okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Pia Tafdrup

PDF seçeneği için tıklayın >


Zeki Z. Kırmızı
2016



Tafdrup, Pia; Bulunduğun Yerde: Seçme Şiirler (1981-2012),
Çev. Murat Alpar,
Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2016, İstanbul, 178 s.

Kopenhag (Danimarka) doğumlu Pia Tafdrup 64 yaşında. Kitaptaki kısa yaşamöyküsüne bakılırsa ‘1950-1980 yılları arasında Danimarka şiirinde hüküm süren toplumcu ve politik şiir anlayışına şiddetli bir tepki olarak ortaya çıkan bir tür bireyci şiir anlayışı getirmiş Danimarkalı şairlerin en önemli’lerinden biri.

Kuşkusuz yine Danimarkalı şair Inger Christensen’den (Doğ. 1935) yaptığı o eşsiz çeviri başyapıtı seçmelerden sonra herhangi bir Murat Alpar çevirisi kaçırılamaz(dı). Tafdrup’u sırasız elime almamda Alpar’ın adı belirleyici oldu, doğruya doğru. Alpar’ın şiir çeviri çalışmaları birer tasar (proje). Arkasında öyle bir düşünce, özen var ki seçme şiirlerinden ve ikinci dilden bile şairi oldukça iyi tanımak ve şiirinin tadına varmak olanaklı. Çünkü bu iki şair öyle kolay yenir yutulur gibi değiller.

İlk yapıtından (1981) başlayarak sonuncuna dek (2012) tüm yayınlanmış kitaplarından seçmeleri içeriyor Bulunduğun Yerde. Ben kitapları yıllarıyla listelemek istiyorum burada: Bir Melek Delindiği Zaman (1981), Kapsamsız (1982), En İçteki Mıntıka (1983), Kabaran Sular (1985), Ak Ateş (1986), Saniyelerin Köprüsü (1988), Kristal Orman (1992), Kraliçe Kapısı (1998), Bindoğumlu (1999), Paris’teki Balinalar (2002), Tarkovski’nin Atları (2006), Göçmen Kuşun Pusulası (2010), Semender Güneşi (2012).

Şiirin siyasetsizliğe nasıl katlanabildiğini, şiiri özünde, olabilecek insan edimleri bağlamında en anlamlı siyaset diye gören benim gibi biri için, kavramak olanaksız. Siyaset karşıtı bildiriyle (manifesto) de çıkmış olsalar (yazın tarihinde örnekleri çok) böylesi çıkışları önemseyemediğimi, yazınkuramı çerçevelerinin dışında tuttuğumu açıklamam gerek yeri gelmişken. Büyük söz ettiğimin ayrımındayım elbette ama kanacak zamanlarım geride kaldı. Belki de çağırmamız gereken, siyasetin hayaletleri. Her şey, yani yaşamak, siyasettir. Şiir dışında kalabilir mi bunun?

*

Kendisi için önemli üç kitaptan söz ediyor yazar: “Anatomi atlası, İncil ve Büyük Danca Sözlük.” Alpar 80 ortalarına dek yazdığı şiirlerinde bedenin öne çıktığını belirtiyor önsözünde. Dördüncü kitabından sonra ‘erotizm’ yerini, ‘şiir sanatı, varoluş ve metafizik’ izleklere bırakıyor. Kendisinden Alpar’ın yaptığı alıntıyı ben de buraya aktaracağım: “İnsan kimliksiz yaşayamaz. Belli biyolojik ve kültürel etmenler değişmez olmasına karşın, kimlik değişkendir. Yaşam koşulları durmadan değiştiği için, kimlik de durmadan savaşımla, uğraşa uğraşa kazanılır. Bu yüzden kimlik, devingen özne’yle ve değişken olmanın koşullarını kabul etmekle ilgilidir. Şiirlerime, yalnızca kim ve ne olduğumu değil, kim olmam gerektiğini anlamak konusunda da yaptığım birer deney gözüyle bakılmalıdır.”

