okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Haruki Murakami
Uyku
Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2015

Murakami, Haruki; Uyku (Nemuri, 1990), Çev. Hüseyin Can Erkin
Res. Kat Menschik
Doğan Kitabevi Yayınları, Birinci Basım, Ağustos 2015, İstanbul, 90 s.,
Resimli, Ciltli.

*
Murakami, Haruki; Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları
(
Shikisal O Motanai Tazaki Tsukuru to Kare No Junrei no Toshi, 2013),
Çev. Hüseyin Can Erkin,
Doğan Kitabevi Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2014, İstanbul, 316 s.

 

 



Murakami neredeyse eksiksiz çevrildi Türkçe’ye ve sıkı izlemeye aldım onu. Neredeyse Türkçe’de okumadığım yapıtı yok. Belli bir okuma önceliği tanıdığımı da belirteyim Dünya yazarına. Ama bundan Murakami’nin benim için en önemli yazarlarımdan biri olduğu sonucunu çıkarmak haksızlık olur. Yazarın küreselleşmesi günümüzün önemli bir olgusu... Murakami örneğinde yazın, küresel boyut vb. önemli süreçleri titizce gözlemliyorum. Küresel kabul eşiğinden sonra yazarın dünyalılığı nasıl kavradığı, yapıtına eşik ötesinin nasıl yansıdığı aşırı dikkat gerektiriyor. Bu konuya Murakami’nin önceki kitabıyla ilgili olarak değinmiştim. (1Q84 müydü?) Öte yandan küresel ölçekli bir özgürleşmeden (elin serbestleşmesi) söz edilebilir mi? Ulusal her tür yaptırımın, kısıtlamanın dışına çıkmanın sorumluluğu ve sorumsuzluğu… Tabii ki geçmişte benzer örnekler az değildi. Yani yeni bir şeyden söz etmiyoruz. Genelde, Murakami de içinde, yazarların evrensel varlıkların üzerine oturduktan sonra şımardıkları ve yoldan çıktıkları örnek pek anımsamıyorum.

Yalnız şu oluyor tabii. Küresel ün kazanmış sanatçı, yazarın geçmişi didik didik edilip ona bulaşmış ve ondan bulaşmış ne varsa tecimsel çevrime yazarın izniyle ya da izinsiz sokulacaktır, kaçınılmazdır neredeyse bu. Uyku erken dönem çalışmalarından biri Murakami Haruki’nin ve sanırım dünyada da bizde olduğu gibi gündeme sokulmuş, hem de inanılmaz seçkin (lüks) bir baskıyla. Yüksek baskı niteliğiyle ortalama (benim gibi) okuru yıldırıcı bir görüntüsü, albenisi var roman-öykünün. (Novella mı demeli?) Bu tür parlatılmış biçimsel sunumlardan hoşlanmadığım açık. Metni de kuşkuyla karşılıyorum ister istemez. Yine de Murakami’nin bileğinin hakkıyla geldiği yerin düşlem (fantezi) hakkı olarak hoşgörüyorum. Bu hoşgörü elbette sanatçıyla sınırlı tutulmalı. Yoksa belli ki kitabın bu küresel sunumu yazarın da uluslararası şirketlerle işbirliğini gerektirmiştir. Kat Menschik’ce (Alman kadın çizer) gerçekleştirilen resimlerle daha çekici kılınmaya çalışılan öykü bu çizimler nedeniyle beni biraz itti diyebilirim. Kalabalık, süslemeci, dışavurumcu bağırgan resimler Murakami’ye özgü tınıyı (tonalite) tutturamamış gibi geldi bana. Rahatsız oldum. Yapıta destek olmak yerine önüne çıkarcasına cayırtılı bir kendini beğenmişlikleri var ya, yazar, yayıncı beğenmiş bize katlanmak düşer. Bir örnek aşağıda:

