okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Selim İleri
Mel’un

PDF seçeneği için tıklayın >



Zeki Z. Kırmızı
2015


İleri, Selim; Mel’un: Bir Us Yarılması (2013)
Everest Yayınları, Üçüncü Basım, Mart 2013, İstanbul, 581 s.


Bir açıklama

Aşağıdaki yazı yapıta kendi üzerimden bakıştan çoğu değil. Yapıtın bende uyandırdığı sorular üzerine kişisel bir söyleşi denebilir. Başta Selim İleri, ilgilileri beni bağışlar umarım. Önemli yapıtı yansıladım (taklit) yer yer. Aralarda, değişik yazı biçimiyle (Times New Roman) çiziktirilmiş metinler özellikle Sayrulaşma izlenimi yaratmak, yazı boyunca benim de bilincimin yarılmasını gösterebilmek içindi. Becerebildiğimi söyleyemem. Selim İleri ile roman kahramanı Sayru Usman’ın adlarını, yarılmanın bendeki yankılanmasını görünür kılmak için birbirine karıştırmakla belki ileri gittim. Ama Mel’un’un aşağı yukarı bizim gibilerin öyküsü olduğunu anlamak zor değildi. Mel’un’u (aslında Selim İleri’yi) okumak kuşkusuz kendim(iz)e yaklaşmaktı.

Eklemeden edemeyeceğim ve belki ileride (!) derinleştirmeyi umabileceğim iki konuya da değineyim yanlış anlamaları önlemek için. Yazımız değerli yazarımızla dünyaya bakış açılarımızın örtüştüğü ve aynı yerden baktığımız anlamına gelmemeli. Ama yeri gelmişken, genel izlenimlerime dayanarak, Sayın İleri’ye insan olarak da hayranlıktan ve sevgiden daha azını duymadığımı belirtmeliyim. İkinci nokta ise daha önemli... Romanımızın yazınsal gamı Nazım Hikmet, Yaşar Kemal, vb. örnekler bir yana, başından beri genelde majör değil minör gamdadır, hele 70’lerden, özellikle 80’lerden sonra, benim için vazgeçilmez en iyi örneklerinde bile (Mel’un son örneği oluşturuyor kişisel okuma girşimimde) böyledir. Ama kimse sanmasın ki yine birkaç ayraca durum dışında öykümüz, şiirimiz bu yargının dışında kalıyor.

***

Selim Usman bir yanıyla tanıdık, bildiğim biri. Önüme açtığı bu derin, derinliği oranında umutsuz uçuruma yuvarlanmadan önce (UÖ: Uçurumdan Önce) onunla yollarımız kesişmiş olmalı bir yerlerde. Olmalı diyorum, kesişti mi, yoksa öfkeyle ya da sevgiyle imgelemiş olabilir miyim onu. Kim o? Gömücü, kazıcı, yol kesen, açan, sayru, sapkın, yitik, cinli ama buralı, evet. Tanıdık geliyor, hem de iyiden ama çıkaramıyorum. Usunu başına topla, zorla kendini, anımsa hadi, diyor, dürtüyor içim içimi. Kanıyor nar ve üzerimde ak gömlek var (mı Birhan Keskin?).

Bu Usman denilen adam mahalleden, bunak, sevimsiz, nursuz bir yaşlı kişi haddizatında. Kendi içinde dinlediği ses her ne ise, Öldür! Yok et! dercesine, dikçe, zorlanmış bir yürümesi var. Çocuklar bile kaldırım değiştiriyor uzaktan görünce. Uğursuzun, tekinsizin biri… Ne yaşamışsa, onun dışında kalan her şeyi ölüme, yokluğa çoktan sepetlemiş.

Anla(t)ma girişimlerini elinin tersiyle itiyor. Dokunmayın bana, bir şey söylemeyin. Rahat bırakın, diyor.

Ne halin varsa gör o zaman, seni küçük kentsoylu, ‘merdümgiriz’! Mızmız, isparmozlu duygular bataklığında çırpınışlarını dert ettim de bunca yıl ne geçti elime söyler misin? Biz devrimi ha yaptık ha yapacakken ikide bir yolumuza çıktın, hafif şeylerden (aşklar meşkler küsmeler manolyalar) söz ettin, küstün, ama pes etmedin hakkını teslim etmeli, biz dört bir yana saçılıp savrulurken… Okurluğumun önüne sıkça geldin, tekme atıp geçmek vardı ya titreye titreye elim uzandı, aldım açtım kitaplarının sayfalarını. İçimin oyulduğu oldu seni okurken. Açılan uçurumlara yuvarlandım, benim de usumu parçaladın, yardın Sayın Yazar, İleri Sayru Bey. Bir karpuz gibi böldün ikiye, beşe.

Bunca eziyetten sonra, sana (size) teşekkür etmemi beklemiyorsun(uz) ya.

Yarılmış Uslar Şenliği’ne hoşgeldiniz!

Şenlik mi? Ne şenliği? Karabasan de şuna.

Selim İleri ile okurluğum başından beri inişli çıkışlı oldu. Neredeyse aynı yaşlardayız. Benden birkaç yaş büyüktür belki. Onu tüm yapıtlarıyla okumamış olmanın utancı bana yeter geldiğim bu yaşımda. Kişiliği çevresinde örülen (yarı siyasal) mit bugün değilse de geçmişte önyargısız algılanmasını, yazın ölçütleri içerisinde anlaşılmasını önledi. Benim kişisel okurluk tarihim (ki önyargılarla savaşarak geçmesine karşın) bile tanıklık eder buna. Kolayından yargıladığım çok oldu. Kolay(cı) olduğum zamanlardı, buradan açıklayayım. Bereket ben okumayı öğrendikçe okurluk ölçütlerim de dönüştü. Kapılarımı, pencerelerimi ayrımsız gökyüzüne açacak denli özgürlüğe soyunduğum, ölçütlerimi yeniden ve yeniden sınadığım, yükselttiğim oldu. Elimde geriye kalansa daha iyisi (!) yazılmış yazı oldu her kezinde. Çünkü daha iyi yazılabilir, daha iyisi her zaman olabilir(miş)… Öğrendiğim buydu. Tükenmez bir kaynak demek ki yazı. Bir başlangıcı varsa bile sonu yok. Bunun için umutsuzluk yaşamamalı, yine de ve bir daha okumalısın dedim yazılmışı, yine ve bir daha.

Mel’un (daha önce de etkilendiğim anlatıları oldu yazarımızın) kendimi yalnız Türkiyeli değil, dünyalı saymaktan mutlu kılacak bir büyük, asal yapıt. Dünya çaplı bir roman… Dilimizde yazılmış olmasından onur duyuyorum gerçekten.

Yazınımızın en önemli romanlarından biriyle karşı karşıya olmanın kafa karışıklığı içerisinde yazı sıkıdüzeni (disiplin, hiyerarşi) oluşturamıyorum. Değişik açılardan, yerlerden bakılabilir, okunabilir roman. Tümünü toparlayan akıllı uslu bir yazı ise olanaksız görünüyor şimdilik. Okurluğumun hakkı verildi işte, bunu hak etmiştim diyorum kendi kendime. Bununla yetinsen ne olur? Örnek arıyorum yazın geçmişimizde. Yok değil bu ayarda (kalibrede) romanımız ama o denli de çok değil. Tahsin Yücel’in ince ve zorlu işçiliği, emeğine (Yalan, 2002) bin saygılar olsun. Çünkü ardışık, yükselen, dönen bir yapısal dikkat ve özen, Defterler dağınıklığının arkasında yatan bileşke-imgeyi sarıp sarmalayıp kapsama alanlarını genişleterek doruklaştırıyor. Sayısız bileşen-imge bireşimlenip yapıt-imgeye dönüşmekle kalmıyor, yapıt-imge dediğimiz şey, som(ut)luğu içre bozulan, çözülen, kendinde dağılan tek imge olup çıkıyor. Bu ustalıkta, yetkinlikte çok az anlatımız olduğunu teslim etmeli. Buralara değin çıkmış kurgumuz varsa da anımsamıyorum. Biçimsel kusursuzluktan söz ediyorum çünkü yarılan usun yarılan dili anlatının coğrafyasını (ülkesini) oluşturuyor ve anlatıda ilerledikçe dilin açtığı uçuruma biz de sürükleniyoruz adım adım. (Kusursuz bir yüzey biçimlemesi, topografisi var Mel’un’un. Üstelik yapıtın (anlatının) dağılan bilinci okuru eşliğine alıp, yedekleyip okurluğunu da sınıyor. Anlatıcı dağıldıkça, okur dağıldıkça yapıt tümleniyor, yapıtlanıyor. Soruyoruz. Her şey ikilenmişken, duygular, düşünceler, yaşamlar, insanlar iki parça(lı, yani aslında paramparça) olmuşken geriye bir yapıt (roman) nasıl kalabil(ir)di? Soruyoruz, tekinsiz dil batağında anlatı nasıl parçalanmadı, sağ salim gelebildi önümüze. Bu yellozlar, et kafalı oğlanlarca [“(Onun cezalarını ayrı bir etüd olarak ele almış ve Milli Pedagoji dergisine etüdümü göndermiştim. Gelen cevapta, memleketimizin kıymetli bir âlimini küçük düşüren yazınızı maalesef neşredemeyeceğiz deniyordu; bahusus örf ve âdetlerimizde babaya hürmet millî hasletlerimizdendir diye eklenmişti.” (54); “İşte bunlar odur. Çünkü dosyalarınızı teslim ettikten ve kapılarını, randevular alarak, defalarca aşındırdıktan sonra, hem de aylarca sonra, teslim aldıkları ‘emanet’i yüzünüze yüzünüze tutarak, ‘Bunlar nedir?’ diye sorarlar. Ve bunların birer jurnal sayfası yaprağı, jurnal tekniğiyle yazılmış edebî, şahsî yazılar olduğunu bilmezler./ “Bugünkü kültür hayatımızda bilgisizlik, yani kara cehalet diz boyu!” (232); “…muhakkak ki pespembe sandığım kapkara bu akşam, kapı çalındı. (Yelloz ‘Kapı acı acı çalındı’ diye düzeltecek.)” (464)] biçimlenen dünyada yine de Redife büyükannenin duası kabul olunmaz mel’un dediği [“Redife büyükannem ‘Mel’unun duası kabul olunmaz’ derdi. Beni kastediyordu.” (539)] Sayru Usman’ın Defterler’i anlatabilecek ve anlatılması gereken şeyi yanlış anlamaları kesinkes önleyecek kusursuzlukta ve yeğinlikte ortaya çıkarabiliyor. Da, nasıl?

Bunda diyelim ki istenmeden, bilinçdışı sergilenen itirafın (Sayru Usman’ın Defterler’e düştüğü notlar) rolü var. Ama bir üstte yazarın duruşuna ve tekniği karşısındaki kavrayışına ne demeli? Bir yazarın kolay mıdır çelişkiler, yarılmalar, buna(l)malar içerisindeki bir anlatıcı dil-nesnesi kurması? Dil değil, nesne değil, dil-nesne. Karşılaştırabilmek için bilinçakımında özellikle Faulkner’a, bizde İbrahim Yıldırım’a bakmak gerekiyor. Yazarın, içeriği dilsel biçimlemede kullandığı anlatı uygulaması (tekniği) açısından değil, hayır. Anlatıcının öykülenmesi, dilin anlatıcı üzerinden nesneleşmesi ve yine dilin, anlatıcının anlatı içi ya da dışı izleklere bağlı tepkilerini nesneleştirmesi vb. açısından. Tıpkı Yıldırım’ın kitaplarında olduğu gibi, anlatıcı gözüyle dünyayı izlemekle kalmıyor, bu anlatıcıda yankılanan tepkelere (gestus) bağlı yansımalı, kırılmalı kişi gelişim(sizliğ)ine de tanıklık ediyoruz. Daha ötesi var kuşkusuz. İki yazarımıza odaklandığımızda okuru da bütün bunları dışarıdan izleyen soğukkanlı gözlemci, sağaltıcı, öğrenci/öğretici konumundan oynatan, gece uykusunda uçurum kıyılarında gezdiren bir tekinsiz yerde(n)lik, üçgeni tümlüyor. Yazarın haklı öcü diyorum ben buna, ocak başında (özür dilerim) taşak keyfi yapan mide bulandırıcı uydumcu okur sürüsünü dünyanın batağına, çamuruna, bokuna püsürüne bulama girişimi. Haklı evet ama bir o denli de devrimci. Bayanlar baylar, Selim İleri’yi devrimci yazarımız olarak ululamamı gülünç mü buldunuz yoksa? O zaman size önereceğim şey, kulağınızı yapıtın armonik var(sıl)lığına açmak. Eş ve yan seslerle örülü (izlek, motif) bir müzikal evren sizi kuşatacaktır.

Ağıma hiç balık (soru) düşmese de sürdüreceğim avcılığımı. Selim İleri Sayru Usman (Yoksa Selim Usman mıydı?) ilişkisi nişlenmiş, çakılmış, çivilenmiş, raflanmış bir ilişkidir. Orada büfe üzerindeki fotoğraf ya da işte, sahaf tezgâhında eski albümden düşmüş, çiğnenmiş, üzerinde ayakkabı izleri olanı. Siyah beyaz. Eğilip yerden alıyor, okuyorsun arkasını. Dolmakalem mürekkebi solmuş, elyazısıyla: Morsalkımlar açmış. Afet’le ben. 29 Nisan 1949, Cuma. Büyükada.

Siz yenildiniz, yitirdiniz ama kabul etmediniz Selim Sayru Bey. Cahide’ye, Türkân’a, yani onlara (o yıldızlara) böyle bağlanıp, umutsuz olduğunu bile bile, belki de özellikle bu nedenle karasevdayla ve karşılıksız yanıp tutuşmadıkça asla yaşamak demediniz yaşadığınıza. Kavuşamadı, içten içe yandı tutuştu, eridi gitti, bir avuç kül kalıverdi. Saltık öfkenin, saltık yalnızlığın billuru… Tümü bu. Defterlerinizdeki hırçın, kaprisli ben saplantısına şaşırmalı mı? Şaşırmak bir yana değerli yazar, sizin yazdıkça orada açtığınız boşluk anında bende(nizde) yankılanmış, tıpatıp benzeri bir yapayalnızlık duygusuyla size eşlik etmişimdir zaman zaman. Aynı havalarda üşüttük, en hafifinden nezle olduk, hapşırdık. Artık ötesini siz biliyorsunuz. Dünya onların (yellozgillerin) dünyası… Payımıza düşen köşede içimizi çeke çeke bizi (hakikatte) kurtaracak ölümü beklemek. Siz de ben de korkmuyoruz. Bunu biliyoruz. Hınçlıyız ve de çok öfkeli. İçimizden neler geçtiğini bir bilseler. Ama bakınca ne görüyorlar dersiniz?

Evrensel İzlek: Yarılma (Şizofreni)

Yarılan usu kaç biçimde anlamalıyız? Siyasal yergi filmlerinde (Emir Kusturica, vb.), bilimkurgularda (Wells, vb.), anlatılarda (Dostoyevski, Woolf, Faulkner, vb.) önümüze sıkça gelmiş yarılma izleğine bakınca türümüzün yarılarak, şizofrenik yapılar, bölünmeler içre evrimleştiğini, tarihleştiğini düşünmek yanlış olmayacak. Tarihimiz yarılmalarla ilerliyor ve toplumsal uzlaşma aslında yarılmanın uzlaşması. İkincil yarılma belki de yarılmanın yarılması (yadsımanın yadsıması) ve ikincide ortaya çıkan şey bireşim (sentez) değil. Elin böğründe kalmış, dünyaca kusulmuşsundur. Sormayalım artık, her genel uzlaşma sapmada uzlaşma mıdır ve eninde sonunda saltık yalnızlığımızın bir çözümü var mıdır? Evrensel öykü şu: Arzuladı. Daha acıkmış kalktı masadan. Yaşamak yetmedi. Yapayalnız öldü.

Türümüzün ilk (pro) yapısal sapması uygarlığı (ekini) getirdi. Ama Mel’un türsel sapmanın örneği olarak anlaşılabilir mi? Onun sapmasında kökensel (radikal), tür berisi, buradan, yerden, yerlemlerden gelen yeni, ayrık bir boyut yok mu? Çünkü ilki zaten uzlaşımlı bir konu… Anlatı, roman (sanat) bu yakada, yerlem(ler)e bağlı. Bu kopuş, çöküntü buralı uzlaşmadan bir sapma, yani bağışlanamayacak şey. Düzen bozucu. Tımarhane, hapishane işte bunun için. Sanatın da özü, içeriği özetle tıkılan, kapatılan, sürülen, atılan, kusulanla ilgilidir. Bunu Dostoyevski aşağı yukarı gösterdi, iyi gösterdi. “Senelerden beri ben de bu yöntemi tatbik etmekteyim. Öyleyken, üslûbumun perişanlığı, körkütüklüğü bu milletin çoğunluğunun üslûbuyla eşdeğer ve kişilerimin vuzuhsuzluğu bir milletin büyük çoğunluğunun birbiriyle ilişkisinin, memleketdeki iletişimin bir ifadesi. Defterlerimde yazdıklarımla üstün duyuşlu bir yazar olduğum inkâr edilemeyecekken; üç beş sayfa okumuş olanların –yazdıklarımdan/ hışmına uğruyor, senelerden beri yayın (yayım?) dünyasından kapı dışarı ediliyorum,/ “Kendim ve Dostoyevski üzerine düşünürken Lâzime Hanım ‘Ev soğuk’ dedi.” (178)

Yenidendoğuş (Rönesans) ve İnsancalık (hümanizma) dağdağasından bu yana göz gözü (kendini) görmenin peşinde. Eksilmeye tanıklık etmenin biçimi (ise) sanat.