*

Kurgusal (spekülatif) kavrayışlara değişik nedenlerle ve biçimlerde karşı koyuyorsanız, tutum sizi neredeyse kaçınılmazca somut ‘duyumculuğa’ ya da bir tür deneyciliğe (ampirizm) taşıyacaktır. Eğer rastlantı önünüze ‘Büyük Sözlük’ü getirip koyduysa duyumculuğu kurtarıcı bir dile bağlamanız olası. Buradan da şiir gelecektir. Haiku buradan gelmiştir. Tafdrup’un şiiri de sonunda Haiku’ya varıyor sanki. Ama söyleyeceğim şu ki genelde şiir tepkiden doğmaz. Yalnızca tepki, sahte bir edimselliktir, şiir bir yana başka doğru dürüst şeyler de çıkmaz tepkisellikten. Tafdrup gibi insanların önüne iyi ki rastlantı Sözlük’ü çıkarabiliyor. Şiir de böylelikle yükseliyor.

Çünkü aslında tepkiyi bedene eşleyemeyiz. Hatta belki de gerçek tepki bedensiz devinidir. Ötekinin bedenine, özdeğine odaklanıcı indirgeme eninde sonunda kendi bedenini sahiplenmeye varır. Bedenin sesi her şeymiş gibi de gelebilir. Ama iyi bir başlangıç olduğunu (Nietzsche’yle başlayan ve günümüze savrulan o büyük diyonizyak dalga) kabul etmeliyiz. Dünyadan neyi isteyeceğini bilmek için isteyebilen kendini, isteyebilirliğini kavraman gerekir. Bu anlayıştan doğabilecek tüm sapmaları göze alarak üstelik. Kendi bedeninden çıkardığın imgeyi nasıl salacaksın imgeler ormanına? Her bırakışta bedenin nasıl yeniden çözülüp toplanacak?

Sanırım Tafdrup çözümlemesini çok ileri götürmüyor ve her kezinde kendinden (sözlükten, dilden) etli, lezzetli, dürüst, olumsuz yaşantı deneyimlerinde bile doygun bir beden (şiir) çıkarıyor. Yani, Pia Tafdrup şiire bedenini sürüyor. Görünüyor gerçekten bu.

Yalnızlığı, sessizliği bile bir tür hoşnutlukla (gizli haz) deneyleyen şair kendisine bir bağımsızlık alanı yaratabiliyor. Bunun değerini bildiği şiirinden belli. İç kutsalı yarattığı ve dokunulamaz kıldığı bağımsızlık alanının değerini bildiği apaçık. O bağımsızlık üssünden yaşama özgüvenle, kişilikle, dağılmadan karışabiliyor, sonra sözcüklerden oluşan olağanüstü yatağına (tam kendiliğine) çekiliyor bir süreliğine. Geçici olarak. Şiir bedeni çünkü kıvılcımlanmaya, ışımaya, yine serüvenlenmeye şimdiden başladı bile. Onu bir daha ateşe sürmesi gerekiyor ve eninde sonunda bu beden onun ilk ve son hakkı olan şey, kimsenin değil, kendisinin: “…/arada bir gereksinim duyuyorum geceye/ arada bir ödünç almam gerekiyor onun sessizliğini/ arada bir bırakıp gidiyorum içinde bulunduğum/ koşulları//…” (1981, 16)

Bir şeyi belki çelişme pahasına belirtmem gerekir. Duyum (beden) çoşku (coşum, romantizm) da getirir mi? Öyle beden demek bedenin aralanması, olanağı (imkân), bedenin yarığı, düşlemi demek. Hiçbir beden kendiyle örtüşemez. Öyleyse Pia Tafdrup’da bedene biçilecek öykülere çağrılar çıkarılmasına hiç şaşmamalıyız: “…/ her şeyi görmeni sağladığı/ bir yere bırak atını sonra//…/ve dans etmeyi dene/merdivene gelince/ adını yazarak kuma/ yaralanmaz kıl kendini// gel/ giriş kapısı burda/özgürlüklerini ver içimdeki şarkılara:/ bir kuş çiz/ vücuduma/ dilinin ucuyla.” (1981, 17) Öte yandan böyle bir varlık-beden kavrayışı, bu bedeni çokluğa ilişkilendirmek, tüm varlığa ulamak zorunda, çünkü hep 1 eksik kalacaktır (-1) o zaman. Daha önce tanımadığı ‘caddelere alanlara’, ‘takip eden insanlara’ teslim olacaktır, yani aslında bir daha işleyecektir beden-şiirini. Ve imgenin şakasına bakın. Bir semender gibi renk (Tafdrup için yüz) değiştirecektir, her kezinde başkalığını kanıtlamak için. Bilgisunarda Pia Tafdrup görsellerini tarayın ne demek istediğimi de anlarsınız. Benim ‘beden’ şakam belki de ateşi imalayan bir dumandı.