Her iki yapıttan da (aralarında 24 yıl var, bunu göz önünde tutmalıyım) çok etkilendiğimi söyleyemem. Daha çok son iki yapıtla Murakami üzerine yeniden düşünme olacak bu kısa yazı. Yapıtlardan çok Murakami üzerine konuşacağım. Çünkü yapıtın kendini yinelediğini ve bir örüntüye (klişe, kalıp) sıkı sıkıya oturduğunu ya da sıkı sıkıya bağlı kaldığını görmek için Murakami izleyicisi olmak yeter. Bence Murakami’nin ilkasalörneğini (arketip) bulmak, yapıtı boyunca peşini bırakmayan bu örneği ortaya çıkarmak (Ama kimse böylece her şeyin anlaşılacağını ummasın.) iyi bir araştırma nedeni olabilir. Ben temel örüntünün üstelik yeni, bilinmedik bir şey olduğunu düşünmüyorum. Daha önceki Murakami yazılarında da yakalamaya çalıştığım bir özelliği var ki onu ilginç, değişik kılıyor. Bugüne değin ‘böyle’ ilişkilenmemiş iki değişik özde, ırada yapıyı inanılmaz bir yalınlık, alçakgönüllülükle ilişkilendirmek. Yazar bunu yapıyor ve beklenmedik (ama belki de geçici, kalıcı olamayacak, yani klasikleşemeyecek) bir bileşim (sentez) çıkıyor ortaya. Nedir bu bağdaşmaz, çatışkılı ama yine de bir araya getirilen yapılar? İki başka boyuttan iki yazınsal ulamı (kategori) ilginç biçimde kesiştiren (olmazı olduran) yazı(n) girişiminde bir yanda semantik tümcül imge öte yanda sentaktik (biçimsel, dilbilimsel) ve yine tümcül imge-yapı üzerine bindiriliyor (yerbiliminde kıtaların birbirlerinin üzerine binmesi, şaryaj gibi). Olağan, geleneksel yazım iki başka ulamı kendi içişlev ve eşözlü, doku uyumlu nitelikleriyle bağdaşık bir yapı içerisinde buluştururken Kafkaesk bir yöntemi imalayan Murakami uyumsuz bir buluşmaya (Hem uyumsuz, hem buluşma!) aracılık ediyor. Dilin (anlatımın) inanılmaz ölçüde sıradanlaştırılması, düzleştirilmesi bu dili aykırılayan, yadsıyan çıkmaz yol, çözümsüz yolculuk (labirent) izleğine, bir anlamda kapalı evrene iliştirilmiş oluyor. Yazarımız biraz daha fazlasını yaparak Murakami oluyor: Aşkıncılık. (Transandantalizm). Büyük buluşamama (randevusuzluk) öngörüsünün bir çıkış yolunu devreye sokuyor: boyut değiştirmek. Okuru şaşırtan, büyüleyen şey, bildiği, tanıdık bir yoldan yürüdüğünü sanırken, kendini başka (hem aşina, hem yabancı) ve ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemediği bir dünyada bulmak. Kesin, tanımlanabilir bir biçimde hem kendisidir, hem kendisi olmayan biridir (öteki, başkası). Bu aşkınlığın ontolojisi (varlık-sal dayanağı) yoktur. İki varoluştan (!) hiçliğe çıkarız. İki varoluş dediğimiz soyutlamadır, varlıktan çıkma, varlıksızlaşma, kurgu gereği varsayılmış varlıktır, düzmecedir gerçekte. (Matematik?) Koşutlu evren imgesine düşkünlüğünü 1Q84’den ve önceki anlatılarından biliyoruz zaten. Zekice, buluşçu bir tekniğin tadını son demine, çekirdeğine dek çıkarmadan bırakmayacağı anlaşılıyor yazarın. Ama sorun yok mu, var. Belki bağlam (matris) içeriden kuruldukça tutmazlığını, çelişkisini de peşi sıra sürdürecek. Görünüşe gelen çelişki okur için nereye değin anlam taşıyacak, nereye dek onun evreni (dünya) anlamlandırma niyetine, girişimine destek verecektir. Çünkü bu desteği çok uzaktan da olsa duyumsayamayan okur (herhangi) vazcayabilir (!) kolayca. Boşa kürek çektiğini eninde sonunda anlar. Hevesle, iştah açıcı bir Freud iması okuru kışkırtır (bunca geçmiş ve didiklenmiş literatüre karşın) ama Murakami oltanın ucuna takmıştır aslında Freud’u (yem) ve daha ötesiyle de hiç ilgisi yoktur. Derdi okuru kendi yazı çıkmazında dolandırmak ve yazı dünyasında başka boyutlara sıçratmaktır. Başka boyutu bildiğinden, avucunda tuttuğundan değil elbette. Okurda duygu yaratmak, okura tansık tini katmak, okuru esinli, belki de eserikli kılmaktır niyeti. Böylece okur bedenini sanrıyla kozalar. Yanılsama, uygulamada (gündelik yaşam) bence sakıncalı, eksi, kuramda (felsefe) ise olumlu, artı işlev görür. Bu işleve yazının (edebiyat) işlevi diyebilir miyiz, dersek ivecen davranmış olur muyuz? Sorulardan biri de budur.

