okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Özdemir İnce
Tersine ya da Sapkın Ayetler

PDF seçeneği için tıklayın >


Zeki Z. Kırmızı
2015

İnce, Özdemir; Tersine ya da Sapkın Ayetler (2014)
Kaynak Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2014, İstanbul, 108 s.

79 yaşında ozanımız beylik deyimle bir çınar.

İki ozan tutumu var. Biri, halkın, pazarın diline yükseltmek şiiri. Öteki halkın dilinden çıkarıp yükseltmek... Bunun sakıncaları var: Kopukluk, tekkecilik, kapalı devre şiir toplulukları (cemaat yapıları) oluşumu, seçkincilik, ancak birbirinin dilini anlayan, birbirinin diline gömülen, al gülüm ver gülüm birbirini bağlayıp düğümleyip yestehleyen dar alan paslaşmaları. Kelaynaklar birbirlerinin dillerini anlarlar. Tüm seçeneklerden birini doğrulamak kolay olurdu. Sanırım iki devini ardarda gelmek zorunda. Halkın dilinden sanatın dili yükselecek, aslında halkın dili yükselecek, sonra halk yükselecek ve halkın dili sanatın dili olacak. Yani halk sanatçı olacak. Süreç tam bir karmaşa görünümü sunuyor (kuramsal olarak). Tarihin öncesini yaşadığımızı unutmayalım. Zorunlu emekten kurtulmayan ya da zorunlu emeği herkesin çıkarına örgütleyip denetlemeyen toplum bunu asla başaramayacak. Gerçekte söylediğim kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrımın sıfırlanması. Yoksa-

-Karışmam gelirim oraya bak!

-Halt gelirsin!

Film (DVD) satıcısı genç merakla açar bakar elindeki şiir kitabına. Sen koşulları esnetmek, ortak iletişim zemini üretmek için, işte, eski, ünlü şairimiz deme gereği duyarsın. Başını sallar genç adam, sonra bakarsın okuduğu dizelere: “Gerilim, akkor demirin su yalağına değdiği yerde./ Maddeye dönüşmüş, maddeye dönüşen herhangi bir/ ruh yoktur, canlı, insanoğlunun./Bu nedenle ruhu ikizliği tapıncı da…” O genç adamın gözleri ne okudu? Ya onun yerine geçen benim gözlerim ne okudu? Benim gözlerim bu dizelerde ne okudu? Onunla beni ayıran ve buluşturan şey ne olabilir? Bu şiir ona bir şey dedi mi acep? Bana ne dedi peki? Benim türüm ne? Hangi kelaynaklar öbeğinden sayılırım? Sınıfım, cinsim, türüm?.. Sanatın seçkinlikle (eğitim, ekin, özgül donanım) ilgisi önemli. Bölünmüş, eşitsiz toplum sürdüğü sürece sorun çözümsüz. Bu sanatçıya haksız bir öndelik sağlıyor. Sanatçılığı duyurulmuş, kesinlenmiş, bildirilmiş (ilân edilmiş), onaylanmış (tescilli) kişi hep bir adım önde. Haksızlık elbette ama tersi de o denli haksızlık. Bilisiz bir topluma da sanat yedirilmemeli. Klasik müzik dinleyicisi hep sınırlı olmuştur örneğin. Şiir okuru da... Herkesin müziği, herkesin şiiri belki de müziğin, şiirin bittiği yer günümüz koşullarında. Sanat toplumbiliminin araya karıştığı yer de burası. Eklem yerleri, ayar noktaları oluşturmak. Çeviri? Yüksek ekini, ortalama ekine çevirmek. Yine de kurumsallaşamayan sanatsal yaratıcılığın, dolaylı erk alanları, uygulamalarıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Bir şiiri okunur kılan şeyin arkasındaki toplumsal etkenler, sanatsal kaygıdan çok olmalı. Yarışan ozanlar içinden biri zaferi kazanacaktır ve zafer toplumsal yapılar, süreçler içinde konumlandırılacaktır yaratı dışı etkinliklerle. Bundan şiirin sonunda kurulu, tutucu erkle ilişkili olduğu sonucu çıkmaz. Düzen, yapı karşıtı girişimler de erke dönüktür. Erk derken az çok siyasetten söz ediyorum. Bunda kötü bir şey yok. Bir ucunda halk dalkavukluğunun (popülizm), diğer ucunda kibirli bir seçkinciliğin (eklektizm) bulaşık olduğu ipte cambazlık kolay değil. İyice sanatçılar duyarlı olanlardır zaten (iki uca).