Bu laf salataları işimi kolaylaştırıyor, beni Mel’un’dan uzak tutuyor. Yöresinde dolanıyor, kendini hançerlemiş dilin filmini geri saramadığım için kıvranıyorum. Gerçekten istediğim filmi başa sarmak mı? Bu ortalık yere bırakılmış şeyi (!) yok saymak, görünmez kılmak mı? Dizge de zaten bunu yapıyor, Mel’un’u (bozguncu, düzen yıkıcı, aykırı, uyumsuz, tutunamamışı) tıkıyor deliğin en karanlık dibine. Sorun Selim İleri gibilere söz anlatamamak, onları sindirip susturamamak, sesini boğamamak. Üstelik bu tür insanların göründüklerinin tersine kışkırtıcı bir yanları var. Uysal, uyumlu, alçakgönüllü görünür, ama yoldan çıkarırlar. Yağmala(tırla)r, sağlamca yerleştiğimizi sandığımız yaşamlarımızı tarümar eder, ettirirler (iyi ki). Potlaç diyeceğim de, neydi potlaç acep?

Hem izleği (içeriği) hem biçimi açısından şizofrenik bir roman. “Cahide’yi rüyamda gördüm: Ağlıyordu./“Yakınlarıma sordum; ‘Bir şeyi yok, iyi’ dediler./ “Halbuki o yakınları da hepsi ölmüş kişilerdi” (53) Bu tür anlatıları ayrı ve seçkin bir yere oturtuyorum. Yalnız güçlü içeriğiyle değil, bunu dilde somutlukla yankılaması, biçimi içeriğin gerçekleşmesi olarak ilerletmesi nedeniyle. Yani dilsel biçimlendirme aynı zamanda içerik kurucu. Ortaya çıkan dilsel yapı imgeyi tümlüyor (mimari biçimde), içerik bir dizi imgeyle çatılmıyor. Hatta orada imge avcılığı da yergisel bir öğeye dönüşüyor, genel imge kurulumuna olumsuz (negatif, eksi) destek sağlayarak yarı (melez, çiftyanlı)-imge işlevi görüyor. Sayru Usman anlatıcımız aynı zamanda birikimli, duyarlı bir insan. Düştüğü notlar arasında dilin duygusal yoğunlaşma, topaklaşma eşiklerinde bir haiku patlatıveriyor. Selim İleri içeriye (metne) döşenmiş mozaik benzeri yarım-azgelişmiş imge dizileriyle çoraklık duygusunu, açlık, çöl duygusunu yükselterek bir üst bağlamın dil-imgesini sabırla örüyor. Aşağıda, yeryüzünde yaşadığımız sahte cehennem (sürekli acı, açlık, vb.) yukarıda iliklerimize işlemiş, kıskıvrak, içinde tutsağı olduğumuz sonsuz cehennemimizin hakikatine dönüşüyor. Sahici olamayan ilişkilerimizden ve bunlardan çıkardığımız zavallı öykülerimizden (saftirik imgelerimizden) yükselen avuntusuz, duygusuz, hakiki olduğunca yıkıcı yapıt-evren Mel’un, alt katta verdiğini (eksiltme) üst katta geri alıyor (arttırma). Selim İleri romandan vazgeçerek romanı (hakikati) getiriyor, önümüze koyuyor. Bunun yeni bir güzelduyusal (estetik) çözüm olduğunu belki kendi yazınımız bağlamında söyleyebiliriz. Bir ayracasıyla: İbrahim Yıldırım. Sayın Yıldırım bunu bile isteye, kastederek yapmakta, cinayet(i açıkça) işlemektedir. Kırmızı Pazartesi Karmaşasından (kompleksinden) söz edebilir miyim bilmem (Girard). İyi, kusursuz anlatılmış tükeniş, yıkılış, tutunamama öyküleri yazınımızda (sanatımızda) hiç az değil ama söylemeye çalışıp da yüzüme gözüme bulaştırdığım şey başka. Şöyle desem bir anlamı olur mu? Tek tür(s)el öykümüz bozunum (entropi) ise, neden dilde (de) bozunumu dışarıda tutalım ve sanatçı dili böyle kullanırsa (göstermek amaçlı) buna aşırıgerçekcilik (hiperrealizm) demek yatıştıracak mıdır bizi?

Yavaş yavaş Mel’un hakkında yazmak istediklerimi başlıklar altına toplamam gerekiyor artık.

Yaptınız mı, yapmadınız mı? Yazdınız mı, yazmadınız mı? Ağladınız mı, yoksa arada güldüğünüz oldu mu? İsteyip de kavuştuğunuz hiç mi bir şey yok? Bedeninizi tümüyle de boşlamamışsınız, külahıma anlatın onu, sizi gidi (mel’un, içten pazarlıklı bey-efendi). Yukarıda mısınız, bodrumda mı? Sayru musunuz, sağlar mı? Selim mi, Sayru mu? Uzman mı, Usman mı? Bu gidişle yarılacak usum…

Anlatı/cı

Bu romanın benim açımdan yazınımızda özel yeri öncelikle bileşik kaplar kuramı ya da terazi dengeleme dinamiği ile tanımlanabilecek anlatı/anlatıcı ilişkisi. Karşıt yönlerden başlayan girişim, uçlardan biri kendine yonttukça, diğerinden eksiltmektedir. Bir yanda anlatıcının giderek bilinçten bilinçdışına yokuş aşağı kayan konumu ve bu bilinç dağılmasının anlatı dilinde birebir yankılanması, öte yanda koşutlu tutarlılıktan kaynaklanan nesne-roman sahiciliği. Bilinç dağılmasına, yani nesnelliğe örnekler:

Vaktiyle müzik hocamız Madame Callas iltifatını esirgemeyip, ‘Bu ellerinizle piyano çalmalısınız. Sizde müzisyen elleri var’ demişti. (Müzik hocam Çoban Ferit değil miydi?)

Eklemleri romatizmadan çarpılmış, hep şiş, hep eğrilmiş büğrülmüş küt parmaklarıma bakıyorum. Beddua etmek ihtiyacı içindeyim.” (541)

Akıl ayazında donuyorum.” (544)

Çiğnenmiş kalpler!., fakat nerede? Başka bir zamandı; başka bir zamanda başka bir hayatım olmuştu.” (547)

(Haşmet kim? Mektep arkadaşım Hâlet’ti. Haşmet, kibirlerle dolu ruh dünyamın bir sözcüğü, beklentisi olabilir mi?)” (561)

“’Siz Finten’in ölülerinden değil misiniz?’ diye titrek titrek soruyormuşum. ‘Hayır, ben memleketin ölüsüyüm..’ Çırpınarak uyandım.” (570)

Kelimeleri kaybediyorum.” (577)

Roman giderken ilginç ve başarılı biçimde gelmekte, gerçekleşmektedir. Yaratıcı bir düzenekten, kurgudan söz ettiğimi başka nasıl anlatsam bilemiyorum. Günümüzde bir sanatçının (yazarın) en büyük sorunu hakikat sorunudur (diye düşünüyorum, bağışlayın). Sayısız teknikler, buluşlar, yazıya taklalar attıran üstün (süper) yapımlar romanın (yapıtın) iliğini kanını kuruttu. Sanatın önünde gerçekten ip üzerinde cambazlık değil, hakikat (sahicilik) sorunu var. Yoksa güven yitimi sürecek, sanat katlanabileceği en düşük düzeye (etkileşimli eğlencelik hoşbeş) razı olacaktır. Bana sorulsa ülkemizde (belki dünyada da) durum aşağı yukarı yaratıcı buluş, düşlem kıraçlarında seyrediyor. Nereye baksam, yaratıcı (!) anlağa övgülerden geçilmiyor. Yaratıcı derken, affedersiniz de...

İşte İleri, Yıldırım gibi, bana kalsa büyük yazarlarımızın sessiz sedasız devrimci yazı girişimi bu sorunun gözüne, kaynağına yöneliyor. Anlatıcı kim ve her kimse, anlatıcı kişi nasıl anlatır? Anlamı şu: Yazar/anlatıcı insan mı? Öykünün içinde mi, dışında mı? Yazar/anlatıcının tutamağı, artı biri, artık (fazla) olabilir, savunulabilir mi? Anlatıcıyı tepede, dorukta dokunulmaz yerinden etmekle başlayabilir mi sanatın hakikatı ve geriye kalacak şey, saltık görelilik mi? Anlatıcı dünyayı yitirmiş, kişisel yarılması, düşü yaşama dayatmasına neden olmuştur. Kopmuştur ve kendi oynak yerinden zavallıca, dokunaklıca, inançla ve ısrarla başka dünya önermektedir. Anlatıcı kahramanımız Don Quijote’yi anıştırır. Olması gereken dünya, içinde yaşamak zorunda olduğu (rezil) dünya olabilir mi? Dünyaya dokunmak istediği her kezinde kendisinden eksildiğini, bir parçasını yitirdiğini düşünen, bu duruma düştükçe uzamsız/zamansız kalan, somut uzam/zamanı kendi uzam/zamanıyla değiştiren (ikâme), dolayısıyla önerilen/geçerli bellek değil kişiselleştirilmiş bir bellek (anı-ötesi-anı), duygu (duygu-ötesi-duygu) ve ustan (us-ötesi-us) ibaret homongolos (Güntekin) ya da uyumsuz Ahmet Celâl’giller (Karaosmanoğlu) soyunu izler. İnsanların büyük çoğunluğu ikinci düzeyden bu yarılmanın kıyılarında eşinir, sıkça uzlaşarak sorunsuzluk ortalamasında (ikliminde) geçinir gider. Ya hakikate bir biçimde, onu gerekçesi yapacak kerte, rastlantıyla bulaşmış kişi ne yapacak? Israr, takınak, durma anlat(ama)mak, vb. tipik belirtilerdir (semptom). Usu yarılan (kişi), karşı-imge önermekten vazgeçmez. Yaşama ilgisi çarpıta boza ilişkidir, dönüştürücüdür. Yeni ilmekler, kementler atar, olmadı yaşamayı ikâmeler. İma patlamaları (havai fişek gösterisi) tepkinin biçimini oluşturur.

Kuşkusuz tinbilimsel çözümleme yapmanın ne bana, ne yazara, ne okura bir yararı var ve asıl sorun da bu değil. Asıl sorun yazarın (üstanlatıcı) bu düzeneğe başvurma biçimi, gerekçesi, niyeti. Neyi, nereye dek amaçlamıştır? Sahicilik dediğim sorunun yüreği, nabzı burada atmaktadır. Bu dünyayla yüzleşmenin sahici yordamları gibi bir derdi yoksa sanatçının yapıtından geriye dağlar gibi yığılı çöp kalmaktadır, çoğu kez de ödüllendirilmiş çöp yığınlarıdır söz konusu olan. Toplumun ortalama usuna karşı sürülen daha dünden yargılanmış ve sürgüne, tutukevine yollanmış bireysel sapkın (iki kez yarılmış) us. Yazar(lar)ımızın derdi tin çıkmazlarında parlak çözümlemelerle bizi mest etmek değil, bilelim. Hayır, az rastlanır bir savaşım içinde(ler). Yeldeğirmenlerine sürecekler jokerlerini gerekirse. Bu jokerin (anlatıcı) niteliğine im koyuyorum sözün özü: turnusol kâğıdıdır. Sizin yazınlarınız, sizin öyküleriniz, sizin aşklarınız, sizin konuşmalarınız…

Kip(siz)lik kocaman bir soru imine dönüşür o zaman. Anlatıcı bozunumu Ben’i dağıtayazdıkça iki sesli, üç sesli karşıtlıklar, döngüler (kontrapunta), terslenmeler metnin genel yavaşlık tezini, sürümünü seslenişlerde bilinçten akanın hızına yaklaştırır. Kawabata uygulaması diyebileceğim küçük bölümce (paragraf), hatta tümcelerde çokseslilik burada köşeye sıkışmış usun yanardöner, avuca gelmez, çokyönlü (yönsüz ya da anında yön değiştirebilir) parlamalarına, ataklarına dönüşmektedir. Söylemsel çok kiplilik, yalnızca dünyayla (dışarı) değil, kendisiyle (içeri) eşanlı derdi olanın dili, dışavurum biçimidir. Anlatıcı suçlar. Suçlama ötekinden berikine, kendine geçer. Yargı gecikmez. Suçlu ötekidir ve arkasından kendi. Dalgaboyu düzensiz, geniş salınım aralıklıdır. Uçlarda, sinir dokunaçlarında, incelmiş, neredeyse saydamlaşmış ten altında, ağlayan ve hemen arkasından kahkahalar atan çözüm(süzlük), büyük patlama, çökme.

Peki, bunun fiziksel ortamı nedir? Sesler, sözcükler nasıl dizilirse okur karşıcıl yarılmayı (ikincil) deneylemiş olacaktır? Büyük değişmece (metafor) için küçüğünden vazgeçerek. Anlam söze, somut seslere, fizik etkilere eşitlenir (olabildiğince). Bunun karşılığı, sesin gücüne (desibel), yüksekliğine, pesliğine, tizliğine, sessizliğine, bırakılıp geri çekilişine, fiziğine yapılmış yatırımdır. Söz(süzlük), orada varlıklaşır. Öyle ki okur başka bir anlamı çıkaramasın katılığından ve sonuçta nursuzluktan el alan bir söz düşer önümüze. Sevecenlikle bulanmak, kararmak istemez ya da duygularla vıcıklaşmak. Söz katıdır, ta kendi, iskeletidir. Yanlış olsa da olduğundan başka türlü anlaşılmak istemez. Süsü püsü bırakır kenara. Çünkü savlıdır. Tezdir. Bir anı diğerini tutmasa da (böyle durumlarda, yani yarılma bahsinde genellikle tutmaz) çelişkili sözün bile arkasında ölümüne durulur. Bu söz gölgesiz, yankısızdır. Çıplaktır, aynada yansıması, görüntüsü yoktur. Başka âlemlerdendir. Yarılmış (şizofrenik) anlatıcının sesi savlı, tezli, dayatmacıdır. Kendine inanmıştır, kendi evrenine, öyküsüne, kurgusuna. Sonuçta ötekiler düşmandır, ondan çalmışlar, esirgemişler, küçümsemişler, arkasından kumpas kurmuşlardır. Ya da erişilemezdirler, ulaşılamaz, dokunulamaz. Tümceler kısa, açık anlamlı, genellikle tek yargılıdır ama sorun da buradadır. Arkadan gelen tümce öncekini yıkabilir, yok sayabilir, başka telden çalabilir. Uzunluğunu, derinliğini (hem yapı, biçim, hem taşıdığı tez açısından), niceliğini, değerlerini kökten biçimde yadsıyabilir, onunla alay edebilir, hatta bir köpek gibi üzerine siğebilir de. Bu tümce gerçek(çi)liği katmanı yoksunlukla yakından ilgili, buruk, acı bir ironiyle sonuçlanmasaydı şaşabilirdik. Tümcenin yapıçözümü biz okuru hırçın, kaprisli bir edaya taşımıştır çoktan. “Derin derin düşünüyordum ki, salatamla palamut tavayı getirdiler. Ibsen’in otuz dokuz yaşı…” (334) (Alt soru: Tutkulu, takınaklı, isterik bir söz müdür burada anlambirimi tümce?) Uzatmayacağım sesbirim, tümce ya da söz(celem) düzeyinde çözümlememi. Okuyan getirsin ardını, tabii önce Mel’un’u. Daha çok sorum var. Romanı Batıda (özellikle ABD) son zamanların güçlü anlatı akımı isterik gerçekçilikle ilişkilendirebilir miyiz? Selim İleri’nin genel poetikasına Mel’un’un katkısı nedir, vb… Tüm bunlara dönebilecek zamanım ya da gücüm olacak mı? Hem, neden? Belki romanın katmanları arasında bir zaman çözümlemesi yapılabilirdi, iyi de ne işe yarayacak Bay Gerard Genette? Üç ya da daha çok, içiçe geçmiş anlatı zamanı ve adılları, sözel yönelimler (Kalktım/Duraklıyordum/ Zannediyordun.) , sırasız geriye dönüşlerde anlatıcı roman kişisini ele veren tasar(ımlar), romanı bilimsel (akademik) incelemelerin eşsiz bir nesnesine şimdiden dönüştürmüştür. (Dilerim bu roman hak ettiği bilimsel ilgiyi çeker.) “Kereviz çıkmış, ateş pahası. Hay kıytırık kereviz, senin bu fiyatlarını da mı görecektik?..” (506)

Şimdilik, unutmadan bir konuya daha değinmek istiyorum. Anlatı, söylem düzeyinde katı, üst(meta)-gerçekçiliği romanın kurmaca, eğreti duygu t(/f)onuyla nasıl ilişkilendireceğiz peki? Bu soru Selim İleri’nin düğümü. Bu konuyu ayrı bir başlık yapmaya niyetlenmiştim aslında. Savım şu: Yazınımızda (sanatımızda) açık gizli etkili olmuş melodramın (duygusallık) kaynağı toplumsal biçim-içerik tutmazlığı. Giysiyle beden uyumsuzluğu ussal, mantıksal (benimsenebilir) kaymalara daha varamadan doğrudan fiziksel, bedensel kaymalara neden oluyor ve bu fiziksel kayma, yerine oturmamışlık, gülünç, yarı-gülünç bir imge yaratıyor. Toplumsal bilincin toyluğu, acemiliği bu gülünç imgeyi örtbas etme telaşıyla duruma olmayacak (olanaksız) imgeyi yüklüyor. (Bu ham imgeler düzeyinin toplumun üretim yeteneği, biçimiyle ilgisini çıkmaz ayın son perşembesine bırakıyorum.) Sıradan, yalın yaşamlarımız şişik, büyük, düşsel ve ödünç imgelerle tıkabasa, kostakça, kibirle, yere düşürmemecesine dolduruluyor. Bu kaygıya bağlanan gestusta (davranış) bir dokunaklılık (melo-drama) var. Bizim gibi toplumlaşamamış toplumlarda (!) nelere yol açmıyor ki bu? İşte Selim İleri’mizi özgün, büyük yazar yapan şey bu coğrafyayı, bu çevreldizgeyi (ekosistem) ayrımsamış olması ama daha ötesi: Bu iklimin dili var. Mel’un bulunmuş bu dildir. Konuya ileride dönmek üzere, bir çelişkiden söz edemeyeceğimizi, düzanlamlı, şizoid (yarılmış) söylemin fiziksel gerçek tutkusuyla, bunların (yani sözün) diziliminden ortaya çıkan kırılgan, eğreti yaşamalar tümleci imgeler arasında doğrudan bir neden sonuç ilişkisi olduğunu belirtmek isterim. Bu katılık ancak orası burasını tutmayan acı-gülünç bir evren (anlatıcının evreni) doğurabilirdi. Nedeni açık: bizim yaşamak dediğimiz ortalamaların içerisinde bu evrene özgü düzgülerin (kod) kabul edilebilir bir karşılığı yoktur çünkü. Tutmaz, tutmayınca giysi güzel de olsa rüküşlük, taşkınlık, sarkma, aykırılık, dağınıklık kaçınılmazdır. Yanlış anlaşılmayacağıma inanabilir miyim acaba? Bunlar yapıtı (Mel’un) doğrulayan, onun başarısını imleyen çıkarımlar. Böyle anlaşılmaları gerek. Bir yazar tutumu dağılmıyor. Dağılan bir insanı yazarın bilinci, kavrayışı görünür kılıyor. Rica ediyorum. Ayrıntılara takılmak, batmaktan korktuğum için, şimdi yekinmeli, bir sıçrama yapmalı, üstanlatıcıya, yazara bağlamalıyım şu dediklerimi.

