okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Thomas Bernhard
(1931-1989)

PDF seçeneği için tıklayın >

http://www.viennareview.net/wp-content/uploads/2013/07/VR_13_7-8_p10_ThomasBernhard_illustration_KK_WEB-e1373291488207-259x300.jpg

Zeki Z. Kırmızı
2013-2015

Sunuş

Thomas Bernhard geçen yüzyılın (20.) en sahici insanı ve yazarı. Uzak, soğuk Kutup Yıldızı gibi yol gösterici, doğrultucu, kılavuz. Doğruyu gösterdiğinden değil, yalanı görünür kılan o eşsiz biçemi yarattığından… Dışarıdan kondurulmuş her şeyi baştan yadsıyıp yaşamı pahasına uydumculukla savaştığı, bedeli en ağır ödeyenlerden biri olduğu için.

Öfkesi yaşamımda karşılaştığım, aslında karşılaşmayı umduğum en som, saydam kristaldi. Aynı öfke ona bağlanmamı, hayranlık duymamı da ketledi üstüne üstlük. Bunu istemeyeceğini de ayrıca öğretti bana.

Taa içindeki suçsuz çocuğu bulana değin okunacak yazardır Thomas Bernhard. Bu çocuğu yazdıkça gömdü. Okura düşen karşıt girişimdi. İsyandı. Yazara çık(ış)maktı.

Öfkesini öfkeden başka hiçbir şey yıkamazdı (çifte anlamında).

En iyi öğretmenim oldu.


Don (1963)
Yürümek/Evet (1971/1978)

Bir büyük tanışma. Durrell’dan sonra çağdaş dünya yazarları toplu okumamı Thomas Bernhard’la (Avusturya, 1931-1989) sürdürüyorum. Biraz Kafka okumak gibi... Yirminci yüzyılı Bernhard’sız kavramak zor olmalı.

Ben hakkında ancak Türkçedeki tüm yapıtlarını okuduktan sonra uzun yazmayı düşünebilir, umabilirim. Bu nedenle her anlatısı üzerine ayrı yazacak güçte değilim. Üstelik dikkatimi çeken şey, tüm anlatısının tek bir yapıtı oluşturması... Daha üç anlatısında bunu gördüm diyebilirim.

Çünkü Bernhard, mantıksal atomistlere özgü çözümlemeci yordamı estetik bir yoruma uğratıyor. Yaşamı büyük savaş ertesinde ‘dile yaklaşma’ biçimi ve yordamıyla, insanların insanlara anlatması üzerinden kavramayı (yoksa kavramamayı mı) deniyor. Ortada kavranacak ne var (ki) dercesine.

Üç anlatıda da, anlatının olanaklı oluşunun biricik nedeni ‘anlatma’. Eğer anlatıcı, yazmasaydı, yazamasaydı yaşaması için geriye herhangi bir neden kalmayacaktı. Bernhard’a göre, yaşam dediğimiz şey bir aktarımdır yalnızca. Birinin dediklerini ötekine deriz. Başlangıçsız ve sonsuz bir güdüyle anlatır, aktarırız.

Bu kadarı yaşamı katlanılır kılmaya yeter mi çok yerde belirsizdir bu. Mustafa Tüzel ve Sezer Duru’nun yetkin, başarılı çevirileriyle tanığı olduğumuz şey, zamanın dille, dil üzerinden yaşandığı ve dilin de umutsuzluk çığını büyütmekten başka bir işe yaramayacağıdır. Diltopu yuvarlandıkça, ağızdan ağza geçtikçe büyür ve merak ediyorum en son kitabında bu baş edilmez büyüklükte diltopu halkanın sonundaki ağızda nasıl patlayacak, patlayacak mı? Bernhard bu topu dinamite dönüştürmeyecek kanısındayım. Hazmı daha zor bir karanlık, biçimsiz, gri kitle insanı daha yorup daha hiçleyerek bir başaka ağız arayacaktır kendisine.

Topluluk (yaşamı) ilkeldir. Uygarlık dile emanet edilmiştir, ama dil bir a(r)tık bölgedir. Üstüne yorumdur. Bedeni ikame etmiş, sözden yapılar içinde çıkarlar, hırslar bilendikçe bilenmiştir. Platon’un mağarasındaki gölgeleriz ve geçerliliğimiz ‘ikna’mızla ilintilidir. İkna dil becerisidir.

Dil nedir? Başlangıca dönüp, eğretilemeyi (imge) dilden ayıklasak (Wittgenstein) gerçek(lik) belirir, ortaya çıkar mı? Dilsel, anlatısal fırtına dindiğinde geriye ne kalır? Bir şey kalır mı? Bernhard bu soruna bağlıdır. Bunu anlamaya çalışmaktadır. Fırtına görüyü önler mi? Varlık dilin arkasında yitiyor mu? Hem dil dediğimiz, bir ayıklama, ayrıştırma, açma tasarısı olmaktan ne zaman çıktı?

Kültür (tarih) dille örtme, bölünerek çoğalma girişimi mi? İkinci eldenlik yaşamımızın özünü oluşturuyor olmasın? İlk var mı, yok mu? Bir başlangıç (ilk söz) nerede, nasıldı?

Bernhard yolumuzu açıyor, aydınlatıyor değildir. Hiç umut taşımaz. Her ışık dalgasını kırıp atar öbür yana. Sözden kurtuluş yoktur ve her söz, yalnızca ve yalnızca sözün sözüdür (ikincildir). Asıl (idea) yoktur. Tüm niyetler, girişimler, dilekler kendilerinden önceki niyet ve sözden gelirler. Saflık, olanaksızdır. Aşk kendini tüketir (Evet), us yaşamı (Yürümek).

Yaşam bir dil gömütlüğüdür, konuştukça yığarız gömütümüz üzerine sözcükleri. Batarız. Bu dil alışverişi öylesine büyülü, öylesine bağımlılık yaratıcıdır ki anlatan anlatılanı biçimler, takar peşine, sürükler, anlatılan anlatanlaşır. Sözcük devralınır, nöbet (sözün düz ve yan anlamında) sürekor.