Sorum şu: İnce’nin bu kitaptaki şiirlerini, kime, nereye değin, hangi bağlamda, biçimlerde savunabilirim? Savunmalı mıyım?

Savunmam gereken birçok şeyden biri, şiirlerin kaynağında yer alan aydınlanmacı eleştirel us. Özdemir İnce’nin ‘kutsal metinler’ değişmecesini (metafor) kullanmasında bu yargıyı tartışmalı kılan bir şey yok. O bir söylemi içerik terslemesine uğratarak yeni, ussal, hatta ironik bir etki (duygu alanı) yaratıyor. İzleksel tümlük taşıyan yapıt boyunca eleştiri, hazcıl (hedonist) bir yerdenlikle elele ilerliyor. Onda Whitman’a özgü doğa(l)cılık öne çıkıyor. Ülkemizde böyle bir duruşun cesaret sayılması utanılacak bir konu. Sanırım Türkçe usun Türkçe (?) özdekle buluşmasının zamanı geldi. Daha doğrusu bu ilişkiyi görünür kılmanın, yekten göstermenin…

Geçmişte Özdemir İnce’yle kezlerce karşılaşmış olmalıyım. Yıldızlaşmamış (star) ozanlarımızdan biri şiiriyle. Ama yıldızlarını da kolayca harcayan, acımasızca çöpe atan bir toplumuz. (Toplum muyuz?) Kuşkusuz evrensel bir açılımı, donanımı olduğunu bilmez değilim İnce’nin. Dokunaçları ulusötesini yoklamıştır. Hen-rhangği bir kaynağa bakmak onun ulus aşan kimliği ve boyutunu göstermeye yeter. Ulusu, ulusaşırı bağlamda simgeleyen bir boyutu var. Batı ekininin Türkçemize aktarılmasında yaratıcı katkıları olduğu bilinir. Şiiri ise sabırla, kesintisiz, dünden bugüne sürdürmüş, kendine bir yatak açmıştır. Ne yaptığını bütün olarak değerlendirme yeteneğinde olmadığımı yeri gelmişken belirtmek isterim. Yalnızca bu kitaba kısaca bakmak istiyorum.

Evrenbilimine (kozmoloji) özgü imgelere (kara delik, vb.) başvuran Özdemir İnce’nin derdinin evren şiiri yazmak olmadığını düşünüyorum. Yapmak istediği şey türümüzün evrensel açılımlarımı (açıklamalarını) ilişkilendirmek… Varoluşa (yaratı) ilişkin mitsel, dinsel, tarihsel, türsel, vb. kavrama çabalarını bir insanın (Özdemir İnce) kökensel arayışlarıyla buluşturmak, yeniden bir dünyalaşma bildirisi (manifesto) yayınlamak. Dağlarca’ya (erken yıllarına) özgü bir tasar, girişim sanki.

