgucu), pragmatist (yararcı), sensualist (duyumcu), hedonist (hazcı).

  • Uzanmış saydam kut-parmak ve altında olmaya gelen (daha binbir şey).



    Öyleyse:

    Bunca Karşı’dan devrimci bir tutum değil, insanları mutlu, yanıltıcı da olsa neşeli kılmaya adanmış biri çıkar, öyle bir insan ki içinden, Shakespeare’inden Balzac’ına geçmedik insanlık durumu, komedyası kalmamıştır. Belki bu tutumun içinde gizli bir devrimci olanak (imkân) yatıyor. Bulmak için, en iyisi okumalı Mo Yan’ı.

     

    KAYNAKLAR:

  • Yan, Mo; Kızıl Darı Tarlaları, (?????, Hong Gaoliang jiazu, 1987),
    Çev. Erdem Kurtuldu, Can Yayınları, Birinci Basım, Haziran 2013, İstanbul, 522 s.

  • Yan, Mo; İri Memeler Geniş Kalçalar, (????, Fengru Fei Tun, 1996),
    Çev. Erdem Kurtuldu, Can Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2014, İstanbul, 1038 s.

  • Yan, Mo; Yaşam ve Ölüm Yorgunu, (????, Shengsi pilao, 2006),
    Çev. Erdem Kurtuldu, Can Yayınları, Birinci Basım, Mart 2015, İstanbul, 933 s.

  • Yan, Mo; Değişim, (?, Bian, 2010), Çev. Erdem Kurtuldu,
    Can Yayınları, Birinci Basım, Haziran 2013, İstanbul, 522 s.