 

Söylediğim gibi Kafka’nin kullandığı tekniktir bu. Dille öyküyü (olay örgüsü) olabildiğince (grotesk) mesafelendirerek tuhaf imgeyi görünür kılmak. Bir tür yadırgatma uygulayımı. Ama Kafka’nın araladığı varlıklar arasında doku uyuşmazlığı (başka tözlülük diyeceğim, kimyada peryodik cetvelde benzeşik ya da ayrışık, karşıt element kümelenmeleri ve ilişkileri gibi) yok. Groteskin kıyısından dönüyor ve ilişkisizliği savunmuyor asla (bence ve Kafka yorumcularının çoğuna göre aynı zamanda). Oysa kopması beklenirdi hem insan hem yazar olarak Kafka’nın. Kopmadı, Babama Mektup’u (1919) yazdı. Murakami ise ulamsal (kategorik) sıçramayla dili aşırtıyor, varlığı değil. Dilinin sıradan yalınlığı (sadelik) o kertede ki bu dilin doğal oyuğu içerisinde kendimizi akışa bırakışımız geçiş ya da eşik deneyimini yaşantılayamıyor, gündeliğin tuzağı bizi öte (ve sahte) dünyaya apartıyor, taşıyor. Groteskten yine söz edemiyoruz çünkü ilişkisiz (ilişkisi kopmuş da olsa) terimlerden birini bilince çıkardığımızda diğer terim çoktan yitirilmiş oluyor (anımsanmıyor). Bir soru: Groteskten yine de iki uçlu aktarımı anlayabilir miyiz? Grotesk olur mu o zaman? (Bir ucu örtük, kapatılmış bir yapıdan söz etmek daha mantıklı. Çünkü insan anlığı tek uçlu yapıyı, olanaksızlığı kavrayamaz. Tanrı da bu kavrayamayışın sonucu zaten… Anlığın ilk taslağı ikilik düzende çatılı…

Uyku öyküsü bu anlamda eşikaltı ve eşiküstü iki Murakami evreninin bir tür taslağını çiziyor. Bende uyandırdığı izlenim, öykünün önçalışma (eskiz) olduğu yönünde. Metin boyunca bıraktığı yanıltıcı imlerden, taşlardan iz süren okur, uyku-suzlukun psikolojik ve fizyolojik bilimsel imaları, toplumsal göndermeleri, vb. tüm açıklamalardan çark etmek zorunda kalıyor. Okurun algısal gönderimleri ile öykünün (yazarın) kurmaca gönderimleri arasında koşutlu yürüyen (ussallaştırma, rasyonalizasyon) okuma edimi giderek açılanıyor, bu ve öte (meta) dünya arasında yarılıyor. Uykusuzluğu kadınlık yazgısının eril efendiye direnişinin biçimlerinden biri olarak kavramak üzereyken Murakami diğer tüm uyumla(ndır)ma girişimleri gibi bunu da yadsıyıverir. Okuru ucu kapalı, karanlık son sayfadan aşağı (yukarı?) yuvarlar (karabasan). Bir yere tam çıkmak üzereyken boşluğa yuvarlanan okurun son imdat çağrısı, son us(sal)laştırma girişimi ‘öteki dünya’(dan)laşmadır (boyut değiştirme). Doğrusu geçmişten beri metafiziğin, inanç yapılarının egemen dilidir aşağı yukarı bu. Önemli ayrım ise şurada: İnancın dili öteyi tanıma getirmiş durmuştur başından beri. Böyle yapsaydı Murakami bu yazınsal etkiyi sağlayamazdı. Murakami’nin metafiziği eksi (negatif) metafiziktir. Metafizik olmayan bir metafizik, yani düşüngüsüzlüktür (ideolojisizliktir) ama bu nedir, nasıl bir düşüngüdür derseniz o da ayrı.