Bernhard’ı niye okumalı öyleyse? Bizi dil sarmalına dolayıp diplere çektiği, Schumann’ı, Schopenhauer’i özünden boşaltma, tersleme eğilimimizle dalga geçtiği için mi? En iyi sanatçının biricik var olma gerekçesinin ölüm vaazı oluşundan ötürü mü? Bizi son susuşun (ölümün) karşısında seçeneksiz bıraktığı için mi okumalıyız onu? Benim çökük tinim, melankolim buna öylesine yatkın ve heveslidir ki, Thomas Bernhard yapıtı için; bu benim şarkım işte, dedim, dedi Thomas Bernhard, Z.’ye.

Tanrım, demek isterdim, tanrım, beni Bernhard’dan koru! Olanaksızı denerdim.

Yapıtların herhangi bir yerinden örnek birkaç alıntı yapmak istiyorum, çünkü yapıtın tümü de budur zaten:

Günlerdir handa yeni müşteri yok. Yalnızca ressam ve ben. Yemek saatleri arasında sanki bir uçurum sessizliği var. ‘Mezarımız’ dedi ressam bugün bir defa. Bastonunu, görmediğim bir şeye doğru kaldırdı ve yineledi: ‘Mezarımız.’ (Don, 82)

“…siz bana göre çok yavaş hareket ediyorsunuz, dedi karrer birkaç defa, diyor Oehler Scherrer’e, temelde hiç tepki verme yeteneğiniz yok… diyor karrer defalarca Rustenschacher’in yeğenine, diyor Oehler Scherrer’e.’ (Yürümek, 46)

“…İranlı kadına hiç çekinmeden ve gerçekten en pervasız üslubumla onun da bir gün kendini öldürüp öldürmeyeceğini sormuştum. Bunun üzerine gülmüş ve Evet demişti.” (Evet, 147)

Ses Taklitçisi (1978)

Bernhard’ın bir anlamda epifanilerinden (Joyce), bu haiku saptayımlarından (Barthes, Ders Notları) çarpılmadım desem yalan olur. Bana Kafka’yı çokça anıştıran, beni onunla buluşturan bu minik anlatılar, büyük sorguların (metinlerin) kenar notları sanki.

Bu notlarda beni sarsan birkaç şey var.

Bir tanesi anlatıcı-yazarın konumu, tutumu, tavrı… Bu tavır ürpertici... Metnin duygusal katmanı sözünü ettiğim. Glavinic (Kameralı Katil) belki Bernhard’a borçludur. Daha birçokları. İronisi ağu acısıyla bulaşık. Dayanılması öylesine zor.

Tam bu yüzden, Bernhard okumak yüzleşme, cesaret işidir. Bu cesareti kendinde bulamayan (kendi yüzüne bakma cesareti diyelim mi buna?) hiç girişmesin onu okumaya.

Onu böyle tepkili, ülkesine ve insanına (aslında tüm yeryüzüne) böylesine hınçlı yapan, nefretle dolduran şey nedir? Buna ‘yerleşik kanı’lar demeyi çok istiyorum. Eblehlik, budalalık, sersemlik, ahmaklık, uydumculuk (konformizm), küçük kenterlik (burjuvalık), çıkarına uydurmacılık (oportünizm), vb. ne derseniz deyin. Benim göstereceğim adres Gustave Flaubert’dir. Onun içindeki duygu Flaubert’in içindeki duyguydu. Bu dünyanın çölleştiren, tüketen sinsi radyoaktif sızıntısına, bu sızıntıyı taşıyan insanlık durumuna duyulan nefrettir. Doğru bir nefrettir.

Bu çocuk savaşın içinden gelmiyor mu? Bernhard 1931’de doğdu.

Bir ikinci nokta, dili ayıklayıp kendine ingirgemede insanüstü direnişidir Thomas Bernhard’ın. O dili (Kafka gibi, belki musil gibi) kurutur. Kendinden başka şeymişliğini temizler, dili kendine yöneltir. Akrep kendini sokar. Mantıksal olguculuğun (pozitivizm) etkisi mi (Wittgenstein). Bana kalırsa daha derin bir şey. Savrulan dilin savrulan zaman, tarih, savaş olduğunu düşünmesi ve buna önlem arayışına girmesi boyuna olabilir mi? Hele dil kendisi olsun bakalım. Sözcük göndermesine sözcüklüğüne (kendisine) yapsın bakalım. Sözcük ne taşıyor, hele bunu anlayalım bir.

O zaman vakanüvistik, resmi bir aktarım (izlenim aslında) bu duruşu yansıtabilir. Bir gazete, haber dili kipinde yazmak. Böylece metni kendisinde korumak, metin olarak kurmak, yükseltmek…

Üçüncü bir gözlemimse şu. Bu küçük öykücüklerin semantik katmanla ilgili olarak, vurgu alanlarının (geometrik nokta) sürprizli, beklenmedik değişkenliği. Anlatının akışının gerektirdiği değil, gerektirmediği, hem de hiç gerektirmediği, ilgisiz bir yerdedir vurgu. Bununla Bernhard’ın neleri amaçladığı uzun uzun irdelenebilir. O çünkü gövdeyi, bu sapıtmayla (sapkınlık) görünür kılabilir. Yani dili yazısal anıtsallığı (monument) içinde ortaya koyar. Okuru beklentililiğini tartışmaya davet etmez, zorlar. Direnişinin doğasının gereğini yerine getirmiş olur,vb.

Bunlar direniş, aykırılık, göze alınmış yalnızlık metinleridir. Susmanın, bakışı kaydırmanın, usdışına yorulmazca işaretin metinleri… Dünya usdışının elinde ussallaştırılmaktadır. Yaşamın (dirimbilimsel anlamda) kendine özgü mantığında kıyıcı, yok edici bir şey var ve sürekli çalışmaktadır. Dil tersinmeleri, şaşırtıcı döngüleri, kendine ısrarlı göndermeleriyle bu kıyımı göstermekten geri durmasın. Durmamalı. Yapılacak başka da bir şey yok. Kurtuluş, düş, gelecek yok. Bunların olmadığı yerde ne yalvacına, ne de bir Tanrıya da yer yoktur.

