okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Reiner Maria Rilke
orpheus soneleri

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı
2016

KAYNAKLAR

Rilke, Rainer Maria; Orpheus’a Soneler [BŞ 12] (Die Sonette an Orpheus;1922), Çev. Yüksel Pazarkaya
Cem Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2012, İstanbul, 76 s.

*
Rilke, Rainer Maria; Orpheus’a Soneler (Die Sonette an Orpheus;1922),
Çev. Yüksel Özoğuz

Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2009, İstanbul, 84 s.

*
Rilke, Rainer Maria; Bütün Şiirlerinden Seçmeler (1894-1922),
Çev. Ahmet Cemal
Kavram Yayınları, Birinci Basım, Kasım 1994, İstanbul, 127 s.


Bölüm 7. İki Dünya Arasında Yolculuk

Orpheus’a Soneler. Şiirler 12

(Die sonette an Orpheus,1922)

Görüş belirttiği diğer bazı siyasal konularda insan ve sanatçı olarak katılımının belirlediği sınırın dışına çıkmanın, tarihsel ve politik bağlantılarını göz önünde tutup konu üzerinde düşünmenin kendisine alabildiğine yabancı bir davranış biçimi olduğunu görmekteyiz. Dr. Julius Moses’in 1907’de çıkan ‘Yahudi Sorununun Çözümü’ isimli kitabı için kaleme aldığı bir yazı her ne kadar kendisini bir Yahudi düşmanı olarak karalamayı haklı göstermese de, Rilke’nin bu konuya ilişkin düşüncelerinde tuhaf bir belirsizlik sezilir, sorunu politikadan ayırıp ruhsal-dinsel bir alana kaydırdığı görülür. 1914’teki genel savaş coşkusuna kapılmaktan kendini alamayan Rilke, kaleme aldığı ‘Beş Şarkı’ ile Savaş tanrısı’na lirik övgüler düzse de, başka Alman yazar ve düşünürlerinde pek rastlanılmayacak gibi davranıp, daha birkaç hafta sonra yine aklını başına toplaması karşısında onun bu davranışını belki bağışlayabiliriz. Savaş bitiminde Rilke, Münih’teki cumhuriyeti savunan ileri görüşteki kişilere bir süre sempatiyle yaklaşır. Nihayet 1926 Ocak ve Şubatında Benito Mussolini için düşeş Aurelia Gallarati-Scotti’ye söylediği sıcak sözler, Rilke’nin insanların atası gibi davranan görünürde güçlü kişilerin telkinlerine ömür boyu açık olduğunu gösterir. Rilke, politikanın uzağında bir insandır. Onun başlıca işi sanattır, politika ikincil önem taşır kendisi için.

Stefan Schank

Bu bölümle Rilke şiiri üzerine yaptığım okumayı bitiriyorum. Hem Soneler üzerine düşünecek, hem de Rilke’yi kendi okuma uğraşım içerisinde bir yere şimdilik geçici olarak yerleştireceğim. (İkincisini daha sonra yapacağım, Rilke okumam hakkında kısa bir sonuç yazacağım.) Geçici, çünkü her okuma ikinci okumadan aydınlanır. Sanatçıların yaygın ortak kanısı ve bana göre yanlışı da böylesi bir yanılsamadan kaynaklanıyor olmalı. Onlar yazılarının (şiir) eleştiriyle ilişkisiz olduklarına her nasılsa inanabiliyorlar, yapıtın (aslında benliklerinin) derinlerinde yatan boşluğu en iyi bilen kişi olduklarından sanırım. Her yapıt çekirdeğindeki boşluğu (hiçliği) sarıp sarmalar. O boşluğu (hiçlik, yokluk) kendileri bilince çıkaramamışken, dışarıdan her girişimi bıyık altından açığa almalarını anlayabiliriz. Ama ‘anlamamak’, anlama girişimini bıyık altına almak yine bana göre yanlıştır. Neden mi? Okuma nedir sorusundan başlayalım isterseniz. Ama elbette başlamayacağım. Rilke de, Schank’a göre, “eleştirilere yaratı sürecini sekteye uğratan şeyler, sanatçıyla çalışması ve okuyucusu arasındaki ilişkiye dışarıdan bir müdahale gözüyle” bakan biri. (104) Yanlış ama böyle düşünmesinin önünde bir engel de yok.

Pazarkaya’nın önsözünde belirttiği üzre Orpheus’a Soneler, Duino Ağıtları’nın kimi bölümleriyle birlikte Muzot Şatosu’nda kısacık sürelerde yazıldı. İlk bölüm 2-5 Şubat, ikinci bölüm soneleri ise 15-23 Şubat 1922’de kâğıda geçti. Hesaba göre toplam 10-15 günden söz ediliyor. Şiir deneyiminin doruğunda Rilke için birçok nedenle bu olası. Ama sorular da sökün ediyor. Örneğin, Duino’nun türevi olabilir mi Soneler? (Kabul ediyorum, düşük bir olasılık.) Daha önce taslaklar, önçalışmalar olmadığına göre bir çırpıda doğdukları, çıkış yolu bulmuş yeraltı suyu gibi yüzeye, görünüşe geldikleri, bir esinlenme, içedoğuşla yazarı (Rilke) elegeçirdikleri ve dilde yankılandıkları (doğaçlama) söylenebilir. Bu ve benzeri açıklamaların düşlemsel yaklaşımlar olarak kalacakları açık, sonuçta şiirin o ana (zamana) ve yere gelişi, Rilke’yi buluşu, Rilke’nin o an ve yerde şiire açılmasıyla da ilgili. Tansık hoşumuza gitse de ne Rilke’yi gözardı edebiliriz, ne şiirin Rilke’de geldiği yeri. Demek, görünüme gelen Soneler denli, kapalı, gizli kalmış, yüze(ye) çıkmamış şiirlerin varlığı da güçlü bir olasılıktır.

Önce kullandığım kaynaklarda Orpheus’a Soneler’in nasıl anlaşıldığına bakacağım. Gerçekte bu anlayışlar da Batıda Rilke şiiri dolayında örgülenen dizgeli düşünce birikiminin billursu özetlerinden başka şey değiller.

Yüksel Pazarkaya, Ullrich Fülleborn’un yorumunu esas aldığı yazısında (sanırım: Das Strukturproblem der Späten Lyrik Rilkes: Voruntersuchung zu einem Historischen, 1960) Duino’dan değişik olarak Soneler’in ‘geleceğe açık’lığına gönderme yapıyor. Fülleborn’dan yaptığı alıntıyı aktarmak zorundayım: “Her halükârda, Ağıtlar’ın bir sınır figürü olarak çok kudretli meleğinin yerine, ortanın bir siması olarak Tanrısallaştırılmış şarkıcı Orpheus’un geçmesinin anlamı ne denli vurgulansa azdır.” Öyleyse bu yazıda sorularımdan biri gerçekten böyle bir yerdeğiştirmenin (ikâme) olup olmadığı. Meleğin yerini Orpheus niye alsın ki? Bunu anlamak için tabii önce Orpheus mitini incelemek gerekiyor. Yani Fülleborn’un yorumunda, ‘şiirsel yönelim değişimi’ vurgulanıyor, hatta iki yapıt arasında karşıtlıktan söz ediliyor. Bu çok önemli bir tez ve aynı zamanda tartışılabilir değerde… Fülleborn’a göre Ağıtlar’ın yakarı ve söylenisinden Soneler’in dinleme, duymasına bir geçiş belirgindir. Orpheus’un özgünlüğü belgin belirsizlik uzlaşmazlığı kavramıyla yorumlanıyor. Şiirin yapısal duyarlığı ile çokanlamlı içeriği arasındaki gerilim diye özetleyebileceğimiz bir kavram. Çoklu anlam bir anlam boşluğuna, susma noktasına dek uzanır. Pazarkaya tümcesi: “Orpheus’a Soneler, bütün yönleriyle yaşama bir evetleme ve övgüdür”. İşte irdelenmesi gereken ikinci tez (Fülleborn): Sonelerin zincirlenerek bütüne bağlanması bağlamsal çağdaş şiire anlamlı bir örnek oluşturuyor (İzleksel tümlük). Sone yapısı (4/4/3/3) genel izlenimini koruyor ama içten içe yorumlanıyor. Rilke kitapta Orpheus’u Tanrı katına yükseltiyor. Yeni, başka bir Tanrı öneriyor (yaratıyor): Dünyalı bir Tanrı. Ve kitabı genç yaşta ölen Wera Ouckama Knoop’a (gömüt yazıtı olarak) adıyor. Bir tür ağıt (requiem). Ve Orpheus belli ki yeni Arabulucu’dur (The Go-between: L. P. Hartley, 1953; Joseph Losey, 1970) Pazarkaya ekliyor: “Geçici olmanın şiirde (şarkıda) süreğenliği, Rilke’nin sonelerde her yönüyle çeşitlendirdiği asıl izlek.” Kalıcılık/ geçicilik, durağanlık/devinim kavram çiftlerini karşıtlıklar olarak değil, birbirini tümleyen kavram çiftleri olarak görüyor, insan/doğa, toprak/su gibi.

Stefan Schank’a göre ‘Orpheus’a Soneler’de Rilke, ‘yakınmalar’ın duygulanımlar uzamını aşmaması gerektiğini açığa vurmaktan çekinmemiştir. İlksel ve doğasal olanın baş tacı edilişi, çağdaş dünyada yaşamın yabancılaştırılmasının eleştirisi, sanatçı izleği, geçicilik ve ölüm, sevmelerdeki çile, bütün bunlarla ilgilidir şiir. “Soneler’de Rilke, dönüp dolaşıp o kırık döküklüğüne karşın insanın dünyaya sevgiyle kucak açması ve kendi yaşamına geçici bir yaşam gözüyle bakması gerektiğini savunur.” (152) Son şiirleri için ise algıda duruluğa, dışavurumda titizliğe ve ‘seslerdeki şen serinkanlılıkla’ Soneler’in yankılandığına işaret ediyor Schank. Hatta ona göre Rilke son yazdığı şiirlerde, şiir sanatının yeni bir alanına adım atmaktadır: “Somutluktan ve dildeki yoğunlaştırmaları mantıksal olarak birbirine bağlayan cümle yapısından el çekiş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Alman lirik şiiri, örneğin Paul Celan’ın ve Ingeborg Bachmann’ın şiirleri için tipik sayılan bir üslup, ‘Idol’ ve ‘Gong’ gibi şiirlerin belirleyici özelliğini oluşturur.” (157)

Ahmet Cemal’e göre (1994) “Orpheus’a Sone, doğa-insan-mitoloji üçlüsünün en etkin biçimde şiir düzlemine yerleştirildiği ürünlerden biridir. Şair, bu soneleri oluşturan dizelerinde insan sesinin bu dünyayı bu dünya kılan ağırlığını vurgularken, bir yandan da insan yaşamının sınırlılığı ve doğanın sonrasızlığı diye özetlenebilecek bu ikilem çerçevesinde yaşamın en sıradan gerçekliklerini bile, ‘sözün söz aracılığıyla bestelendiği’ müzik parçalarıyla dile getirmiştir.” (117)

Yüksel Özoğuz çevirisine yazdığı Giriş’te; Soneler’in ilginç yazılış öyküsüne değinir. Ve ressam Klossowska Merline’e (Baladin) iyelemeyen, sahiplenmeyen aşkının (‘besitzlose Liebe’) önemini imler. Merline Rilke’yi Muzot’da yalnızlığına bırakıp Berlin’e döndükten sonra, Duino üzerine yoğunlaşan Rilke’den beklenmedik dizeler (Neue Gedichte’den çıkagelmişçesine, daha esnek sone biçimli şiirler) çıkar. İki başka tınıda (ton, perde, gam) şiiri yan yana işler. Duino’yu bitirip ağırlığından kurtulunca çileli yola eşlik etmiş soneler de artık orada, kâğıda geçirilmiştir neredeyse. ‘Müzikalitesi çok yüksek ve son derece pozitif bir soluk taşıyan’ Soneler’de Ağıtlar’ın ağırlığı ve gerilimi yoktur. Özoğuz’un benzetmesiyle, güneşli bir ilkyazda kır gezintisini andırırlar. Bunca keskin bir dönüşüm kabul edilemez ama artık ‘bir farklılık, bir yumuşama ve hatta bilgelik’ olarak adlandırılabilecek ‘kabulleniş ve onaylama’dan söz edilebilir. Savaş yılları ve tedirginliği arkada kalmış, şair ‘sanata ve kendi sanatçı kişiliğine duyduğu kuşkulardan kurtulmuştur’. Her şey olup bittikten sonra geriye kalan sanattır, yalnızca sanat. Kitabı gömüt yazıtı olarak adadığı dansçı ‘genç kızı’ (Wera Ouckama Knoop) Euryike ile özdeşler. Orpheus ise kendisidir: Sanatçı, yaratıcı, Tanrı.

 

Wera Ouckama Knoop, 19 yaşında öldü


Özoğuz’a göre Rilke Orpheus mitini Soneler’de dönüştürmüştür. Orpheus ölümlü bir insanken Rilke ona Tanrı kimliği vermiş, doğanın yaratıcı gücü konumuna çıkarmıştır. Yaşam geçicidir ama Orpheus’un simgelediği, ölümsüz kıldığı sanat kalıcıdır. Yaşama içerik sanattan (Orpheus) dolar. Ve sanatlaşmış yaşam ancak övülür. “Yüzyıl gibi bir aradan sonra, Alman Romantiklerinin büyük şairi Novalis’in çizgisine, ölümün bir bütün olduğu düşüncesine katılma gücünü kendisinde bulur. Aradan geçen bir yüzyıldan sonra bunu başarmak çok zor olsa da.

*

Şimdi Orpheus’a Soneler’in önceki bölümlerle tutarlılığı sağlamak için Yüksel Pazarkaya çevirisi üzerinden yakın okumasını yapacağım. Diğer çevirilerden de yararlanarak kuşkusuz…

Soneler iki bölüm olarak çatılmış. İlk bölümde 26, ikincisinde 29 sone olmak üzere toplam 55 sone (şiir) var kitapta. Ayrıca şair şiirlerle ilgili kısa birkaç açıklama eklemiş kitabın sonuna.

Baştaki sunu şöyle:

Wera Ouckama Knoop için anıt mezar olarak yazıldı. Chateaou du Muzot, Şubat 1922.