İlk bölüm (Karadelikte Bir Yolculuk) ozanın evreniçi yolculuğunun A’dan Z’ye seyri. Türkçenin abecesini bir boydan diğerine kat eden şiirlerin ilk sözcükleri de ilgili harfle başlıyor. Harf sözcüğe bağlanıyor, sözcük şiire açılıyor. Sanki remil atılıyor. Harften el alan sözcük genişleyen bir bağlamla sahne, dünya açıyor önümüze. İnce’nin şiiri demek teklik ile çokluk arasında geçişlerle, döngülerle ilgili (eytişim). Büyük sıçramalar gerektiren bu yaklaşım okuru mesel diline (kutsal metin söylemine) yaklaştıracaktır. Yoğunlaşan kapanma, birden gelen ışıkdüşümü patlamalarla tansıklanacak, şiir bulutlu göğü yırtan günışığı, havaie fişek patlama görüntüsü verecektir. Kuşkusuz sağlam bir toprak, yer değildir bu. Görünmez çukur, batak, kayalık da barındırır. Cenneti ve cehennemi içinde olan bir dil. Çok ötelerden hızla berileşir, buraya, yakına, güne düşer ve aynı hızla döner. Söyleyen (özne) her şeyi denemiş, yaşamış, bilmiştir. Yaşamadıklarının da iyesidir (sahibi). Tarihin dolambaçlarına batıp çıkmış, düşü evrenin sınırlarında gezinmiş biri. Tanrıdan ya da yalvaçtan ayrımı ne? Onun da sesi ve sözü var. 29 imi çalkalayıp atıyor zarlarını. Dişi(llik)de derişen bir anlatı sesi (özneyi) erilleştiriyor. Övgüdür bu (erkeğin işlevi). Ama doğa ‘garmangarış’ (C, 12) olmuş, kırılmıştır. Aynada suret görünmemektedir. ‘Gölgeni sattın çıplak kaldın daltaşak, edep yerini/ örtecek bir incir yaprağın bile yok.’ (C, 12) İnsanoğlu düşmüştür: ‘sefil, sefih ve müflis!’ (Ç, 13) Ama yeter artık: ‘yasa koyucu olalım, iyi yasalar yapalım.’ D harfi bu menzil için oldukça yakın. Daha çok çile çekilecektir. Yeryüzüyle, doğayla buluşabilecek miyiz? Hiç olmazsa kendi evimi yaparım, ‘Ekmek, su ve şarapla yaşarım. Kutsarım!’ (E, 16),diyor. Ölümsüzlüğü yadsıyor: ‘Ölümsüz olmayı kaldırmaz hayat, değmez.’ (F, 17) Beden yoksa ses işe yaramaz. (18) Beden şiirdir ve imge. Tanımlar arka arkaya dizilir. Felsefe şudur. Kadın budur: ‘Ğ! Özgür kadının simgesi yani!..’ (Ğ, 20) Ozanımız evrenin somut bir parçası olduğuna göre onun parçası olan oğlu da (Tan) evrenin, şiirin bir parçası olarak girer kitaba. (H, 21) ‘Kadınların ayakları altında ezilerek şarap olur üzüm./ Üzüm olacaksın! Etekleri kalçalarına kadar sıvanmış kadınlar./ Şarapta kadınların binbir kokulu terleri vardır,/ katkı maddesi olarak. Uzay ve magma kokulu şaraplar.’ (H, 22) Sözlük bir başka evrendir. Sözlük, düşler kapısı. (I, 23) Ozan sözcükleriyle Tanrının sesine karşı çıkandır: ‘İşte konuşmaktayım unuttuğunuz dillerden birinde:/ Yukarıya ağmayacağım, beklemeyin, yukarı, huruç, / miraç… Kendi ağzımla söylüyorum bunu:’ (K, 27) Lağımlar patlasa da ‘Bizim için başka dünyalar elbette var, mümkündür/ ama hepsi bu dünyada!’ (L, 30) Ozan uyumsuzdur: ‘uzlaşmadım.’ (O, 33) Gençlik mitini eleştirmeden geri duramaz: ‘Oysa bilmezler ki bir hiçtir, hiçliktir sonsuz gençlik./ Ham ayva!’ (O, 33) Büyük evrenin karşısında küçük evren kurulur: Ö (Özdemir), T (Tan), Ü (Ülker). ‘Özgürlük, Eşitlik ve Kardeşlik’tir, sonsuz artı birin hanımı!’ (Ü, 46) Yeni bir yazı bulmanın zamanıdır. (Y, 50) Evrenin öyküsünü tamamlayan tümce ise şöyle: ‘Zincirlerinden başka yitirecek hiçbir şeyi olmayanlar için!’ (Z, 51)