Waldhaus Oteli

Havadan yana şansımız olmadı, her açıdan iğrenç konuklar vardı masamızda. Nietzsche’den bile tiksindirdiler bizi. Otomobilleriyle kaza geçirip öldüklerinde ve Sils Kilisesi’nde tabuta konduklarında bile onlardan nefret ediyorduk.” (30)

Posta

Annemiz öldükten yıllar sonra da posta ona gelen mektupları getirmişti. Posta onun ölümünü görmezlikten gelmişti.” (41)

Neden [Bir Değini] (1975)

Thomas Bernhard dehşeti anılarıyla sürüyor. Anılarının çocukluk dönemini (savaş yıllarına denk gelir) ağulu yemle ağulama peşinde yazar, anılarıyla da kendini ağulamakta, ölüme hazırlamaktadır. Hesaplaşacak bir şey yok çünkü, tiksinti duyulmayacak o zaman da bir şey yoktu, şimdi de (onun şimdisi, bizimkinden farklı mı?)

Titiz, seçik, vurgulu, bir daha yinelenmeli, doğrudanlığı yakalayacak kerte duru, som, çakan, okurun anlayışına çakan, dizgeli, inatçı, sporcu yorulmazlığı, dayanıklılığı, gücüyle boks eldivenli dille, Wittgenstein taktikleriyle çakan, aynı duyarlı yere, şakak, göz, indiren bir daha, ta ki, içimiz kinlenene, tepeden tırnağa nefret dolana ve artık kusana değin yediğimiz yumruklardan, sözcük yağmurundan, darbelerinden içimizdeki her şeyi kusana değin bu metinle ben nakavt oldum ve hakemin geriye doğru sayımı kulaklarımda çınlıyor.

Kesintisiz bir yaralanma hali olarak kendi bitkinlik halini asla bir anlık bir uykuya bile dönüştüremeyen” (11) öfkeyle hep dolu olmuş ve kalmış Thomas Bernhard, yurttaki öğrencilik yıllarında da ve daha sonra da, ömrü içinde “intihar için gerekli gücü ve kararlılığı ve karakter sağlamlığını asla gösterememiş” (14) kendi kendine de kahretmiştir. Çünkü ona göre “intihar ve intihar düşüncesi her zaman için en bilimsel konudur fakat bu, yalantoplumu için anlaşılmaz bir şeydir” (15) Yalantoplumu, onun ağzından öylesine dökülecek bir sözcük değil ve bunu bildiğim için bir ürperti dolanıyor içimde. Daha o yaşta (13-14) bu tiksintiyi, nefreti taşımak için tanıklık ettiği, içerden yaşadığı şey ne olabilirdi? “Fanny von Lehnert Caddesi’ndeki olay yaşantı olarak belirleyici, benim için tüm yaşamımı yaralayan bir olay olmuştu. Bu caddenin adı bugün de Fanny von Lehnert Caddesi’dir ve kooperatif yeniden inşa edilmiş aynı yerde duruyor, fakat orada oturan (veya) çalışan kimselere o zamanlar Fanny von Lehnert Caddesi’nde görmüş olduklarım üzerine bir şeyler sorduğumda, bugün kimse bir şey bilmiyor, zaman, şahitlerini hep unutanlara dönüştürüyor. O dönemde insanlar sürekli bir korku hali içinde bulunuyorlardı, ve Amerikan uçakları hemen hemen aralıksız bir biçimde…” (27) Piyano dersi almaya gittiği hocasının ertesi günü artık olmadığını ve yaşadığı evin de artık olmadığını yaşayan biridir o. Faşizmin (Grünkranz) gündelik ayak sesi ve dehşetinden gelinen, sevinç duyulması da beklenen yer, Salzburg’un tepesine Amerikan uçaklarından yağmur gibi yağan bombalarla bir kez daha yağmalanıyor.

Kent, bu ve benzeri birçok olayı öyle geçiştirir. Tümüne, ölümü pahasına açıklaması hazırdır. Avusturya böyledir, Salzburg böyledir ve kentte yaşayanlar: “Bu şehrin sâkinleri iliklerine kadar soğukturlar, kötülük onların günlük gıdasıdır ve alçakca hesapçılık onların özel belirtisidir, korkuları ve yüzlerce ümitsizliği içinde, böylesi insanlardan tam bir anlayışsızlıktan başka bir şey bulamayacağını anlamıştı ve bu yüzden onları asla…” (40) Bernhard bu nefretin kaynağını gizli tutar, özellikle gizler. Biz, okurken bu nefreti ussallaştırma çabaları içerisine girer, karın ağrılarından kıvranmaya başlarız bir süre sonra. Biz, anlamaya çalışırız. İşte ergenlik, işte savaşa tanıklık falan deriz.

Thomas Bernhard böyle düşünmez. Asla düşünmez ve buna, böyöle düşünmemize de izin vermez. Kendi açıklamaz. Nefret ediyordur, bu nefretini bize de okutuyordur. Onun nefretini okurken kendimizi bulur, şaşar kalırız. Ama ürker, fena halde korkarız da. Çünkü bu nefrete bir neden yamayamayız, bir açıklama bulamayız. Biz, hani dünyanın en sefil, en korkunç, dehşet verici cinayetlerini bile bir biçimde anlıyacak ‘aklı selim’ yolunu bulanlar. Kadının burnunu sürtenler, çocukların yaşamlarını karartan, Nagazaki’nin, Hiroşima’nın tepesine bomba yağdırabilen melekler, kendimizden söz ediyorum. Aschenberger (Uwe Timm, Kırmızı, 2008) Berlin Zafer Sütunu tepesindeki meleği uçurmak istiyordu. Biz, melekleriz. Melekleriz çünkü üçüncü kanat düşü görmeye hiç gerek duymayanlarız Sevgili Anna (Ahmatova), elimizde kılıçla uçuracağımız kafaların tepesinde gururumuz, haklılığımız, adaletimiz, hümanizmamızla, bilgimiz, aydınlığımızla dikilmiş bekleyenleriz. Elimizdeki büyük kitap bütün bunları ‘hâle yola’ koyuyor, açıklıyor, bu yüzden ona kutsal kitap diyoruz ya.