Birinci bölüm

I

Orpheus’un şarkısıyla duyduğumuz bir ağacın dirilişi, yükselişidir ve salt sessizlik içinde görkemli bir dönüşüm başlar. Doğanın bir an susması ürküden değil şarkının büyüsündendir. Dürtüler (arzu) dinmiş, yurtsuzlar barınaklarına (tapınak) dinledikleri bu şarkıyla kavuşmuşlardır.

II

Ve neredeyse genç bir kızdı şarkıyla gelen, şarkıyla lirin telleri arasından süzülen ve kulağıma düğünün (ölüm) yatağını seren. Yatağı serdi ve içimde uyudu (öldü), uykusu yaşamaktı, duymak ve görmek. Onun uykusuyla açılan (yeni) dünyaydı. Dünya Eurydike’in bakışındandı. Genç kızı yaratan (dirilten) şarkıyı söyleyen Orpheus, sen Tanrı olmalısın. Onu yaratarak uykusundan dünyayı olanakladın. “Bak, dirildi ve uyudu.” (16) Soluğun onun uykusundan ölüm çıkarmaya, ölümü dirim kılmaya yetecek mi?

III

Bir Tanrı (Orpheus) bunu yapabilir evet, anlaşılması olanaksız biçimde, usu bulanık bir Tanrı. Çünkü öyle olmasaydı şarkının açık bir dileği, beklentisi olurdu, oysa ‘şarkı varoluş’un kendi. Şarkı varlığın kendiyse biz kimiz, ‘”Ne zaman varız biz ama? (17) Öyleyse delikanlı, sevda şarkını bu şarkıyla karıştırma, hatta unutsan iyi olur oralı (dünyalı) şarkını. Gerçek şarkı, “Hiçe bir nefes. Tanrı’da bir esiş. Bir rüzgâr”dır. (17)

IV

Yaşadığından hoşnut olanlar, sizin için söylenmese de bu şarkıya arada kulak verin, şarkı sizi kuşatır, bırakır sonra kendinizi kendinize, korkmanıza gerek yok. Ey onanmışlar, bir an bu şarkı daladığında yüreklerinizi, başlangıcı görmüş gibi olacaksınız ve gülümsemeniz yine bir an başka türlü ışıyacaktır. Sonra yine ağırlığınıza, yerçekiminize kavuşacaksınız, çocukluğunuzun ağaçları bile uçmayı unutmuşken. Ölüler yalnızca ölüler olmakla yetineceklerdir yine bu şarkı geçip gittiğinde.

V

Yaşamın soluğu olan Orpheus’a anıt dikmeye kalkmayın sakın. “Çünkü Orpheus’tur o.” (19) O bir gülde doğar ve batar, gelir ve gider. Sonsuz bir döngüdür. Ama dönüşümlerini, yitişini kavrayamazsınız, eşlik edemezsiniz ona. Sözünü burada duyduğunuzda çoktan oradadır o. Daha gelirken gitmek zorundadır. Ve gittiği yerde elinizin altına gelen uysallıktır. Güldür.

VI

Buradan mı sandınız onu? Buralıyken oralıdır, iki yakadan, dirimden ve ölümdendir. Dalı köke, yaşamı ölüme bağlayan sap… Ki ölüler bizimledir, ekmeğimize, sütümüze kardeştirler. Büyücü ozan (Orpheus) bilir bunu, ölüler dünyasının bilicisi, ölüleri taşır durur huzurlu uykumuza. Büyük şaman… Her iki dünyanın varlıklarınadır ( mühür, toka, güğüm) onun sözü.

VII

Taştaki değerli maden filizi gibi varlığı yüceltir o. İnsana sonsuz şarap sungusudur. Şarkısı sürekoydukça her yer bağa ve üzüme keser. Kral gömütündeki çürüme yalanlamaz onun övgüsünü ya da Tanrılardan üzerine düşebilecek herhangi bir gölge. O tüm zamanların yorulmaz ulağıdır, yaşamı ölülere taşıyıp duran.

VIII

Hangi övgü yassız, ağıtsızdır? Orpheus’u ne sandınız? Şarkısı yakınmadır da ve öğrenilir yakınma. Yitik kızın eli sayar, sayıklar eski kötülüğü. (Saldırıya uğramış, kaçarken ağulu yılan sokmuş, ölmüş kadın-lık: Eurydike.) Olsun, yine yaşam soluğudur, genç kızın ölümünden bile yükseltir yıldız burcunu şarkı. Yasla tükenmez. Yitirilen er geç bulunur, bulunmaktandır yitişi çünkü.

IX

Liri yükselten gölgeyi altedendir aynı zamanda ve sonsuz övgünün kaynağı. Ölülerle ekmeğini paylaşan ölülerin sesini duyar ve sesini onlara ulaştırır. Resmin hakikatini unutma. Resimdeki yaşam dünyanın üstünün ve altının birlikte yaşamıdır. İki dünyanın sesini taşır büyük resim sonsuz ve en iyi biçimi içre.

X

Siz ölüler öldünüz ama duygularım yine sizinledir. Çobanın sevinçle uyanan göz kapağının açılışı gibi, içi sessizlik ve balçiçeği dolu, selamlıyorum (sizden) geleni kuşkudan arınık. Bilelim ki, yaşayan ve ölenle birlikte kırışır insanın yüzü.

XI

Yeryüzü yaşamlarımızın topraktan gururu bizi gökte atlı biniciye benzetir. Yola çıkma öyküsüdür öykümüz, yol sürer, yeni bir genişlik açılır ve ikisi aynıdır gerçekte. Hangisi at, hangisi atın binicisi ayırabilir miyiz? Belki anlatı (şiir), diriyle ölünün birlikte yolculuğunun anlatısıdır. Bir göksel yanılsama mı bu görüntü? Olsun, öyle de olsa bu yanılsamaya bırakalım kendimizi.

XII

İki yürüyüşü buluşturan tin asıl gündeliğimize küçük adımların saatini ekler. Bilemeyiz doğru yer hangi yerimiz ve saatimizdir. Duyargalar, algı düzenleri öteki duyargalara, algı düzenlerine bağlansa da bomboş bir uzaklıktan başka şey çıkmaz bundan. Gündeliğin sıradan öyküsü koparır bizi yeraltından. Yetmez toprağın sungusunu kavramamıza.

XIII

Doğanın sungusu ağızlarda ölümün ve dirimin tadıyladır. Bir çocuğun yüzü tam tadım sırasında tutku ve hazla yokluğu buluşturmaz mı? Bir ısırımlık yemiş (meyve), bilinen söz denli bulunan bir akıntıdır. O zaman hadi söyleyin ısırdığınız yalnızca bir elma mı, yoksa hem elma, hem elmanın yokluğu mu? Tadın derişimiyle: “uyanık ve duru, berrak olmak/ için çift anlamlı, güneşli, topraklı, yerli-:/ Ey deneyim, temas, sevinç-, dev gibi!(27)

XIV

Bu konuşan yalnızca bir asma yaprağı mı? Konuştuğu dil konuştuğu mu? Ya karanlığın yaprak altı bildirisi? Ve onun asma yaprağındaki yansısı? Ölünün kıskançlığıdır o şavkıma. Toprağın içinden yükselip geldi. Ama bilebilir miyiz: Ölünün istenci midir gerçekten yansıyan yaprağa? Köklerin efendisinin sessiz gücüyle günün öpüşü arasından ışıyadurur asma yaprağı.

XV

Ölünün ve dirinin harmanı, ekmeği, yemişi. Horası yemişten tatlanmış genç kızın. Tattığınızı açın bize, kızlar. “Oynayın portakalı.” Ve bırakın toprağa sonra, daha portakal olmaya (d/k)alsın portakal.

XVI

Rilke bu sone için ‘bir köpeğe yönelik sone’ açıklaması yapıyor. Biz (insan) karşısında Sen (dostum, köpek) yalnızsın. Çünkü bizim gibi dünyayı kendinin ve tehlikeli kılamazsın söz ve parmak imlerinle. Kimse sana kokuyu parmakla göstermez. Oysa sezilerin, kavrayışın bizden çoktur. Biz bilmesek de sen alırsın ölünün kokusunu. En doğrusu birlikte dayanmak olurdu parçalı kılınmış yaşama, böylece tümlerdik onu. Ama bana (şair, Rilke) bu yolda çok da güvenme: “beni/ dikme kalbine. Çok çabuk büyürüm.” (30) Ve yine de elim ustanın (Orpheus) elindedir, o olmasam bile bir şairim ben.

XVII

Ölüler ülkesinin de dibi, kökü var mı? İlk ölü kim? Ya bu savaş, kızılca kıyamet! İçlerinden biri çıkacak, biri gelecek kurtulup… Orpheus’un lirine kapılmış,

büyülenmiş…

XVIII

Öteki ses, uyumsuz çağdaş gürültü, Yeni olanın, üretimin ve makinenin yıkıcı saldırısının önünde Orpheus’un iki dünyalı (evrenli) şarkısı bizi koruyabilecek mi peki?

XIX

Hoş dünya çılgınca dönüşse de ilk şarkı, Orpheus’un şarkısı sürüp gelmektedir. Acılar bilinmese, sevgi daha öğrenilmese ve ölümün gizi çözülmese de tek şarkı kutsar ve kutlar bizi.

XX

Bize duyan kulağı veren büyük usta (Orpheus), nasıl teşekkür edeyim sana. Belleğimden steplerin dörtnalı engellenmiş atını ister misin? “Nasıl kaynıyordu kaynakları soylu kanının!” (34) Engellenmiş koşusunda genişlikler açılıyordu. Engelinden koşuyordu senin gibi. Öykün onun içinde kapanmıştı. Yasından özgürdü, acısından lir…

XXI

Bak usta! Şair şairlendi, bu çocuk artık şiire katıştı. Öğretmeni sıkıydı, sendin. Şimdi artık biliyor, yeşilin adını ve mavinin. Yeryüzü! Yakala sevinci ve oyna onunla. Kökün ve gövdenin yazısı çözüldü, artık şair ustasından devraldı gizi.

XXII

Yavaşlayın! Öyle yavaşlayın ki her şey dinlenmiş olsun: “Karanlık ve aydınlık,/ çiçek ve kitap.” (36)

XXIII

İşte ancak ondan sonra bir şey için uçmak değil, uçmanın kendi yel nasılsa öyle “uzaklara yaklaşan/ olacak, yapayalnız uçar orada.” (37)

XXIV

Üretimin sert çeliği Tanrısız diye Orpheus’un (Tanrı) elini bırakalım mı? Yoksa dah mı sarılalım ona? Çağ şarkısız, tamam. Birbirimizi tanımadan geçip gidiyoruz. “Yalnızca buhar kazanlarında yanıyor şimdi/ bir zamanların ateşi ve kaldırıyor çekiçleri, hep daha/ büyükleri. Bizim ama gücümüz tükeniyor, yüzücüler gibi.” (38)

XXV

Seni anımsamak istiyorum işte şimdi. Kaçırılan güzel sevgilin (Eurydike, Wera) için saldığın çığlığı (şarkını) anımsamak ve göstermek… Dansçının bedeni dansında kuşkuyla karardı o an, dondu kaldı. İki genç kız oldu; karanlıktan ve yıkılmaktan kesintilerle ışıyan bir dünyalı ve sonra ‘avuntusuz açık kapıdan’ girdi içeri.

XXVI

Ama sen, Ey Tanrısal Orpheus, Dionysos’un cadıları Mainad’lar seni parçalarken bile güzeldin ve şarkılı. Yokedilişin bile sensizdi. Lirinleydin. Sesinle yatıştı çılgınlık. Paramparça oldun ama her parçan yaprakta, kayada, kuşta öttü durdu. Sonsuzluğa izin kaldı, hepimizde, eğer büyük doğa ağının birer ilmeği isek.

İkinci bölüm

I

Kendi saf oluşu içinde değiş tokuş edilen, dizemine ağırlığımı yedirdiğim şiir. İlk tek dalgayla, takasla şiirin denizi oldum bile. Şiir benimle yerini kazanmış oldu ya da ben şiirle bir uzamı. Daha kaç yerim (şiirim) var içimde. Ve onların yelini sanki ben üfürdüm. Ortaya çıkan eserekli hava, bildin mi beni, benim olduğun anı. O an sözümün kabuğu ve yaprağı oldun, şiir oldun.

II

Şiir yazmak ne o zaman? Ak kâğıdın ustadan çektiği çizgi mi? Kâğıdın çağırışı? Nasıl baktığı ayna genç kızın gülümseyişini çıkarıyorsa… Belki de yüz, bir yüze, şiir şaire, hatta şiir şiire gülümsemektedir. Ya bakışın görüngübilimi? Sönen ocağa (ölüme) dalmış bakıştaki başkalık: “Ah, kim bilir yitiklerini, yeryüzünün?” (44) Bakışından bakış, yani şiir damlayan bilir bağlayarak dirimi ölüme.

III

Öyleyse mesele yansımada, aynada... Nedir ayna, peki? Orada, kâğıtta, kâğıda düşen şiirde yansıyan; boşlukların dolması, eksiklerin tümlenmesi, ölülerin yanıbaşımızda bitmesi, görünmesi olmasın? Aynayı dolduranlar ve içinden geçip gidenler olacak hep ama bir şey kalacak geriye, en güzeli. Geri dönen siz, aynaya bakan, aynada yansıyan resminiz ve onun kendini sevişi.

IV

Olmayan tek boynuzlu at (unicorn) belirir aynanın içinde. Bilinmedik olmazlığı sevilir. Şiir olmayan bir hayvan gibi görünür resimde. [Dağlarca’nın şiir hayvanı da…] “Gerçi yoktu o. Ama oldu onu sevdikleri için/ saf bir hayvan.” (46) Ona açtıkları boşlukta başını kaldıran şiirdi ve varolması gerekmedi imgenin. Varolması umut edilsin yeterdi. Ve kızoğlankız ondan, aynalanan düşündeki attan alnında büyüyen tekboynuzunu istedi. (Genç kız, şiir onu sevsin, içinde olsun istedi: Buradan cinsiyetler tartışması çıkabilir kuşkusuz.)