Ne istediler benden? Bir gün öldüğümde tabutum mektepler önünden geçsin, genç talebeler bu geçen tabutu son bir defa esenlesinler istemiştim. Son bir defa ‘O Sayru Usman’dı. Bizim için bir şeyler yazmak, söylemek istemişti’ desinler istemiştim. ‘O, Sayru Usman olarak acılar çekmişti, bizi sevmişti…/ “Ne istediler? Tek isteğim, bu kıyım ve keder cemiyetinde şefâat aramaktı.” (580)

Usunuzu başınıza toplayın. Değdi mi ıslandığınıza? Yağmur altında sırılsıklam olmuşsunuz. Müstehak size.

Bana gelince. Sizin kadar delirmeye hiç cesaret edemedim efendim.

Anhasını minhasını karıştırmıssınız yaşamı(nızı)n. Elifi mertek olarak görmüşsünüz, belli ki.

Ben de görmüşümdür. Ama çılgınlıkta yarışamam sizinle. Sesimi çıkarmadım, sustum oturdum. Sizse çalakalem yazıp durdunuz.

Ne kadar yukarıda?

Yazar kalemini, kâğıdını topluyor, defterlerini kaldırıyor, düğmesine bastı bilgisayarının ve ekran karardı. Yazar, Roma imparatoru gibi pelerinini üzerine çekti, yüzünü örttü. Öldüğümü düşünün. Yokum. Eğer siz varsanız, olacak, belirecek, görünecekseniz ben çekiliyorum. Çünkü bir arada olamay(acağ)ız.

Bir yazar kendisini neden yokmuşluk düzeyinde geri çeker ve oradakini (anlatıcı) sürer cepheye. Bunun gerçekten sayısız nedeni olabilir. Konumuyla, bunun algılanışıyla ilgili kaygıları bir nedendir. Korku, hakikat duygusu, amaçlanmış etki gücü, okurda yaratılmak istenen boşluk duygusu, vb. Ama tümünü bir araya getirsek genel bir tekinsizlik duygusundan söz etmeli miyiz? (Jameson’un tekinsizlik kavramıyla bağını kurmam gerekir-di.)

Dünya, yerde kara toprak, gökte boş, viran bir kubbeden başka bir şey değil artık. Madem insanlar beni istemediler, şimdi, hem de epeydir, onlar da, hepsi, benim için gereksiz ve mânâsız. Çaresizliğimin ıstırapları bütün etrafımı sarmış.

Fakat sonsuz kinimle hâlâ ayaktayım.!” (209)

Erk baharı, kiraz baharıymış!.. Silme karanlık./ “Hayatımın hatıraları arasında yaşayan sonsuz bir kin, benimle beraber büyüdü. Fakat o hiç kocamadı. Bu gece her zamankinden genç. Hayallerimi elimden alan (çalan) belki de o vahşî kindir.” (231)

Tekinsizliğin ne demek olduğunu öğrenmek isteyen Thomas Bernhard okusun. Okusun da görsün neymiş üzerine bastığı, çürük tahta, batak. O kof güveni ne mene şeymiş, nerden alırmış elini de bir de dilenciye pey verirmiş. Pes. Tanrı olsa olsa varsılların yaratısı. Yazar okunu okurun başı üzerindeki elmaya değil, okurunun tam yüreğine yöneltiyor. Okuru öldürmedikçe rahat huzur yok bu dünyada ona. Bu okurca, böyle yapıl(andırıl)mış okurca okunmak istemiyor. Onu vurup öldürmedikçe yeni bir okur ham hayal. Tekinsizlik tam böyle… Bizde insancalık (hümanizma) çok az yırtılmıştır. Karaosmanoğlu, Atılgan, Bener (V.O.), Yıldırım, İleri. Hakikatle çok büyük dertleri olmuş bu yazarlarımızın. (Başka anımsayamadıklarım da vardır kuşkusuz.) Ama Mel’un’a da bağlı olarak Yıldırım’ın poetikasının en önemli izleğinin tekinsizlikle ilgili olduğunu düşünüyorum. Tekinsizlik ya, nasıl bir tekinsizlikten söz ediyoruz. Yazıyla (metin) ilişkili bir tekinsizlik diyeceğim. Yazıyla ya da belki daha doğrusu yazının arkasında duranla, yazarla... Bu iki putkırıcı, ok ve yayı okurlarına verip elmayı kendi başlarına koymuyorlar, yüreklerinin tam üzerinde tutuyorlar. Ölümcül hedefe yerleştiriyorlar. Derdin ne ey yazar? Okurunun eliyle oklanmaktan ne umarsın? Doğrusu bu anlatı(m)sal dolayıma, yazarımızın, Türkçe’nin (güzel dilimizin) hakkını verdiği düşüncesiyle onurlandığımı belirtmeden geçemem. Dikkat edin: Dil öyle kolayından varsıllaşmaz. Enderdir katkılanması. Birkaç alıntı:

İşte bize özgü bir hakikat: Bugün kimse Ulu Şair yahut Şair-i âzam’dan tek mısra okumuyor. Onun şiirleri çoktan beri lisan mezarlığı.” (32)

Yalnız dilde ne kerte arılaşacağı konusunda tereddütlerim hep sürüp gitmiştir. Meselâ ‘olay’ şaibelidir. Türkçe’de fiilden (olmak) yapılan isimde –ay eki yoktur. Ayrıca vak’a, hadise karşılığı olarak kullanıyorsak, bir de ‘olay çıkartıyoruz.’ Gerçi hadise de çıkartıyoruz. Ama vak’a çıkartmıyoruz. (Lisanın mâzisini unutuyorum: Yoksa vak’a çıkartıyor muyduk?)” (269)

Bay Ataç’ı bugün kim anımsıyor?/ “Men dakka dukka./ “Evet, öyle, men dakka dukka: Bugün artık yüz yaşını çoktan aşmış dil dâvâmızın tek yargıcı tek savcısı tek avukatı rolündeki Bay Ataç şimdi hepi topu iki yüz üç yüz kelimeyle geçinip gidişimizden gönenecek miydi, gönenç, kıvanç duyacak mıydı?” (400)

Yazarın bocaladığı, üstanlatıcının metnin içine sokulup hırpalandığı olmuştur. Çoktur örneği. Ama meydanı boş bıraktığı, kendisini olmasa da olur gibisinden sunduğu azdır. Okuru bunca yanıltmayı çok az yazar (hakikatle derdi olan) göze alır. Bunun için değişik uygulamalar sözkonusudur yine. Sesini keser, kendini yok eder kimi. Öteki başka metinler bulur, alır, sıralar, çekilir. Uygulama ne olursa olsun yazara kastedilir. Aslında Prometheus kalkışmasından azı değildir bu niyet olarak. Olimpos’un tepelerinden Zeus alaşağı edilecek, yazgıların göksel efendisi Tanrı (yazar) yeryüzüne indirilmeyecek, hayır, yok sayılacak, yokmuş gibi çatılacaktır evren. Şimdi düşünelim, bunca nüfus (insan), bunca edim, söz nereden alacak gerekçesini? Böyle bir evrenin tasarlanamayacağı, düşlenemeyeceği konusunda köklü koşullanmalar içerisindeyiz. Tanrısız bir evren tekinsiz evrendir. Dediğim böylesi. Niye peki? Bu laikos için kişi(oğlu) neden yalnızlık, yapayalnızlık duygusu çekmiş olmalı ki? “Burada ne işim var, buraya niye geldim diyordum, Cahide beni çağırmadı ki, dâvet etmedi ki. Daha o zaman, gençliğimde, kimse tarafından sevilmemiş bir insandım. Eş dost kendi aralarında toplaşır, eğlentiler tertip ederler, beni çağırmazlardı. Çağırmamak da değil, beni çağırmayı unuturlardı.” (369)

İleri’nin, Yıldırım’ın derdi ne? Başsız, kaptansız kalmış (Coleridge,1798) gemi sürüklenerek kıyıya gelse ne olur? Bir yıkım tasarı mıdır bu? Yıkmadan düşleyemeyiz. Beklentilerden başlayarak, uydumcu, uyuşuk, uykulu bilinçleri silkelemek, gözü görmeye açmak, hakikati görmeye, onunla yüzleşmeye zorlamak, kutsal kâseyi devirmek, kırmak. Buyrun, yazar denli cesaretiniz varsa girin tekinsiz harfler ormanına, yürüyün ölümcül bataklıkta. Belki Tanrısız, Tanrıya yaslanmasız alacakaranlık deneyimi, kim olduğunuzu (ya da olmadığınızı) fısıldayacaktır kulağınıza. Tekinsiz(lik) budur bayanlar baylar. Yazara güvenemezsiniz. Onun yazısı (ilginç değil mi?) ona güvenmemenizin gereklerinden oluşan uzun bir yol döşüyor önünüze. Okudukça uzayan bir yol bu. Yürüdüğünüz yazdığınız, yazarı yedekleyip buraya taşıdığınızdır. Yazar sizinle soluklanacak, yol alacaktır. Tekinsizlik deneyimi budur. Kendi putunu kırmaya açık davettir. O put kırılmadıkça sanat hakikati getiremeyecektir önümüze. İki yazarımız böylesi bir hesaplaşmanın içindedir, yani kendini sildikçe beliren varlıklardır. Bizim çemberi kapama yeteneğimize bağlıdır artık orası.


Hiç kuşkusuz ben de alacakaranlıkta, bataklıkta yol alıyorum ve iş güvenliğim, yaşam güvenliğim, varlıklarım (mülk), sığınaklarım yok. Sizin kadar yalnızım ve çıplak, saygılarımı sunuyorum yapayalnızlığınıza. “Alt alta dizersem belki bir haiku!” (56)

Haik(u/ı)rmak! Selim Usman, sesimi duyuyor musunuz? Ben sizinkini duydum. Düşkırıklıklarıyla dolu sesinizi. Dünya sahiden istediğimiz gibi bir dünya olabilir miydi? Bilmiyorum ama düşünüyorum.

Kusurdan Kusursuzluğa

Kusuru nesnesine dönüştüren sanatçı hakikate (varsa) yaklaşacaktır bunu yapmayana oranla. İyi de kusurun hakikati ne? Kusur hakikat olarak nasıl gelir, ürkünç bir hayvan olarak nasıl gelir de yurtlanır kucağımızda? Buyrun size bir yargı: Kusur bilincinden doğar varsa kusursuzluk. Tanrı evrenin kusurudur. (Selam Melville!) Kusursuzluk diye ele gelir bir yapı olmadığını kestirmek zor değil. Ayrıca sorun da bu değil. Kusursuzluğun deneyimlenebildiğine ilişkin inançta, yerleştirilmiş (belki de toplumsalın varlığı için kaçınılmaz) kanıdadır sorun. Eğer sanatın iki yakası kusursuzluk konusunda geçmişe, şimdiye, geleceğe dönük olarak uzlaşmış ve dinmiş ise sanattan ve iki yakasından söz etmemeliyiz. Genel oydaşımın sanata gereksinimi yok. Niye olsun ki? Çatlayan, yarılan, kendin(d)e(n) doğup da kendin(d)e(n) taşan şeyden, yani kusurdan el alır sanat (insanoğlunun bitmez çıraklığı). Havada uçuşan tüm bu sözlerden ne çıkar(mak istiyorum)?

Kendini kusursuza, eşsize, evrensel ölçüte adamış sanatçılar var. Sanatın işlevi de kusursuzluk ölçütleriyle kusursuz dünya düşü kurdurmak alıcısına dolayısıyla. Ne yanılsama! Bu ana, güçlü akımın dışında, kıyıda (marjinal) bir başka (has) sanatçı tutumu daha var. Sanatçı yeryüzünde Tanrı’nın temsili olarak kendini görmekten uzak mı uzaktır. O da kim oluyordur ya da o da herkesten biridir. Bir ucundan tutmuş, kusur atına binip boynuna sarılmış, sürüklemekte ve sürüklenmektedir. Deviniyi ayrımsaması; sapaklardan, kayalıktan, olmaz olasılardan... Tam soluklanıp, dayayıp sırtını toprağa, evrensel uyumun, barışın, mutluluğun şarkısını mırıldanacakken toprak, su, gök, ağaç çekilir arkasından birdenbire. Boşluğa yuvarlanır. Mutluluk yasaktır, haramdır ona. Çünkü yaşama nedeni yanlışa, eksiğe, dağılmaya, yanmaya, cehenneme bağlanmıştır. Öyleyse onu herkesten yine de ayıran bir şey var. Ne olduğunu, organik kusurunu (C,H, O) bilir gibidir. Yanıcı, yakıcı bir kusurla ilişkisini…

Sanat yapıtı bu bilgidir. Bu bilgiden yoksun herhangi bir yapıt sanat değildir. İş eleştirinin, okurun işidir artık. Yazar örtbas etmemiş, görmezden gelmek, kolayından gitmek varken görmüş ve biz de görelim diye görevlenmiştir. Bu durumda ne yaparız? İki şey. Görmemeyi sürdürür, geçer gideriz ya da ilk atılan taşla yerimizden oynamaya (dolayısıyla başkalarını yerlerinden oynatmaya) başlarız. Tedirginlik, huzursuzluk, tekinsizlik buralardan siner has yapıtların künyelerine. Yazar okurdan, okurun sülalesinden (yedi ceddinden) değil, kendinden, kendi sülalesinden başlamıştır rahmet okumaya önce. Hakikilik ölçütüdür (kıstası) öte yandan bu. Yıldırım, İleri gibi yazarlar haktanırlık, dürüstlük, sorumlulukla kendine batırmadan okura batırmayacaktır asla çuvaldızlarını. (İğne sözcüğü boşuna değil. İroni köşeyi tutmuş, a-ha, dönüncedir.)

Kusurdan başlayan, kusurdan süren yazarlar değerlidir, az bulunurlar. Onların biçim denemeleri, biçem atakları nedense eninde sonunda hakikate çıkar. İzlenime uzak durur, olmadıklarını göstermezler. Söz cambazlığı değildir yaptıkları, ilk bakışta kurulu okura (hem de özellikle) bu izlenimi verseler de. Sanki dil düşmüş, pırıltı yitmiş, renkler solmuş, boyasız badanasız, ağıtsı ve yinelemeli bir tekdüzelik amaçsız dönenir olmuştur ortalık yerde. Oysa tam da dışarıdaki yaşamımızdır bu ve yapıta bundan sinirlenir, öfkeleniriz. Sahiciliği, bize gösterdiği biz, zıvanadan çıkarır tümümüzü. Katlanamayız kendi gerçekliğimize tanıklık etmeye. Zaten iğrenç olanı görürüz. Sayru Usman elimizde kalakalır. Ne yapacağımızı bilemeyiz onunla. Faşizmimiz uyanır, depreşir içimizde. Yoksunları, ölüleri, kırılmışları, zavallıları kentlerin ambarlarına, yeraltlarına, görünmez katmanlarına uzun zamanlar önce gömmemiş miydik? Cenazelerimizi bile sindirebilir düzenlere bağlamamış mıydık? Huzurevleri, Sayruevleri, Hapishaneler ne işe yarayacaktı?

Küçük kertenkele nemli toprak altında nasıl ısınacak?

Adı Zümbül’ken –dış cephe onarımı sırasında- Sümbül’e çevrilen apartmanın eşiğine (basamaklarına) çöküp ayakkabılarımı ve çoraplarımı çıkardım.

Taşlar soğuk, toprak ıpıslak.” (143)

Susmuş, cevap vermemiş, yayık gülüşlerini sineye çekmiştim. Böyle birçok defa içim kan ağlamıştır.