Thomas Bernhard bu nedenle bir bozguncudur, çünkü onu anlayamıyoruz. Onun kinini avuçlayamıyor, nefretini yatıştıramıyor, ceplerimiz nükleer bombalarla dolu olmasına karşın tir tir titriyoruz karşısında onun. Onun bir nedeni yok, o çıplak geliyor, özellikle, kasıtla böyle geliyor, nedenleri(ni) kıra kıra, ziyaretimin herhangi bir nedeni yok, yazmamın da, diye diye, böyle gelmeseydi de olabileceğini imâ ederek, gelmesinin gelmemesinden aslında bir ayrımı olmadığını yazmakla (söylemekle) yetinerek, bizi açığa çekerek, bizi kıvrandırarak anlaşılamamaktan, bizi kara ışığına tutarak, karartarak, ne yaptığını apaçık gösterecek kerte titiz, yanlış anlaşılmaya karşı duyarlı, ne anlaşılacaksa o, demede ısrarlı, ama kaçılabilecek bütün sokakları barikatlayarak, bütün delikleri tıkaçlayıp bütün kurtuluş reçetelerini liğme liğme parçalayıp savurarak havaya, yazdıkça ufaltarak, yıkarak, yoklaştırarak, hiçin hiçine toslatarak pembe, nazlı, konforlu kıçlarımızı ve yüzlerimizi, geliyor, geçiyor ve ezerek, yaşam oyunumuzun iğrenç, ikiyüzlü tüm belirtilerini.

Kitabın (anılarının) başına Bernhard, Salzburger Nachrichten gazetesinin 6 Mayıs 1975 tarihli sayısından bir haber koymuş: Salzburg eyaletinde her yıl ikibin insan, yaşamlarına kendi elleriyle bir son vermeyi deniyorlar, bu intihar girişimlerinin onda biri ölümle sonuçlanıyor. Böylelikle Macaristan ve İsveç’le birlikte en yüksek intihar oranına sahip bulunan Avusturya’da, Salzburg eyaleti Avusturya rekorunu elinde tutuyor.” (5)

Grünkranz (faşist yurt yöneticisi), yerini savaş bittikten sonra Onkel Franz’a bırakır (Birinci cildin ikinci bölümü başlar). Görünürde değişen hemen hiçbir şey de yoktur. Ama bölüm öyle açılır ki: “Üretiliriz ama eğitilmeyiz, üreticilerimiz bizi ürettikten sonra tam bir kalınkafalılıkla davranırlar bize karşı, tam bir insan yıkıcı çaresizlikle, ve hakkında hiçbir şey bilmedikleri yeni bir insandaki her şeyi daha ilk üç yaşam yılında harap ederler(…) Böylece yurtta ve Salzburg’un öngörülü tanımlanışıyla Alman Roması’nda, ilkin Adolf Hitler adına ölesiye ve gün be gün ölümüne eğitilmiştik ve ardından savaştan sonra İsa Mesih adına; ve Nasyonal Sosyalizm tüm bir genç insanlar üzerinde şimdi Katolikliğin yaptığı aynı tahrip edici etkiyi yapmıştı.” 59/73)

Burada eşelemede Bernhard’ın gözükaralığı ve tüm kutsala saldırısı dikkate değer. Doğru ile gerçeği ikinci ciltte ayrıştıracak olan Bernhard, anne babayı çocuk cinayetlerinden bağışık tutmaz, tersine oradan (kaynağından) başlar suçu çözümlemeye. Anne babalardan bir kent çıkar ortaya. Bütün bunlar acı verir. Acı verir, çünkü “Montaigne, bakışımızın erişebildiği her şeyin bizimle ilgilendiği ve bizi ilgilendirdiği bir yerde konaklamak zorunda olmanın acı verici olduğunu” (83) yazmıştır çok önce. “Bazen aklımdan, yaşam öykümü ele vermemek geçiyor. Fakat bu kamusal açıklama beni bir kez adım attığım yolda yürümeye devam etmekle yükümlü kılıyor, Montaigne gibi. Kendimi tanıtmak için yanıp tutuşuyorum, kaç kişiye olduğu bence önemli değil, yeter ki doğru tanınayım; veya daha doğru bir deyişle, hırslı değilim, fakat dünyada en çok beni yalnızca ismimden tanıyanların beni doğru tanımamalarından korkuyorum, Montaigne gibi.” (89) Yazısından utanan (belki yalnızca yazmaktan utanan) Thomas Bernhard, bir tek bu nedenle, yazdığı için özür diler gibidir. O da bunun nedenini bulamamış, Montaigne’yi tanık tutmuştur. O bir direnç (inat) devrimcisidir. Montaigne de belki öyleydi: “Kendi üzerimde, başka her şeyden daha fazla çalışıyorum, bu benim metafiziğim, bu benim fiziğimdir, ele aldığım malzemenin efendisi bizzat benim ve hiç kimseye verilecek hesabım yok, Montaigne gibi.” (96)

Bu da gösteriyor ki Berenhard’ın birinci kaynağı L. Wittgenstein ise, ikinci ve daha derin kaynağı Montaigne’dir.

Kendini (ergenlik yıllarını) sakatlanmış, sakatlarla dayanışarak ayakta kalmaya çalışan biri olarak çizer anılarının bu ilk kitabında. Bu büyük sürgünden bakalım geriye kalan tortu ne olacak. Biz şimdi buradan, bunun yazı, yazmak olduğunu biliyoruz. Ama “şimdi onbeş yaşında”dır(104).

Mahzen [Bir Vazgeçiş] (1976)

Ağu (zehir) ekimi sürüyor Bernhard’ın. ‘Karşıt yönde’ o kısa yolculuğunu 13-16 yaşları arası, anlatıyor bu bölümünde anılarının. Ağu eken ağu biçmeyi göze almıştır, almış olmalı. Bernhard gibi. Montaigne’nin sözü, yazı boyunca eşlik ediyor ona: “Her şey, gelişigüzel ve sürekli bir devinimdir, yönlendirmesiz ve hedefsiz…”.