“Al beni çarp kayaya/ orada sıkıca tut/ başım eğik acıyı duyuncaya kadar//...” (1981, 19) Görüyorsunuz, Marki’nin istekli nesnesi bedenini sunarak şiirliyor, şarkılıyor. Bu beden sanat yapıtı, bir seramik ‘fincan’, ‘pıhtılaşmış yüzey’, ‘antika bir tablo’, değerli, işlenmiş bir imge. Kırılası, parçalanası şey… Çay saati. Haiku.

‘Gelen her şey tam’ onun ‘aradığı’dır. O zaman ‘başka her şeyi unut’maktadır. (1982, 23) “…/gövdeme götüren/ yollar buluyorum her yerde/…” (1982, 24) Peki, bedenin bir çekirdeği, bedenin daha bedeni var mıdır? Bunu Dağlarca da merak etmiştir hep. Bunun için içeriye, yolculuğa çıkar Tafdrup, İz sürerek, bir köpek gibi koklaya koklaya. Yaratıcı ve şairce bir girişimdir bu. Cesareti şiirinde pırıltılar saçıyor. O orada aynı zamanda teni parlayan bir hayvandır, insandan çoğu. 30 yaşlarının şiirlerini okuyoruz şairin: “…/derimin altında gene o dürtü/ gözlerine inanıyorum şu anda/…” (1983, 31) Aslında umutsuz şarkı sürmektedir: “…/ amansızca ver bana yitirdiğimi/ kedilerin açık seçik diliyle/ kanıma işle benim/ bin parça et yüreğimi.” (1983, 32) Şiirin (Dokun Bana Ellerinle) başındaki İsveçce alıntı Lars Norén’den: Älska tills din död er över: Ölümün sona erinceye dek sev. Bir an. Haiku’nun anında. Hep ile Hiç Arasında: Hep ile hiç arasında/ soluksuz bir saniyede/ oluşur her şey/ umulmadık anlarda/ değişir dünya//…” (1983, 36)

33 yaşındayız ve Haiku’nun biçemsel sularını kulaçlıyoruz: “…//gelişigüzel/ ama güvenle saldıran/ soğuk beyaz bir el//…” (1985, 39) Daha som, kısa, yargısal, bıçaksı (can alıcı) bir keskinlikte dil: “…//ölüme/ uzaklık/ yakındır/ uzakta/ değildir.” (1985, 41) “Her sözcüğüm bir telek/ gövdede yürek gibi/ ışıldayan//…” (1985, 43)

Şairimiz 34 yaşında ‘niçin yalnızım ben’, diye sormaktadır, ‘on iki ses tonunda bir ağrıyla.’ Korkmadığı için korkmakta, özlem duymaktadır. Gereksindiği şey zarflara sıkıştırılan soluk sözcükler değil, ‘omzu sertçe kavrayan bir el’dir. Anlıyoruz ki beden yaralanabilir: “…// gövdeninse en az bir tane/ yarası var her zaman.” (1986, 52) Ama ölmek için zaman geçtir yine de. Kendini dilin içine çeker. Haiku’ya yakınız daha: “Baş aşağı asılmış/ bir kır tavşanından/ eski bir gazetenin/ üstüne sıçrayan/ kan damlaları gibi/ saniyelerin sıçradığı/ zamanı biriktiren/ şiirler vardır.” (1986, 56)