İnsanlara tahammül edemiyordun.” (172)

Pembe manolyalarımla alay edildikten sonra, alay edenlerden kaçarak ve onlardan gizlenerek azap içinde yaşadım. Bir mizanthrope hayatı...” (174)

Kusura bakma ama boyunca günahınla bizim cennetimizde ne işin var senin Selim Sayru Efendi? Daha yaşarken kendi cehennemini boylamışsın. Ama yetmiyor, bizi de tutmuş çekiyorsun aşağılara. Kusura bakma, kusur, kabahat hep sende. Erkek dediğin, Havva annenin uzattığı elmayı alır, bir güzel yerdi. Sen buna bile cesaret edemedin. İyi de neden daha alımlı, parlak, kızıl elmalar düşledin (durdun)?

Sana soruyorum ya sanki ben başka bir şey yaşadım. Olan elmayı ittim, olmayan elmayı arzuladım, düşledim. Sokak iti geldi usuma. Bir de İmparator Ferdinand… Haliyle Genco… Genciken…

Sahte Duygular İmparatorluğu

Burada durup, doğrultu değiştirip duygular bahsinde taşların sertliğini 10 sertliğinde elmasla sınamam gerek belki de. Örneğin Selim İleri’yi, Orhan Pamuk’la ve ikisini İbrahim Yıldırım’la kendi toplumumuzun taşıdığı (!) duygu izleklerii açısından karşılaştırmak, bir sertlik, hakikat sınaması yapmaktan beni ne alıkoyabilir? Mel’un (İleri, 2013), Masumiyet Müzesi (Pamuk, 2008), diyelim Madam Samatya (Yıldırım, 2013). Alıkoyacak şeyi biliyorum: Gevezelik. Sonuçta tüm bu ayrıntılar (karşılaştırmalı yazının, yani ülkemizde olmayan bu şeyin, nasıl da önemli olduğunu asla unutmadan) yazıyı uzatmak ve okunmaz kılmaktan başka neye yarar? Öyleyse dağınık masa üstümü yavaştan toplamam ve ayrıntıların üstünden atlamam gerekiyor. Yine de bu üç yazarımızın, üç ayrı duygu çözümlemesini anladığım kadar ve biçimiyle, konum açısından elbette, dile getirmem gerek. Çünkü 1950’lerden başlayarak (Aslında Tanzimat’a değin uzanır) toplumumuzda duygu, dışarlıklı, özdensiz bir nesne oldu ve çift yanlı işlemden geçti. Bu duygu bir yandan sayrık (marazi) bir tutkuyla yestehlendi, bir yandan aynı duygu bireyleri biçimledi. Sanatçılar da körün fili yoklaması gibi yokladılar bu toplumsal havayı. Yeşilçam’ın bu konuda düşüngüsel (ideolojik) işlevini ve başarısını (!) doğrusu teslim etmemiz gerek. 60’ların yekinmesi o duyguyu neredeyse gömmüştü, ta ki 80 ertesi artçıl (post) dalgaya dek. Bu dalgayla dayanaksız, duraysız toplum (Türkiye) gerilere, bataklığa doğru ciddi biçimde savruldu. Ama artık entelektüelimiz, sanatçımız eski saftirik, içli sanatçı değildi. 80’den sonra geçmişle bir yüzleşme (hesaplaşma) modası bir de bu duygular üzerinden yapıldı. Ama önce bu duygunun Cumhuriyet dönemi yaşantısına kuşuçuşu bakmalı.

Kurucu tasar gerçekçi, hem de eleştirel gerçekçi olmak zorundaydı. Yanılma hakkı yoktu. Zamanla yarışıyordu. Görev üstlenmiş aydın, sanatçı, Kuruluş ve sorunlarını, sorumlulukla, bana göre olabildiğince açıklıkla dile getirdi. Ama Cumhuriyet’in devrim dalgasına ayak uyduramamış, öncesinin sırça köşk öykülerine bağlı kalmış yarı-sanatçılar, sanattan Tanzimat’ın çocuksu duygusundan çoğunu kavrayamadılar. Henüz bireyin serpilemediği koşullarda bireyimsi sahte ve kukla (yabancı: kentlerin dar küçük kentsoylu çevrelerini, topluluklarını ve ilişkilerini anlatan) karakterlerle kurmaca (gerçek dışı) ve toplum dışı, sığ anlatılarda tıkanıp kaldılar. Pek de önemsenmediler. Yazın ve dizge içinde görülmediler, gösterilmediler. Dışarıda tutuldular. Ağırlıksız, zamansız, zeminsiz, hakikatsizdiler (Melodramatik). 60’ların getirdiği siyasallaşma ve güncellik ateşi Yeşilçam’la iyice ağırlaşmış bu dip akıntısını ve duygusunu, [“Cahide, en görkemli ve en alkolik haliyle ‘Ayrılıyorum Sayru’ dedi, ‘veda ediyorum. Bana ihtiyacın yok artık.’/ “Evet Cahidem, sonsuz yalnızların, sonsuz ölülerin kimseye ihtiyacı yoktur.” (581)] sanki sınıf savaşının gerici cephesiymişçesine karşısına aldı (O zamanlar bunları çocuksu, saf, naif bulan yoktu pek), bir yazınsal kalkışma (kampanya) başladı. Gerici damgası vura vura harman savruldu. Toplumcu gerçekçilik en kaba algısı, kavranılışı içerisinde giyotin gibi çalışmaya başladı. Üstelik bunu da anlayabilir, bağışlayabiliriz. Böyle yapmalıyız.

Selim İleri giyotinin bıçağına ve doğrama biçimine, doğradıkları adına karşı duran birkaç kişiden biri oldu. Nedeni ayrı konu… Gencecikti. Yeldeğirmenlerine saldırdı ve yine de bin çiçek açan dönem tini belki yok edilmesini önledi. Tüm hayhuyuna karşın aykırı sesler, sertçe eleştirilse bile yok edilmiyordu düşünce, yazın yaşamında. Düşüncemiz yekiniyor, yenidendoğuş yaşıyorduk hakçası. İleri’nin şansıydı belki de. Karşı komasında ister istemez bir dışarlayıcılık, aykırıcılık (sekterlik) vardı. Savunduğu şeye sıkı sıkıya tutunmak, savunulanı gereğinden çok yüceltti kanımca. O kadar da değildi. O duygular (iklimi diyelim hadi) o kadar da matah şeyler değildi. Bir arayışın, toplumsal araştırmanın, toplumsal dönüşümün karşılığı duygular olsaydı gam yemezdim (Evet, ben.) Orada türsel bir saflık, arılık, lekesizlik, vb. bulmak yanılmaydı, yanılsamaydı, yanıltmaydı. Çünkü kendi üzerine kapanan yapılar ve o kapalı yapıların, kuru, yavan duygularıydı. Tamamlanmış, doğrulanmış, sonsuz (ebedi) kılınmışlardı sanki. Bundan kuşku duymalıydı Sayın İleri, önce kuşku duyulmalıydı, bütünlüğü içerisinde savunamazdınız henüz ham, olgunlaşmamış o duygusal imgeyi. Cumhuriyet, usu (yani çok az insanın gördüğü üzre, kuşkuyu) önermişti. İyi kötü deniyor, sınıyordu. Saldırmıyordu, yok etmek istemiyordu. Şundan biliyoruz bunu. İçeriksiz, yapay duygunun, melodramın bellibaşlı motifleri cumhuriyetin yarı gelişkin yapı ve tiplerince çok kötü ve gülünç biçimlerde taşınabilmiştir de. [“Cahide otuz üç nolu yalıdan Tarabya’ya taşındıktan sonra, her yağmurlu gecede fırlayıp evden çıkıyor, o zevksiz yalı apartmana gidiyor, sırılsıklam, Cahide’nin ışıl ışıl pencerelerine bakıyordum. Onu görmeme artık gerek kalmamıştı. Çünkü onu zaten yaşıyordum. Acı çektiğini hissediyor, ben de acı çekiyordum. Sevinçlerine bazen eşlik ediyor, gelgelelim, çok zaman, bu boş sevinçler için üzülmekten kendimi alamıyordum. Cahide, seni her zaman takip ediyordum. Gitgide benden uzaklaşmış, düşmanlarımla sıkı fıkı oldun. Ben burada deniz kenarındaki parkta gizlenmiş, seninle âcilen konuşmam gerektiğini bilerek, şakır şakır yağmur altında duruyorum. Şu an içeride ekâbir takımından misafirlerin var. Biliyorum. Belki Başvekil bile aralarında. Dualarımla seni iktidar gücünden korumaya çalışıyorum. Sen iktidara hayran ve iktidarın yapabileceği (yaptığı) kötülüklerden habersiz, boyuna gülümsüyor, sana yapılan iltifatları dinliyor, teşekkür ediyor, boyuna taviz veriyorsun. Bir sanatkâr, hele primadonna mevkiinde bir aktris uzak durmalı, kayıtsız kalmalıdır. Sarah’nın kralların, hatta imparatorların önünde bile eğilmediğini ne çabuk unuttun!/ “Bütün bunları sana telepati yöntemiyle işittirmeye çalışıyorum. İşitiyorsun. İşitiyorsun! Belli etmeden kulaklarını tıkıyorsun. Bana, seninle konuşamam, çünkü sana söyleyecek hiçbir sözüm yok, seni görmek istemiyorum, çek git! Diyorsun. Yine telepati yoluyla işitiyorum. Fakat bir yandan da tertemiz aşkımdan vazgeçemiyorsun./ “Cahide, insanlar ve hayat bizi garip bir biçimde ayırmaya çalışıyorlar. Lâkin bütün güçleri bu gelip geçici âlem içinde hüküm sürebilir. Biz ise şu an ebedin diliyle konuşuyor, haberleşiyor, sevişiyoruz ” (323)] Yeşilçam bu çarpık cumhuriyet kavrayışından beslenmiştir. Yüzeyde çelişmemiştir ama usu, eleştiriyi örtbas etmiştir. O duygular yanlış mıydı? Bunu ve tersini kimse söyleyemezdi, o zaman da, şimdi de. (Burada Nadir, Berkand, Tuğcu, Celal, vb. toplumbiliminden yoksunluğumuzun acısını nasıl çekmezsiniz.) O duygular yolda bulunmuş para gibiydi, emeksiz duygulardı, uğurlarına ter dökülmemiş, sorumlulukları üstlenilmemiş, adcıl (nominal) ağ üzerinden tetikleyerek birbirlerini işlemişlerdi. Onları hakikatsiz kılan şey, ‘sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış kitle’ saflığıydı (Dayatması, aslında erk uygulaması desek yanlış olmazdı). Her erk (iktidar) diktatörlüktür (Lenin) ve 20.yüzyılın en doğru, en iyi, en güzel, dolayısıyla en geçerli (insancıl, hümanist) diktaturalarından biriydi Cumhuriyetimiz. Hakikat derdi vardı gerçekten, çünkü varkalmak, yaşamak, yaşatmak istiyordu. Selim İleri vb. gençler yüzeysel, geçici (konjonktürel) bir zorbalığa olgu ölçekli, yine yüzeysel, geçici bir tepki vererek bile öteye düşmüşlerdi. Nedeni açık. Genel evrensel tarih kümesinin bilinç, kavrayış denetiminden kopukluk. Arkada tarih bilinci ve eleştirisi (tartışmaları) olsaydı günümüzde daha yoğunlaşarak süren birçok salakca tartışma o zamanlar bitmiş olurdu. Genç entelijensiya donanımsızdı 60’lar ve sonrasında. Ama kabul etmeli ki Selim İleri yanlıştan doğru çıkarabildi. Aşırılığı onu sıkıdüzene ve uzmanlığa zorladı. Daha sonra Ayfer Tunç daha halkçı (popüler) düzlemlerde (Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, 2001) denese de konunun gerçek ve tek sahibi Selim İleri’dir. Sevim Burak da bir döküm (envanter) çıkarmıştır çıkarmasına ama onun anılar gömüsünden çekip saptadığı bilgi İleri’nin bilgisinden başkadır. Uzmanlık bilgisi yazarımızın kendisini sıkıştırdığı alanda derinleşmesinden (konuyla ilgili tek adam olmaya tutsaklık) geldi. Savunması onu bilgili (uzman) kıldı. Hatta şuralara geldi: Türkiye Cumhuriyeti’nin duygu dökümü. Önce kişisel ilgiler düzeyinde seyreden tepkisel birikim giderek kişileri ve ürünleri (nesne) aştı, soyut, adreslenemez duygulara ulaştı. (Yarı)-Toplumun, zamanın tinsel savrulmaları, duygusal anlatımlarından söz ediyoruz. Dizgeli bir çalışmayla Selim İleri hem kendi yapıtını, saptayıp derlemini (koleksiyon) yaptığı (Buna kusura bakılmasın, Ölü Duygular Derlemi ya da Koleksiyonu diyeceğim.) gerçekle ilişkisi belirsiz (meçhul) yarı-duygu örüntüleriyle besledi, hem de bu duyguları sınıflandırarak (kategorizasyon) kurumlaştırmaya, gerçek-nesnelere, kullanılabilir varlıklara dönüştürmeye başladı. Dolayısıyla son birkaç kuşağın önüne Selim İleri’nin de ayrıca yarattığı, kurguladığı bir toplum duygusu geldi. Ne kadarı hakikatti belirsiz (Bunu saptamak için birkaç disiplinin birlikte çalışarak büyük bir toplum çözümlemesi yapması gerekiyor. Ve de Barthes, Lefebvre, Harvey gibi biliminsanları…) Sanal evrenin içinden sanal dünyaların türemesi kaçınılmazdı. Bu kurgulanmış yarı-gerçek, yarı-sanal toplum duygusunun düzgüleri haliyle ortaya çıktı, bunların toplumun başka gerçekleşme, belirme biçimlerinde (inanç, siyaset, günlük yaşam, söylem, anlatım, sanat, vb.) karşılıklarının imgelemde yaratılmaması için bir neden yoktu. Kentleşme ve tüketim yapılanması bu mitsel duygu iklimlerine çok şey borçludur. Çünkü reklam kesin dilin ve anlatımın karşısına, belirsizliği koyarak ürünü çekicileştirir. Geçmiş özlemi (nostalji), altın çağ düşü çoktan arsız, aktöresiz tüketimin aracına dönüşmüştür. Duygu alanı bu nedenle bataklıktır ve orada çalışan kişi çalışmasının nerelere çekileceğini çok iyi bilmek zorundadır öte yandan. Nitekim Selim İleri’nin ekinimize yaratıcı katkısı diyebileceğim tasarı daha sonra başka ellerde ürüne dönüşmüştür (sanat adına üstelik). Ama oraya geçmeden birkaç noktaya daha değinmek gerek varsayım boyutuyla. Zamanın hakikatsizliğiyle ilgiliydi durum. Zaman kendinin ya ilerisinde ya gerisinde kalıyor, kendisiyle seyrek örtüşüyordu. Varsayımı koşutlu olarak uzama da yansıtabiliriz. Hem buralı hem başka yerli olmakla ilgiliydik. Olay zamanımızı ve uzamımızı kapmış, biz daha kavrayamadan yeni bir zaman/uzam taslağıyla yüzleşmek zorunda kalmıştı bedenlerimiz ve düşüncelerimiz. Yani aslında bedensizleşme ve düşüncesizleşmedir denilmek istenen. Faturayı Cumhuriyet’e gönderme biçimi ve yöneliminde de aynı hafiflik, aynı oturmamışlık, aynı sor(g)usuzluk geçerlidir. Neden-sonuç ilişkilendirmemiz (nedensellik kavrayışımız) de uzamzamansızdı. Duygu bedene, beden söze, söz düşünceye oturmuyor, oturmamış aralıklardan yerleşik, uygar toplumlarda olduğu gibi, genel toplumsal yekinme, yaratıcı atılım gelmiyor, yerine ‘maraz’, ‘biz böyleyiz, başkayız’, ‘biz bize benzeriz’, vb türünden çocukların aralarında oynadıkları evcilik oyunu sökün ediyordu. Kağıt patronlar vardı (50’lerde çocukluk yıllarımda anımsarım, Burda Dergisi’nin Türkiye baskısının ekinde verdiği kâğıt giyim patronları, kalıpları taşra kentlerinde bile e[v/l]den e[v/l)e gezerdi.), yani duygu, ilişki, flört, görgü vb. örnekçeleri (Baudrillard). Çok uzak, efsanemsi duyumlar. Genç Cumhuriyet’in kötü yazgısı diyeceğim, daha henüz kendi kütleçekimine bağlanamadan, taşlarını oturtamadan baskına uğramak, uzamzamanın önceki tarihsel dönemlere göre yerleşikliğe izin vermeyecek kerte döngüsel hızının artması ve arka arkaya bindiren olaylar… Sonuç eğreti öyküler, kurallar, düzenekler ve söylemlerdi. Bu türden yapı gereçlerinin bir özelliği daha vardı. Onlara inanmak gerekirdi. Formikaya inanmak, betebeye inanmak, plastik badanaya, fabrikasyon mobilyaya, radyoya, vb. Yani inanmak, güçle tutunmak, savunmak. Çünkü ortada kendine uzamzaman bulabilmiş soru yoktu. Sorunun olmadığı yerlerde nesnelere inanılırdı (fetişizm). Arkasında gelecek olanı kestirmek çok mu zor bu durumda? Çocuksu duyarlık, naiflik… Eğer bu duygu bir hakikat düzeninin parçası olsaydı toplumun yaratım süreçlerinde (politikadan sanat türlerine) naiflik etkili bir akıma dönüşebilirdi belki. Olmadı. İleri yaşlarda insanlar çocuk yaşlarının bedeni ve usuyla yapıp etmeyi sürdürdüler. Dışarıda bir yazgı egemendi ve gün böyle yenidenleniyordu. Us (akıl) yaşımız düşüktü.