Yararlı olma’nın etik aydınlatışıyla Salzburg’un dünyanın, Avusturya’nın, kentin unuttuğu Scherzhauserfeld Mahallesi’ne sığınmaz, kaçar aslında yazar. O bir huzurbozucudur, ömrü boyunca da öyle olmuştur. Annesi bile onu böyle yorumlamıştır. Öyle de kalacaktır yaşadıkca. “Daime rahatsız ettim, daima tedirgin ettim. Yazdığım her şey, yaptığım her şey rahatsız edici ve tedirgin edicidir… Ben rahat bırakan bir insan değilim ve böyle bir kişilik olmak istemem.” (25) Sözü kendine, kendi yazısına getirmekten çekinmez, çünkü açık amacı rahatsız etmektir: “Aktarılan her şey yalnızca sahteliktir ve sahteleştirmedir yani daima sahtelikler ve sahteleştirmeler aktarılmıştır.” (26) Kendisi de bu anlamda bir aktarandır, sahte şeyleri aktaran bir sahtekâr… Bu nedenle: “Doğruyu aktarmak ve de göstermek olanaklı olmadığından, doğruyu yazmak ve betimlemek istemekle ve de doğruyu söylemek istemekle yetindik, doğrunun asla söylenemeyeceğini bilsek bile. Bildiğimiz doğru mantıken yalandır ve bu doğrudan asla kaçınamayız. Burada betimlenen doğrudur ve yine de doğru olamayacağı için, doğru değildir.” (27)

Yaşamda en çok bağlı olduğu insan, büyükbabası da suçludur, ama insan yalnız kalarak da yaşayamaz, “yalnız kalarak ve uzak durarak mahvolur, mahvolmak zorundadır, ölümcül çevre olarak toplum, söylediğim şeyi onaylar. Mahvolmak istemiyorsam benim için her şey demek olan insandan ayrılmalıydım, yani herkesten ayrılmalıydım, ve herkesten bir anda ayrıldım, bunun sonuçlarının bilincinde değildim, ayrılık gerçekleştirilmeyi bekliyordu.” (44) Suç lise eğitimi, genel olarak eğitim, eğitim beklentisidir. Karşıt yönün çekiciliği tüam buradadır, okul gömlek gibi çıkarılmış, orada, dışarıda bırakılmıştır. Sanki çıkarılan şey, bir sistem, bir karabasandır. “…Tüm bunlar [Scherzhauserfeld’dekiler] hümanist lisedeki aşırılık kadar katı ve sapkın değildi.” (48)

Bu noktada, yani bu hesaplaşmadan sonra artık Scherzhauserfeld oturanlarına bir göz atabilir Bernhard. Onların cumartesilerine, pazarlarına… Cehennem burayı da unutmuş değildir, çok iyi bilmektedir bunu: “İnsan özgürlüğü sevmez, gerisi yalan, özgürlükle ne yapacağını bilemez, özgür kalır kalmaz elbise ve çamaşır komodinlerini açmaya, eski kağıtları toparlamaya başlar, eski fotoğrafları, belgeleri, mektupları arar, bahçeye gider, toprağı beller ya da herhangi bir yönde tamamen anlamsızca yürür, hava nasıl olursa olsun, ve bunun adına da gezinti der. Ve nerde çocuklar varsa, zamanın ünlü öldürülüşü ile görevlendirilir ve hırçınlaştırılır ve dövülür ve tokatlanırlar, böylelikle gerçekte kurtuluş olan kargaşayı üretirler.” (55)

Ama zaten köyler ve büyük metropoller (Londra gibi) yerler dışında “Avrupa’da artık yalnızca yapay insanlar var, okullarda yapay insanlar haline getirilmiş insanlar, görüyoruz ki Avrupa’da hangi insan olursa olsun, karşımızda yapma bir insan vardır, itici bir yapma insan endüstrisi, milyonları, kimbilir ne kısa sürede milyarları bularak, devasa, durmaksızın ve acımasızca insan yiyen okul sistemi tarafından devindirilen tek bir itici kuklacılık uğulduyor kulaklarımızda, eğer hâlâ işitebiliyorsak, ve tek bir doğal insan yok.” (75)

Yeni bir aşkınlık uç vermiştir aslında. Koptuğu, kopmak isteği müziğe (piyano dersleri) istekle, gönüllü (şan dersleri) dönmüş, büyükbabasını reddetmişken onamıştır. Bu da anlatılabilir bir hesaplaşmadır. Tepkisi onama, uymadır bu kez. “İnsan ilk andan başlayarak tanımadığı yaşamdan kaçıyor –onu tanımadığı ölümde tanıdığı için kaçıyor. Hepimiz yaşam boyunca ve hep aynı yöne kaçıyoruz.” (96) Demek gerçekte söz konusu olan, nedensiz bir savrulmadır ve dil bir doğal tutunma yeri, noktasıdır hepi topu.

Öyleyse neden yazıyoruz?