Tersine ya da Sapkın Ayetler kitabın ikinci bölümü. Şiirin beni, yalvaçsı edayla önce ‘de ki’, sonra ‘deme ki’ diye sesleniyor. Sözün özü, özeti, bildirimi (vahiy) düşüyor önümüze. ‘Kim ne ekerse eksin arkamda,/ arkamdan, benden sonra!’ (55) öndeyişiyle açılan vahiyler kitabı, isyanın başlangıcını gösteriyor gösterim parmağıyla: Gezi: ‘Ben işte böyle dedim!’ (I, 57) Biraz önce yazdığı şiiri yalanlamıştır Gezi isyanı. Gençlik yatakta ve idmanda işe yarar demişti ya sözünü geri alıyor ozanımız. Umutsuzdu o zaman, kara deliğe düşmüştü. Oysa gençler bu çevrintiyi kırdılar. Onlar şarkı dinlemek değil şarkı söylemek isteyenler. (V, 61) İnce, Blaise Cendrars’ı anımsar: BÜYÜK FETİŞLER. (VIII, 64) Erotik humorunu (belki hedonizmini) es geçmeden şunları yazar (aşka gelmiştir sahiden):

Polisin biber gazıyla saldırdığı kırmızılı kadın,

mesafe yakın;

tomanın önünde kollarını iki yana açıp duran kadın,

siyahlı,

biraz sonra hep öyle kalacaklar bellek çadırında:

Bir kadın ki üzerine polis yakın mesafeden

biber gazı fışkırtmıştır, kırmızı, kırmızılı kadın;

kırmızı değil, dana kırmızı, en kırmızı,

utanan bulut rengi. Çıplak omzunda beyaz çanta.

Özgürlüğün rengi var, kırmızı;

Bir kırmızılı kadındır özgürlük,

Kadındır özgürlük, dişidir özgürlük, yedi veren doğurgan! (…)’ (X, 68)

Bu Türkiye Türkiye olduğu zaman çok güzel, Gezi bunu kanıtladı ve İnce şöyle başlayan şiirini yazdı: “Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye!” (XII, 71) ‘Delirince büyülüyorsun, kendini aşıyorsun,/ aşılanıyorsun Türkiye!’ (XII, 72)

Kendine seslenen ozan, bir şey söylemediğini söyleme diye uyarıyor kendisini. Umutsuz olmaya, çirkinleşmeye hakkı yoktur kimsenin. Kutsal kitaba karşı öne sürdüğü karakter Don Kişot’tur (III, 77) Buralıdır, gölgesinin bedenidir ve kendinden göçmemiştir, kendiyle kalmış, kendinden gitmiştir. Nereye gitse Toros’a gitmiş, dağlar arkasından gelmiştir. (IV, 78) Dünyayı tatmaktan hiçbir güç alıkoyamayacaktır onu, şaraba haram demeyecek, uçkur çözecektir. (VI, 80) Hayat, saçma olmadığı için saçmadır (VII, 81)

Tanrıya kafa tutmaktadır laik us (Ozan Özdemir İnce): “Dünyayı çalmak istiyorum/ bütün tanrıların elinden!” (9, 103) Çağdaş başkaldıran kişidir ve Gezi’den donanmıştır pusatını en son: “Delacroix’nın kırmızı entarili Özgürlük’ü mü?// Olabilir, dişidir, dölyatağıdır özgürlük!” (5, 97) Lorca’yı selamlar. İki dize düşer: “Ama deme ki: Hiç dinlemedim/ buğday tarlasında rüzgârın sesini.” (11, 107) Son şiiri alıyorum buraya:

12

(Malaga, 12 ve 13 Eylül 2013)

Anamın döl yatağında

On sekiz yıl yaşadım:

Bu, birinci doğuşumdu benim.

Sonra Ülker’in yatağında elli altı yıl.

Söyleyin kim doğurdu beni?