36 yaşında işin içine Mayakovski, caz-rock karışıyor gibi. Şiir-bedenini dünyaya çarpıyor sanki. Bir şeyi mi unutmalıyız? “…/Amsterdam’dan./ Yaralara/ bal sürüyorum./…/Hiç kimse zorlayamaz sizi/ bundan sonra beni anımsamaya.” (1988, 60) Orada buradadır, asla evinde değildir artık. Ya da orada burada ve her yerde evindedir. “(…) Aralarından seçmek için o kadar çok şehir var ki. Yaşamak için de o kadar çok rastlantısal yaşam var.” (1988, 61) Deliler gibi okumuş, yıkımların, okşayışların uzmanı olmuştur ama “…// O kadar çok aptallığa/ hazır ki gene kalbim/ bir o kadar da düşüşe/ kendimi kurtarmak için.” (1988, 63) Kendini kurtarmak için düşüşe hazırdır Tafdrup, ilginç değil mi? Kendini yakalanmak üzere olan bir avın yerinde imgeliyor: “…// Yaklaşıyorsun/ elinden kaçırmak istemediğin bir hayvana/ sinsice yaklaşır gibi. Sesini çıkarma!/ Başlangıç. //…” (1988, 64) Kendine öğüdü bilgecedir: “…/ İkiden üçü iste/ üçten dördü.//…” (1988, 66)

40 yaşında Pia kristal ormanda gezmektedir. Damarlarının içinde sessizce şarkı söylemektedir ak ormanlar. “…/ama orman yaralanmaz kıldığında bir an seni/ titreşerek karşılamaya gelen/ sessizlik kaldırıyor yerden//…” (1992, 71) Haiku’dan uzaklaşıyor, kendi içimize damlıyoruz. Cennet belki de yok ya da yitirdik cenneti. “…/sessizlik istiyorum/…/ağaçlar gibi büyüyen sessizlik.” (1992, 74) Belki de artık anlamamız (Neler oluyor?), belki de Freud’u karıştırmamız gerekiyor. Freud’suz beden olanaksız mı yoksa? Ah, “…/unutabilirsin şimdi, kar duraksamadan çiçekleniyor ve/ kafanın içinde yankılanan koral/ damarlarını uçsuz bucaksız bengilikle dolduruyorken/…” (1992, 76) Bir yalnızlık duygusu yokluyor : “…/El, kalp, kama-/ Yapayalnızız birlikte/…”, yine de, “…/Her kuşun içindeyim ben ama sürü de benim/…” (1992, 77) Ve hiçbir şey unutulmayacak, anımsanan sözcükler geleceğe taşınacaktır.

47 yaşının olgunluğu onu su bilgeliğine taşımıştır diyebilir miyiz Sevgili Murat Alpar? Kraliçe Kapısı. Ara başlıklar şöyle:

Damla

Göl

Nehir

Kuyu

Deniz

Yaşamsal Sıvılar

Yıkanmak

Yağmur

Gökkuşağı


Başlıkların her biri diğerinin içinde var. “…/ nehirle evlenen gölle/ evlenir damla.” (1998, 113) Tümünü su halkalıyor. Yaşam sıvıdan yükseliyor, sıvıda seyrediyor, sonlanıyor. Tafdrup damladaki gölü, kuyudaki suyu, gökkuşağındaki damlayı imgeleyecek belki de. Bu çevrimin içinde su-bedenin dalgalanması öykümüzü yazacak. “…/Sıcacık elim annemin serin elinin içinde./…/ve ben çoktan yaza yaza kurtulmuşum onun kıskacından.” (1998, 85) Bir damlanın sakladığı bir sır vardır. Sorumuz şu soru olabilir mi? Bedenin bir yeri ve zamanı var mı, bedenin bir yazısı? Yol ilkin göle çıkar: “Işıldayan bir göl, açılan bir göl ve çevredeki ağaçlar,/ havadaki kızkuşları ve ağustos kokusuyla kapatılan bir alan,/ balıkların sudaki vuruşları ve kuşların çığlıklarıyla dolu bir sessizlik.// Uyanan bir göl, kalabalık baştankara sürülerinin saklandığı koyda/ hışırdayan kamışlar ve hasır otları ve nilüferlerin oval ilk yapraklarıyla/ sık dokunmuş bir halidan işitilen ördek vaklaması.// Dilimi değdirdiğim tuzsuz göl suyunda kekre bir metal tadı,/ tenimi okşayan hafif rüzgâr yivli izler bırakıyor suyun yüzünde,/ uçuşan telekler ve hasır çöpleri, güneşte alçakta asılı duran kızböcekleri.//…” (1998, 89) Haiku’nun uzağında mıyız? Kraliçe Kapısı belli ki bir yeniden ele alma, onarma, kurma girişimi. Sözcükleri birbirine çarpıştırarak bir ses(sizlik) çıkarmaya, bir örgü, halı, resim oluşturmaya çalışılıyor Pia Tafdrup. Neden buna gerek duyuyor, çünkü bedeni kendinden doğurtması gerekiyor. Bedeni yeni biçimde sıvazlamak, kili, çamuru biçimlemek istiyor. Eşik anlamlı bir eşik ve çitten gün, doğabilir de, batabilir de. Çite yaslanmış kadının imgesini betimlemek, yeni bir an şiiri (Haiku) çıkarmak için bir doğa çatmak, altlık oluşturmak gerekir. Eğer bir gölünüz, ormanınız, yamacınız yoksa Haiku’nuz olmaz. Taş nereye düşecek, kurbağa nereden sıçrayacak, gölge hangi bayırda düşecek ilkyaz dalına? Şair Haiku’suna dünya yaratmanın derdine düşmüştür. Gözyaşı ne peki, şu yaşamsal sıvı? Onsuz resim olanaksız mıydı? Bedenin gözyaşı olduğunu unuttuk mu yoksa? Ayakları yıkanan ateşli meleğedir yine çağrımız. Ayakları yıkanacak denli kirli ve bedenlidir (buralı) melek. ‘Dünya meleklerin de gezegenidir.’ (1998, 105)