V

Gürültülü göğün çoksesli ışığıyla dolan çiçek, şair, kendini dolmaya hazırladı ve taştı çoktan, yoruldu, hatta yokluğa bıraktığı oldu kendini, şiirin geldiği ve şairin yittiği... Hem geri dönüşsüz bir yitmek olabilirdi bu, yaprağın kenarı çözülür ve yaprak (şair) da… Ama arada ısrar ettiğimiz olur kendimizi (şairi) yeniden bulma, bir şiirden dönme konusunda. Kimbilir nerede, ne zaman?

VI

Ve şiir o eskil güldür, kızıl sarı yaban gülü, yaprak yaprak açaduran başlangıçtan beri ve her belirişi örtünme ve örtüden soyunmadır. Şiir yeniden doğuş ve yeniden ölümün güzel kokusudur havada asılı gül adıyla. Gül adıyla der, bildiğimizi sanırız gülü, oysa bilmeyiz ve asla bilemedik. Sanki anımsadığımız bir şeyin çağırışına yürürüz, çağrılmayı dileriz.

VII

Çiçekler (şiirler), derleyen ele, şaire hısımdırlar ve dokunuldukça, yazıldıkça yaralı berelidirler. Şairden anımsanmayı dilerler ölegiderlerken, kurtuluşu umarlar. Ve şair onlara geçici yaşamlarını bağışlar, anımsayıp ölümden alarak. Parmaklarıyla canı üfler, esenler, genç kızı (çiçek, şiir, Eurydike) bir an alır yerüstüne. Oysa koparıldığında, daha yazıldığında zaten ölüdür onlar ve ölümden seslenmiş, gelmişlerdi. Belki de yaşarken, yaşadıkça ölüyüz de.

VIII

(Kuzen Egon von Rilke’nin anısına sunulmuştur.)

Nasıl da buluştu şiir şairle, çocukluktan gelip? Yaprağın kuzuya gelmesi gibi şiir şaire geldi ve susuldu orada, susarak konuşuldu. Buluşmanın sevinci kimindi? Ve bu sevinç nasıl, nerede, ne zaman yitirildi? “Ve nasıl eriyip gitti bütün yürüyen insanlar arasından/ ve uzun süren yılın endişesi içinde.” (50) Ve araçlar, yapılar, bu kentin gerçekdışı kalabalığı kuşattı şiiri. Sahiden şiir ve anlattığı bir gerçek (söz konusu) oldu mu? Hayır, olmadı. Ama belki, oyun sırasında yükselen şu top ve altına giren çocuğun sevinci…

IX

Yürek o anda çarptığından daha çok çarpmayacak, yargılamayın bunu. Darağacıyla ölen geri gelecek, çocuk önceki yılın oyuncağıyla yine oynayacak, sevinç anımsanacaktır. Şiir ölümü de bağrına basacak, rüzgârdan büyük gemi olarak seferini sürdürecektir. Gizli dingin ayrımsayışından şairin, doğacaktır çocuksu sevinç (şiir).

X

Makinelerin yıldırısıyla, kendini yaşamın seçeneği olarak dayatan bu çağcıl ‘düzenleyici, yaratıcı ve yokedici’yle nasıl başedilebilir? Şair için varoluş bir giz, büyüdür. Yüz yerden, bilinmezlikten köklenir. Arık bir esinleniş ki önünde diz çökmedikçe açılmayacak önümüzde. Müzik olup yükselecek.

XI

Hep başa gelen ölümden söz edildi, ya öldürüm? Ölüm gibi öldürümün de ölüleri yok mu? Kimi kurallı, öngörülü, düzenlenmiştir üstelik. Avı anımsa, avcıyı ve avlanma biçimlerini. “Öldürmek bir şeklidir yürük yasımızın…” (53) Onu da, arık, katarız şiire.

XII

İste dönüşümü. Dirimle ölümü birbirine bağlayan düğümü özgür bırak. Yaratıcı anlık bırak dünyalıktan taşsın. Duran donakalır ve iki dünyadan da yoksunlaşır. Bittiğinı sandığın başlayandır ve “olmayan çekiç havaya kalkar.” (54) Ancak şair (Orpheus) akışı anlar, başlangıçtaki sonu ve sondaki başlangıcı. Ayrılık (ölüm) açar mutlu uzamı, gelecek kuşakların içinden sökün ettiği. Ve şair! İçinde defnelenmeyi, defneye dönüşümü bilen Daphne ister senden sözcüklerini, şiiri ve soluğunu.

XIII

Bırak ayrılık, veda seni izlesin sen onu izleyeceğine. Önce ayrılmış ol, sonra görün. Ayrılık, en güçlüsü ölüm olan ve dönen kış mevsimlerinden başka nedir? Her Eurydike’le ölüsün, ölmelisin ve yanına şarkıyla inmelisin, aslında kendi ölümüne. Dirime övgü yakmayı unutma ölüme yolalırken ve ince cam kadeh, tınlarken parçalanan. Her ölüye bir kadehsin ve şiir. “Ol – ve bil aynı zamanda hiç –olmanın koşulunu,/ sonsuz nedenini senin iç titreşiminin,”. (55) Sonsuz, evet, sayıya gelmeyen, tanımsız toplamlara kat kendini, ölümü dirimle buluşturan sonrasız döngüye…

XIV

Şu doğasından koparılmış, sürahideki çiçeklere ve ikinci ölüşlerine bak. Yazgılarına eklenen ikinci yazgılarına… Kederli görünüyorlarsa ölüler, ölümlerinden üzgün ve birşeylerden pişman, kederlerini alalım ve üstlenelim solmakta, yeniden ölmekte olanın. Bırakalım ağırlıkları, yaşamak dediğimizin bukağıları ve hafifleyip yükselelim. Vazgeçelim çocuklarımıza kötünün kötüsü öğretmenler olmaktan. Atalım ağırlığı ve katılalım ölümdirim şenliğine, geçide. Bunu yapsak, şiiri kâğıda çizsek, solgun, yitmekte (ölmekte) olan her şey (çiçekler, ölüler, Eurydike) yeniden doğar, dönüşümün korosuna katılırlardı.

XV

Alplerin eteklerinden süzülen suyu izle yamaçaşağı, su kemerlerinden ağrı, mermeri kucakla vadideki çeşmede. Bu su ölümlerin üzerinden aktı geldi, çeşmede yılları eskitti, çanağı doldurdu. Bu, hani anımsa, duyan ve uykusuna yatan kulaktır. Orpheus’un lirine uzanmış toprağın. Toprak ne peki? Bir testi, iki arada bir derede aynı zamanda… Ya çömlekçi?

XVI

Tanrı sağaltan yer, geçidin kendi olmalı, dönüşümlerin yordamı. Biz gündelik içre yaşayanlar bilmeye taparız, bilişin bıçağı olarak keser biçeriz dünyayı, ama o (Tanrı, Orpheus, şair) bilme aşırıdır, öteden ya da beriden ya da aradandır, belirsizden, tanıma gelmezden… Kutun bağışını da yadsır ama; tacı, çelengi, onuru. Tek istediği bitmeyen, dönüşen, geri dönen ucu açık öyküdür. Ve suyun, akışın, dönüşümün getirdiği pınardan (şiir) Tanrı ölüyü imlediğinde alır o ölüyü şiirine, içer. Bizim gündelik patırtımızdan öte, dingin içgüdüsüyle çıngırağı değil, sessizliği dileyen duyuşu üstlenerek…

XVII

Ya avuntu (teselli)?.. Hangi bahçenin olgun yemişi o? Yoksulluğunun çiğnenmiş çayırında, alçakgönüllü şairliğinde belki bulacaksın o olgun yemişi. Nasıl da sağaltıcıdır şiir (yemiş), kurda kuşa yem olmadan getirebilmişsen önüne. Bu olgunluğun kabuğunda, meleklerin katında hangi ağaç bizden olmayanı bize getirir?

XVIII

Biri var, şu dansöz: Wera Ouckama Knoop. 19 yaşında giden gençkız. Geçicilikten eylem üreten ve sunan ve en son çalkantısıyla (ölümüyle) biten, tükenen ya da öyle sanılan zamanı, başlatan… Ve sen şiirini yaz şair, şarkını ünle Orpheus, çiçek tacını koy başına onun, güneşi, yazı, ısıyı. Gel, böyle çağıralım onu, diyelim ki şiir topraktan, sonra, testiden ve sonra vazodan gelir, berilenir. Fotoğraftaki kaşının yayında Wera’nın, dönüşün erken, ivecen yazısını kimdir okuyan, söyleyin bana, hadi!

XIX

Paranın ve ticaretin hırslı, kör evreninde, “Ah biri, bir seyreden, en sonunda onun uzun varlığını şaşırarak kavrasa ve övse. Yalnız söyleyene türküsün./ Yalnız Tanrısal olanca duyulan.” (61) Wera, onu çağıran şaire şiirdir.

XX

Yıldız yıldıza, şair şaire “oh nasıl da akıl almaz ırak.” (62) Her şey sonsuzca uzaktır ve çember kapanmaz. Ölülerin de bir dili neden olmasın, hiç konuşulmasa, ölüler sessiz kalsalar da.

XXI

Söyle şarkısını kalbim, o sessizce bizi bırakıp gidenlerin, yokluklarını arkalarında bırakıp ölenlerin. Hep onlarla birlikte çarptığını göster. Sana eşlik ettiklerini, şiirine büründüklerini. Yanılma sakın, olmaktan vazgeçtiklerini düşünme. Ölülerin, eşlik etmek, burada kalmaktır dilekleri… Dokuya katılan iplik olduklarını unutma. Tümümüz o halıya ipliğiz, varoluş halısına.

XXII

Yazgımızdan taşan şu varlık bolluğu, şu kalıt, şu yekinen yontu. Karnak’ın bin yıllık sütünü, kulesi La Sagrada Familia’nın… Çanın çınıltısıyla aralanır günümüzün sağır ve kör perdesi ve gün tüm hızı, tüm pırıltısı, gürültüsüyle geceye varsa da imgelemimizde bir iz kalır, anlarız ki yazgımız boşuna çizilmemiştir ve çizgiyi çeken belki de kendimiziz.

XXIII

Bu şiiri (köpeği) yanına çağır Okur. Yakaladığın duygusunu da sana yaşatacaktır o. Ama özgürlüğü yakalayamazsın. Ya da yakaladığını sandığın o anda artık yitiktir şiir. Ürkekçe bir tutamak umarız ama uçlar buluşmaz iyi ki. Çünkü ya çok genç kalırız ya da çok yaşlı. Ama adaletimizden kuşku duymamalısın, çünkü hem dal, hem dalı kesen baltayız, hem baltayı tutan diri el, hem baltanın kestiği ölü dal. Yani dirimi ölüme ulayan şairleriz biz.

XXIV

Çamurdan yaratılan (halk olmuş) insanın balçığı bin bir olanakla dolu. Tarih öyleydi, uygarlık, su ve yağla dolan küp. Ve ölümsüz Tanrılardı. Ama balçığın (toprağın) gizilgücünü hesaba kattınız mı? “Bakın, biz kulak/ vermeliyiz, sonunda bizi duyacak olana.” (66) Ölümsüz Tanrıların bile işitilmeyen sesini kulağımıza bırakacak Orpheus’u, şairi hep anımsa, unutma. O sesi gelecekte duyacağımızı düşle, nice zamanlar sonra. Zaman sonsuz ve sabırlıdır. Sessiz ölüm bilir neyiz, kimiz biz ve bizimle varlığa gelir ölü(m).

XXV

Duyuyor musun, tırmığın sesini, toprağın dirilişini, yaprağın titreşimlerini. Tadımın yeni biçiminin, sözünün (vaadi) eli kulağında… Sana yeniden gelmekte olan, dönen bir şey daha var. Hem gidendir (ölen) o, Eurydike’tir, bırakılış ve özlem, hem de yine gelen, gitmek üzere gelendir, kavuşmanın geçici sevinci. Yeniden bırakmazcasına, sonsuzcasına yakaladığını sandın, umdun bu sevinci ama yanıldın: “Daima umarak,/ almadın onu hiçbir zaman. O aldı seni.” (67) Öykünün aslı: Orpheus’u çağıran Eurydike’dir, kalanı ünleyen giden. Gidişin ve gelişin imlerinden (şiir), yola düşürülen belirtilerinden başka ne kalır avuçta. Bir avuç çakıltaşı, şiir.

XXVI

Kuşun çığırışı, çocuğun cayırtısı neden dünyanın aralığını dolduran ses, bir Orpheus şarkısı, şaire gelmiş şiir olmasın? Ama değil. Bir an için yitirir gibiyiz bu kuşkuyla ya da çelişkiyle, tüm varlığa yeni açtığımız tarlayı: “Eyvah, neredeyiz?” (68) O uçurtma, o ötüş rüzgâra gelmez, dağılır, parçalanır, sürüklenir. Şair (Orpheus), o saf ve düzensiz, kargaşa içerisinde sesleri sıraya koy, müzik (şiir) çıksın ara(lık)dan.

XXVII

Sahiden saltık zaman (Tanrı) önünde geçici, bunca kırılgan mıyız? Nerede çocukluğun dirençli kökü? Geçicilik cesaretimizin (şiir) içinden duman gibi süzülür. Geride, geçiciliğimiz içre yine biz kalırız ama…

XXVIII

Gel Wera, gel ve git. Dans et. Yaptığın devini gece göğünde burçlandı, bir takımyıldızı oldu, (Bkz.Benjamin, Adorno) hani tekdüze yaşantılarımızı aşan düşlem. Hani Orpheus şarkısını söylediğinde kıprayan gökada. Sen o yerinden eden şarkıyı gencecikken duymuş, yerinden olmuştun bile. Ağaç bile eşlikçin olmuş, yürümüştü dans adımlarınla. Yalnızca şarkıyı bilmedin sen, lirin o inanılmaz, duyulmaz sesi yükselttiği yeri de işitti, seçti kulağın ve o sese öyle uygun adımı attın, şiiri öyle çattın ki dönsün, sana baksın istedin bir tek kez, ölümden ve dirimden çok öte. Dönsün ve sana baksın istedin.