Ama deme ki:

Ben Özdemir İnce’nin kendisi değilim,

Kara delikte hiç yolculuk etmedim. (12, 108)

Özdemir İnce gibi bir duayenin Tanrı’nın dilini, söylemini kullanarak Prometheus, vb. gibi aynı Tanrılara saldırması (put kırıcılığı) elini özgür bırakmakta, onu bütün ölçütlerin üzerine taşımaktadır. Büyük ustanın ağzından dökülen şiir, sonuna değin özgür, ölçülemez bir şiirdir. Ustalıktan berileşir. Yarışma üstüdür, sınamaya sığmaz, gelmez. Zaten ustalık, deneyim, birikim her ne ise şiirini yalnızca bu nedenlerle ortalamanın üzerine taşımaktadır. Olimpos depremle (Gezi) sallanmış, ozan sarsıntının sesini duymuştur. Kendi sesini duymuştur. Artık dilini (kırbacını) şaklatacaktır ve bu üzülerek, sakınganlıkla bildirmeliyim ki biraz erkeklik organını (penis) çağrıştırmaktadır. Hero (Yiğit, kahraman özne) ile özgürlüğü birlikte düşündüğümüzde nesnelik (işlevi) güzel dişiye kalmaktadır. Bir rastlantı (ozanın erkek oluşu) açıklamaya yeter mi eril kat(man)ı. Ozanın ‘erkek’ olmaya hakkı yok mu? (Soru kendime.)

İnce’nin şiirinin dikkate değer özelliği özgün dilsel atağından, yapıçözüm önermelerinden, dil gömüsünden ve onu kullanım biçiminden, şiirini yeni esinlerle taşıyabileceği yeni söyleminden (retorik) gelmiyor. Burada Özdemir İnce’ye karşı bir Özdemir İnce yok (hangi ozanımız, şairimiz şiirinde kendine karşı çıktı ki?), özdeği tadan, tatmaktan vazgeçmeyen yaşlı bir hazcı, doğacı (belki gizil aşkıncı) var sanki. Coşkulu, gürül gürül, aralarda dingin bilge, düşünür. Siyasal esinlere, usun devrimci geçmişine saygılı, yerel, somut varlıklara gönülden bağlı, bağımsız, dizginsiz, taşkın tinli ustanın eleştirel usuna saygı duyulur ve ellerinden öpülür. Bir yanıyla şiirimizin yarı-örtük hazcı geleneklerine (Can Yücel’le yarışabilir mi bilemiyorum), bir yanıyla da yeraltı diline yakınlığı onu daha çekici kılıyor, kabul etmeliyim. Ama isyancı, direnişçi yanını da teslim ederek… Usta(mız) yazılacak şiiri imalıyor, örneği sunuyor. Anlayana…

Ek

Hakkında yazılanlara bilgisunarda göz attığımda, kendi adına açılan sayfada (www.ozdemirince.com ) İnce şiirini konu alan bir dizi yazı buldum. Akademik birkaç çalışmanın da konusu olduğunu öğrendim bu arada (Soner Akcan). Bu yazılar 2014 tarihli ve genel olarak yazılma gerekçeleri, yıl içinde yayınlanmış iki Özdemir İnce şiir kitabı. İlk kitabı diye görünen Kargı (1963) ile yukarıda anlamaya çalıştığım son kitabı. Yazılar genelde Aydınlık Gazetesi Kitap Eki’nde yayınlanmış. Ama Varlık’ta vb. yayınlanmış yazılar da var. İnce şiirine genel yaklaşımlar sergileyen yazılarda Karadelikte Bir Yolculuk’un ustanın çizgisinin süreği olduğu yönünde izlenim edindim. Şiirinin basamaklarını geçmişte oluşturmuş ozanı taçlandıran bir şiir tacı gibi. Bu şiir kendini çok önceleri daha yukarılarda oluşturmuştu zaten.