(İyi de bu yazı da dürüstlüğünü yitiriyor mu ne, Bay Muannit Sahtegi’nin Notları’na dönüyor öte yandan. Açık kâğıdı bulmuşum önümde, karalıyorum. Yeter ama… )

Selim İleri’nin katkısı aynı zamanda düşünsel bir katkıdır. İrileşmiş bir çocuklukta ısrar edemeyeceğimiz açık. O topografik duygu haritamızı gerçekten dev çabasıyla çiziverdi, koydu önümüze. Üstelik uzmanlığını satmaya da kalkmadı. Nişanlar, ödüller almadı.

Orhan Pamuk bana kalırsa önünde çok iyi çizilmiş bir kartografi (topografik harita) buldu ve değerlendirdi. Bu haritanın üzerine birkaç insan, vapur, sokak, söz koydu ve üfleyip yelkenlerini şişirdi tüm bu (kukla-)varlıkların. Romana uygulanmış çizgiroman mantığının etkilerini araştırdı ve çizgiroman tini yukarıda anlamaya çalıştığım birtakım yalınkat temel kalıplara indirgenmiş toplum tinini aynalamak için çok uygundu. Küreselleşmenin harmanladığı, artık çocuksuluğu da uçmuş gitmiş usumuz çizgiromanlarla dertsiz tasasız (b)akagide(bili)rdi. (Kar, Masumiyet Müzesi, vb.) Aslında Orhan Pamuk’un yaptığını da önemli bulmakta zorlanmıyorum birçok açıdan, tartışmalı buluyor olsam da. Ama burada duygu evrenimizle ilişkilenmek açısından Orhan Pamuk’un Selim İleri’den ayrımını dile getirmekle yetineceğim. Dinleyin: Selim İleri’de hesaplaşmaya dönük sor(g)ularla ilerleyen derlem, anlama çabası ve buna bağlı yapıtın yerini Orhan Pamuk’ta, oradaki (neredeki?) uzamda ve zamanda (yani artık uzamsızlıkta ve zamansızlıkta yurtsuzlaştırılmış bir idea) imlenmiş duygu şimdi müzeye k(/ç)akılmış, işe yarar, kullanımlık bir duygu-nesne almıştır. Gösterimdedir (teşhir). Orhan Pamuk’ta ‘sunum, gösterim, teşhir’ üzerine bir doktora öneriyorum yeri gelmişken. Yani Orhan Pamuk meseleyi, yeri (zemin) kaydırmıştır. Selim İleri’den çok başka yerde, zamandadır.

Yorulduğum için kısa keseceğim. Peki ya İbrahim Yıldırım?

Aynı izleğe değişik boyutlar, anlayışlar, biçemler içerisinde bağlanmış (umarım çok zorlamamışımdır) bu üç yazar arasında İbrahim Yıldırım’ın dikkatle izlediğim çabasında sor(g)ulama yordamı daha öne çıkıyor. Onun derdi Selim İleri gibi başka bir açıdan, yerden uzamzaman aralıklarından sızakanayagelen duygu derlem(e)leri yapmak değil. Hele kapatılmış, kendine gizlenmiş, örtülü imgelerinden süslü nesneler (biblo vb.) üretip, rafa dizmek hiç değil (narsizm). Onun derdi yazının kendisi (metin). Toplumun genel çerçevelerini (kontur) çizmiş, toplumu teknelemiş bu duygusal iklimin doğurabileceği sapkınlığı yankılayan dilin peşine düşmek. Selim İleri’nin yarılan us tanıklığının dildeki karşılıklarını, usun dolambaçlarını, uslamlama biçimlerinin toplumsal ıraya, soykütüğüne attığı çizikleri, bunca kıvrantının içinden bir türlü çıkamayan şeyi (kurtuluş, sâlah), çıkışsız çevrintiyi, tıkanmayı görünür kılmak. Elbette hısımlığa ve benzerliğin yapıtın birçok düzeyinde eşleşmelerine, benzeşmelerine işaret etmeme gerek bile yok. Türkiye okuru açısından Mel’un ve Madam Samatya’nın aynı yılda (2013) yayınlanmış olması ne büyük rastlantı ve olanak. Eşsiz bir karşılaştırma olanağı. Benzeşmeye birkaç örnekle değineyim. Başta anlatıcı bozunumu… Sonra bir ayrıntı… Anlatıcı kişide (karakter) belki izini sürebilsek katılıp kalma, katalepsi belirtileri sanabileceğimiz bir duygusuzlaşma eğilimi. Çelişki yok, hayır. Eski, duyarlı, görgülü dünyanın o duygulu insanları, hem duygularının geçmişten süzülen hakikatsizlikleri, kırılganlıklarıyla, hem de daralan, hızlanan zamanlarda iki arada bir derede kalmak, ayak uyduramamakla ilgili beklenmedik, sert tepkisellikleriyle (Her iki romanda da kahramanımızın doktorlara ilişkin tutumlarını örnek verebiliriz.) neredeyse aynı kişiler.

Böylece bu tartışmayı da burada (şimdilik) olmadık yerinden, yani belinden kırıyorum. Gerisi yele kalıyor. Yelin üfürmesine…

Evet, insanlar artık nazik değil Selim Bey. Usman’lığınız işe yaramıyor yazık ki. Yakınmayı geçtik. Laftan, azardan anlayan yok. Ya bastonu kaldırıp… Ya da pısıp susacaksınız. Dünyaya yetişmek ne mümkün... Hızdan başım dönüyor, yığılıp kalıyorum en yakın yere. Ben de Sayru’yum. Sanki yazdıklarınız benim Defterler’im.

O kadar da saklamıştım…

Biz Ne Yaşadık?

Geçmişle hesaplaşma, yüzleşme, özür dileme, vesayet, vb. Bu sözcükler, sözde kavramlar nicedir (onyıllardır) uçuşuyor havada. Bu hortuma yakalanmayan, sürüklenmeyen kimse kalmadı neredeyse. Kökü bence Cumhuriyet öncesine iniyor. Henüz toplumlaşamamış toplumumuz için benim de bir kavram önerim var: İğdişlik karmaşası (hadımlık kompleksi). Elbette gülüyorsunuz. Freud’dan beri iyi bilinen, geliştirilen bir kavram… Dolayısıyla yeni bir şey söylemiş olmadım. Gerek de yok. Kendimizle ilgili olarak Nurdan Gürbilek’e bakmakta yarar var (Benden Önce Bir Başkası, 2011). Tarihsel yazgıya kaç kuşak önce dönüşmüş bir yıkım, yenilgi, aşağılık duygusuyla (eski deyimle) malülüz, sakatlanmışız. Kaç kuşak daha doğumundan başlayarak, sakat. Alıntılar:

Kanunî’yle oğlu yeşil baştardada Boğaziçi’nden geçerlerken, matematik bilginiyle kum kovalı oğlu Fenerbahçe Plajı’ndaydılar. Mustafa’yı dilsizler boğuyor, Cihangir ağabeysinin cesedine kapanıyor, matematik âlimi ‘Eins! Zwei!..’ diye bağırıyor, plajdakiler katıla katıla gülüyorlar, Sayru denizde hayatta çırpınıyor çırpınıyor…” (456)

Gözümün önünden gitmiyor, kanlı giysiler, kefenler, kirişler, yay kirişleri.” (560)

Öldür! Emri bana ait olmalı.” (561)

Ağlamıştım. Küçük çocukların ölümü o günden sonra yakama yapışmıştı. Daudet asırlar önce yazsaydı ve Mehmed okusaydı, ötekiler okusaydı...” (568)

“‘Tarihimizin şanlı sayfalarını düşünüyorum Nimet Hanım.’

“‘Tebrik ederim sizi.’

Kukumav bir gece kuşudur (Athena noctus).

İlkgençliğimde ‘gece kuşu’ sözünü çok severdim.

Bir zamanlar ilkgençliğimi yaşamıştım.” (576)

Hiç geçmedi bunlar, hiç geçmedi. Sayru söyle bana: Hangi kardeşini kardeşimi öldürdüm? Kaç kardeşimi öldürdüm?” (580)

Yalnızca o adsız sansız küçük şehzâdeyi unutamıyorum. Gelen cellâtlara mangaldaki kestaneleri göstererek ‘Biraz bekleyemez misiniz? Diyor, ‘Şimdi pişer, size de ikram ederim.’

Daralan göğsümle nefes almaya çalışıyorum.

Allahım yardım et. Yardım et.

Affet.

Allahım teslim al.” (581)

Cumhuriyet kalkışmasının sindirilemeyişinin ana nedeni bu belki de. Teslimiyet duygumuzun, fotografimizin bir yerine yerleştiremedik o başı dikliği. Yakıştıramadık kendimize. İlk tepkimiz onu özezerci (mazo) tinselliğimiz üzre yeniden düzgüleyip (kodlayıp) içselleştirmek, kendimize benzetmek. Epeyce yol kat ettik bu yönde. (Nadir Nadi’nin gösterdiği üzre, Ben Atatürkçü Değilim, 1981)

Yaşadığımızın özel olduğuna, Doğu’yla Batı arasında çarmıhlanan son İsa Christ olduğumuza inanmaya neden bunca gereksinim duyduk acaba? Şu denizler imparatorluğu Portekiz’e baktığımızda imparatorluk sonrası toplumsal iklimi ve yaşattığı duyguyu (travma) anlamakta güçlük çekmiyorum pek. Orada sahici bir şey (yıkım, vb.) olduğunu anlamak için Portekizli herhangi bir yazarı okumak yeter neredeyse (Pessoa, Saramago.) Ama Osmanlı, bence Bizans kalıtçısı olarak böylesi bir toplum duygusuyla hiç ilişkili olmadı. Osmanlı toplumsuzdur, daha doğrusu tinsizdir. Elbette dışarıdan bakıldığında işleyen süreçler, roller vb. (yönetmek, üretmek, vergilemek gibi) düzenekler var. Ama toplumsuz Osmanlı’nın dolayısıyla tininden söz edemeyiz. Tin Cumhuriyet’le geldi ve yükseldi. Toplumsal varlığımızın (servet) biricik kaynağı Ulusal Savaşım’ımızdır (Milli Mücadele) ve Kuruluş Dönemi… Bunlar çok genel çerçeveler. Geleceğim yer ise şu sayrık duyarlığımızın kaynağının tarihsel kökenleri ne olabilir sorusu. Usdışı erkek vurgumuzun altında iğdiş (hadım) edildiğimize, fena halde şeysiz kaldığımıza ilişkin tesellisiz inanç var. “Kibir, ihtişam, haşmet: Gizliden gizliye hepsine tapındım./ “Hışmından çok korktuğum için iktidara boyun eğdim./ “İmkânım olsaydı, fırsatını bulsaydım, iktidar olmak, ezmek, ufalamak, hepsinin canına okumak isterdim.” (561)

Kendimizi ise ‘o şey’siz asla ve asla düşünemiyoruz. Bu körinancı yıkmak için yine Cumhuriyet çabalamış, kadını yükseltmeye çalışmış, erkekle eşitleme düşü görmüş, kadını erkeği yurttaşlaştırma tutkusuyla cinsiyeti silmiş, yanlış anlaşılmasın, böylelikle her anlamda, yani cinsellik anlamında da bireysel özgürleşmenin (laiklik biraz da budur) olanaklarını araştırma konusu yapmıştır. Sonuç: Erkekmiş gibi yapmak, rol kesmek ama erkek olamamak. O zaman sanatımızın, anlatılarımızın gururlu erkek kahramanları da mış gibi kaldı, tıpkı toplumsuz kalmış, bırakılmış sanatımızın mış gibi kalması gibi. Dünya anlatısı, sanatı ne yazık ki başlangıcından günümüze değin eril ıralıdır. Bu yazgı kırılamamıştır daha. Ama erkekler de başka başkadır. Ülkemizin erkeği kadınsıdır. (Hünsa, çiftcinsli.)

Bütün bunlar değil, tek tek bireyler (!) olarak özellikle son yüzyılımız (20.) içinde nasıl tepkiler verdiğimizdir önemli olan. “Kıvanıyorlar zaten Sayru; ilericisi muhafazakârı, laikçisi İslâmcısı, hepsi kıvanç içinde!/ “Kim bunlar!/ “Aaa Sayru Bey, biraz etrafına bak!.” (107)

Özgüvensizlik, gurur duyabileceğimiz (o?) kaynaktan yoksunluk, her elimizi attığımızda çıra gibi tutuşmamız ve geri çekmemiz bedenimizi, ikiyüzlülük, sinsilik, gerçekle yüzleşememek, hakikati durma yerinden etmek (ikâmelemek), ölçek tutturamamak, aşırı uçlarda yalpa, sıkıdüzene gelmezlik, bilimsizlik, etkilere (efekt) bağlı dil kullanımı, abartılı söylem ya da dilsizlik, karasevda, karartma ya da tersi ne oldumculuk, duyguları derecelendirme (kötü, iyi, daha iyi, en iyi falan), hakikati Ben’le özdeşleştirme, Ben’den girene ve çıkana güvenme ve gerisine tam bir güvensizlik, sevdiğini sandığını eninde sonunda katletme, daha sayamayacağım denli sayısız tepki biçimi. Kendimizi ne sanıyoruz ya da sanmalıyız?

Geçiyorum. Selim İleri bu ortamın yarattığı ecinniler taifesini sahiplendi. (Anaç ve iyicil bir duyguyla…) Ecinnilerin kimsesizliklerinden (yani bir tür negation’dan) bir değerler yapısı kurdu, çattı. (Başka bir Cumhuriyet…)

Onun yapıtı yaşamak dediğimiz şeyin içinde açılan bir ayraçtı. Ya da bir balon-evren… Yapıt büyüyor, balonu koruyucu duygularla şişiriyor yazarımız ve evren genişledikçe daha duyarlılaşıp kırılganlaşıyor, geriliyor, patlama noktasına yaklaşıyor. (Mel’un neredeyse sınırda bir yapıt. Çatılan evrenin belli belirsiz anımsandığı sınırlarda…) Proust’u anmanın yeri, sırası mı? Hayır, konuya girmeyecek (çünkü yazma nedenleri, gerekçeleri başka) buraya bir simge yerleştireceğim:

{[(.)]}

Sayru çok ağlaktın.(…)

Pencereden sarktım ve bitişik balkonda çamaşır asmakla meşgul Matmazel Zizi’ye ‘Bahçelerimiz çok güzel. Bahçelerimiz yeşeriyor’ dedim. Matmazel sevincime güldü, ‘Evet ama çok harap’ diye yanıtladı. Biraz kırıldım. Halbuki Matmazel Zizi’yi severim ve içli bir hanım olduğuna inanırım.” (52)

Boşluklardan oluşma sahte-taşları üstüste yığdı ve eksi(lti)li bir tapınak çattı. (Olanaksız, negatif yokülke.) Mel’un’un yazar anlatıcısı Sayru Bey zamanla ve onun somutlaşmış biçimleriyle isteyerek ve istemeden karşı karşıya geliyor. Hepimiz adına, tıpkı Don Quijote gibi sahicilik sınavı veriyor. Belki de yazınımızın en sahici karakteri oluyor bu nedenle. Hangi TC yurttaşı Osmanlı cinayetleriyle (Fatih Kanunnâmeleri) bu yüzleşmeyi yapabildi. Konu bin dereden su getirmek değil, adını koymak Sayru Usman gibi. Acı(yı gerçekten) çekmek. Yazar olup da yazısının acısını çeken Selim İleri gibi kaç yazarımız var, bu da gündem dışı sorum olsun. Sayru Usman Türkçeyle (arılaştırma, Ataç, yazım, vb.), [“O zaman Nurullah Bey’e söylediğim gibi, bakın, burada dili de sadeleşmiştir. Ömrü el verseydi, muhakkak ki arı dilde başka yırları da olacaktı…” (445)] tiyatroyla (Shakespeare, Ibsen, Muhsin Ertuğrul, Cahide Sonku), genel yazınla (Dickens, Abdülhak Hamit, Tanpınar) ilgili ve belâlı. Komşularıyla da… Sonuçta Tarih’e sanki bireymiş gibi davranmak ortak tepki biçimlerimizden birine dönüşüyor. Bilim eşiğinin altında kalınca tarihle karşılıklı, kişi kişiye, al takke ver külah bir söyleşi (diyalog,!) tutturuyoruz. Gülünç, ağlatı-güldürü kırması durumlar haliyle söz konusu. Yazınımızda Don Quijote’ye en yakın duran romandır Mel’un, İbrahim Yıldırım çalışmalarını saymazsak. Anlatılan (öykü) dışarıdadır, anlatan da. Dışarılıklı, yarılmış, kopuk, iki parça, umutsuz bir dünyadayız. Çemberin içinde değil, dışında… “Bir iki gün sonra –akşam yemeğinde hamsili pilâvı çokça kaçırmıştım- rüyamda Cahide’yi gördüm.” (477); “Kereviz çıkmış, ateş pahası. Hay kıytırık kereviz, senin bu fiyatlarını da mı görecektik?..” (506)

Diyeceğim, bölümü kapatmadan, bu iğdiş (hadım) kültü(rü)nden hoşnutuz, esirgenip bağışlanıyor, yakınıp sızlanıyor, arabeske (bize özgü melodram) sıvanıyoruz. “Boğulmuş çocuğu denizden çıkarırlar, hayat yeniden boğsun diye.” (431) Selim İleri’nin önemi bunu saptamasıdır, cuk oturan biçim-içerik yansılaması, ilişkilendirmesiyle.