XXIX

Bilinmez uzaklıkların sessiz dostu, kendini bu dönüşümlere açık tut, bırak. İçmek acı veriyorsa içtiğin şey ol ve dahası. Sınırı aş bu gece ve aykırılığa, tansığa anlam ol. Ve dünyanın şu durumu unutursa seni, durana akan, akana çık kendin ol. Bu akış benim, bu şarkı, şiir…

*

Şimdi sıra Orpheus ile Erydike mitine bir göz atmaya geldi. Rilke’nin yapıtını anlamak için gerekiyor (mu?). Resimden müziğe, yazından felsefeye, sinemadan şiire Orpheus yüzyıllar boyu yorumlanmış, biliyoruz. Operanın belki de ilk örneklerinden birinin konusuydu mit. (Monteverdi, L’Orfeo, 1607. Ayrıca Philip Glass’a gelene dek sayısız opera bestesi.) Zaman içerisinde mitin algısı ve yorumu dönüşüme uğramış olmalı, çünkü artık daha geniş bağlamların (estetik, sanat kuramı, yaratım, tinbilimi, vb.) girdisi olmaya başladı. Hemen hemen insanlık ekininin (kültür) ortak kökensel izleklerinden birine dayalı olması, yine ortak kökensel (generik) bir çok açıklamamızın kuramsal ve kılgısal örneğini (örnekçe: model, ilkörnekçe: arketip ya da biçimbirim) oluşturmasına yol açtı. Yalnızca Batı ekininden söz etmiyorum. Ölüler Ülkesi’ne yolculuk tarihin ilk uygarlıklarından başlayarak önemli, ana izleklerden biri. Ben Rilke bağlamından kopmamaya ve kısa tutmaya çalışacağım becerebilirsem. Sorun kuşkusuz gerçekte yalın. İki açı söz konusu kurgusal anlamda. Dirinin ve ölünün açısı. Diri bir ölüyle ne yapar ya da tersine, ölü diriyle ne yapar? Soruyu kavramak için şunu usumuzdan çıkarmamalıyız. Ölü diriden ve dolayısıyla diri ölüdendir ama süreci anlığında çat(lat)an ve öyküyü anlatan geriye kalan diridir, bunu bilmek zorundayız. Metafizik zurnasının da zırt dediği yer, öte yandan… Ama kestirmeden gidip tüm açıları toparlayan tek bir diri anlatısından söz etmek bizi doyurmuyor, çünkü anlatılan öykü eninde sonunda boşluğa (ölüye) düştüğünden (Bana sorarsanız Platon’dan başlayarak Kant, Hegel, Heidegger, Derrida, vb., ilgilidir bununla ve ayrıca Vergilius, Dante, Rilke, Dostoyevski, Sartre, Mişima, Coetzee, vb. de…) sözkonusu öykü ya da yapıt kendi kara deliğinden döngülenip yükseliyor (ve düşüyor). Yani aslında bir seslenim var, ötekinin sesi de kendi sesimiz içinden, onun yarılması, ikilenmesinden dönüyor bize ama ötekinin sesi olarak duyuyor, kavrıyoruz. Hatta diyebiliriz ki ölü bizden (ötürü) ölüdür. Bizim için ölüdür, bize ölüdür. Böylelikle sesini sesimizden ayrıştırdığımız ölüden gelen çağrıyı işitebiliyoruz. Ölü varlığa (varlık katına) düştüğüne göre bilinç diğer varlıklar gibi varlıklaşan ölüyü de getirir, diriltir, canlandırır. (Bkz. Diriliş, Yeniden Doğuş mitleri…) Neden sorusunun yanıtı da açık bana göre. Ölüm anlayıp onayacağımız şey değil ve hiç olmadı, olmayacak. Biz ölmeyeceğiz, başkaları, ötekiler ölecek ve bunu yadsıyacağız. İlk soruya dönersek: Ölü kimdir? Ölmek nedir? Ölüyle ne yapılır? Ve tersinden: Diri (canlı) kimdir? Dirim (yaşamak, canlı olmak) nedir? Diriyle (canlı) ne yapılır? Bu sorular türel bilincimizde birbirine yansıtılarak imgeleştirilmişlerdir. Varlıkbilimi (ontoloji) bilincin zorunlu uğrağı değil eşlikçisidir. Ölüm varlık kavrayışını getirmiştir ve tersini de kuşkusuz. Öyleyse diri diriyi kavramaz araya ölü girmezse. Diri diriye ölü alır verir, aktarır üstlenir. Yukarıda söyledim, geriye kalandır, anlatıdır. (Dil ve arkadan gelen sanat. Belki de eşanlı bir dışavurum, anlatım biçimi…) Bu soruların üzerine asal ve türevsel sayısız yapı, disiplin oturtuldu tarih içerisinde. Çünkü toplumsallaşmanın (uygarlık da diyebilirdik) çekirdeğindeki ilk çatlamadan söz ediyoruz. Gece/gün, görünmez/görünür vb. ikiliklerden (dualite) inanç, cins, iyelik, bilinç, dil benzeri yinelemeler (diziler, seriler) doğdu. Bunlar çevrel koşullarla etkileşti ve yapılaştı. Yer yer kültleşti, simgeleşti. (Tabu, totem, put, yatır,vb.) Görünenin (diri) görünmezle konuşmasından (gerçekte kendisiyle monoloğundan) ölüler evreni tasarımları ve tüm sanat (mit, masal, vb.) doğdu. Gömütlük ve gömü törenleri konuşmanın biçimlerindendi, ağıt belki eskil, ilk seslenimler, çağrılardandı ve ölünün yanıtını işitecek diri kulağı git git ayrıştı, uzmanlaştı. Öyle ki ötenin sesini duyan tek, biricik kulaktı artık o. Aracıydı. Melek, Cebrail, şaman, yalvaç, bilici, şair, vb. Bazen ölü öyle çağırıldı ki kurtuluş bağıtları (ahid, akit) gecikmedi. Konu irdelenmiş, irdelenmektedir.

Bir ölüyle (diriyle) ne yapılır? Derrida’nın hayaletle yaptığı şey yapılabilir, anımsamanın, anlamanın olmayan aracı işlevi görebilir ölü. Ölünün yapacağı her şey buradan atanmış şeydir ama buradan yapılan atama aynı zamanda bir ölü(m) atamasıdır da. Ölü dirileri taşır mı, nasıl taşır bilemeyiz ama diri aynı zamanda bir ölüler toplamıdır ve belki de yalnızca ölüden doğmuş, ölüden bireşimlenmiş, ölüden yükselmiştir, ölü(sün)den başka şeyi yoktur, ölü(sün)den ibarettir. Ölüden umulur. Hemen her şey umulur ama özünde kurtuluştur umulan. Yeniden gelecek (diriliş) ve böylelikle ölüm tasamızdan kurtulacağız. Ölü gelebildiğine göre belki de artık ölmemiz gerekmeyecek... Gelir de yankılarsa sesimizi, anlarız ki ölüm geçicidir ve dirim sonsuz. Ve öte yandan ya (çıka)gelirse diye derinden kaygılanırız. Çünkü gitmesini, çekilmesini bilememiş, onsuz yine de yaşamayı düzenleyebildiğimiz, düzenlemekle kalmayıp sürdürebildiğimiz burada huzurumuzu kaçırmış ve ısrarla kaçırmaktadır geri gelen ölü. (Rilke’nin Requiem’lerine, Ağıtlar’ına, Orpheus’una bakmak yeter.) Ölü bize (düzenimize, yaşarlığımıza) musallattır. ‘Bize bulaşma, senin için ağladık işte, bunu birlikte birbirimize göstere göstere yaptık ve gözlerimiz önünden sildik önceki diri varlığını. Artık çekil, karışma yaşamlarımıza. Huzursuz etme bizi. Yokmuşçasına, bilmezdenlikle güçbela öğrendiğimiz (geriye) kalan yaşamamızı kuşkulu, utançlı, eğreti kılma. Kaldığımız için utanmayalım ve diri öteki dirinin gözüne sakınımsız bakabilsin. Ama sen durmadan iki bakışın arasına giriyor, musallat oluyor, gölge indiriyorsun ışığımıza. Sen fazlalığınla, yer(den)sizliğinle ve zaman(dan)sızlığınla bizi kendi uzam/zaman içreliğimizden, doğru yerde ve zamanda bulunuyor olmaktan, dirilere göre tasarlanmış dirimsel ağın kaçınılmaz düğümü olmaktan bir kez daha yoksun kılıyorsun. Varlıksızlığı bir daha anımsatıyor, varlıklılığımızı yaralıyorsun.’ Sonuç: Artımlı ya da eksiltili bir yaşamla başbaşayız ve huzursuz ölünün tırmalayıcı sesi gelip bizi buluyor eninde sonunda. Bir ölüyü uzamınıza ya da zamanınıza yerleştiremezsiniz. Ne umarak, ne kaygılarla çağırdınız onu, gelsin ama onca da gelmesin istediniz ve sonunda çıkageldi, çünkü gelmese kendinizi diri, yaşar kılamayacaktınız. Geldi ve bilemiyorsunuz bir ölüyle şimdi, burada ne yapılır? Yere sığmıyor, zamandan taşıyor ve asla yakalanamıyor. Hep uzakta, orada, bir yankıdan, sanki bir yanılsamadan ibaret… İyilikten (melek) ya da kötülükten (şeytan) dem vursaydı, bir yanı olsaydı, baş etmek, savaşmak yine olanaklıydı. Ama sessizce duruyor, varlığımızın bir adım arkasında, gözlerimizin ve kanımızın damarlarımızdaki. Kendimizden aralanıyoruz ve aralığa ağzımızı dayıyoruz: Anlatmaktan başka da seçeneğimiz yok. Ölüye anlatmaktan, ölümden anlamadığımız şeyi bir ölüye (ya da ötekilere) anlatmaktan başka seçeneğimiz yok. (Bkz.Wong Kar-Wai, In the Mood for Love, 2000.) Aynı tartışmayı ölünün bakış açısından da yürütebiliriz. Çünkü bir ölü de diriye yersiz, zamansızdır (olanaksızdır). Yani sonuçta aşılamayacak, aşılması durumunda kopuşla (ötekinin yokoluşu) sonuçlanacak eşikten söz ediyoruz. Belki de durumumuz (insanlık durumu) bilinçten ötürü eşiktelik, Araf’ta kalmışlıktır ve cehennemin doğru yeri (koordinat) Ara(f)dır.

Ekinsel geçmişimizin bu asal anlatısı üzerine söylenecek çok şey var. Üstelik birçok yan izlekle, örgeyle ilişkilenmiş, bambaşka boyutlara da çekilmiştir başlangıçtan beri. Aynı mit üzerinden bakışın görüngübilimi (fenomenoloji) yapılabilir. Bakış ve göz(ün gördüğü) çözümlenebilir. (Örn. bkz. Ranciere.) Bir göz ötekinde ya da bir göz öteki gözün yokluğunda ne görür. (Sartre’dan Levinas’ya rastgele bir çizgi çekilebilir örneğin.) İmgeleme gelen kaç görüngü (fenomen) var? Bakış, İşitim (seslenim), Davranım (gestus)? Bakışın belirişi ötekini donduracağı, sileceği gibi (Medusa), bakışsızlık varlıklaşamamak olarak da yorumlanabilir. Belki bakışın önüne gelinir, sonra bakışın (kötü) niyeti getirdiğini siler, çünkü olanak (imkân) bakışla berilenip tüketilir, öteki nesnelenir, vb. Kuşkusuz ses için de aynı türde çözümlemeden sayısız açıklama (insanlık durumu) çıkabilir. Sesin yönü, çağırma, sürükleme gücü, işitim eşiği, büyüleyiciliği, müzik, teslimiyet, fısıldanan ad, vb. düşlemi epeyce beslemiştir. (Bkz. Pascal Quignard.) Nurdan Gürbilek yazısı (Nurdan Gürbilek, Orpheus ÇıkmazıSessizin Payı’ içinde, Metis y., 2016, İstanbul, s.107-145) Coetzee üzerinden mitin günümüzde ulaştığı yorumlara şöyle bir gözatıyor. Genellikle yaygın aktarımlarda dirimden ölüme, erkekten kadına başlayan yolculuk dönüşte başarısızlıkla sonuçlanır. Yapılmaması istenen ama yapılmadan edilemeyecek son eylem, ‘son bakış’ (Benjamin) buluşmayı, kavuşmayı, sonsuz mutluluğu keser. Göz göze gelinmeyecektir (yasak). Ama tersi de düşünülebilir (Coetzee?) Gürbilek’ten yanlış anlamadımsa Orpheus Erydike’ye bakarak ve adını fısıldayarak geri geri gider, belki de Orpheus’un bir anlık dalgınlığından, bakışsızlığından yiter (yok olur) Eurydike. Bakıştan ve sesten kopuşundan… Tabii bu çifte devinimin ilişkilenme biçimi de açımlanabilir. Öndekini arkadan izlemek, öndekinin dikkati ve gerilimi, dayanılmaz özlemle kavrulan arzusu, kuşkusu ayrıca neden olmasın? Arkasından gelen ölü gerçekten Eurydike mi bakalım? Bakmazsa nasıl bilecek bunu? Hem ne kadar arkasından gelecek ve yürüyüşü nasıl olacak? Bir ölü nasıl yürür, nasıl doldurur ve ölünün olduğu yerde nedir varolan? Belki arkada biri yok, yürüyenin boşluğu yalnızca ve boşluk (yokluk, ölüm kaygısı) yürüdükçe Orpheus’u izleyecek sınıra dek. Ve evet, bir de sınır sorunu var? Eşik neresi? İki dünya arası sınırın berisi ve ötesinden ne anlamalı? Tüm durumları, olasılıkları sayacak değilim. Düşlemi tetiklemek derdim ve Rilke’yi yerleştirebileceğim salkımı avuçlamak…

Evin, oyuğun tabanına gömdü Hititli ölüsünü. Suyunu, içkisini, aşını, köle ve avadanlıklıklarını eksik etmedi Mısırlı. Atıyla öteki çayırda sürdürsün dörtnal koşusunu istedi Türk, Moğol. Anıt gömütler yükseldi, törenler inceldi ve ölünün usu takılı kalmasın, ikide bir tini yeryüzünü yoklamasın, huzur kaçırmasın diye daha neler neler yapıldı. Doğum ölümden ıraksandı ve iki ayrı, uzlaşmasız terime dönüştürüldü. Böylece uygarlık yatıştırdı kendisini. Ölüye son görev yapıldı ve yaşamanın bedeli unutmaktı ya da yaşarlık avuntusu. Ölenle ölünmeyecek, yaşam sürecekti. Kötücül ölüler için ise her türden önlem alınacaktı, alındı. (Bkz. Vampir öyküleri…) Ölüm bilinci, daha doğrusu ölünün ölü kalması, bırakılması bilinci yükseldikçe yükseldi. Gözü arkada gitmesin, alacaklı gönderilmesin diye tam bir işbirliği yapıldı. Sonunda ölü(m) neredeyse gizlenebildi, saklandı. Soyut ölümler çağında ölümün öyküsü dirimin öyküsünden koparıldı ya da dizgenin dertlerinden biri tam da bu oldu. Ölen öteki olduğu sürece unutmaktan, bilmemekten yana olduk (veda töreni) ama üstesinden gelemediğimiz son şey, son imge kendi ölümümüzolarak kaldı kucağımızda: içimizde taşıdığımız, yolaldığımız derin ölüm bilincimiz, öleyaşamak diyebileceğimiz yaşarken eşanlı ölüyor oluşumuz. Yaşadıkça ölüme doğrulduğumuzu, yürüdüğümüzü bilerek yaşamak… Yalnızca yaklaşmak ve kaygılandırıcı olansa yine budur.