Bugün benim özel belirtim kayıtsızlıktır ve bu bir zamanlar olmuş ve olacak olan her şeyin eşdeğer oluşunun bilincidir.Yüksek, daha yüksek, en yüksek değerler yoktur, her şey bunu ortaya koydu. İnsanlar nasılsa öyledirler, ve değiştirilemezler, tıpkı insanları oluşturmuş olan, oluşturan ve oluşturacak olan koşullar gibi. Doğa değer farklılıkları tanımaz. Her yeni günde, onlar hep yeniden, tüm zayıflıkları ve bedensel ve ruhsal kirlilikleriyle insanlardır. Birinin hava basınçlı matkabıyla mı yoksa yazı makinasının başında mı umutsuzluğa düştüğü fark etmez. Bu kadar açık olan bir şeyi yalnızca kuramlar bozarlar, felsefelerin ve bilimlerin hepsi birden, yararsız bilgileriyle berraklığa engel olurlar. Üç aşağı beş yukarı her şey geçti bitti, daha ne olacaksa, şaşırtmaz, çünkü tüm olasılıklar düşünülmüştür. Bu denli çok yanlış yapmış ve rahatsız etmiş ve bozmuş ve yıkımış ve yok etmiş olan ve kendi kendine eziyet etmiş ve düşünüp taşınmış olan ve kendini sık sık tüketmiş olan, yarı yarıya öldürmüş olan ve yanılmış olan ve utanmış ve yeniden utanmamış olan, gelecekte yanılacak ve birçok yanlış yapacak ve kendi kendine eziyet edecek ve düşünüp taşınacak ve kendini tüketecek ve yarı yarıya öldürecek ve tüm bunları sürdürecektir, sonuna dek. Fakat eninde sonunda hepsi aynı. Kartlar azar azar ortaya konulacaktır. Fikir, varoluşun, kendininkinin ve başkalarınınınkinin, izini bulmaktı, kendimizi, her insanda buluruz, kim olursa olsun fark etmez, ve varolduğumuz sürece bu insanların her birine, mâhkumuzdur. Biz tüm bu varoluşlar ve varolanlardan oluşuyoruz ve kendimizi arıyoruz ve bununla bu denli yoğun ilgilendiğimiz için kendimizi bulmuyoruz. Dürüstlük ve açıklık düşledik, fakat tüm bunlar düşlerde kaldı. Sık sık vazgeçtik ve yeniden başladık, ve daha çok vazgeçeceğiz ve yeniden başlayacağız. Fakat bunların hepsi aynı. Scherzhauserfeld Mahallesi, hava basınçlı çekiçli adam, bana her şeyin aynı olduğu deyimini kazandırdı. Her şeyin aynı olması doğanın özüdür. Eyvallah ve her şey aynı, onun sözcüklerini hep yeniden duyuyorum, onunkiler benimkiler olmasına ve kendime sık sık eyvallah ve her şey aynı dememe karşın, onun sözcükleri. Fakat o sözcük tam da bu anda söylenmeliydi. Onu unutmuştum bile. Bir yaşama, üstelik ömür boyu mâhkum edildik, işlemediğimiz ya da bizden sonra başkaları için hâlâ işlediğimiz bir ya da birçok suç yüzünden, kim bilir? Kendimizi biz çağırmadık, birdenbire ortaya çıktık ve daha o anda sorumlu kılındık. Dayanıklılık kazandık, artık hiçbir şey sırtımızı yere getiremez, artık yaşama bağlanmıyoruz, fakat bunu dememiştim. Ara sıra hepimiz başlarımızı kaldırıyoruz ve doğruyu ya da görünür doğruyu söylemek zorunda olduğumuza inanıyoruz ve sonra başımızı tekrar içeri çekiyoruz. Hepsi bu.” (102)

İkinci kitap bu sözlerle sona eriyor. Başka şey eklemeye, söylemeye gerek var mı?

 




Immanuel Kant (1978)
Soluk: Bir Karar (1978)
Ödüllerim (2009)

Zamansızlıktan ve yorgunluktan (bitkin sayılırım, aslında Bernhard’ca söylersem; bitik) aynı dönemlerin ürünü üç kitaba kısa ve topluca bir göz atmakla yetineceğim. Çünkü, bunun kendimle ilgili nedenlerin dışında, anlaşılabilir bir nedeni daha var ve bu, büyük Avusturyalı’nın da poetikasının kökünü oluştursa gerek: yinele(n)me. O, dille raptiyeleme projesinin yorulmaz, direngen tutamak arayışçısı (Ah, Sevim Burak!) gizli bir Avusturya ırasını (karakter) da taşımış olmalı (Bu yargı ona ters gelmezdi, biliyorum). O, sözcük avcılığı değil, yeni sözcüklerin bulgusu (keşif) değil, sözü her ne ise o oluşu içinde (ya da her ne değilse) saptama, derleme çabası içindeydi. Şimdi, burada olan şey bedenler, duruşlar, deviniler değil, sözler, anlatılardı. Yaşam kopup gitmiş sözlerden oluşurdu. Söz alıp başını gitmiş, varlığı peşinden sürüklemişti. Öyleyse ne mene şeydi bu söz. Yazar (cerrah) söz-beden üzerinde otopsi çalışması yapmaktadır. Sözü deşmekte, sözün öyküsünü lif lif kesip ayırmakta, bağırsaklardan yükselen pis kokuları eksiksiz önümüze koymaktadır.

Bu nedenle daha önce Thomas Bernhard hakkında yazdıklarımı, tıpkı onun gibi, yinelemekten daha çoğunu yapamam. Şunu çok iyi anladım. O bir şeyi söylemenin derdinde, peşindeydi. Ulu bir amaç onu kendine çektiğinden, kendini sözü dinlenir bir önder bulduğundan falan değil. Tersine. Onun derdi araya girmek, kendine yer açmaktı. Diyeceksiniz ki, herkesin de derdi bu değil mi? Görünüşte öyle. Ama onun kendine açtığı yer ve bu girişimi (proje) huzursuz ediyor. Tüm diziyi, tüm bağlantıları, tüm devreleri yakıyor ve bunu kasıtla, bile isteye, özenle yapıyor (evet özenle yapıyor ve bu özen onu yazar yapıyor, dile böyle yakalaşıyor olması), yalnız (şu anda onun dilinin parodisi içerisindeyim) bunu kasıtla, bile isteye, özenle yapmakla kalmıyor, kendini iflah olmaz bir yıkıcı, gerekçesiz bir bozguncu, bir yok edici olarak da ileri sürüyor ve daha ötesi, meydan okuyor bizim alışkanlıklarımıza, klişelerimize, günlük söyleme biçimlerimize, evet hepsine, hani şu sahtelikten, içsizlikten ayakta zor duran, eğile büküle, dolanıp büklümlene özünden kopup savrulan, hani şu aldatan ve aldatmayı da marifet sayan pişkin yağmacılığımıza, hırsızlığımıza; ve hani dönüp dönüp de bakılması gereken o delik var ya, o ölümcül, o dehşetle tıka basa dolu, o pislikle yavanlıkla budalalıkla (Flaubert) sırıtan o bize ait gerçek, o kara, uğursuz delik, ona, onun kuyusuna, dibine bizi bakmaya, bir daha bakmaya ve arkasından bir daha bakmaya zorluyor.