Murakami’nin geliştirdiği neredeyse tüm izleklerin prototiplerini, larva-imgelerini barındıran Uyku’dan Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları’na bir çizgi çekmek okuru çok zorlamayacaktır. Murakami bir imge geliştirici, daha doğrusu sorgu(ç)-imge yaratıcısı, imge üzerinden bir yere yönelen sanatçı değil, bir teknisyendir, kök imge çoğaltıcısı. Yukarıda sözünü ettiğim yapısal gerilime dayalı ilkörnek, üzerine binen değişik öyküleri, kişileri (karakter), varlıkları kaldırabiliyor. Daha çok ekmek yedirir, hem başkalarına da. Murakami özelinde buna buluş diyebilir miyiz? Onun için soru sormayan değil sorularını yarım bırakan, yoldan çıkaran biri desek daha doğru. Yine de metninin bir genel gönderimi (referans) olduğunu ıskalamayalım: Müzik. Müziğin yazarda önemli olduğunu, Murakami yapıtlarında yitiş öykülerine eşlik eden anlaşılmaz ama onsuz da yapılamayan bir teselli olarak algılamak gerekir. Yani Murakami’yi yatıştıran, dolayısıyla yitmenin yollarını kat ederken bize de uzattığı bir tutamak dalı. Roman da elbette, müziği taşıyan kutu olarak zorunlu ve dolaylı bir girdiye dönüşür kendiliğinden. Okuduğumuz romanın müziği ise romanın adını da esinleyen Liszt’in ünlü solo piyano süitlerinden biri: Le Mal du Pays (Hac Yılları, 1835-38), özellikle Lazar Berman’ın klasikleşmiş yorumu.

Biraz geri döneceğim. Murakami’nin şarkısı uyumsuzluğun (‘imkânsızın’) şarkısı mı? Uyumsuzluk, ki biliyoruz iki yüz yıldır usun yarılmasını imlese bile usa eşlik etmiş türümüze (insan) özgü bir öyküdür, bizim sakınacağımız, uzak duracağımız şey midir peki? Kısacası, Murakami ‘uyumsuz’ mudur? Doğrusu başından beri Haruki Murakami’yi böyle görmek, uydumculuğun (konformizm) sıkı olmasa da yeni, güncel bir eleştirisi olarak anlamak için çaba harcadım. Kendimi çok zorladığımı kabul etmeliyim. Son dönemeçten sonra okurunu bıraktığı yer uçurumun kenarı olsaydı hayran olmakla yetinir, kutlardım kendisini. Oysa çizgi orada dağılıyor, ne varlığa (yola) ne yokluğa (hiç) çıkıyor. Sanırım Murakami’nin üzerimizde yarattığı bu duyguyla yüzleşmek, baş etmek zorundayız.