Geçmeden bir konuya daha değinmeliyim. Dokunaklılık (ya da melodram) konunun kendisinde ya da karakterlerde değildir. Yanılsamadır böyle düşünmek. Dokunaklılık anlatı(cı/m) katmanlarından gelir, ele alışdan da çok içeriği kavrama biçiminden (yordam ve ona bağlı biçem, üslup)… Dünya ve Türkiye örneklerinde sayısız kanıtı, örneği vardır bunun. Romanda en büyük yanılsamalarımızdan biri Selim İleri hakkında yargımızdır. O bu yanılgımızı bile isteye, neredeyse öç alırcasına (Thomas Bernhard’ı anıştırırcasına) desteklemiştir işin kötüsü ama ben onun seçeneksiz, tek kaldığını düşünüyorum. Mel’un’u okurken uzaklardan bir romanı anımsamadan edemedim onyıllar önce okuduğum: Kızkardeşim Carrie (Theodor Dreiser, 1900).

Dokunaklı öyküler yazan iki örneğe daha değinmeden geçemeyeceğim. Anton Çehov ve Alice Munro. Kendi aralarındaki büyük ayrımları bir kenara koyarsak iki yazarın da melodramı kavrayış biçimi yaşamın kaynaklarını tüketen, sıfırlayan bir kavrayış biçimi değil. 50 yaşlarında kan kusarak ölen Çehov, yaşamın gizil gülmecesi, hatta neşesini yitirmezken Munro gündeliğin, tıkabasa dolu yaşamın yine de enerjisini, gücünü imlemekten geri duymuyor, bağlamdan düşmüyorlar. Selim İleri hiççiliğin (nihilizm) karanlık sularında san(r/c)rılı yüzen (boğulan mı yoksa?) bir umutsuz (gibi görünüyor).

Demek istediğim bıçak sırtı dengedir melodramı gerçekten ayıran. Duygunun nasıl anlatıldığından yola çıkılmalıdır karar vermeden önce. Romancı (İleri) neden romanına dili, dilin kullanım değerini nesne kılar bunca, düşünmeliyiz. (Sayru Usman kimi sözcüklerin günlük dilde, konuşmada ve yazıda nasıl kullanılması gerektiğine ilişkin ikirciklidir.)

Bana da değdiniz, dokundunuz işte sonunda Değerli Sayru-k Selim Beyefendi. Size battıkça batıyorum. Okur çırpınışlarımı ve gözyaşlarımı kim görecek de silecek? Defterler’inizin sayfaları bu işe yarar mı?

Histeria

Yukarıdaki dağınıklığı toparlayabilir miyim bilmiyorum. Romanda okuyanı perişan eden dokunaklılığın anlamaya çalıştığım yerli melomuzla ilişkisi olmadığını söylemem gerek. İleri’nin yapmak istediği şey (kendisi elbette başka türlü düşünüyor olabilir) zincire bir bakla eklemek değil ve olamazdı da. İşte tam da bu özen ve duyarlıkla yaşamlarımızın en dokunaklı, iç paralayan yanını yakalayabilmiş, özellikle bu yanıyla dilimizde bir başyapıt ortaya koyabilmiştir. Duygularımızın yetersizliği ve umarsızlığından dokuduğu örgü, yitirdiklerimizi, henüz daha doruğa varmadan, dağın aşağı eteklerinde yitirdiklerimizi imlemektedir. Nesnel bir uzaklıktan bakabilsek toplumsal histeriden söz etmemiz yerinde olurdu.

Dokunaklı anlatılara neden olan arayüz şeması aşağı yukarı şöyle. İmparatorluk odağı bir kent var. Seçkinlerin toplandığı, kendi ritüellerini yarattığı bir yer. Gerisi çok uzak taşradır, aslında kır(sal). Tarımın bambaşka dünyası ve insanları… İki ayrı evren… Yıkımın sarsıntıları, dönüşümleri arasında sıkışan uzam/zamanlar olağan koşullarda bir araya gelmeyecek ya da geçiş uzam/ zamanlarına bağlı seyredecek başka ya da karşıt yaşama biçimlerini yanyana getir(ebil)di, bitiştirdi. Diller, söylemler, davranışlar, alışkanlıklar tutmuyordu. Ama toplumsal kayma, karşılaşma, çakışmalar, kakışmalar, çatışkılar, vb. kaçınılmazdı. Aynı dar uzamlarda karşılaşan, yanyana gelen, birbirlerine aykırı insanların yarattığı sahnelerden söz ediyoruz. (Tanzimat romanı, Hüseyin Rahmi, vb.’ye bakılabilir.) Aslında üçüncü bir oyuncunun (aktör) devrede olduğunu da unutmayalım. Züppe (dandi), yurtsuz, iki parça, Batı özentili tip. Özellikle konumuzla ilgili dönemse 50’ler sonrası. Kentleşmenin ilk(el) dönemleri... Bu ikinci dalgaydı. (İlhan Tekeli’ye göre dördüncü dönem:1956-1960).

Sayru Usman Defterler’inde çocukluğuna döndüğü, dokunaklılığın doruk yaptığı, o eşsiz Selim İleri sayfalarında (338-40, 346-47), aile fotoğrafını oluşturan parçaları sürükleyen arzuyu ve bu arzuyu ortak noktada toplayıp azçok belli bir amaca yöneltebilecek işbirliği ve dayanışma duygusundan yoksunluğu anlatmaktadır. Babayı (Rasim Usman, otoriter baba, bilim adamı?), köylülüğüyle küçümsenen, sahiplenilmeyen özanneyi (Havva anne), sosyete pırıltılarını küçük çocuğu büyüleyecek biçimlerde taşıyan üvey anneyi (Jülide annem), [“Şimdi anlıyorum ki, Jülide annem hakikaten hain bir kadındı.” (365)] onların arasındaki sonsuz uçurumu anımsayan yaşlı anlatıcımız orta(lı)k dramımızı dile getirmektedir. Dram aslında bir karşı-dramdır. Seçilmeden (dolayısıyla nedensiz) yaşanmış sonuçlardan söz ediyoruz. Seçilmemiş ama yaşanmış, zorunda kalınmış yaşamlar… Dahası var. Aradan onlarca yıl geçmiş, çocuk ölümün eşiğinde yaşlı bir insana dönüşmüş ama yine de anlamamış, yalnızca tepki göstermiş ve göstermektedir. (Geçmiş anımsandığı biçimiyle kalıplaşmış, dolayısıyla sonradan anımsanan geçmiş biçim sığınağa dönüştürülmüştür.) Davranışın altında onur duygusu yok mu? Var. Ama onurun bileşenleri onu taşıyamayacak denli zayıf. Acıdır ki aslında o geçmiş, o geçmiş değil. Aslında ‘benim’ denebilecek bir geçmiş yok. Yalnızca ölçüleri zorlamış kanserli, sapkın, taşkın, yerini bulamamış yaşam-ur(uk)lar var. Durumun böyle saptanıyor olması yazarımızın (İleri) başarısızlığı ya da beceriksizliğini değil, ama tersine bence yazınımızda az görülmüş bir yazınsal (hatta daha ötesi) düzeyi kanıtlamaktadır. Neden etkilendiğimi söylemeden geçmeyeyim. Türkiye tipolojisinin çıkarılmasında yine de yazarlarımız öncüdür. Bilimimiz (toplumbilim, tinbilim vb.) yaya kalmıştır. Tahsin Yücel’i bir kez daha selamlamanın yeridir. “Pencereden bakarken albay Selâmi Bey ve eşi hanımefendinin akşam yürüyüşüne çıktıklarını gördüm. Mecidiyeköy istikâmetine doğru gittiler./ “İyi insanlar, Zizi’nin vefatındaki yakınlıklarını unutamam. Fakat gençlik, sıhhat uğruna bu heveskâr akşam yürüyüşleriyle, onları trajik bir eserde yazmam, trajik kılmam imkânsızdır. Cahide gençliğini, güzelliğini, hayatını, parasını pulunu sokağa atmış kadındı.”Bunlar, yani insanların çoğu ev sahibi olmayı, otomobil sahibi olmayı, en yeni model televizyon, cep telefonu sahibi olmayı, bu küçük, sefil özlemlerini hayatın kendisi sanırlar. (Kendime yeni bir cep telefonu alacağım. Lâzime dahil kimse beni aramıyor.)” (510)

Bütün bunlar hakkında yazılmış da olmalı. Sanırım önemli olan şey yarı-zamanlı, yarı-tarihsel saptamalar da değil. Önemli olan bir çağdaşımız yazarın bakışı, yakalayışı, anlatması, yordamı. Hem yanıltmasız bir doğrulukla uzam-zaman kanırtılacak, hem de hemen hemen tek varsıllığımız (mülkümüz), yani tüm yoksunluğuna, acemiliğine, eğretiliğine karşın pseudo (aldatıcı, sahte)-duygularımız ortaya çıkarılacak; dokunulur, anımsanabilir, kazanılmış, bizleşmiş kılınacak; üstüne üstlük bu sıradışı bir ürün (Ürün sözcüğünü kullandığım için özür dilerim Selim İleri.), yani sanat yapıtı olacak.

Yazının giriş bölümünde karmaşık içeriğin nasıl yapılandırıldığını, biçimlendirildiğini, yalnızca bu biçim (yapı) çözümüne ilişkin geliştirilmiş uygulayımın (teknik) Mel’un’u uzunca bir dönemin en iyi anlatılarından biri kıldığına değinmiştim. Ama yapı, uygulayım çözümlemelerini çok ciddiye alamadığımdan, hatta bir noktadan sonra böylesi girişimleri yazara saygısızlık saydığımdan (eninde sonunda indirgemedir ve artçı, nal toplayıcıdır çünkü) dil, izlek, zaman (süre), anlatıcı, bölümleme, dizim, vb. gibi konulara girmemeyi yeğliyorum. Zaten bu konularda ne söyleyebileceğimi de bilmiyorum. Sonuçta hesap makinesi ya da cetveli eline alıp ölçmek biçmekle ilgili ki, belli bir eşikten sonra anlamaktan çok yemeye, tüketmeye başlayacak bir girişim olacağı konusunda yerleşik bir kanım var (onca çözümsel yazınbilim çalışması okumama karşın) bu türden girişimler hakkında. Eleştiri, esinli bir karşı-yapıttır, yapıtça belirlenir, yapıtla eşlenir, eşlikçidir. Eleştiri yapıt için değil kendi için varolur. Yapıttan bağımsızlığını duyurma (ilân etme) girişimidir. Çok azı başarır bunu. Doğrusu tüm bu niyetlerin eğilimidir desek daha doğru. Özünde heveslilik, amatörlüktür.

Öyleyse toplum da yarılabilir (şizofreni).Toplumun öğeleri (kusursuz, dengeli) bütünü oluşturacak biçimde yerleşmez, dizilmezler. Şu demek: Öğeleri kavrayan bir bütün düşüncesi, gelecekte düşlenmiş, izlencelenmiş (programlanmış) bir toplum düşü (idea) yok. Böyle şizofren bir dünyada (ki günümüzde, ülkemizde sanırım toplumsal çözülmemiz, travmamız tarihinin en yüksek doruğunu yapmaktadır, yani Selim İleri’nin bile anlatamayacağı, anlamlı bir biçimde bir araya getiremeyeceği bir imge-sizlik durumu içerisindeyiz) alınganlık, kırılganlık, dolayısıyla dokunaklılık da kimi asal değer çiftlerinden tümüyle bağımsız (yüzergezer) biçimde artar. Yani tepkiler ölçüsüz, ölçeksizdir. Aşırıdır, duyarlıklıdır (hassas, marazi). Dünya kopmuştur, biz de dünyadan. Korkumuzu alt edebilmek için kendi uslamlamamızı, kavrama alışkanlıklarımızı haksız, gerekçesiz biçimde öne çıkarır, dayatırız. Ötekiler duyarsız, anlayışsız, yanlıştır. O güzel şeyleri yaşamamış, nasip almamışlardır. Ötekileri ötekileştirmek bunu yapanı daha da ötekileştirir. Zavallı bir seçkincilik, ayrıcalık üstlenimi (vehmi) davranışı yönetmeye başlar. Ortalama çoğunluk bu tepki biçimlerini (kişiye, yani sapkın kişiye göre) algılayıp yanıtlar. Yaşlıysa, güçsüzse, sayrıysa, sabrın eşiğine göre ortalamanın tepkisi, ‘ne halin varsa gör’e değin uzanabilir. Ne halin varsa gör Sayru Usman! Seninle mi uğraşacağım. Herkesin, hepimizin işi gücü var. İniltilerine, iç çekişlerine, eski zaman öykülerine zamanımız, yerimiz yok, kusura bakma. Hem işgünleri, işe gidiş dönüş saatlerinde otobüslere binmiyor musun? Arkanda araca binerken beklettiğin şu genç adam, otobüste yanıbaşında oturmuş uyuma numarası çeken işçi çocuk, kulaklıklarıyla müziğine gömülmüş şu kız… Yani burada yerin yok senin. Sana yer yokken geçmişine, hayallerine, düşlerine hiç yer yok. Yaygın deyimle söylersek, ‘fuzuli işgal ediyorsun buraları’. Dünyanın acımasızlığı elbette karşılığını sende buluyor, sende yankılanıyor. Katı, öfkeli, acımasızsın. Artık haklı, doğru, iyi, güzel olmakla, düşüncelilik, duyarlılıkla ilgisi yok bütün bunların. Ölçüt belli: işe yaramak. Alışveriş yapamıyor, müşteri olamıyorsan fazlasın. Sevgili yazar (Sayın İleri), bunun ne demek olduğunu en iyi anlayan insanlardan biri olduğunuzu düşünüyorum. “Her şeyi yazmaya çalışıyorum. Yazdıklarım, ne yazıktır ki, hafızasını kaybetmiş –veya kaybettirilmiş- insanlara hiçbir şey ifade etmeyecek. Mâzisi silinmiş ve o mâzinin silinmesinden, tabuta konup toprağa verilmesinden horon tepecek kadar hoşnut, başına gelen büyük felâketten daima habersiz bir toplumda, bu keşmekeşte, bu hercümerçte kime sesleneceğim?

Çoğu defa kelimelerim bile mânâ taşımayacak.” (126)

Öyleyse bu sert, acımasız karşılaşmalardan, kıran kıranılıktan çıkan duyguların izdüşümünü kırılganlık gibi yumuşak sözcüklerle geçiştirebilir miyiz? Ben hayır diyorum, olan yıldırıdır (terör), bu sözde toplumun sözde insanları, bireyleri birbirleriyle karşılaştıkları hemen her yerde, o anda ya da eninde sonunda birbirlerine şiddet uyguluyorlar. Kabuğuna, içine çekilen, dönen uyumsuzlar, gölgeler artıyor kuşkusuz. Kim anımsar, ayrımsar ki onları. (Selim İleri, diyor içimin Şeytanı.)

Belki de şeytanların avukatı Bay Selim Sayru, birbirimize im koymalıyız uzaktan gelenin bizden olup olmadığını anlamak, ona göre yoldan yürümek, yoldan sapmak, geri dönmek için. Yoksa meleklerin avukatı mı demeliydim. Hangisi uygun olurdu? Söyler misiniz bana, meleği şeytandan ayıran nedir? Hem şeytanın da melek taifesinden olduğunu söylemişti biri çok eskiden. Kimdi?

Tinin Coğrafyası: Yeraltı Haritası

Selim İleri bir yeraltı öykücüsü mü? Doğrusu önemli bir soru. Sorunun olumlu ve olumsuz yanıtı var. Bir yanıyla evet, yeraltı öykücüsü… Çünkü uyumsuzlarla, yılgınlarla, yenilmişlerle gönül bağı kurmuş, onları ısrarla anlatılmaya değer bulmuş, yarattıkları gerçekdışı (?) dünyayı güzellemiş, savunmuş, gündeme sokmuştur. Ona göre yitirilmemesi gereken mücevherlerdir o insanlar, sesleri, kokuları, davranışlarıyla. Belki de yaratabileceğimizin en çoğu; en saf, duru, arık düşümüz… Sonsuza değin yitirdiğimiz bir Atlantis. Yitik ülke ve onun yitik(likleri içinde güzel) insanları.

Öte yandan yeraltı insanının dili kaba saba, doğrudan, isyancı bir dildir. Selim İleri’nin anlattığı insanlar ve öyküler, itildikleri çukurdan çıkagelen (zuhur) halk, avam değil, daha çok düşmüş, iyi sözlerden, duygulardan, alımlı, zarif salonlardan, ışıltılı düşüncelerinden düşmüş, kanatsız kalmış insanlar. Bir zamanlar birşeyler farklı ve güzeldi’den düşmüş insanlar. “Konfetiler yağıyor, serpantinler uçuşuyor, havaî fişekler atılıyor, yıldızlar dökülüşüyor…” (142)

Sayru Bey tiplemesinin olağanüstü başarısı bence bu iki insanı, yeraltı ve yerüstü insanını kendinde buluşturmasında. Alt ve üst arasında yerdenliğini (birçoğumuz gibi) yitirmiş Sayru Usman, inceltilmiş, üst ya da köpük dil ve yaşamların anılarıyla dertlenir, içlenirken, bir yandan da şaşırtıcı tepkiler verebilmekte, kaba saba sözler söyleyebilmekte, dünyalılığını ele vermektedir. Cahide Sonku’ya erişimsiz (platonik) aşkıyla genelevdeki kadın arasında ikiye bölünebilmektedir (Robert Louis Stevensen, Dr.Jekyll and Mr. Hyde, 1886). Romanda ilerledikçe bu bölünmenin bedenden anlığa (zihin) yürüdüğünü, kendi varlığını kuşatan dünyayla uyumlandıramayan Sayru Usman’ın bilincinin kırılıp parçalandığını, sözünün egemenliği ve akışının, anlamlı sözel bütünler kurma yeteneğinin giderek dağıldığını görüyoruz. Us aşırı ve şaşırtıcı bir canlılıkla ilişkisiz şeyleri bir araya getirmektedir (şizofreni). “Marx haklıydı. Aşkım bir talihsizlikti.” (401) Ve söz sahnede tirada dönüşür: “O ne korkunç suskunluk!/ “O ne çaresiz bekleyiş!/ O ne ebedî ıstırap!” (483) Buna tanıklık etmek, Selim İleri denli bizim, biz okurların da içini dağlayacaktır.