Usumuza hemence ne getirmiş oluyor, neyi anımsatmış oluyor?

Diyelim ki Dogmayı (Lars von Trier, Üçleme), diyelim ki Musil’i (Niteliksiz Adam), sonra…hemşerisi Haneke’yi (Ak Kurdele, 2009), Thomas Glavinic (Kameralı Katil, 2003) ve ötekileri…

Düzeni bozmaktan, bozgunculuktan, kundakçılıktan başka bir gerekçemiz, dayanağımız yok. Üstelik bunlar için de yok. Öyleyse neden yazmak, sorusunun yanıtı en zor olanı… İşte Thomas Bernhard’ın tüm yazdıklarında ortaya belirgin bir biçimde bu soru çıkar ve o, neden yazdığını açıklamaya çalışır. Sanırım yaptığı işler arasında en az neden bulabildiği şey, yazmak olsa gerek.

Beni etkileyen şey de saltık öfkesinin bileyli, keskin saydamlığı, ışıltısı ve gücü. Bu denli nefretle bir onur ayakta kalabilir, demeyeceğim. Neyin ayakta kalması gerektiği bir başka tartışma konusu. Daha çok nefretin kendisi onurlu bir başlangıç noktası olabilirmiş gibi. Bu yaklaşım bana da oldukça yakın geliyor. Benim de elimde son yıllarda, öfkeden daha değerli bir araç yokmuş, hiç olmayacakmış gibi geliyor. Ya bu aptallığa, budalalığa, ahmaklığa, bu ezici makinaya boyun eğeceğim ya da öfkemin için yanıp kavrulacağım. En azından katılmamış, bir şeyi seçmemiş olacağım. Yalnızca bu gerekçe bile yeter. Sanırım, Thomas Bernhard’ın neden(sizliğ)i de budur, bu kadarcıktır.

Sayın Bakan, sayın konuklar,

Övülecek bir şey yok, lanetlenecek bir şey yok, yakınılacak bir şey yok, ama bir çok şey gülünç, ölüm düşünelecek olursa her şey gülünç.

(...)Çağlar ebleh, içimizdeki şeytanlık sürekli bir vatansı zindan, orada ahmaklık ve kayıtsızlık unsurları günlük dışkılamaya dönüşmüş. Devlet sürekli başarısızlığa, böylesi bir halksa sürekli alçaklığa ve bunaklığa mâhkum. Yaşam filozofların sırtlarını dayadıkları ve sonunda her şeyin delirmek zorunda kaldığı bir umutsuzluk.

Biz Avusturyalıyız, duygusuzuz; yaşamda hain bir ilgisizlik olarak bir yaşamız biz, gelecek olarak, kendini beğenmişliğin doğasının işleyişi içindeyiz.

Anlatılacak bir şeyimiz yok, acınacak oluşumuz dışında, felsefi-ekonomik-mekanik tekdüzeliğe kapılmışız.

(…) Bir travma halkıyız, korkuyoruz, korkmaya hakkımız var, geride, belirsiz olsa da,korku devlerini artık görmekteyiz.” (Ödüllerim, 76)

Gerçekte yazması için bir nedeni yoktu. Öte yandan Don’la gelen (1963) ödüller yağmuruna karşı çıkmadı. Benimsemekle benimsememek arasında kıl payı bir ayrım vardı: para. Yani işine yarayacak şu dolaşım aracı. Ödül törenini terk eden Avusturyalı bakan, jüriler, kurumlar, beklentiler, vb. birer hiçti, bir çocuğun savaş içindeki dehşetinin bedeli olmaya yetmezlerdi, onun gözünde asla da yetmedi.

Yaşamım boyunca beni/canbazlık yöntemi ilgilendirmiştir/yaşamım boyunca/canbazlık zayıflığı altında acı çekiyorum biliyor musunuz/Yok olmuş insanlar/Canbazlar/Komedi yazarları/Karanlık tamamen çökmeden önce/insanlar için ceza olarak birkaç aydınlatmalar/Büyülenmeler/Düşünce yürütmeler/Benim yöntemim genel yöntem biliyor musunuz.” (İmmanuel Kant, 93)

Kant düzen bozucuydu, (“Sayın baylar sağlık bir kendini beğenmişliktir/Sağlık bir ahlaksızlıktır/İntegral cehennemin kendisidir” , Immanuel Kant, 94) şürekâsı ise uyumlama mekanizmaları. Kant’ı en iyi anlayan ya da diyelim ki Kant’ın en iyi anladığı varlık ise Friedrich’ti. Friedrich ise bir papağandır.

Kusursuz bir biçimde yineliyordu sözü. Sözün taklidini özün taklidinden ayıran sınır da işte böylesine belirsizdi. Kant Kant mıydı bakalım? Filozofu deliden ayıran sınırı kim çekti, nereden ve ne zaman? Böyle bir dünyaya bir Tanrı yaraşırdı ve o da ancak Friedrich olabilirdi; en iyi yankılayan, yansılayan şey…

Pascal ve Montaigne esinli, olasılıkla Wittgenstein esinli (arkadaşıydı) Bernhard anılarının üçüncü cildine (Soluk: Bir Karar, 1978) bir Blaise Pascal alıntısıyla başlıyor. Ben de almadan edemiyorum buraya:

İnsanlar ölümü, yoksulluğu ve bilisizliği aşmakta yetersiz kaldıklarından, bunları düşünmemekte uzlaşmaya varmışlardır.”

Bernhard tersini yapıyor (Nedenini açıklamak zor). O ölümü özellikle anımsamaya çalışıyor ve ona tepki gösteriyor. Tepkisi karar vermek. Hayır, ölmeyeceğim. Oysa kendisinin de apaçık belirttiği üzere, bu gençlik yıllarına gelinceye değin ölümü arzulaması için çok nedeni olmuştur.