Çağdaş (21.yy) masalı sayılabilecek Tsukuru Tazaki öyküsü daha yumuşatılmış bir Murakami anlatısı. Kendisi roman için şöyle demiş: "Yalnızca 36 yaşında bir adamın yalnızlığını ve hayatını yazmak istedim. Böylece onun sırrı her daim sır olarak kalacaktı. Ama Tsukuru'nun kız arkadaşı Sara ortaya çıkıyor ve onu gidip neler olduğunu bulmaya teşvik ediyor." (Sibel Oral’dan aktarma.) Bana kalırsa son roman bir geçiş, geçerken soluklanma, dinlenme tasarısı. Çocukluk ve gençlikleri içiçe geçmiş, can ciğer kuzu sarması beş arkadaştan en renksiz olanı Tsukuru kendisini özkıyımın eşiğine taşıyan bir olay yaşar ve romanın sonlarına değin anlayamayacağı biçimde, üniversiteye başladığı yıl beklenmedik biçimde arkadaş öbeğinden dışlanır. Renksizliğiyle ilişkilendirip aşağılık duygularına bağlanırken Sara (birlikte olduğu ve öyküsünü dinleyen kadın), tren istasyonları tasarımcısı mühendis Tsukuru’yu, başına gelen olayı yeniden anlamaya, nedenini bulmaya zorlar. Onun renksizliği, boşluğu içerisinde tıkanıp tükenen öykü bu kez onun oluşturduğu odaktan çevreye akmaya başlar ve arkadaşlarının geçmişte asıl onun çevresinde renklendiğini kavrar. Ama araya giren ve açıklamayı tartışmalı kılan bir konu vardır. Kızlardan biri Tsukuru Tazaki’nin kendisine tecavüz ettiğini söylemiş, diğerleri de yanlış olduğunu bile bile öyküye inanmışlar, dünyalarından kovmuşlardır genç adamı. Hristiyan cennetten kovulma, dünyaya düşme ve günâh kavramlarına birebir bağlı öykü çizgisinin elbette çile ve hac yoluna çıkması kaçınılmazdır. Tanrı (sevgi, Sara) kazanılmalı, bu nedenle günâh bağışlatılmalı, bunun için tövbe edilmeli, acı çekilmelidir. Ama tüm bunlarda Batı Hristiyan sahnesine (dramatizasyon) uymayan birşeyler olduğunu kabul etmek gerekir. Murakami’nin kahramanı kendini en başından günâhkar sayma konusunda bir Katolik kaygısı taşıyor gibi de değildir. Şincuku Metro İstasyonu’ndaki günlük kitlesel devinim sırasında metro çıkışında merdivenlerden çıkan insanların aşağıya, ayaklarına bakmaları konusunda Murakami ‘günâh’ duygusunu ayraca alır (İroni?). İnsanlar ayaklarının ucuna bakar çünkü nereye bastıklarını görmek isterler. Tümü bu. Osaka’da toplumbilimi doktorası yapan Meriç’in (kızım) romandan esinli yorumununun birkaç bölümcesini yeri gelmişken, tartışmanın kaynağındaki fotoğrafla birlikte buraya alayım.

Online Asia Times, 22 Eylül 2014

Reading the above part of Haruki Murakami's latest novel made me smile, as I always do against fine humor. Such humor is not uncommon in literature, where somebody with a "simple mind" approaches to a seemingly intricate issue with a fully down to earth solution. An immediate association is Mr Dick (Richard Babley) in David Copperfield, I guess. I also interpreted the above excerpt as a lovely critique against the foreigner's, let it be a journalist, a researcher or just a visitor, twisted gaze towards another society. Especially, while practicing social research in a foreign country, there is this risk of misunderstanding or misreading sociological phenomena, and reaching totally imaginary conclusions. There comes the importance of sociological methods. 

As an example, based on some individual observations, I have recently started to think that the middle-aged Japanese people have a "tacit arrogance" in their approach to foreigners, however well it is camouflaged with outward kindness. This "hypocrisy" (tatemae versus honne) troubles me and puts me most of the time in awkward situations in front of people. Yet, I can't be sure, if my reading of the situation is correct or just an emotional reaction of a foreigner, as long as I put it to some reliable "test". What I see as "tacit arrogance" might turn out to be something totally different like "nervousness", and therefore, much less offensive on the receiver's side.

Still, the question remains: To what degree, could we understand the psychology of a foreign society from the standpoint of a Simmelian "stranger"? Or is it an illusionary task?” 