Olanaksız bir buluşmadır neresinden bakılsa. Kuralları, yasası başka türden (karşıt) iki evrenin bir araya gelmesinden saltık denge (bağdeğersiz hiçlik) gelir gelirse. Şey kendine iner, kalır. Köprü, çağrı, atlama, bağ, ilmek yıkılır, çöker, kopar. İki yakanın şeyleri bir araya gelemez, geldiklerinde öteki silinir. Karşılama, buluşma yoksamadır ve durum dirimsel bağlam içinde de yanılsamalarımıza karşın başka türlü yürümez. Bakış bakışı, bilinç bilinci, özne özneyi silmeye davrandığına göre ve anlatı (öykü) bunun başarılamamasından doğduğuna göre bölme işlemi kalansız gerçekleşmeyecek demektir. Kalan Orpheus’un şarkısıdır ve Rilke’nin kurduğu bağlantı, mitin kalanıyla (anlatı-cı) ilgilidir. Kuşkusuz kalanın kimliği sorumluluk üstlenmenin (kefalet), bedeli ödemenin (kefaret) kimliğidir ve anlatıcı (Rilke) gözünü ilk göğe çevirmiş, Melek’e önermiştir arabuluculuğu, olanaksız buluşmayı gerçekleştirmeyi (Duino Ağıtları ve tabii önceki yapıtlarıyla). Ama öte yandan sorun önermenin kendisinde. Kim meleği çağıracak ve melek bakalım onu duyacak mı? Arabulucuk önerisini şair yapacaksa ve meleğin dirim/ölüm deneyimi konusunda taşıdığı nitelik belirsiz, kuşkuluysa yaşamayı (şarkı söylemek), yitirmeyi (Eurydike) ve ölmeyi (yeraltına yolculuk), hatta öldürülmeyi (Mainadlar) en iyi bilene, Orpheus’a yönelmesi beklenirdi, çünkü konu diriyle ölünün kavuşması (sonsuz döngü) değildir, mesele şarkıda, şiirdedir. Neden şarkı söyleriz? Öykünün neresinde, nasıl bir şarkı? Neyi anlattı ve niye? Ölüyü diriyle bir araya getirme, buluşturma gücü (olanaksızı düşleme yetisi) nereden kaynaklanıyor? Kuşkusuz ister melek, ister Orpheus olsun, konu yaratmaya (Tanrısallık) gelip dayanıyor. Şair herkesin (ölünün bile) hesaplanmış yerlemlere bağlandığı bir evrende yersiz yurtsuzluğunu (özgürlüğünü) ve şiirinin olanaklılığını (imkân) anlamaya, daha ötesi kuramlaştırmaya (estetik) çalışmaktadır.

Rilke’ye geçmeden önce belki mitle ilgili birkaç soru daha sorabiliriz. İki yoksayıcı, karşıt, birbirini silen düzgüye bağlı iki dünya örtüşmesi, kesişmesi, ortamı nedir örneğin? Hermetik (Orfik) dilin kaynağı tam burası olmasın? Diri ve ölü, birbirinden ayrı tözden varlıklar olarak, ana bağlı kaprislerle (çevrinti, döngü, istem, vazgeçiş, bağlanma, kopuş, kahkaha, gözyaşı, vb.) konumlanırlar. Bilinç (bilgi) sürekliliği sağlamaya asla yetmez ve keskin, acı, tatlı, esrik duyumlarla paralanır durur. Dirinin ölüyü (ya da tersi) tutması ve yitirmemesi için bilincin karşıt uçlarda savrulması, yadsımalarla ilerlemesi ve gerildikçe daha gerilmesi gerekir. Yine de birinin ardısıra ondan kopmadan yürümenin (şiirin tümlüğünün, şiirsel yolculuğun) zorunluluğu dile (şarkı, tümce) iki uçtan ve iki yönlü, çelişik, yakınsar ve ıraksar değer, içerik yüklemesi yapıyor. Sözcükler birbirlerine tümce bağlamı içre bir yandan yaklaşırken, diğer yandan uzaklaşıyor. Buradaki eğilim ve yön duygusu Rilke dili ve şiirini bu bağları yoksayan, silen sonraki şiir arayışlarından ayırmıştır geçerken belirteyim. Ortam diye sormuştum. Ortam, şiirin geçici ve kalıcı düzlemleri, üstüste binişen ayrı mevsimleri, görüntüleridir. Şiirin kaprisli, yurtsuz çevrimleri, esintileri, tutarakların (cinlenme) üstesinden gelen gizemi, büyüselliğidir. Şarkı, sözünden başkadır ve bilemeyiz söz mü sürükler bizi, ezgi mi o anda.

Üstelik duyan, işiten, duymak isteyen değil mi? Konuşan, seslenen, sesler üreten, sesi ummamış mıdır? Ölüden gelecek sesi, olanaksız sesi duymak istemez mi ses veren ki böylelikle kendi sesi boşlukta yitip gitmesin. Hem hangi durum hangi duruma çağrı çıkarmıştır? Ölü diriyi mi çağırır (ölmeye), yoksa diri ölüyü mü (yaşamaya)? Bunu dışarıdan bakıp ayırabilir miyiz? Doğrultu, yönelim, devinim yanılgımız olmasın? Eğer buluşma ise amaç ve amacın deneme pahasına başarısızlığından şarkı (şiir) çıkıyorsa celp (çağrı) kime gönderilecek? Şairin kendine celbi olmasın bu, ‘geriye kalan’ içre. Şiir çıksın diyedir buluşma (randevu). Ya da buluşma (düşü) şiiri ırgalar. Tabii buluşma derken aynı zamanda söylediğim eşi sıra ayrılmadır.

Düşte, alacakaranlıkta, yalnızlıkta, solgun uzamda ilk karşılaşma, ilk görü ve bakış (her iki anlamında nazar), varsanı, iççağrısı, inilti, vb. bilincin görsel anlatısının tarihini de çatmıştır. Bakışın bakışla buluşup arakesitleşmesinden, bakışın bakıştan yüksünmesinden, kaçışından ya da bakışın bakışa avcılığından gelmedi resim, fotoğraf, sinema. Tümünde açık, çoğu kez de görünmez (gizli) bir bakışla yedeklenmiş değil miyiz? Gözü (bakışı) anlamadan zaten hiçbir şeyi anlayamayacağız ve bu izleğe ne yaşamlar adandı biliyor ve bilmiyoruz. Mişima’nın çılgın girişimini (röntgencilik anlatısı) biliyoruz örneğin. Bunuel? Tatar Çölü (Buzzati, 1940) uzak değil. Sınırın berisi ötesini nasıl görecek? Şaka bir yana binlerce yıla yayılan ekinsel yığınağın neresine el atsak ayrılık ve buluşma özleminden (şiir) başka şey bulamayacağız. Öykümüz özünde yas (yitim, kayıp) öyküsüdür ve arkasından gecikmez, gelir çatallaşma. Felsefe, aktöre, güzelduyu, şiir… İki kişilik oyun (komik drama) sahnelenegelir. Gelen ve giden, giren ve çıkan… Bu kurguya karşı çıkıyoruz (itiraz) ve çıkmamızdan, aralıktan şiir doğuyor (diyebiliriz). Tam da girerken ya da çıkarken, o son bakışta bir dahası olmayacak olan ya da ilk kez olana belirsizce yönelen gözün bir anlık kayışı... Sonradan toparlanıp durumu kurtarmamız, düze çıkmamız belleğin biricik olanağını anımsamamızı asla engelleyemeyecek, öyle görünüyor.

*

Belki şimdi Rilke’ye dönmenin zamanıdır. Rilke Orpheus mitini nasıl anladı, yorumladı? Çünkü Gürbilek aktarımına göre J. M. Coetzee Petersburg’lu Usta’da (The Master of Petersburg, özgün dilde 1994) Orpheus ağzından şöyle diyor. “Bana düşen görev: ortalığı toplamak, dağılan parçaları bir araya getirmek. Şair, lir çalgıcısı, sihirbaz, diriliş tanrısı, bana böyle diyorlar. Ya gerçek?” Yine Coetzee’ye göre (Kötü Bir Günün Güncesi, özgün dilde: 2007) Eurydike’nin öyküsü yanlış anlaşıldı: “O hikâye ölümün tek başınalığı hakkında. Eurydike ölü giysileri içinde cehennemde. Orpheus’un onu gelip kurtaracak kadar sevdiğine inanıyor. Nitekim geliyor da. Ama sonunda duyduğu aşkın yeterince güçlü olmadığı ortaya çıkıyor. Orpheus sevdiğini arkada bırakıp kendi hayatına geri dönüyor.” (Aktaran Gürbilek, 144) Gürbilek’in başka ve tarihsel bağlamda (20.yüzyıl büyük kıyımları) yürüttüğü sorgulaması; konuşanların anlatabildiklerine göre geriye kalan, yani yaşayan olduklarından ötürü aslında anlatamayacakları, sessiz kalanların ise yok edildikleri için anlatamayacaklarından, anlatmanın olanağı ya da olanaksızlığı üzerinedir. O zaman iki olanaksızlıktan anlatma (yapıt, şiir) nasıl doğuyor, hangi kesişimden (şiirsel) varlık çıkıyor? Rilke soruyu öznel deneyim üzerinden sorguluyor daha çok. Aslında temel soru ve varılan yer açısından bir ayrımdan söz edemeyiz. Belki de sanat, gerçek (reel) kesişim alan(lar)ı olmayan boş kümeden çıkıyor ve önkoşulu da (a priori) iki başka türde varlık alanı üzerinden kesişimsizlik, yani boşluktur. İki erişimsiz yakada olanlar, iki yaka arasında aşılmaz suya ya da uçuruma, varlıksızlığa bakıyorlar. (Shakespeare, Hölderlin, Benjamin, Adorno, Blanchot, Milosz, Levi, Derviş, Bernhard, Wallace, Marias, vb.) Tanıklık olanaksız mı o zaman? (Nishanian). ‘Susmuş olanların yankısı’ndan başka şey değil mi anlatı? (Benjamin). Şairin payına uykusuzluk düşecektir (Uykuyu yitiren Macbeth): “On ne doit plus dormir (Artık uyumamalı).” (Pascal’ın sözünü aktaran NG). Yazı bir kuralın çiğnenmesiyle mi (Orpheus’un arkaya bakması) ilgili sahiden? (Blanchot: Hem kurucu hem yıkıcı olan edimle Eurydike’ye karanlık belirsizliği içinde biçim kazandırmak.) Öyleyse sanat ölüyü geriye bakarak bir kez daha öldürmenin utancından mı ibaret? (Coetzee, Utanç, özgün dilde:1999) İlginç yazısını toparlayan Gürbilek’in yargısı ise aşağı yukarı şu: Ölüleri yaşayanlardan ayıran eşik aşılamayacak, Eurydike’nin başkalığı temsil edilemeyecektir. ‘Eurydike’de ölen Orpheus’da dirilemez.’ (NG, 117) Anlatmak kaçınılmazdır ama asla anlatılamayacak (Marias, Yarınki Yüzün, özgün dilde: Tu rostro manana, 2002-7, vd.), ölüler diyarına büyücü olarak giren Orpheus şair olarak çıkacaktır. (NG, 144) Şöyle yazıyor: “Orpheus Eurydike’yi geri getirmek, yokluğuna biçim kazandırmak istediği için onu ikinci kez kaybeder; ama yapıtı bütün belirsizliğiyle mümkün kılan da yokluğa biçim vermek isteyen bu bakıştır.” (NG, 116)

O an, yargı ya da karar anının içinden çıkıyor tüm görüşler, yorumlar, yaklaşımlar, ayrımlar. O son anda Orpheus’un (ve belki de Eurydike’nin) son seçimini belirleyen yargı ve arkasındaki kaygı nedir? Açıkça soralım. Orpheus o son anda neden dönüp baktı? (Biliyordu Eurydike’yi sonsuza değin yitireceğini.) Bilerek mi, istemeden mi? Güçlü bir itkiyle, özlemle, dayanamadığı için bakmış olabilir. Işığa çıktık, yeryüzüne vardık kanı ya da sanısı nedeniyle… Eurydike’yi belki (artık) istemediği için… Ölüye haksızlık mı? Ölüden kurtulmak mı? Çünkü ölmüş birinin yaşama döndükten sonra taşınması da korkunçtur ve o son anda bunu göze alamayacağını birçok nedenle bilmiş de olabilir. O anın sınırsız olanağı ve olanaksızlığı içerisinde kimsenin son yargı konusunda neyin ağır bastığını bilemeyeceği bakışla ( Gel de D. F. Wallace’ı arama.) varlık(lar) ulamsal (kategorik) konumlarına geri çekildi ama öykü tam da bu yerleşmeden, kendiyle özdeşleşmekten, dengenin içinden fırladı çıktı. Eski karikatürlerde (daha çok Amerika kökenli çizimlerde) açılan kutudan çıkan boks eldiveni açanın gözünü morartırdı: Sersemliğimiz suratımızın ortasında patlayan beklenmedik bu yumruktan ötürüdür. (Adorno, Derrida.)