48. Bindoğumlu.

Dil şairin önünde nesne: “Dil üstüme çevrilmiş/ bir namlu sanki./…” (1999, 117) Haiku’suz bir Haiku yeniden döndü: “…/başka bir kuş vuruluyor, iz bırakıyor karda, düşüp dolduruyor/ gölgesini bütünüyle, o an başlayan bir şiirce görülsün diye.” (1999, 118) “…/erken yağan kar ya da yıldızlar/ uzaktaki bir tarlada otlayan.” (1999, 124) Bedenin şarkılı sevinci uzak görünüyor. Dipten, derinden şiirin bedene bağlı olduğunu görmek için çaba okura düşüyor. Bedenin çekirdek imgesi, başlangıcı orada, kökte duruyor ama, var. “Solan bir gül de güldür,/ tazeliği ve rengi kalmayıp da/ sindiğinde her yere hafif kokusu/ anısı olarak bir gülün, bir gülün, bir gülün.” (1999, 138) Dil ondan söz ettiği için, adını verdiği için var. Tanrı da öyle… Pia Tafdrup bildirisini seslendiriyor: “Düşlerdekinden/ daha uzağa gitmek/ ve gelmek dünyaya/ bin kez doğarak.” (1999, 144) Bulmacanın kilidi bence yine Beden’dir.

Yarım yüzyıllık bir ömürden ne çıkartılabilir? Balina? Ben kimdim, sorusunun ardına düşen şair, “Ben bir duvar dikiyorum dik açılı suskunluktan,/…”, diyor. Ve ‘suskunluk gerekir.’ (2002, 148) İçbükey ay karanlıkta nöbet tutuyor ve herkes bir şey görse de hiçkimse aynı şeyi görmüyor… Yapılmayan hiçbir şey bağışlanmıyor: “…/ Benim ağzım/ senin çığlığınla dolu.” (2002, 152)

54 yaşında, hasta babasına Tarkovski’nin Atları’nı gösteren Tafdrup, “Bir tek anahtar kaldı şimdi geriye/ bir hayatın itirafından/…” diyor. (2006, 157)

58, kendi gökyüzünde dibe batmak için uygun bir yaş mı? Yitirdiği hiçbir şeyin geri gelmediğini söylüyor (Lost and Found). Paris’te yitirdiği kalbi geri dönmedi. Şu bedene biraz tepeden ve anlayışla bakar gibidir. Bir kez yitirdikten sonra (anahtarlar, cüzdan, kadife ceket, gümüş yüzük, kulaklık, sandalet, eşarp, güneş gözlüğü, şemsiye, gecelik, çakı, kırmızı kemer, su şişesi, kol saati, uyku ve kalp) her şey olabilir, artık her şey yitirilebilir. Ya beden? O da mı yitirildi? “…/ Burası burada artık/ her yerde,/ yapayalnız tuhaf bir keyif.” (2010, 165) Öteki beden? Karşıdaki Sarı Evde Oturan Erkek Komşum. Geriye tutunacak dilden, Dancadan başka bir şey kalmadı. “…/ Dünya hep aynı Dünya,/ kanın ritmik akışı belirliyor tempoyu.” (2010, 168) Anneannesi, annesi ne yapıyorsa o da şimdi onu yapacak: Terasa gelen kuşlar için dışarıya ekmek koyacak.