Artık sonlara doğru geliyorum. Belki aynı şeyleri yinelemekten başka şey yaptığım yok. Ama bölüme eklemek istediğim bir şey daha var. Bize özgü bu duygu ikliminin (Ben 50, özellikle 60’lı yıllarda Mısır’da da benzeri bir iklimin yaratıldığını düşünüyorum nedense.) eşyükseltili (isohips) ama dört boyutlu haritalanması, kartografisidir Selim İleri’nin yaptığı. Tarihsel bir sondajla duygular logu, kesiti alan yazarımız bu yeraltı kesitinden insan haritası çıkarıyor. Döküm (envanter) arkasından eş noktaları, bileşenleri birleştirip düzeyleri belirliyor, çırpınışlar, isterik gelgitler, kırgınlıklar, öfkeler, anılar, inlemeler, özlemeler, aşklar, ölümler arasından önümüze o zamanın (Hangi?) haritasını koyuyor. O zamanın gerçekte(n) olmadığını, olmasının istendiğini anlıyor gibiyiz sanki. Tüm o yaldızların, görüntülerin, düşsel imgelerin arkasında yine yaşam o sokakta, o evde, o insanlar arasında gereğinden çok gerçekçi biçimlerde seyretmiyor muydu? Doğrusu biz okurları bir kavşağa, seçim noktasına getiriyor Selim İleri (tüm büyük yazarlar gibi): Neyi seçeceksin? Yaşamı mı, sanatı mı?

İtiraz ediyorum Sayın Sayrı Salim Beyefendi: Ama neye itiraz ettiğimi unuttum.

Söylediklerizin tümü doğru. Öyle de dokunaklı ki… Kaskatı kalakaldım burada.

Büyük Dilemma: İkinin gözü

Bir yazar olarak hür olmadığımı biliyorum. Zira eserlerim, yani defterlerim, jurnallerim yayımlanmasa bile, her yazar gibi, yayımlanacaklarını var sayarak, sağı ve solu dikkatle kolluyorum. Bazı günlerde sola göz kırpıyorum, bazı günlerde sağa. Bazı günler muhafazakâr, bazı günler ilerici.” (175)

Böylece iki ayrı siyasî hüviyet halinde yazmaya koyuldum. Yalnız yazmak da değil; sonra sonra iki ayrı hüviyet halinde yaşıyordum. Şimdi sol şimdi sağ! Şimdi sağ şimdi sol! Benliğimi kaybetmiştim, fakat hırpalanmaktan, itelenip kakılmaktan bir miktar kurtulmuştum.” (176)

Büyük ikilemin (dilemma) karşısındayız. Yargının önünde Bay K. gibiyiz (Kafka, Dava,1925). İki, çıkmazdır. Sapma, yoldan çıkma. İkidir, ikilik dizgedir yaşam. Daha daha iki… İki kez iki… Dört yok. Düşüncesi, düşü de. Us ikiye bölünür. Beden zor tutar bir arada, çoğu kez de tutamaz. “Doğu/Batı, Eski?Yeni, Dün, Bugüne İlerici/Gericiyi, Aydın/Softayı, İslamcı/Laikçiyi ilave ettim. Yine sakladım. Bu liste uzar gider.” (31) “Böylece iki ayrı siyasî hüviyet halinde yazmaya koyuldum. Yalnız yazmak da değil; sonra sonra iki ayrı hüviyet halinde yaşıyordum. Şimdi sol şimdi sağ! Şimdi sağ şimdi sol! Benliğimi kaybetmiştim, fakat hırpalanmaktan, itelenip kakılmaktan bir miktar kurtulmuştum.” (176)

Yurtsuzluk belirtisidir iki. Tutulmuş, yerleşik yurtların ancak sınanmış öyküleri, aşk öyküleri olur. Bu öykülerde dolaylı gösterimlere, imalara yer olmaz. Açık, doğrudan, bağdaşıktır büyük ölçüde duygular. Gösterge gösterilenle uyumlu, çelişkisizdir olabildiğince. Sözler, jestler yarım kalmaz, kalsa da başkasınca doğruya yakın tümlenir, biçimlenir, sürdürülür. Gerçek hakikatle aynı şey olmasa da yakın, yakınsardır (parabolik) neredeyse. Yanlışlar, yanılmalar olsa da abartılmamış, yalın yaşam ölçeği içinde büyük yıkımlar, gizemli, mistik uçuşlar yer almaz. Çelişki vardır, görülür ve mertçe göğüslenir.

Selim İleri’nin haritasını çıkarıp önümüze koyduğu ülkede, bizim ülkemizde, ülkemiz olamamış ülkemizde Sayru Usman onu kuşatan dünyayla birlikte ikiye, sonra yine ikiye bölünedurur. Bu aynı zamanda çoğalma, üreme anlamına gelmez. Kısırlaşma, hadımlaşmadır. “Bir defasında Rasim Rıza Bey yakalamış, ‘Köçek mi olacaksın! Tuuuh!’ demişti. O günden sonra gizliliğe büsbütün dikkat ettim./ “Hatta defterlerine de yazmadın./“Evet, yazmadım. Göbek atışlarımı mahremiyet bildim.” (128) İkiye bölünen eksilmekte, yitirmekte, hiçleşmektedir. Selim İleri toplumsal histerimizin belirtisi olan ikilenmeyle değil, bu yarılma, bölünmeden sızan düşsel, yalan köpükle (köpürmüş ve kurumuş, geride iz bırakmamış) ilgilidir. Artmış dil, artmış davranış, artmış duyguyla… Öyle artmış ki iki parçalı dünyanın her iki parçası da yadsır onu. İçine almaz, yer göstermez, benimsemez. Sayru Usman biliriz en azından bu dünyalı değildir. Hangi dünyadan peki? Bilmez, bilmek de istemeyiz. Ayağımıza takılacak, oyalayacaktır (biz buradakileri) çünkü. Selim İleri’nin ayağımıza takıldığı gibi. Türünün son örneği yazarımız da olmasa buluncumuz (vicdanımız) sekiz köşe yayılacak, rahatlayacak, dertsiz tasasız yuvarlanıp gidecek.

Ti.

Ama gitmiyor, gidemiyor. Onun yüzünden, onun sayruları, sapıkları, incinmişleri, kırılmışları, tüm o taslakları yüzünden. Çizdiği harita, aynı zamanda bizim, tinimizin haritasıdır. Umarım o haritada yerimizi bulabiliriz.

{{{{{[[[[[(((((00000)))))]]]]]}}}}}

?!

Sonuç: Umudu Olan Gir(me)sin

Evet, onların ölmüş olmalarına üzülebilirim; fakat ben yaşıyorum diye üzülemem ki. Üstelik, onları kışkırtanların hepsi de yaşıyorlar. Bir ikisi öldüyse bile, müreffeh hayat sürdükten sonra, şan ve şerefleri lekelenmeden, yine sağın ve solun büyük siyasetçileri, büyük ideologları rolündeyken öldüler.

Kendi köşemde bedbaht olarak yaşıyorum. Ötekilerin kışkırtıcı, sözüm ona yol gösterici. Sefil yazıları, demeçleri şurda, burda, gazetelerde, dergilerde yayımlanırken benim iniltilerimin, feryatlarımın tek kelimesi yayımlanmadı. Devirler geçti, onlar hâlâ aynı şeyleri söyleyerek, yeni nesillerden müridler edindiler, ben cemiyetten adeta uzaklaştırıldım.

Günah bende miydi?” (322)

Yalnızca büyük adamlar düşer. Hayatta düşmek, düşebilmek için büyük adam olmak gerekir. Coriolanus düşüyor. Tıpkı benim şimdiki düşüşüm gibi.” (514)

Fakat hiç değilse, uçurumun kenarında gelincikler ummuştum.” (541)

Bugüne kadar yazdıklarım hiçbir şeyi değiştiremedi. Kötülüğü değiştiremedi ve iyilik getirmedi. Bundan sonra da getirmeyeceğini, iyileştirmeyeceğini biliyorum. Fakat akşam yaklaşırken yazmak gitgide bir yudum su kadar ihtiyaç oldu.

Akşam bastırınca, ölüm döşeğinde yatanlar gibi bütün yaşadıklarım, acı hatıralar, bütün yaşanmışlıklar, yüreğe işlenmiş, yazılası sızılar, art arda, iç içe, hızla gözümün önünden geçiyor. Mektep arkadaşım Halet’in masum şiirleri bile gönlümdeki yaraya şifa getirmiyor. Sanmam ki yellozlar, et kafalı oğlanlar kavrayabilsinler. Oysa, ancak yazarak bir nebze olsun bu ölümler geçit törenini durdurabiliyorum.” (549)

Köpüklerden, düşlerden bunca söz edip de can yakıcı, acı aşırı (hiper)- gerçekçiliğinden söz etmek çelişik görünebilir Mel’un romanının. Kaç baskı yaptı bilmiyorum ama ben yayınlandığı yıl satın almama karşın ilk baskıyı kaçırmıştım. Belki de ortalamanın üzerinde okur bulmuştur yapıt. Yakınmak, ağlaşmak, Sayrulaşmak için neden hem var, hem yok. Benimkisi haritadaki yerimi bulma girişimiydi ve önüme gelen en hakiki, doğru haritaya bakarken görüyorum kendimi. Selim İleri’nin çizdiği haritaya… Görsen ne olacak, diyor ordan biri. Evet, bu soru saygısızcalığı bir yana önemli. Belki de doğru soru şu: görmezsek ne olacak?

Bahar gelip geçecek. Yaz da geçecek. Elmalar kızaracak, ayvalar dallarından sarkacak, limon ve portakal çiçekleri açacak. Biraz daha ölüme yaklaşacağım.

Halbuki ölümsüzlük ummuştum.” (46)

Başlığı yineleyip keseceğim. Evet, umudu olan gir(me)sin.

Duydunuz mu İspanya Kralı Gogol’un paltosu onca aramaya karşın bulunamamış henüz ve Selim Sayru nam zat kış ortasında paltosuz hohlayıp ısıtıyormuş Zamanı. Gogol İspanya Kralı değil miydi yoksa? Değilse nerenin kralıydı? Paltosu var mıydı sahiden ve onu yitirmiş miydi? Ya Sayru?.. Üşümemiş miydi? Daha kışa çok mu vardı? Zaman yok muydu?

Teşekkür ederim Nikolay Vasilyeviç Gogol.

Teşekkür ederim Selim İleri.

***

EK

Mel’un: Bir Us Yarılması hakkında yazı ve söyleşiler:

Bir değerlendirme

Bir açıklama daha

Aşağıdaki kısa özeti yazımı yazdıktan sonra haksızlığa yol açmamak, benden önce söylediklerimi ve söylemediklerimi söylemiş olanların haklarını teslim etmek için çıkardım. Özetleme, betimleme, bilgi varsıllığına gönderme ortak özelliği söyleşi ve yazıların. Yetersiz işlenmiş de olsa birkaç düşünce kıvılcımı gördüm. Atladığım yerleri, eksiklerimi de… Ama yazıma yeniden dönmedim. Artık bunu yapmak okurun işi olsun. Kuşkusuz güncel bası ortamında ulaşabildiklerimi söz konusu edebildim. Yazın dergilerinde, bilgisunarda (internet) karşılaşamadığım birçok yazı, inceleme yayımlanmış olmalı. Yazın dergileriyle ilişkim çok uzun süredir kopuk. Dolayısıyla birçok çalışmayı atlamış, güncel, popüler kaynaklara bağlı kalmış, ıskalamış da olabilirim. Genel izlenimim bu yazı ve söyleşilerde yapıtın ve değerli yazarımızın hak ettiği düzeyin tutturulamadığı yönünde. Özellikle söyleşilerdeki hafifliğe yazarın da katılmasını kendime birçok biçimlerde açıklayabildiğimi söyleyebilirim ama en başta umutsuzluktan söz etmek gerektiği kanısındayım. Aralara kendi düşüncelerimi de (umarım yersiz, arsızca değildir) sokuşturdum, affola.


Selin Ongun’un yazarla söyleşisinde (A Haber, 7 Mart 2013) Selim İleri, "dış dünyamda sâkin, utangacım ama iç dünyam fırtına, öfke dolu", diyor. Ve “olmaması gerekir ama nefret”, diye ekliyor. Ona göre çocukluğundan beri dış dünya onu biçimlendirmeye (“takım elbise giydirme”) çalışmış. Söyleşinin daha başlarında Sayru Usman’ın bakış açısı içinde olduğunu duyumsatıyor (Muhsin Ertuğrul konusu örneğin: “Bu tutum, bu resmi tutum…”) Hatta Sayru Usman tepkileri: “Alkol derecesine göre bazen sitemler oluyor.” Özeleştiri yapıyor, içimi acıtan bir yaklaşımla: “Benim de zaman zaman sapıtıp kendi egomu maalesef öne çıkardığım anlar olmuştur. Mesela her gece bodrum kitabımdan sonra oldukça popüler bir yazar haline gelmiştim. Bugünkü popüler yazarlarımızın çoğunun şımarıklığına benzer şeyler yaptım.

Ezgi Atabilen’le söyleşisinin (Mart 2013) girişinde aynı izlenim daha belirgin olarak öne çıkıyor. Selim İleri=Sayru Usman. Bunca büyük yanlışa Selim İleri bilerek ya da bilmeyerek çanak tutmuş olabilir mi? Hemen arkasından düzeltiyor, şöyle diyor: “Sayru Usman aslında kendimden de yola çıktığım biri ama ben değilim. Belki birçok ben veya hepimiz varız Sayru Usman’da. Yaşadığımız toplumun, yaşadığımız birçok dönemin hepsinden süzülmüş ve bir şeyleri hem kapmış hem kaybetmiş olan bir roman kişisi. Her roman kişisinde olduğu gibi onda da yazarından, yani benden birtakım izdüşümler var. Ama Türkiye’de genelde romanın anlatıcısını romancının kendisi sanma saplantısı var. O anlamda tabii ki ben değilim.” Ama kimi başka söyleşilerinde “Aslında Sayru Usman benim,” sözünü kullanmış. Yine de tersini düşündüğü çok açık. (Başka türlü olamazdı.) Yöntemini şöyle açıklıyor ki katılıyorum: “Şuydu; bir tez, bir antitez ve okura bırakılmış bir sentez arayışım vardı. O yüzden Sayru Usman hep adları verilmiş şahıslar üzerine olumlu veya olumsuz görüşlerini söylüyor. Genelde bizde her şeye ya siyah ya da beyaz diye bakılır. Halbuki siz de biliyorsunuz ki hepimiz griyiz. Bu griyi yakalamaya çalıştım ben.” Söyleşi (Selim İleri’nin de onayı ve katılımıyla) dedikodu boyutunda sürüyor (Muhsin Ertuğrul, Necip Fazıl, Cahide Sonku, yayıncılar, vb.)

Arzu Akgün söyleşisinde (tarih belirsiz) Sayru’nun “Gönül şifasızlığı olan bir adam” olduğunu, “bu durumun onu gerçek yaptığını”, söylüyor. Bunu kendi aşırı gerçekçilik (hiperrealizm) tezim için kaynak olarak kullanabilirim. Yazma hakkında düşüncesi ise şu: “46 yıl önce yazının çok şey değiştireceğine inanıyordum. Devrim olacak, kimsenin hakkı yenmeyecek, gençler birleşecek. ‘Faşizmin silahı varsa edebiyatınki bambaşka’, diyordum. Şimdi ise edebiyatın sessiz bir mektuplaşma olduğuna inanıyorum. Edebiyat maalesef hâlâ bir lüks. Örneğin Tanpınar’dan bahsettik. Bu memlekette gerçekten Tanpınar okunsa İstanbul bu halde olur mu? Sultanahmet’in arkasındaki binalara bir bakın, Tanpınar okunsa o binalar orada olur mu?” Dostoyevski’yi acı çekmenin gerekliliğine kanıt olarak gösteriyor: “Dostoyevski hep başkalarının acısını hissetmekten bahsediyor. Başkalarının acısını hissetmek sayesinde merhamet oluşuyor.” Kimse kendisi olamaz yazarımız için: “Kimsenin kendisi olabileceğine inanmıyorum. Olamazsınız. Toplum, aile, okul, baskılar, belirleyiciler izin vermez. Ancak deliliğe sığınarak bir parça kendiniz olabilirsiniz.” Nezihe Meriç ve Oktay Akbal’ı ustası olarak gösteriyor.