Rilke mite ‘buradan’ yönelir. İkili ilişkinin geometrisi, ilişkilenme biçimi, son anın sahnesi ve açma kapama devrelerine bağlı ikili düzende doğrulanabilir ya da yanlışlanabilir algı akışları, tinbilimi (topolojiler, dönüşümler) onun gözünde ikincildir. Yorum aşırı yorumun (Eco) dibinde, eşelediği mitin altından ortaya çıkarıp nedenlemek istediği Rilke’dir; yani kendisi. Şiirin(in) esinine kaynak (referans) arayışının, uzun yaşamsal yolculuğunun son durağıdır Soneler ve arayışı gerçekte hiç de yeni değildir. Tüm şiir serüveni aşağı yukarı budur. Buradalığın yadırganışı, gizil irkiltisiyle kendinden daha ilk şiirlerinde ayrışan, kendini yanı sıra gölgeleyen, gölge gibi sürükleyen, iki Rilke olarak süren yolculuğunun önemlice uğrakları, tam da imgenin dışarıdan somut olarak gelip şaire çarptığı anlardı (Bkz. Requiem’ler, Sancaktar, İmgeler Kitabı, Duino Ağıtları, Orpheus Soneleri.) Esini (vahiy) Tanrı’ya bağlayamayan, gerçekte bir Tanrı’ya çok istese de bağlanamayan Rilke şiirin sapına (köküne) doğru iniyor. Şiir nerede(n geliyor) peki? Tansığın (vahiy, mucize, esin) indiği o anın içinde mi, yoksa bir önünde ya da ardında mı? Çünkü Coetzee’nin de değindiği konu önemlidir. Orpheus inerken (yeraltına, ölüler ülkesine) de şair miydi? Eurydike’yi ve yeraltı tanrılarını (Hades, Persephone) müzikle mi (şiir) kandırdı? Yoksa anın hemen ardından gelen büyük ve geri dönüşsüz kopuştan sonra mı büyüleyici şarkısını söylemeye başladı? Hem biliyoruz, yeraltına Eurydike’nin peşinden inmeden önce Odysseus’a eşlik etmiş Argonout’lardan biriydi ve liriyle Sirenlerin büyüsünü kapatmıştı. Bu belirsizlikler Rilke’yi küçük bir yerdeğiştirmeye (metafor) zorluyor. Önceki esinli yalvaç şair, artık kendinden tanrısal(varlık)dır. Çok dolaylı gerçekleştirilecek bir okuma Rilke’nin Orpheus’unu kökensel şaire bağlayabilir. Soru Rilke bağlamında şu: Orpheus ne zaman(dan) şairdi? Olaydan (an) önce mi, sonra mı? Şiir şaire (Orpheus’a) ne zaman, nasıl, nereden gelir meselesi belirsizdir Rilke’de ve bana kalırsa onun için önemli de değildir. Daha önemlisi O’nun seçilmişliğidir, kimce seçildiği değil. Bir kez seçilmiştir ya da seçilmemiş önceki kendinden gelmiştir (neşet), yeraltına inmeyi göze almaktan başka şey düşünemeyeceği bu yolculuk için seçilmiş biridir. Yani aslında kendini şair olarak seçmiştir. Çünkü Rilke poetikasında şiir dışarıda bir buyrultuya, görev(lendirmey)e, tartışmasız kutsal bir esine çok istense de bir türlü bağlanamamıştır. Üstelik Rilke’nin şiir yazarak peşine düştüğü şey de aslında bu sorunun yanıtıdır.

Ağıtlar’ın on yıldır Rilke’nin kulaklarında yerleşik ve acı veren uğultusu kesilmiş, göksel dilin kalanı derinliklerde çileci, içkin bir tortullaşmaya yol açmıştır. O bağış, o dokunuş ancak bir kez yaşanabilir ve adına tansıma denebilirdi. Neredeyse Rilke’nin varlığına aracılık işlevi yükleyen bir kut inişi, şamanik bir deneyimdi ve yolculuk dünyanın (dinleyici, okuyucu) önüne seçik bir im, kuram, somutluk, biçim, öz olarak gelmedi. Okur Rilke’nin kıvrantılar, dönüşümler, belirsizlikler içinde kasılmalarına, susuşuna ve sessiz arayışına, yuvarladığı taşlara ve daha nelere tanıklık etti Ağıtlar on yılında. Titreme, ürkü, umut, düşkırıklığı, vb., içinden yükselecek tansıma ve aydınlığın yaşamı içeriklemesi, anlamlı bir sonuca bağlaması okurluk deneyimi açısından hiç kolay değildir. Üstelik Rilke iki yakanın huzursuzuydu. Ne ölü, ne diri ama aralıktan bir varlıktı. Şairdi. Kendisini Faust mitine uzak tutmasını anlamak açıkçası birçok nedenle daha zor. Onun uysal, dirençsiz tarihsel kimliği olumlu (pozitif) bir alandan yemlendi nedense. Yitirdiği yeri yeniden yerlemek, devrim yapmak, yeni topluma yeni söz vermek değildi şiirinin kaynağı, kendini bulduğu yerde, kıyıda, sığınakta tutunmak, zamanın içinden kayıp gittikçe de kesinlikler alanından belirsizlikler alanına doğru evrilen tüm nicelik ve niteliklerin dökümünü (envanter) çıkarmak, bir alan kuramı (iki yaka arası, akışkan belirsizlikler alanı) oluşturmak, hatta bir fazlası, bu alan içinde şaire (geometrik) yer bulmaktı. Sunmaktı da diyebilirim. Çekinik, içe dönük de olsa aslında bir öneride bulundu Duino Ağıtları’nda. Geleneksel inanç yapılarının kurumsal meleği değildi onun seslendiği ya da sesini duymak için çırpındığı ara-varlık, melekler katı, ulamı (kategori). Elçinin ya da arabulucunun, elçilik, arabulucuk yaptığı iki uçtan ayrımı (kopuş) önemliydi. Dahası iki ucun varlıksal gerekçesi, anlatısından da önemliydi. Çünkü iki yakanın gerekçesi onları ayıran şeydi (su, uçurum, boşluk, şiir) ve aynı zamanda onları birleştiren şey (yine su, uçurum, boşluk, şiir)… Çünkü günlük dil buluşturuyor, ayrımları siliyor, olanı doğruluyor, dünyanın suçu varsa eğer buna ortak oluyordu. Aracının çift yanlı öte dili (büyücü, şaman, yalvaç, ermiş, yaratıcı, şair dili) –den ötürü, -e karşın ve umutsuzca yokluğu varlığa eklemliyordu. Ya da daha doğrusu bunu deniyordu, bununla görevliydi. O zaman Rilke’nin sorusu geldiğimiz noktada şöyle: Şair şairliğini nereden bildi? Elbette kolay yanıt; bu soruyla ilişkilenmesinden bildiğidir. Soru önüne nasıl geldi, gelir peki?

Rilke somut üretici (emekçi, çalışan biri) olmadı. Temsil değeri, kendi zamanı için söylüyorum, birçok nedenle yarım kalmış biri. Sınıfsızdı denebilir ve bu bence ciddi sonuçlar yaratan bir konuydu. Kendini oradan, buradan ya da şuradan görmüş değil. İstemiştir bunu (belirtilere bakılırsa) ama yapamamıştır. Konumu sözcüklerle (ve insanlarla da) alışılmışın dışında ilişki kurmasını gerektirmiş, ama kendi yurtsuzluğunun sözcükleri de yurdundan etmesinden doğan ara dil(in büyüsü), şiiri ve şairi esirgenen bağışlanan, seçilmiş kişi olarak görmesine yol açmıştır. Şiir nedir? Şiirin özü, esini dışarıdan mı gelir, içeriden mi yükselir? Şairi kim seçer şiiri yazsın diye? Dil mi, Tanrı, öteki, şiir, melek, Orpheus? Orpheus seçen mi, seçilen mi? Yoksa ilk nedene özgü biçimde şiiri başlatan, sonra yola (geleceğe, çırağa, şaire) bırakan mı? Ağıtlar’ın zorlu ve barok sayılabilecek katedrali, kendini bir çırpıda dışavuran Orpheus’la saydamlaştı denebilir. Ama bir çözümden ya da noktadan (son tümceden, yargıdan) söz edemeyiz. Bir çırpıda yazılması daha önceden anlıkta yazılmış olduğunu anlatıyor bize. Kendi içinde derişen tansıksı yansımaların Melek’ten Orpheus’a çizdiği eğri büyük denebilecek değişime (metamorphosis) işaret etmez. Melek Ağıtlar boyunca kendi içinde biçimden biçime, kesinlikten belirsizliğe nasıl dönüşüp duruyorsa, Orpheus da (ve ondan el alan şair de) öyle derişir, dönüşümler geçirir. Duino Ağıtları’nda olmayan şey belki onu sone kalıbında orada duraylılaştırmak (sabitlemek) olabilir. Bunu özellikle anlamak istiyorum (kendimce ve savsız bçimde kuşkusuz). Şiirini, kendi sesinde yataklandıkları olgunluk dönemlerinde büyük şairlerde sıkça görüldüğü üzre özgür bırakması beklenirken, yanıltmacalı da olsa sıkıdüzene (sonnet: 4+4+3+3.) bağlamasının ardında ne tür bir kaygı olabilir? Üstelik şiire yönelik yapısal bir öngörünün, yaptırımlar dizisinin uzun zamana yayılması doğalken soneler 5-10 gün içerisinde ortaya çıkabildi. Rilke daha önce az da olsa başvurduğu şiir kalıbı konusunda özel bir duyarlık gösteriyor belli ki. Bir şey söylüyor. Bana göre şiirin usta (Orpheus)- çırak, öğrenci (Rilke) zincirini tanıdık bir biçim (form) üzerinden imalıyor öncelikle. Ama yalnızca imalıyor: Okuru tanıdık bir girişten (form) alıyor şiirinin içine. (Bkz. Daniel Arasse, Yakın Bakış, Çev. Orçun Türkay, Metis y., 2015, İstanbul.) Kabukta kalıyor ve amacı için bu yeterli. Orpheus getirmiştir eskil (diyelim, sone) biçimi. Şairler ondan beri ölçüler, uyaklar içre şarkılarını söyler dururlar (terennüm). Orpheus’u ilk şair yapansa işte yaptığı, kendini içine attığı (bıraktığı) şeydir. Öteki dünyayı deneylemek ya da daha doğrusu iki yakadan, iki dünyadan ses vermek, getirmek… Aslında iki dünya sesinden söz etmek, yukarıda da değindiğim gibi doğru değil. Orpheus’un sesi iki yakadan kopuşun, iki yakaya ulaşamamanın, iki yaka arasında kalmanın, çalkalanmanın sesi. Böylece ses ve arkasındaki dil, oynamışlığınca oynatan bir dil. Tüm varlık o sesten berilenir ya da ötelenir, yerleşiklikten çıkar, kendini anımsarken gelecekteki tasarımını, yeni ve başka imgesini umar, özler. Anımsadığıyla özlediği arasında olumsuz (negatif) değil, olumlu (pozitif) anlamda derlenir böylece varlık. Bu olumluyu sanatın yersiz yeri olarak anlıyorum, belirteyim. (Neden-sonuca bağlanamayan, determine olmayan şey anlamında olumlu.) Tam bu noktada Rilke’nin coşumcu (romantik) çevrintiden sıyrıldığını, grotesk etkilere uzak durduğunu kestirmek hiç zor olmasa gerek. Bunu da geçerken belirtmiş olayım. Soneye dönersek, görünüşte dize kümelenmesi (kıta) ve sayısıyla (14) sınırlanmışlığın dışında şiirin tümcelenmesi, uyaklanmadan özerkliği, ölçü kaygısızlığı, hatta inceli kalınlı bedensel akış ve içerikte özgün imge siyaseti, dipte derin bağıntılı, ilmekli örgüleyim, vb., giysiye (sone) sığmayan ama giyilenle gülünç biçimde kabalaşmak bir yana, dramatik bir karşıtlık sağlayarak ıraklanmaktan (mesafelenmek) gerilim ve yüksek anlatım çıkaran şiire varıyor. Rilke yaptığı şeyi çok iyi biliyor. Biçime, kalıba kanmayan, takılmayan okura taşıyor sözü (vaad). Bu kalıp bir an ama çok yerinde bir buluş olarak şiirlere giydiriliyor. Anlıyoruz ki aslında anlayamayız. Aslında bilmiş, ötegeçeye (Tahsin Yücel’i anmak için bu) varmış, kurtulmuş falan değiliz. Ve kurtaramayız. Ee, o zaman sone anıştırır. Tümce imalar. Şiir bütünü yolculuktur çok çok kendisine (şiire) çıkan. Toplamından belirsiz bir kesişim, boş/dolu (Dikkat!) küme, ışık/gölge oynaşması, biçimler dansı, yükselen bir selam (reverans) doğar.

Sone kalıbının bir üçüncü nedeni daha olmalı. Rilke içinde kabaran, denetime almakta güçlük çektiği, yükseldikçe yükselen düşünce mayalanmasını, yaratıma ilişkin kuram(ın) çağrısını, bilici öngörüsünü (şamanlığını) dizginleme, dilinin olgunluk biçemini, kaçıp yitmesin diye atını ağaca bağlayan sürücü gibi bir yere tutturma gereği duydu. Yoksa geldiği (Ağıtlar) şiir dili tüm düzgülerden, gönderimlerden, evcil(leşmiş) imgelerden tam bir kopuşla sayıklamaya, sanrıya varacaktı ve istediği tam bu değildi. Aslında varlığıyla böyle bir deneyime, yani kopuşa kendini yaşamı boyu umutsuzca hazırlayan Rilke, yazıyı (şiir) okurdan koparmaya cesaret edeme(z)di (ve şiir kalmazdı geriye, biliyordu). Oysa okurunu kendi tinsel, aşkınsal deneyimine katılması oranında dikkate alabilecek biri olduğu söylenebilir. Soyut, genel okura kendini borçlu duyumsadığını, onlara yazdığını sanmıyorum. O şiiri, girilecek kıstağa, çile yoluna çağrı olarak yükseltti içinden ama yükseltişinde gerçekten özgün ve acımasız içsel bir sıkıdüzen (disiplin) vardı. En küçük kıpı ya da tersi (kıpısızlık, sessizlik) şiir somluğu içinde en geniş anlamda yapı öğesine dönüşmedikçe şiirine girmedi. Bu yüzden her şiiri canlı bir bedenden ne anlıyorsak odur. (Yeni yeni Türkçe şiirimizde ayrımsanan, örneklerini veren bir eski tasarım…) Sone varlığın iki yakalı ve giderek derinleşen belirsizliğini pasta hamurunun kalıba dökülmesi gibi, tekhne’ye alma ve böylelikle sözü boşluğa salma değil (bir yerinden) tutma girişimiydi. Çünkü Ağıtlar’ın olabilecek süreği Finnegans Wake’di (Joyce, 1939) belki de ve Rilke yaşam biçemiyle buna hazır değildi, hatta uzaktı epeyce. Yine Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’inin (1968) son sahnesinde uzayın sınırlarına (belki evrenlerarası) yolculukta türümüze ve uygarlığımıza özgü tanıdık nesnelerin, imgelerin çağrışıma alınmasına benzetilebilir durum. Sonuçta Rilke yolculuğunu (düşlemini) tutmuş, dizginlemiş ve bundan okunurluk düzeyi, hatta son yıllarda dünya yazınının seçkin örneklerinde sıkça görüldüğü üzere yaratıcı (iç)gerilim, bir kurgu özelliği yaratmıştır. Ama açık söylemek gerekirse Rilke’nin o aşamaya getirdiği şiirini böyle bir yapısal örneğe bağladığını düşünemem. Hayır, bir (teknik) güzellik uğruna değildir Orpheus Soneleri.