Yazılar nitelikli yazılar. Birkaç yazı belki de Özdemir İnce’nin en iyi şiiri olduğu konusunda uzlaşma sağlanmış izlenimi veren Belirtiler (Agias Stefanos, 31 Ağustos 1981) hakkında. T. S. Elliot’ın Türkçeye Bülent Ecevit’çe de çevrilen ünlü şiiri geldi usuma: The Love Song of JAlfred Prufrock (1920). [Z(ehra) Betül Yazıcı: Özdemir İnce’den Bir Yeryüzü Cehennemi, Varlık Dergisi, Ağustos 2014); Celal Soycan: Özdemir İnce Şiirinde Metafizik Dolayımlar, 2014; Metin Cengiz: Özdemir İnce’nin ‘Belirtiler Üzerine’ Şiiri, Varlık Dergisi, Ağustos 2014.] Diğer yazılar 2014 kitaplarından yola çıkılmış, genel bir Özdemir İnce değerlendirmesi [Ahmet Ada: Kargı’dan Karadelikte Bir Yolculuk’a Özdemir İnce Şiiri, Aydınlık Kitap Eki, 15 Ağustos 2014; Aslıhan Tüylüoğlu: Kargı ve Karadelikte Bir Yolculuk ve Tersine ya da Sapkın Ayetler, Aydınlık Kitap Eki, 15 Ağustos 2014; Hayati Baki: Özdemir İnce’nin Yoğun Emek Şiiri, Aydınlık Kitap Eki, 15 Ağustos 2014; Ogün Kaymak: Özdemir İnce’nin İncelikli Şiiri, ?; Metin Cengiz: Şiirimizin Vicdan Muhasebesi: Ne Var Ne Yok, Aydınlık Kitap Eki, 4 Nisan 2014.]

Aslıhan Tüylüoğlu’nun yazısından: “Özdemir İnce’nin son kitabı iki şiir kitabından oluşuyor; “Karadelikte Bir Yolculuk” ve “Tersine ya da Sapkın Ayetler.” “Karadelikte Bir Yolculuk” ise dize anlayışından çok düzyazıya yakın, sert sözcüklerden oluşan cümle yapısı kullanılarak bazen bilimsel bilgiler aktararak kurulmuş. İzlek olarak günümüz ve ülkemiz insan ve olaylarına çevrilmiş durum şiirlerinde, eleştiriler, en çok; din, fütüvvet, icazet, ümmet anlayışı, kadercilik ve mevcut siyasi sistem üstüne yöneliyor. Günümüz insanının belleksizliğini, bireyciliğini, sorumsuzluğunu, kendi yazgısını başka ellere vermesini alabildiğine eleştiriyor Özdemir İnce. Alfabenin harfleri ve bu harfle başlayan bir sözcük üzerine kurulan şiirler, bu sözcüklerin getirdiği düşünce ve çağrışım izlerini taşıyor. Bilimsel düşüncenin, özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin kutsal kitabını oluşturmaya çalışıyor. Kutsal kitaplardan yapılan alıntılarla, bunlara karşı tezler üretiliyor. İnsanı sindirmekte, kullaştırmakta, köleleştirmekte kullanılan tanrı inancına karşı geliniyor. “Karadelikte Bir Yolculuk” aynı zamanda bir zaman yolculuğu; bugün yani şimdi, içinde barındırdığı geçmişle beraber yorumlanırken aynı zamanda geleceğin nasıl olması gerektiği sorgulanıyor.

Tersine ya da Sapkın Ayetler”de Gezi Direnişi üstüne kuruluyor şiirler, bir kozalağın başlattığı orman yangını olarak adlandırılan olaylar “Karadelikte Bir Yolculuk”ta dile getirilen boğucu ortama yapılan eleştirilerin toplumsal düzlemde yaygınlaşmış olduğunu da gösteriyor. Özdemir İnce her zaman savunduğu gibi yalın bir dille, coşku ve umuda evrilen dizelerle tanıklığını ortaya koyuyor, gördüklerini yorumlayarak toplum hafızasını sağlamlaşmasına, ortaya çıkan özgürlük ruhunun derinleşmesine katkıda bulunuyor.

 

Yine kutsal kitaplardan alınan alıntılar bulunuyor “Tersine ya da Sapkın Ayetler”de; “Dünyayı çalmak istiyorum / bütün tanrıların elinden” diyen Özdemir İnce, insanların tanrılara kul olmasını, tanrı anlayışının kapitalist düzene ettiği hizmet ile işçilerin, köylülerin sömürülmesine insanın bireysel yaşantısının korku ile sindirilmesine karşı ve işçilerin, köylülerin, dul ve yetimlerin kısacası tüm ezilenlerin tanrılar olmadan yaşamayı öğrenmesi gerektiğine vurgu yapıyor.