Kaynağını belirleyemediğim bir söyleşide (13 Aralık 2013) Selim İleri’ye göre, “Sayru bir roman kişisi olduğu kadar, toplumun da bir kesiminin temsilcisi. Kenara itilmiş, geride kalmak zorunda kalmış, insanlar tarafından anlaşılmamış, ciddiye alınmamış, moda tabirle ‘tutunamamış’ kişileri temsil ediyor.” Günümüz yayıncılığı için görüşü de önemli: “Son yıllarda Türkiye’de, hatta belki de tüm dünyada meydana gelen hadise; edebiyat alanında sadece ‘satmak’ amacının önemli hale gelmesi. Dünyada bunun karşı cephesi de var ama bizde bu cephe tamamen kayboldu. Bunun zaman içinde çok ağır bir ödentisi olacağını düşünüyorum. Belki şimdiye dek Türkiye’de hiçbir zaman edebi değeri yüksek kitaplar çok okunmadı ama önleri açıktı, bir ufuktu o kitaplar. Bugün o ufuk daraltılıyor, değerli eserlerin yolları git gide tıkanıyor. Tek gayenin kazanç olması çok yıpratıcı…” “Allah kelimesini kullanmama hastalığı!”ndan söz ederken önlemsiz, sakınımsız olduğunu söylesem yazarımızın ileri mi gitmiş olurum?

Füsun Çetinel söyleşisinde (tarihi belirsiz) Selim İleri, “Durum tedirgin edici, edebiyat kalmadı artık. Her şey edebiyatı baltalayıcı hale geldi. Çoksatarlar her yerde artık. O kelimeyi bile yurt dışından aldık. Bizde Türkçede böyle bir kelime yoktu. Kulağa acayip geliyor. Gelişmiş ülkelerde bu kavram çok yaygın. Marguerite Duras’ın dediği gibi, bunların gözü doymaz. Bizim on bin okuyucumuza göz dikerler.  Okuyucumuz eleştireldir, onun için de kıskanırlar. Bu durum bizde yeni, ancak dünyada on beş yirmi yıllık bir durum. Edebiyat bizde sona ermeye doğru yol alıyor. Tehlike büyük. Öz edebiyat varlığını koruyamıyor,” diyor. Ona göre “edebiyat dünyası yok zaten.Mel’un’u yayımlayan Everest Yayınevi’ne teşekkür ediyor özgün metni değiştirmeden bastığı için. Okurluğumuz hakkında şunları söylemeden edemiyor: “Bizler Kerime Nadir, Esat Mahmut okuyup sonra  Sartre’ye geçtik.  Esat Mahmut okumak Türk toplumu hakkında fikir sahibi olmaktır. Cemal Süreyya demişti, Kerime Nadir okumadan Sartre okuyan toplum olduk diye ta o zamanlar. Şimdi gençler sadece Borges okuyor, aradaki boşluğu nasıl kapatacaklar?” Sayru,
“yarı şizoid bir karakter, normal bir kişi gibi. Mesleği ne, işi ne, tahsili ne bu kişinin?Mel’un’un kendi yazı geçmişindeki yeriyle ilgili olarak sorulan soru ve kendi görüşü ise şöyle: “Ömer Türkeş bu romanınız için Selim İleri’nin başyapıtıdır demiş. Diğerleri değil miydi? Bu romana birikimimi döktüm ama diğerlerinden daha fazla uğraştım diyemem. İçine bazı şeyleri tıkıştırdım, sonra başıma belâ oldu, nasıl bağlayacağım diye düşünüp durdum. Kapağa, Usta’dan bir başyapıt yazdılar. Bu da bir nevi pazarlama işte. Arka kapağa ‘ustanın en boktan kitabı’ da yazabilirlerdi.” Benim iki yazı tabanlı şizofrenik roman tezime yazarın yanıtı: “Mel’un da işte böyle ortaya çıktı, iki farklı anne. Kimileri bunu doğu batı meselesi olarak algıladı.” Sorular medyatikleşince, “siz beni burada Bal Mahmut’a çevirdiniz,” diyor. Kitabındaki esinleri aktarırken yazın dünyamızı yine iç çekerek eleştirmekten geri durmuyor: “Evet, kitabımın Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken hikâyesiyle büyük akrabalığı var. İnanılmaz derecede esinleniş var, fark ettim. Yusuf Atılgan, Bilge Karasu bir süre etkili olup maalesef sepetlendiler. Geriye kalanlar Oğuz Atay, Tanpınar. Ben bu yazarların bile kimse tarafından okunduğunu sanmıyorum. Üniversitelerde çok sayıda tezler, doktora çalışmaları yapılıyor ama hepsi yayınlanmıyor.“Bir de Selçuk Baran’ın Bir Solgun Adam romanıyla çok yakınlığı var kitabımın. Selçuk Baran’ı ayrıca çok severim.

Gülay Altan’la söyleşide (tarihi belirsiz) “roman kendi yapısını, kendi kurdu,” diyor. Ona göre baba Rasim Usman “1930’ların akılcı çağına bir gönderme”. Elbette eleştirel bir gönderme ve nasıl da yanlış bir örnek ve yergi. Her şey başı üzerinde duruyor, yürüyor Sevgili Selim İleri. Tepki açısı içine hangi tutum soktu sizi böyle? Cumhuriyet hakkında kanısını açıyor: “O dönemin böyle bir anlayışı olmuş; belki olmak da zorundaydı çünkü ciddi bir rejim değişikliğiyle karşı karşıyasınız, insanların kafasında yeni bir dünya düzeni kurmak zorunlu kılınmış ama bugün hâlâ aynı yerlerde dönüp dolaşmak boşuna zaman kaybı. Evet, hatalar olmuştur ama artık bunların üzerine bir sünger çekip sil baştan, sevgi ve anlayışla yaklaşmak mümkün.” Şu dediklerine aynen katılıyorum: “Yüzleşmekten kast edilen ne? Cumhuriyetin bir travma olduğunu asla düşünmüyorum. Niye travma olsun? Vahdettin vatan haini miydi; Abdülhamit, Kızıl Sultan mıydı? Bunlar tartışılabilir ama Milli Mücadele’nin nesini tartışabileceğiz? Ve nesi travma? Ayrıca, Cumhuriyet’in kazanımlarının da çok anlamlı değerler olduğu düşüncesindeyim. Hep ifratla tefrit arasında gidip geliyoruz. Halkın değil ama okur-yazar insanların böyle tuhaf bir yaklaşımı var. Şimdi de ‘Cumhuriyet travması’ moda. Oysa her birinin içindeki incelikleri bize ve insanlığa ait olarak düşünmek ve onlardan daha iyi bir hayat nasıl kurulabilir düşüncesine varmak daha doğru.” Tarihe bakışı da anlamlı: “İnsan, geçmişle, geçmişi kötüleyerek hesaplaşamaz.” Buna karşın dille ilgili yargısına ne demeli: Durmadan, dörtte üçü tutmayacak kelimeler üretmenin anlamı yok. Bunun sonucunda eskisi de gitti, yenisi de!” Bunu siz nasıl söylersiniz Sayın İleri? Yazarlığınızı, kişisel yazı tarihinizi hafife almamalısınız bence. Yine de siz b


Hasan Akarsu yazısında Selim İleri’nin Mel’un: Bir Us Yarılması romanında tüm yaşamı yanında, tarih ve yazın alanındaki bilgilerini ortaya” döktüğünü söylüyor. Ayrıntılı olarak ana ve yan izleklerin bir dökümünü çıkarıp şöyle bağlıyor kısa yazısını:Yazar Selim İleri, yeni romanı ‘Mel'un/ Bir Us yarılması’ ile tüm birikimlerini yansıtırken yazın ve tarih alanında ne denli engin bilgisi olduğunu da kanıtlar. Resmi tarihteki yanılgıları, yazın dünyasındaki çalıntıları, ilişkileri ortaya döker. Bu yapıtın, tarih ve yazın sevenler için önemli bir roman olduğunu belirtmeliyiz.”


Doğan Hızlan yazısında (30 Mart 2013), Mel’un’un yalnızca bir roman değil bir Türkiye tarihi olarak okunmasını öneriyor. Romanı öncelikle hiççilik (nihilizm) kavramına bağlıyor: “Daha ilk sayfada okura iletilen nihilizm kitabın bütününde her zaman bir ‘inatçı sis’ gibi kendini hissettiriyor.” Ona göre yapıt “bir ömrün birikiminin” ürünü. Çağlayan Çevik’in yazarla yaptığı bir söyleşiden Selim İleri alıntısı yapıyor: “Sayru Usman benim!” Toplumsal ikiyüzlülüğe tanıklık eden Mel’un Hızlan’a göre zengin bir kara grafik sunmaktadır. Önemli bir saptaması da romanda tam kıvamında yerleşik ironi… Öte yandan bir putları kırma değil, putlaştırma eylemine (!) yapılmış sert bir eleştiri derken düşündüğü şeyi fazla açmıyor. Ona göre İleri, “ne eski kültürün özlemini çekiyor ne de yeni kültüre tartışmadan övgü yağdırıyor.” Kısa yazının son tümceleri: “Kendinizle yüzleşin korkmayın. Kendi mel’ununuz olun.”


Serhat Demirel yazısında (3 Mayıs 2013) şöyle bir bireşim yapıyor: Oğuz Atay’ın ironisini Tanpınar’ın medeniyet algılayışıyla birleştiriniz, Şinasi Hisar’ın geçmiş gözlemleri ile Sait Faik duyarlığını da ekledikten sonra geriye kalan şey işte o üsluptur: Selim İleri üslubu!” Bu eklemleme girişiminin tartışılması gerekiyor sanırım. Romanda bilginin işlevini Doğan Hızlan gibi öne çıkaran Demirel ekliyor: Mel’un: Bir Us Yarılması, bu tartışmalar ekseninde, Türkiye’nin yaklaşık 150 yıllık tarihini parçalanmış bir zihnin süzgecinden aktaran; bir yanda yakınmalar, kıskançlıklar, küfürler; diğer yanda aydınca değerlendirmelerin unutuş ve hayal gücüne karıştığı bir ilenç romanı.” Sayru Usman’ın kişilik bölünmesini imliyor, yoğun bir özet yaparak önemli bir dolaylı saptama yapıyor. Benim atladığım bir konu: Mel’un aynı zamanda Türkçe’nin başlangıç romanlarını ve izleklerini de kendi içinden geçiriyor.


Müthiş lezzetli bir hiciv dili ve keskin eleştiri okları”ndan söz ediyor Emel Lakşe. “Keskin bir zekâ ve engin bir bilgi birikiminden süzülen…hınzır ve incelikli tarz.” Ona göre “İleri, bu kez bize kahramanını anlatmıyor, ondan yola çıkarak projektörünü içinde yaşadığımız çelişkilere, çarpık düşünce biçimlerine, her şeyi işimize geldiği gibi eğip bükme alışkanlığımıza ve kendi yarattığımız ilahlara tapma tutkumuza çeviriyor. Yakın ve uzak tarihimizi, Doğu-Batı arasında bocalamamızı, kafa karışıklıklarımızı, yitirdiğimiz ve yerine hiçbir şey koyamadığımız değerleri anlatıyor.” Romanın anlatıcısı Sayru’nun “çoğumuzdan bir parçayı içinde taşıdığı”nı belirtiyor Lakşe. Diğer yazarlar gibi tarih konusunun altını çiziyor. (Romanı içerik mi yapıyor ey değerli yazarlarımız?) Selim İleri’den bir alıntı yapıyor: “Bu kitapta kendine önem atfeden herkese bir alay var.” “Ve bu alaylar sübjektif değil, acımasız hiç değil ama ödünsüz bir gerçeklikten kaynaklanan ağır bombardımanlar…” Lakşe için Mel’un başyapıt.

Gülüm Dağlı yazısında (26 Mayıs 2013) Yeraltından Notlar’a (Dostoyevski, 1864) gönderme yapıyor. Ona göre Sayru Bey, “özetle içinden çıkamadığı bu ‘ikilikleri’ ve kimi ‘şüpheleri’, emin olamama hallerini anlatıyor. Kitap ilerledikçe tıpkı Sayru Bey’in kendisi gibi, siz de anlatılanlara kuşkuyla yaklaşmaya başlıyorsunuz. Acaba doğruları mı yazıyor? Hangi söylediği gerçekti? Daha iki sayfa önce bunun aksini iddia etmemiş miydi?” Çelişkilerine karşın okurlarının seveceği biridir Sayru.

Milliyet Kitap’da (Mart 2013) Sibel Oral, “Oh olsun bize; hak etmiştik” böyle bir romanı diyor. Uyarıyor: “Öncelikle belirteyim, “Mel’un”u okuyacak Selim İleri okurları üç şeye hazırlıklı olsun. Birincisi; şimdiye dek okuduğunuz Selim İleri kitaplarından çok farklı bir dil, üslup ve kurguyla karşı karşıyasınız. İkincisi; tarihin dokunulmaz isimlerine dair cesur eleştirilerle karşı karşıya kalacaksınız. Selim İleri’nin kahramanı Sayru Usman sözünü hiç sakınmadan hepsine dokunuyor. Bunlardan en önemlisi ve şimşekleri üstüne çekecek olan da şüphesiz Muhsin Ertuğrul. Üçüncüsü ise; elinizde 581 sayfalık bir başyapıt var.” Yazının son iki bölümcesini olduğu gibi alıyorum buraya, yerinde saptamaları nedeniyle: “Romanı okurken yan hikâyeler, sanrılar, gerçekler, tarihi bilgiler ve örnekler birbirine karışıyor gibi dursa da aslında kurgusal olarak muhteşem bir dil işçiliğiyle anlatının doruk noktasında olduğunu söyleyebiliriz. Sonlarına doğru, özellikle yapraklar bölümündeki Osmanlı’daki kardeş idamları, iktidar uğruna birbirini boğduranlar ve Sayru Usman’ın kendisini şehzade Cihangir’e eklemlenmesi romanı tarif edilemez bir doruk noktasına çıkarıyor.

Selim İleri, Sayru Usman’la çok ciddi bir şekilde incelenebilecek bir roman kahramanı yaratmış. Kibiri, hırsı, eleştirdikleri, yargıladıkları gibi de olan ama onlar gibi olmamak için de bir yandan kendi kendini yiyen, kendiyle saç baş bir kavgaya giren bir kahraman. Üzerine tezler yazılacak bir kahraman; memleketin ölüsü Sayru Usman. Ve Mel’un Sayru Usman’ın iyiliği ve naif kötülüğüyle aklı yaran bir roman; bir başyapıt!"

Birsen Ferahlı Cumhuriyet Kitap Eki’nde (28 Mart 2013) romanla ilgili yazısına ‘Girdap’ başlığını koymuş. Romanın bugüne değin yapılmış, en cesur Türk yazını ve tiyatrosu eleştirisi olduğunu söylüyor. Ona göre ‘edebiyatın da gayrı-resmi bir tarihi’ var ve İleri böyle bir tarih yazıyor. Bunların iri sözler olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim kendi adıma. Yazarın kırılma noktası Yarın Yapayalnız’dan (2004) beri ‘düzen dışı bir alandan’ seslendiği kanısında. Ferahlı’nın çizgisi şöyle: Hepsi Alev (2007), Bu Yalan Tango (2010), Yağmur Akşamları (2011), Mel’un: Bir Us Yarılması (2013). Picasso resimleri hakkında tartışmalı bir örneklendirmeden sonra (bana göre) doğru bir saptama yapıyor: “Selim İleri Mel’un’da kopuk, müzikli, bol çağrışımlı, atlayan, geri dönüp tekrar ileri saran karmaşık dil yapılanması ile us yarılması ritminde çalışan bir zihnin orta yerine bırakıyor okurunu.” Yazarın romanında birçok değişik yapıyı denediğine işaret ediyor haklı olarak. Şu yargının da romanla ilgili yanlış bir algı oluşturması beklenir: “Sayru Usman bu karanlığın ortasında bir tapınma ışığı ile yaşıyor. Aşkı, iyi ve güzeli, tutku ve sadakati bir araya getirip kristalleştiriyor. Bu ütopik duygu tacı ‘Mâbûdem’ dediği Cahide’nin başındadır artık.” Ona göre “Mel’un’un asıl hüneri bilgiyi bağlamları ile ve yaşantı içinde bir yaratıya dönüştürebilmek.” Soruyor: Selim İleri Sayru Usman mıdır? Sayru Usman Selim İleri’dir ama tersi yanlış yanıtına katılıyorum. “Mel’un bir itiraz kitabı.” Romandaki üç, dört eksenin kesişme noktası “yalana karşı çıkmak”, diyor Ferahlı. Önemli bir saptaması da şu: Mel’un / Bir Us Yarılması’ bence böyle bir geometri oluşturuyor.” Ayrıca romanda adı geçen ünlü kişilerin doğum-ölüm tarihlerinin verilmesini ‘ölümlü olduğumuzun vurgulanması’ olarak yorumlaması da ilginçti. Ve ekliyor: “Yapraklara yazılmış bu cümleler çoğumuz gibi ‘ümitsiz’ ve ‘yalnız’. Bu kargaşada hangimizin usu bütünlüğünü koruyor diye sormak gerek; sormak ve bir çare aramak... Boş ümitlerle, kof ezberlerle, talan, yalan, dolanın geçerli değer kabul edildiği bir devirde -belki her devir böyleydi-; hakikat, zekâ, bilgi ve ruh talep eden okurlar için Mel’un / Bir Us Yarılması beklenen, beklediğim bir kitaptı. Bunu ancak Selim İleri yazabilirdi.

Ahmet Cemal 29 Mart 2013 tarihli yazısında, Birsen Ferahlı’nın yazısına gönderme yapıyor. Mel’un: Bir Us Yarılması hakkında izlenimini hayranlıkla dile getiriyor: “Bir defa daha dilinin doruklarına tırmanmış bir yazar. Bir defa daha Türkçenin bir yazarın kalemiyle müziğe dönüşmesi.” Ahmet Cemal’e göre, “Mel’un, tam bir isyan kitabı.”