Öyleyse şunu unutmada dile getirelim. Orpheus’un tekniği Rilke’nin (şiir) yaşamını yönlendiren, biçimlendiren soruya yanıt arayışını sürdürür. Okuru Duino ormanından düzlüğe (?) çekerek aynı izleği başka bir yapısal sunumda somutlaştırır. Belki konçerto/sonat ilişkisi gibi… Hangisinin en iyi dışavurum olduğu birçok etkenle ilgilidir, teknik gerekçeler de içinde olmak üzere. Ben tabii kopuş denli sürekliliği de Rilke’nin son tasarları bağlamında anlamaya çalışırken şiirde geri dönüşlü ana izleği gözden kaçırmamaya çalışıyorum. Buna Derrida’nın kullandığı kavramı uygulamak olanaklı: Yerinden çıkmışlık, oynamışlık (‘out of joint’). Şiirini yaşamına yedirmek için en uygun yaklaşımlardan biri bu sanki. Evrensel eşiklerde duralamak, kalakalmak, varlığın belirme/yitme oyununda başka başka uzamlar (topoloji) tasarlamak ve bunları ilişkilendirmeya çalışmak, bunu sağlayan tek eylem biçimi olan sanatın (yaratıcılık) imgelerini iki ya da daha çok evrenköklü olarak tasarlamaya çalışmak, özdeğin ve tinin geçişken, dönüşken sınırlarında dili yoklamak, tümcenin anlam, imlem, yapı açısından olanak ve olanaksızlıklarını evrenlerarası böylesi buluşmalarda (diyalog, düğün) sınamak, elbette belirsizliği daha da koyultmaktan başka sonuç vermeyecekti. Duino’da, daha da çok Orpheus Soneler’inde, şiirin öznesi ve nesnesi değişir. Yalnız sesi alan ve veren açısından değil, konumlar (geometri, uzay) açısından de bu oynaklık, değişiklik sözkonusu ve okur bunu bir tutarsızlık olarak da algılayabilir. Şiirini sağlam ve kararlı tutmak isteyen şair, konumları (özne, nesne, eylem) olabildiğince duraylaştırarak sesin ve edimin yönünü, geri dönüşlülüğünü, perdesini (oylum, yükseklik, güç, vb.), hatta bir resim karşısında sergide, müzede seyircinin resime içkinliğine benzer biçimde okurun konumunu bile az çok öngörerek yazar. Yanlış yere (kendi açısından kuşkusuz) yerleştirilmek istemez, bu nedenle ana ya da alt anlatıcılarının yanlış (istemediği) yerde konuşlandırılmasına da haklı olarak sıcak bakmaz. Dahası var. Yanlış ses çıkaran öznesinin yanlış sesinin de ayrımsanmasını umar. Sonuçta yazmasına neden ne ise figürlerini bu neden(sellik) içerisinde yerleştirirken bir üst amacı içinde tutarlı, bağdaşık kalmak başlıca derdi olur. Rilke’nin tutarsızlığı ise tutarlılığının bir kanıtıdır bana göre. Onun öznesi tüm ilgeç ve belirteçleri dolayımlar neredeyse ve kendinin (ben) kendinden kopuşundan döner. Sınır aşan ya da varlığını bunda sınayan şair, oynak sınır dili kullanmak zorundadır. Bıçak sırtında yoklarken (koklamak, dokunmak gibi duyumsal bir deneyim neredeyse) –e ve –den’dir, kendiyken ötekidir. Sesi eşanlı karşısesdir. Düzken sapma, yükselirken düşmedir. Tüm deneyimler içkindir şiirinde. Tüm eylemlere, bilinebilir ve bilinemez olanların tümüne, gündelik etki tepkiden tinsel evrilmelere (meditasyon) açık, deneysel bir alan. Şairden Orpheus’a, kendine, genç insana, okura birçok yönde seslenişi duyarız. Kimi kez çağrıdır (bir kişiye ya da herkese yönelik), kimi kez ortak kanıya, anlamaya dönüktür ses(leniş). Eleştireldir ya da içedönük, yer yer kederli, uyumsuz ama genelde Beethoven’a özgü bir coşkuyla, duygu kalkışmasıyla da ilgilidir. Kulaklarda kalacak ses ölü diri tüm varlıkları harmanlayacak bir ezgi olmalıdır ve Orpheus’un ezgisidir o. Yani, bir araya getirilip buluşturulmaya çalışılan varlık bağlamları, tüm bu evrenler tanıma (nedene) getirilemediği ve us tüm açıklama girişimlerinden düşeyazdığı için çokyönlü, çokyerli, çoksesli, çokgörülü (içgörü/dışgörü/yarıgörü/görüsüzlük, vb. örneğin), çokanlı (belki zamansız) bir im(siz)leme... Yani biçimden biçime, dondan dona büyük dönüşümlerle içiçeyiz, bunlara tanığız. Neresinden yakalar, anlarız oluşurken çözülen, yeniden bireşimlenirken dışarıda kalanı gözeten bu belirsizlikler, bilinmezler alanını? Rilke’nin bir çözümü olduğundan değil, onun çözümsüzlüğünden koyu(t)lanıyor şiiri, kıvamlanıp durulandıkça bulanıyor ya da vice versa.

Kuşkusuz soneyle geçici sınırlanmış bu büyük belirsizlikler yurdu dar usumuz ya da okurluğumuzun insafına kalmış gibi görünebilir. Yorum, aşırı yorum şiiri yazarından koparmış, kendi olmadığı yere taşımış olabilir. Bu eleştirinin uygulama biçimi olarak yanlışlığını göstermez. Rilke’nin de yüceltici (meditatif), arıtıcı (kataristik) bir niyete uzak durduğu söylenemez ayrıca. Yapayalnız yolculuğunda eşlikçi arayışı vardı, büyüktü arayışı ve şiirini çağrıya, seslenişe, yer yer sessiz ve kıyıcı çığlığa dönüştüren de budur. Her bakış ondan esinlenebilir, hatta nemalanabilir. Her bakışa da gerek var ayrıca. Öyleyse Rilke yorumlarının üst eleştirisi (metakritik) bizi eksiksiz okumaya biraz daha yakınlaştıracaktır. Ama önce ana (tipolojik) okumalarla yüzleşmek gerekiyor. Ben bunu yapacak güce ve kaynaklara egemen değilim. Sıradan okurluğum birkaç soru üretmeme yardımcı olabilir ancak. Rilke’nin anlamlama (signification) girişimini nasıl bir temel sorgulama (felsefe) üzerine oturtmalıyız? Örneğin ‘ontoloji’ onun asal kaygılarından biri miydi ve şiiri varlık/varoluş açısından kavranabilir mi? Varlığın neliği değil, varlığın biçimleri (varoluş) ve ilişkilenmesi önemliydi onun için. Ama en çok (ortak) dille, iletişimle, bulma/yitirmeyle, sözcüğün zaman içinde dönüşümleriyle yani bilmeyle (epistem) ilgiliydi Rilke. Daha doğrusu ontolojiyle epistemoloji arasındaki tutmazlık (kayma, fay) onu ve şiirini yeni alanlar (mecra) açmaya, kanallar oluşturmaya zorladı. Bildiğini yitirdi ya da görünüme getirdiğini (varlığımsı) artık bilemez oldu. Şiirinden (yazı) bir aktöre (etik) çıkaramaması da tam bununla ilgilidir, çünkü sürgündü, tutunma çabası içindeydi, iyilik ve sevgi beklentiliydi, kendiyle (Ben) ilgiliydi. Yoksa Marquis’leşebilirdi: saltık aktöre tasarıyla... Ama Rilke hiçbir yerde tutunamayışının doğrudan kendisinden bir estetik (yaratım, yaratma) tasarı çıkarabildi. Üç duvara çarpıp geri püskürtülmekten dördüncü duvarı yükseltti. Frankfurt, ardyapısalcılık ve arkaya dizilen birçok ‘–cılık’a el veren bir sanat imgesi oluşturdu. Öyleyse Rilke’yi özellikle varoluşçu bir dizge (sistematik) içine sokma düşüncesi çekici görünse de boşlukta kalabilir. Evet, varlığın olumlu (pozitif) biçimleriyle sorunludur. Olgu (:görünüme gelen, ölçülen, betimlenen şey) en başından görüngübilimsel (fenomenolojik) Rilke şiirinde duyarlık ve incelikle ayıklanmış, altta asal biçimlerde (form) işleyen varlıklararası süreklilik; şairin, yalvacın, Orpheus’un, meleğin, yaratıcının, Tanrının açıları içerisinde hüzünle kurgulanmıştır. Rilke elbette öz (varlık, Tanrı, vb.) peşinde metafizik felsefe yapmamış, varlığın değil varoluşun ona göre iki biçimi (tarz) arasında, ölüm ve dirim arasında bir örtüşme, kesişim alanı yaratmaya çabalamıştır. Neredeyse tüm yaşamını bu türden bir yas çalışması yönlendirdi diyebiliriz. Ama onda artık bu bir yas çalışması olmaktan çıkıp ancak şiirle (sanat) karşılanabilir ve tanımlanamaz bir buluşmaya (buluşma sevinci) dönüşüyor. Tek yönlü yolculuktan çok döngüsel, dönüşlü bir yolculuğa yatkındır tam dile getirmese de. Yani kısaca şarkısının ‘varlık şarkısı’ olduğunu düşünmek için ortada bir neden göremiyorum ve bunu söylemeyi önemli, gerekli buluyorum. Varlık şarkısı seyrek (belki de hiç) durumlarda şiire yaklaşır çünkü, bunun için şiirden ne anladığımız önemli ama. Rilke’nin sesini duyurmak ya da duymakla ilgili biri olduğu açık. Varlıksa sessiz, sağırdır. Şiire kırandır, aykırıdır. (Adorno). Uzunca bir süredir okumalarımdan anladığımca Heidegger’in bakış açısı yayılıp genelleştirilerek genelgeçer bir şiir okuma yöntembilimine dönüştürülmektedir. Oysa okumalardan yalnızca biridir ve oldukça sapak, dikenli, yanıltıcı bir okuma biçimi olduğu da söylenebilir. Rilke’nin sanat kuramlaştırma girişimi varlığı anlamayla ilgili olsa da varlıktan ya da varlıka değildir. Tam burada belki anlam ve anlamlandırma ilişkisine bakabiliriz. Rilke şiiri katıksız mı sahiden ve böyle derken ne anlıyoruz. Önce Ahmet Cemal’den bir alıntı yapalım (Rilke Bütün Şiirlerinden Seçmeler, 1994): “Çünkü Rilke, sözde müziğin, anlatımda düşünülebilecek en zengin şiir kurgularının ta kendisidir, kimilerinin nitelendirmesiyle, ‘katıksız şair’ tipinin en mutlak örneğidir. Rilke şiirini okumak, sözün söz aracılığıyla müziğe dönüştürülmesine, günlük yaşam gerçeklerinin artık bütünüyle farklı bir dünyada kendine özgü gerçeklere dönüşmesine –ve böylece daha bir vurgu kazanmasına!-, söz’ün, yalnızca kendisine ait bir dünyada değer taşıyabileceğine tanıklık etmek demektir. Rilke, bu dünyanın mutlak yapısına, ona girmek isteyenlerin, tıpkı manastır yemini edercesine, artık yalnızca o dünya uğruna yaşamaları gerektiğini söyleyecek kadar gönül vermiştir. Döneminde kendi alanlarında yükselip çığır açanların hepsinin, uğraşlarını ve alanlarını ‘katıksızlık’, ‘arılık’ açısından sorguladıkları gözönünde tutulacak olursa, Rilke’nin şiirdeki tutumunun ve ödünsüzlüğünün nedeni de kendiliğinden açığa çıkar. Çünkü bu bağlamda Wittgenstein’ın ‘salt felsefe’, Loos’un ‘salt işlevsellik’ ve Schiele’nin resimde ‘salt ifade’ arayışları ile Rilke’nin şiirde ‘salt şiirsellik’ arayışı arasında hiçbir ayrım bulunmamaktadır. Her şeyin yozlaşmaya yüz tuttuğu çöküş dönemlerinde ‘sonraki’ dönemin temellerini atmaya girişenler, kültür ve sanat tarihinin bütün dönemlerinde işe ‘köklere dönmekle’ başlamışlardır.” Gerçekten bir şiire ‘bu şiirdir, som şiir’ denecekse Rilke’nin şiirini düşünmek bana da doğru görünmektedir, yeter ki ‘katıksız’ nitemiyle ne anlatıldığı açığa çıkarılsın. Rilke şiirindeki katıksızlık, somluk neyle ilgilidir, nereden anlaşılmalı? Şiirin iması mı, imalanması mı katıksızdır? Açık ama karanlık uçlu imgeler şiiri oluşturan varlıkların kesinlikten uzak olduklarını, dolayısıyla katıksız olmadıklarını gösteriyor. Öte yandan şiirin varlıklarını yürüten eylem kümeleri için de arı bir kesinlikten, betime gelir nesnellikten çok dolayımlanmış, katlanmış, bükülmüş bir yapıdan (bana göre yapıberi ya da ötesinden) söz etmek doğru olacaktır. Ama çoksesli müzik geleneğinde sıkça karşılaştığımız üzre, melodi armoni ilişkileri, ses birimlerinde çok yönlü dizilimler, vb,’den topluca ortaya çıkan ve hiçbir müzikal öğeye (yapısal, içeriksel, göndermesel tüm bileşenler) indirgenemeyecek bir kendindelik (özerk bir üstyapı, katıksız varsayımsal bir uzam/zaman tümlüğü), yani ‘katıksızlık’, ‘başka türlü olamazlık’, ‘biriciklik’, ‘böyle doğmuşluk’, ‘varoluştan ırasallık’ (şiirin karakteri demek istediğim) gerçekten de Rilke şiiri için söz konusudur. Demek katıksızlık Rilke şiirini oluşturan bileşenler için değil onların ilişkilenmesinden ortaya çıkan indirgenemez şiirin tümlüğünden kaynaklanıyor. Şiir orada sözcükten, ama aslında tümceden tümceye beden(leşme) çatıyor. Bu, dansı ortaya çıkaran beden adımları (figürasyonlar) gibi anlaşılabilir. Dans sürüyor ve sayısız dikkatin, tedirginliğin, kararın bir bileşkesi, olmuş şey olarak (dans, şiir ki Badiou buna başka şeyler de ekleyecektir) bitiyor, geride ortaya çıkmış, bedenini bulmuş tin, ölüden diriye ya da tersine diriden ölüye durmuş, donmuş saflık, billurlaşma (kristalizasyon) olarak bilicinin içi boş küresi kalıyor. Bilici boş küresine bakıp içindeki boşluktan okuyor gördüğü şeyi, şiiri. Öyleyse yaşamı orasından burasından yoklayan bir anlayışa getirme olarak göremeyiz Rilke şiirini. Öte yandan belirsizlikten yine de türetilmiş bir açığa çıkma (sonul anlam) olarak da… Verili anlamdan yola çıkan ya da ereklenmiş anlamı (idea) beriye çeken iki uçlu bir deneyimden çok, algıdan bağımsızlaşmış bir yeniden anlamlandırma, daha çok da ilişkilendirme, konuşma biçiminin deneyimidir onun şiir deneyimi.