Geldik Semender anına (60): Semender Güneşi, 2012) Beden ilgeçleniyor. Yönelen, duran, geçen beden: İlgeçler. “…/Değişen konumlar açığa vuruyor/ özekte mi, yoksa özeğe giden yolda mı olduğumu.” (2012, 173) Kumu uykuya yatmayan bir kum saatidir ya da bir kucaklaşma istemektedir, ‘kucaklayanın ardından kucaklananın varlığını biçimlendirmeyen’. “…/Yok edilemeyene/ ve yok etmeyene/ inanmak istiyorum./…” (2012, 174) Tafdrup ‘paylaşmadığı görüşleri, dostluk, aşk adına savunmayacak’, işte açıklıyor. Kimse için yapmayacak bunu. Dayanışma dediğiniz şey zorbalık, böyle diyor. Bedenlerin hakikatinden böyle kolay vaçgeçebilir miyiz? Her şeye, her şeye karşın bedeni savunmak gerekmiyor mu? Tafdrup bunu yapacak denli güçlü duyumsuyor yine de kendini. “…/Gökyüzü kardan kapkara/ barış günlerinde bile/ canını alıyoruz birbirimizin.” (2012, 176) Şairimiz derdini en sevdiğine bile anlatamamaktan dertlidir: “…/Şimdi hemen bir şiire sığınmazlarsa eğer/ yağmurdan sırılsıklam olacak sözcükler.” (2012, 177) Bu iki dize yüreğime çakıldı. Sözcükler şimdi hemen bir şiire sığınmazlarsa yağmurdan sırılsıklam olacaklar. Niçin insan?

Bu sorunun bir yanıtı var mı?

Saygımı sunmak için üç şiirini alıyorum aşağıya. İyi bir şiir okudum, evet.

*

ÖZGÜRLÜKLERİNİ VER İÇİMDEKİ ŞARKILARA

Gece kırağı düştüğünde
gökyüzünde yıldızların ışığı titrerken
atını duvar boyunca süreceksin
kentin dışına çıkıncaya kadar
ve bir süre o bildiğin yolu izleyeceksin
dörtnala uzaklaşacaksın sonra işaretli bölgeden

yoluna devam et at sıntında
ve otların iyice boylandığı
mevsim sonu çiçeklerinin de
saplarının içinden
dışarıya yapraklarına kadar
her şeyi görmeni sağladığı
bir yere bırak atını sonra

yürüyerek katet yolun
geri kalan kısmını
ve dans etmeyi dene
merdivene gelince
yaralanmaz kıl kendini

gel
giriş kapısı burda
özgürlüklerini ver içimdeki şarkılara:
bir kuş çiz
vücuduma
dilinin ucuyla. (1981, 17)

MOSKOVA’DA TAÇLANMIŞ

Bak değişiyor ışık ağaçların arasında
altın renginden külrengine
Akşam işareti değil bu ama dallar arasından gelen kar
erguvandan ve karanlıktan dokunmuş mantosuyula
Rüzgâr kesiliyor ve başkalaşıyor sesler
Gökyüzü yoğunlaşıyor, açıyor kendini
kırmızı bir pelerin içinde

Külrengi ve pis bir çaput gibi görüş alanını kucaklayan
yorgun öfkesini kentin
unutabilirsin şimdi, kar duraksamadan çiçekleniyor ve
kafanın içinde yankılanan koral
damarlarını uçsuz bucaksız bengilikle dolduruyorken
Büsbütün kendin olabilirsin dinç ve dingin
deliksiz bir uykuyla taçlanmış gibi
sonunda uzun bir gecenin. (1992, 76)