 

Karadelikte Bir Yolculuk”ta dil, içinde bulunduğumuz çağın yüzeyselliğini, hızını ve boş vermişliğini durdurmak, aksatmak için şiirsellik açısından zorlanıp düzyazı sınırlarına çekilirken; “Tersine ya da Sapkın Ayetler”de daha akıcı ve yumuşak, umudu temsil eden daha okşayıcı ve kapsayıcı bir söyleme varılıyor.

 

Özdemir İnce’nin “Kargı” ile başlattığı şiir zincirinin son iki halkası olan “Karadelikte Bir Yolculuk” ve “Tersine ya da Sapkın Ayetler” kitaplarındaki şiirler bir şiir aranışının diyalektik ilişkisini hem içerik hem de biçimsel ve yapısal olarak net bir şekilde ortaya koyuyor. Özdemir İnce başlangıçta “Kargı” adlı şiir kitabıyla biçimsel olanın olanaklarını zorlamış, her denemesinde biçimin anlama dönüştüğünü görmüş, ondan sonra yazdığı her şiirde “biçim anlamdır”; “anlam biçimdir” kavrayışı ile poetikasını ortaya koymuştur. Bu son iki kitap poetikasını doğrular niteliktedir.

 

Bir şairin, Özdemir İnce gibi ilk kitabını yadsımayıp sevgi ile yeniden gün ışığına çıkartması önemlidir. Bu, şiire tutarlı bir noktadan başlamanın; değişip gelişerek bir şiir ormanı oluşturmanın uyarıcı, eğitici bir göstergesidir. Şiire hazırlanmak konusunda söylediklerini anımsatmakta yarar var; şöyle diyor “Genç Şaire Mektup” yazısında; “Türk şiiri antolojisini çok iyi okudum ve okuduğum şairleri önce kalburla, sonra elekle durmadan eledim. Taa ki birkaç şair kalana kadar. Bu birkaç şairin haritasını ve yolunu öğrendim. Öğrenir öğrenmez de o yoldan ve yollardan saptım. Kendime yeni yollar yeni tarlalar açtım. // Başka dillerin şiirlerini öğrendim. Bizim şairlere yaptığım muameleyi onların şiirine de yaptım” (Şiirsaati, Sayı: 12)

 

Özdemir İnce’nin bu yöntemle her zaman mevcut şiir ortamının, şiir eğilimlerinin, şair gruplaşmalarının dışında kurduğu ve süreç içinde değiştirerek geliştirdiği şiirinin ve şiir sanatı üzerine getirdiği düşüncelerin özümsenmesi, gerek okuyucu gerekse şiire yeni başlayanlar için pedagojik bir önem taşır. Bu açıdan Özdemir İnce’nin diğer tüm eserlerinin de değerlendirilmesi gerekir.”

Hayati Baki yazısında şöyle bir şey var: “5.Özdemir İnce’nin, dinsel metinlere, mezmurlara, kitaplara, üslûplara başlangıçtan bu yana ilgisi vardır: Özellikle İncil ve Tevrat’la başlarda; bugün de Kur’ân-ı Kerîm’le yol arkadaşlığını gerekli bir başvuru olarak görüyorum; çünkü, sistem öylesine ters yüz olmuştur ki, dinsel söz varlığını alımlamak şart olmuştur: Bu doğaldır da: o “muhteva”yı, bugünkü “içerik”le veremezsiniz; bu, sahiciliği, sahtekârlıkla devşirmek demektir.”

Ogun Kaymak’dan iki yargı: 1. “Özdemir İnce şiirinde ta başından itibaren retoriği reddeden söylem kendini bir öznellik olarak sunacaktır.” 2. “Taklidi ve tekrarı mümkün olmayan bir şiir şölenidir onu okumak.”