Orpheus bu tasarın (proje) en uygun karakteridir. O uygarlığımızın nedensel kurgusunun dışından olmaza, olanaksıza aralanma, bir başka dilin ara(yı/lanı)şıdır. Onun dili varlıklar, oluşlar, yokoluşlar şenliğinin karma dilidir. Ölüyü bir an kımıldatır. Ya da tersi, diriyi bir an ölü kılar. İki yakayı buluşturan çağrı, sesin, sözcüğün, tümcenin yıkımını, yitip gitmesini önleyecek direnişin biçimi (form), son kale, boşluğa, karanlığa, hiçe ölümüne başkaldırmadır. Olumlu (pozitif) evren yüküdür. Olumluluk niteliği ötekini (yiteni) çağırma istemi ve gücünden gelir. Şarkı söyler yine de. Tarihsiz, zamandan kurtulmuş bir şarkı. Sanki olanaklıymış gibi böyle bir şey. Rilke tarihten (zamandan) çıkmak için dener şiiri. Katıksız zamanı (zamanın donmuş anını, her şeye yayılan, bulaşan ve her şeye uzak o anı) şiirlemek ister. Hiçbir şey geçmemiş, Wera ölmemiştir. Gelecek bir şey de yok. Aslında geleceğin ölüleriyiz. Belki geçmişin ölüleriyle geleceğin ölüleri arasında aracılık edebiliriz. Belki şair bir şiir yazar ve o şiir boşlukta sürekli bir çınıltı gibi asılı kalır. Bir yıldız, bir melek ya da şair imgesi başka zamanların ve uzamların dünyalarını eşleştirir, katıştırır, bir araya getirir. Şiiri okuduğumuzda başka zamanın toprağına basar, ölünün sessizliğini duyar, işitir, bulunduğumuz yeri bir an için oralarız. Burada olduğumuzu sanmaktan kurtuluruz. Her şeyi toplarız başımıza ama bilemeyiz her şey nelerdir. Şiir sayısız önermelerle, kıvrılışlar, iniltiler, dokunuşlar vb. ile gelir önümüze. Tümünü ayrı ayrı dener, önümüzdeki şeyin yine de dokunamadığımız ve asla dokunamayacağımız son som, bölünemez şey (bakış, ses, kıpı…) olduğunu, erişilmez varlık katından katıksız ve bağımsız bir şiir olarak kaldığını, kendini bize yine de vermeyeceğini sezinleriz. Rilke’nin şiiri kusursuz, hatta gözyaşartacak kerte, dokunaklı bir ölüdür. Gördünüz, ölü(müz) burada, sessiz yankımız gibi duruyor önümüzde, bu şiir, bu Schubert, bu Eurydike, bu ben, bu şair, bu Rilke olarak…

Güzellikbilimi (estetik) zamandan ve uzamdan aşkın toplu, topyekün kardeşlik uygulamasıdır, çağırmadır ve katmadır ölüyü diriye, diriyi ölüye. Şiir ölüdeki dirinin yürek atışıdır ve dirideki ölünün. Orada erişimsiz, bambaşka varlık katından elçidir ve şiirin şaire, şairin meleğe, meleğin Orpheus’a katıştığı andır. Rilke için böyledir bu ve şiir erişilemediği o yerde (kapalı, gizemli, hermetik ya da orfik) önsüz sonsuz saltık bir resime (imge), kesintisiz bir uzanıma, kuta dönüşür. (Tansık gelir seni bulur.) Rilke şiirlerini topluca okumuş biri olarak eğiliminin bir sanat (yaratma) kuramına dönük olduğunu, bu eğilimin kaynağının da ölümle yüzleşmek, ölümü içselleştirmekle ilgili olduğunu anladığımı sanıyorum. Yaratma kuramı kaygısı ölümden son çıkışla bağlantılı ve kulakta çok eski bir şarkı olarak tınlamıyor da değil. Anıtlar, kahramanlar, yapıtlar vb. ölümsüzlük isteğiyle (arzu) çok kolay bir araya getirilmiştir ve Hume’un imlediği çarpıtmayla ölmemek ve yaratmak (arkada yapıt bırakmak, anılmak) arasında aslında sırasız ve anlamsız, belki yersiz bir bağıntı kurulmuştur. Bu ilişkilendirmeden (çarpık uslamlama) ille de güzellik kaygısının (Güzellik her ne ise?) çıkması gerekli, kaçınılmaz mıydı? Bu ayrı bir konu ve burada tartışmayacağım. Rilke’nin güzelliği derleme (koleksiyon) katmak, sonsuz kılmak derdini anlamak çabası benimkisi. Bana öyle geldi ki daha ilk şiirlerinden başlayarak ve Duino’da derinlemesine tartışılarak, Orpheus’da taçlanan, doruk yapan ve tüm Rilke yaşamına yayılan umarsız arayış ‘geçicilik’in ilk saptandığı imgeyle, yaşamın tutulamazlığı, elden kayıp gidişiyle ilgili ilk (belki kusurlu, eksik) kavrayışla ilgili olmalı. Tüm şiirinin varlık gerekçesi varsa bu geçme, geçip gitme, daha şimdi buradayken artık olmama, ölümün beklenmedik inişi, dayatmasıdır. Saklanabilmiş, bastırılmış bir sarsıntı (travma), şiirden çıkış yolu bulmuş sıradışı dilsel ve kişisel deneyim şiirini, ölümü berilemenin, ölümle ilişkilenmenin ve geçiciliğin bir biçimde üstesinden gelmenin yordamına dönüştürmüştür. Diri ve ölü olmanın üstünde, her ikisini de buluşturan bir alan açmak; iki yakadan ve iki yakaya uzanmak; şiiri noktalama imi, ses, sözcükten çıkarıp çoğaltarak tümceye, sorguca bağlamak; tümcenin kaprisli, yakıcı, döngüsel ve yerçekimli kırbacından ara, geçişli varlığı çıkarmak ama bu varlığı kesinlikle çıkarmak ve oraya algıya tüm gelmezliğiyle bırakmak, koymak; kendini ölümden sonraya bedenlemek, hayaletin sesini duyulur kılmak, vb., Rilke’nin şiirle yaptığı şeydi. Kurama zorunlulukla çıkan çapak buydu. Yaratma katmanı, bir tür ölü diri kardeşlik katmanı oluşturmak ve bu yeni, yerli, dünyalı dinin elçisi, Tanrısız Tanrısı olmak şairin bile bulmakta bin güçlük çektiği gerekçesizliği hafifletir, yarayı tımarlayabilirdi bir nebze. Tüm bu alaşımın içinden Almanca’nın tini çıkageldi kuşkusuz. Bu dilin tinleşme yeteneği, ortak evrensel dile yükselme becerisi Rilke’yle başlayan, yeni bir şey değildi. Rilke’de dil yüzlerce yılın mitinin yeni bir yorumunu olanaklı kıldı, ölümü bir kez daha anlamayı, hatta bir cesaret, betimlemeyi denedi. Neyi başardığı önemli değil, olanaksız olan zaten başarılamazdı, ortada bir gösteri (performans) yoktu. Ortada durmak, susmak ve yürümek, adım atmakla ilgili uzam/zaman deneyimi, yani Moment musicaux (D 780, 1823-8) ya da Winterreise (D 911, 1828), yani müzik vardı. Yani Proust’un, aradan onyıllar sonra Marias’ın anladığı şey: Anlatmak. Buna gelin hakikat diyelim. Anlatılması olanaksız olan şeyi, iki şey arasında kalmışı, olanaksızı anlatmak zorunda kalmak ve olmak, yineliyorum zorunda kalmak ve olmak. İyi de Rilke’nin kuramlaştırma girişimiyle vardığı yer ne o zaman, diyebilirsiniz. Bilmiyorum Sevgili Okuyanım, onun kuramını inanın bilmiyorum, şiirlerini okumuş biri de olsam. Çünkü onun yerle gökkatı arasında, aralıkta, askıda kalakaldım üzerime yağmur ya da kar gibi yağıp sinen şiirleri ve tümceleri altında.

Belki geçerayak bir konuya, Heidegger’e dönerek yine değinmekte yarar var. İki sonede yanılmıyorsam, yeni dünyanın ürkütücü gelişinin adımları ve buna şiirle yükseltilen bir direniş var. Bu direniş teknolojiyle (üretim) gelen yangının kavurduğu, çöle çevirdiği yaklaşan dünyayla ilgili bir direniş... Rilke kendini güçsüz, savunmasız buluyor bu çoğaltılabilir, yinelenebilir üretim gücü, dizemi, tekdüze uğultusu karşısında. Tini, çekirdeğini emip tükürerek tinsizleştirdiği, çoraklaştırdığı yetmezmiş gibi, önünde durulamaz bir salgın gibi büyüyor, yayılıyor. Sancaktarın, heronun coşkulu (romantik) bayrağı bu kitlesellik karşısında yerlerde sürünüyor, içler acısı durumda. Kütlesel bir habis, bölünüp çoğalarak ölüyü diriye katıp süpürüp ekleyip çoğaltıp ıp ıp (Teşekkürler İbrahim Yıldırım) yaşamı yıkıma uğratacak eğer Orpheus lirini çıkarıp şarkısını yırlamazsa. O, yani şair yırlamazsa ve ötmezse dalında serçe, hep beraber zırlayacağımız, anlamsız sesler çıkarıp homurdanarak ölüsü dirisiyle birbirimizin gözlerini oyacağımız açık. Dünden bugüne bir şey değişmedi (gibi görünüyor).

Tarihsiz bakışın, kavrayış(sızlığ)ın görünüşte doğru, özde yanıltıcı sonucudur bu yargı. Metafiziğin daniskasıdır derdim karşımdaki Rilke değil de Heidegger olsaydı. Tarihin derdi iyimser ya da kötümser tinlerle ilgili değildir. Başlangıca tin demekle varlık demek arasında ayrım yok. Tarihin öznesini nesnesinden bir yere dek soyutlayabiliriz ayrıca. Tarih bilimi içinde öznenin aynı zamanda nesneliğini unuttuysak ayağı üzerinde tutabileceğimiz hemen hiçbir şey kalmaz. Nedenler başka olsa da, Heidegger ve Rilke’de olduğu gibi tıpkı. Rilke’deki çocuk(suluk) Heidegger’deki Bavyera kurnazlığıdır. Her ikisi de üretimin arkasındaki tarihsel bağlamı kavrayamamıştır. Yanlıştan yanlış, doğrudan doğru çıkması koşul değil, yalnızca bağlamla, açıyla, özgünlükle, yorumla ilgilidir yapıt ve bu yapıt bağlama indirgenerek anlaşılamaz yalnızca. Doğrulama ya da yanlışlama aracı olarak kullanamayız sanatı. Öğretici toplumsal deneyim olarak görmek iyi olabilir (şimdilik). Böyle belirsiz bırakalım konuyu öyleyse. Rilke’ye yakışır ama belirsizlikten her zaman bir Rilke başyapıtı çıkmaz (bunu da unutmadan).

*

3 yıla yayılan kişisel Rilke şiirini okuma çalışmam bitti. Okumalardan bir okumaydı, herhangi bir okuma... Tüm dosyayı gözden geçirip, bütünlüklü, tutarlı bir kitaba (e-kitap, vb.) dönüştürmek, vardığım genel sonuçları kısa bir sonuç yazısında özetlemek işi kaldı. Zor olan yazdıklarımı okumak, kendi içinde bireşimlemek, gereksiz şeyleri (tutarsızlıklar, yinelemeler, alıntılar, vb.) ayıklamak ya da düzeltmek, çalışmaya bir içsel yapı kazandırmak. Umarım çok gecikmez.

Bu okumamın Rilke’nin tüm yapıtına evrilmesi, tümlenmesi iyi olurdu. Bir Rilke çalışması çıkabilirdi ortaya. Ama tek izleğe ya da konuya bağlanacak sorumluluğu yazık ki taşıyamıyorum. Ne yitirdiğimi az çok kestiriyorum kuşkusuz. Avuntum ise okuma eylemimin sürekliliği… Rilke’nin yeri asla boş kalmayacak.

Bu da bir şey sayılır, öyle değil mi?