(Meric Kirmizi is a second-year PhD student at the Sociology of Culture department in Osaka University.)

Ayşenur Güvenç çevirisiyle şöyle:

Murakami’nin son romanının bu bölümünü okurken, sağlam ironi karşısında hep yaptığım gibi, gülümsedim. Bu türden ironiye, “basit” düşünen birinin görünürde karmaşık bir soruna gerçekçi yaklaşmasına yazında çok sık rastlanmıyor. Bir diğer yakın çağrışım da David Copperfield’daki Mr.Dick olabilir. Yukarıdaki alıntıyı ben aynı zamanda yabancılara karşı eleştirinin güzel bir örneği olarak da yorumluyorum; başka bir topluma bakan ister gazeteci, ister araştırmacı ya da yalnızca bir ziyaretçi olsun, özellikle, yabancı bir ülkede toplumsal araştırma yapıyorsanız, yanlış anlama ya da sosyolojik olguyu yanlış okuma ve tümüyle hayal ürünü sonuçlara ulaşma tehlikesi vardır. Burada, sosyolojik yöntemlerin önemi ortaya çıkmaktadır.

“Bir örnek olarak, bireysel gözlemlerime dayanarak, her ne kadar dikkat çekici bir incelikle kamufle edilse de, orta yaş grubundaki Japonlar’ın, yabancılara “örtülü küstahlık”la yaklaştıklarını düşünmeye başladığımı söyleyebilirim. Bu “ikiyüzlülük” kafamı karıştırıp beni insanların önünde zor durumda bırakabiliyor. Hatta, güvenilir bir “test” uygulasam da, durumu doğru algılayıp algılamadığımı ya da yalnızca bir yabancının duygusal tepkisi olup olmadığından emin olamıyorum. Bazen örtülü ikiyüzlülükten tümüyle farklı, örneğin “sinirlilik” gibi bir durum olduğu anlaşılıyor ve bu tepkiye maruz kalan kişi yönünden daha az kırıcı oluyor.

Yine de soru hala yanıtsız: Yabancı bir toplumun psikolojisini bir yabancının bulunduğu yerden bakarak ne kadar anlayabiliriz? Ya da bu düşsel bir uğraş mıdır?”

Bir tür çağdaş pikaresk roman sayılabilecek Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları için öyleyse soru ne? Şunlar olabilir mi:

Tsukuru Tazaki hacı mı, değil mi?

Gerçekten bir günâhkar mı, değil mi?

Yaptı mı (tecavüz konusunda kendi bile kuşkuludur), yapmadı mı?

Çile çekilmeli mi, çekilmemeli mi?

Tsukuru, yalnızca bir demiryolu istasyonu tasarlayan mühendis olarak kalabilir mi, kalamaz mı?

Yazgı nedir? İnsan yazgısını yaşar mı, yaratır mı?

Sanırım Haruki Murakami öncekilere oranla öyküsünü biraz daha yalın tutmuş, bu yalınlık içerisinde kendi makamsal tutarlılığını da epeyce zorlamış, sıkça anlama enselenmiş, yorumun kucağına sıkça atmış yazısını (havlusunu). Gerçi bir yerdeki söyleşisinde romanda ölüm aktarıcısı piyanistin bir açıklaması olmadığını söyleme gereği duysa da: "Bu dünyada tuhaf şeyler hep olur. Neden bilmiyorum, ama olur. Ölmek üzere olan o piyanist neden insanların renklerini görebiliyordu bilmiyorum. Hikâyedeki en önemli gizem çözülmezse okuyucu deli olur. Benim istediğim şey bu değil. Ama belli bir sır, gizemini korumaya devam ederse merak uyandırır. Bence okuyucuların buna ihtiyacı var." (Sibel Oral’dan aktarma).

Yapıtın da ayrı bir mantığı vardır ki (onu yapıt kılan) bu son romanda yalınlık iç mantığa katkıda bulunmuş görünmemektedir. Birçok şey romanı arafta bırakmış dolayısıyla. Olamaz mı? Olmuş işte.