Kendisi kitabın bir yerinde şöyle diyor: “Burada, eğer okuyucu isterse, kolaylıkla bir bütünü oluşturacak olan parçacıklar yer alıyor. Daha fazlası değil. Çocukluğum ve gençliğimden parçalar, daha fazlası değil.” (Soluk: Bir Karar, 60)

Ölümcül sayrıların (hasta) atıldığı bir hastaneye, üstelik en sevdiği (tek mi?) insan olan büyükbabasıyla eşzamanlı yatırılan ve yatarken büyükbabasını da yitiren (kendisi çıktıktan sonra öğrenir) yazarımız, düzenin sayrıya bakışını ve sağaltım (iyileştirme) yöntemlerini cepheden kıyasıya eleştiriyor. Hayır, aslında eleştirmiyor, yadsıyor, suçluyor da. Tüm sağlık dizgesi, eline düşmüş sayrıyı öldürmek için vardır ve çalışır. İşte buna karşı direnmek, ölüme karşı direnmek, yaşamak gerekir.

İlk bakışta çekici ama gerçekle ilgisizmiş gibi görünüyor bize. Ama bunu söyleyebilmek için en azından Thomas Bernhard’ın yaşamın kıyılarında (uçurumun desem daha doğru olacak) gezinen deneyimini içselleştirebilmek gerekir. O bir toplumsal çöküşten (savaş) çıkmış genç bir çocukluktan yara bere içerisinde, düşe kalka geliyor. Tesellisiz, gerekçesizdir. Yaşama için neden araştırmaları sürerken yeni bir yıkım (sayrılık) gelir bulur bu genç adamı. Ölüme bırakılır. Ölecek damgası yer. Atılır.

Hiç kimsenin öfkesini onunkisi denli anlamadım. Sahici bir öfkeye en yakın öfke olarak, en sağlıklı (çünkü yıkıcı, yerle bir edici) öfke olarak Bernhard’ınkini tanıdım. İçinde yaşamı boyu bu öfkeyi çoğu kez gizli gezdiren, bu öfkeyle kızışıp dalanan, içinde hep kavgalı ben onun içinde yatan şeyi kavradım. Umut değil, gelecek değil, iyi, daha güzel değil, ama tesellisiz, ama yıkımların cümbüşlü alevleriyle ısınmış, tiksintisiyle kavrulmuş, bitikliğinden haz duymamış, bunu bile, evet, kendi düşmüş(lük) zevkini bile yadsımış, açıklamanın her türüyle yekten alay etmiş, umarsızlığımıza, beyinsizliğimize, sünepeliğimize, korkaklığımıza işaret etmiş, bunu büyütmüş, bunu bize göstermiş bu adam, sınırın ötesindeki Zerdüşt (Nietzsche) gibi, kendi dipsiz karanlığına cesaretle yolalmış ve bunu aynı cesaretle yazmış…

Bir insan olarak hemen her şeyine karşı çıkacağım Thomas Bernhard benim için gerçek bir insan örneği oluşunu neye borçlu öyleyse?

Soğukluk: Bir Dışlanma (1978)

Bernhard, anılarının bu dördüncü cildinde, Grafenhof’taki hastane deneyimini anlatıyor, sağlık dizgesi üzerinden tüm dizgeleri (sistem) eleştiriyor, kınıyor.

Bizi yine kanın, çürümenin, balgamın içine atan yazar, anlamın hiçle kesiştiği ve tansıksı bir biçimde bilince değebildiği o yeri nasıl da güzel anlatıyor: “Tarihte görülmüş en gereksiz, en anlamsız, en değersiz varlık olarak ben, milyonlarca insanın basbayağı kaçamadığı yerde, neden kuralı bozan bir istisna olup kaçabileceğime inanabilme hakkına sahip olduğumu düşünseydim ki. Kanımca, dosdoğru cehennemde geçen ve ölüme giden yolda yürümem gerekiyordu şimdi. Bununla kendi içimde uizlaşıyordum.” (20)

Kendi korkusuna, sinsiliğine açıktan bakan ve cesaret örneği koyduğunu da asla düşünemeyecek denli durumun ayrımında olan Thomas Bernhard, budalalığımıza (o aşağılık konformizmimize) yine saldırıyor: “Her yerde ve her şeyde geri püskürtülmüştüm, bütün dünya bana karşı bir komplo kurmuş gibiydi, hepimize karşı, savaştan sonra, Radetzky Sokağı’nın küçük burjuvalığının içinde saklanabileceğimize inanan bizlere. Liseden kaçıp kurtuluşum, çıraklığım, müzik öğrenimim, bu itaatsizliğimin göstergelerinin yavaş yavaş deliliğe ve grotesk bir çılgınlığa doğru ilerlediğini görüyordum.” (89)

Ve kendini Ecinniler’de (Dostoyevski) buluyor. Onun kaynaklarından biri daha belirginleşiyor böylelikle.

Anlıyoruz ki son tümcelerini okurken, Thomas Bernhard hiç teslim olmadı.

Biz eğer insansak, o bizim onurumuzdur.


Bir Çocuk (1982)

Thomas Bernhard’ın, bu hakiki yıkıcının anılarının son cildi başa, çocukluğa dönüyor. Yaşamla ilk sınavını veren ve çevresindeki insanların tepkilerini de yarı bilinçle ölçen Avusturyalı yazar, ağusunu saçmaya daha bu beş yaşlarında, çocukluğunda başlamış… Babası yakın aile çevresinde yok sayılan Bernhard, bu son cilde Voltaire’den bir alıntıyla başlıyor: “Hiç kimse bulamadı ve hiç bulamayacak.” Voltaire’in neyi anlatmak istediğini anlamak zor ama yazarın ne bulduğunu artık az çok anlamış bulunuyorum. O yaşamın yitirmeye (eksilmeye) eğilimli olduğunu çok küçük yaşlarda ayrımsamış. Bununla yüzleşmiş, önce direnmiş, sonra bir iç ayaklanmayla, yeni bir konumdan bir daha başlamış. Durumu kabullenmiş, arkasından palazlanıp yeniden saldırmış. Yoksunluk, kıtlık düşüncesidir yaşamını, hatta pragmatizmini, hatta oportünizmini besleyen kaynak. Bunu da yadsımıyor zaten, kendisi söylüyor. Ödülleri ve parayı hiç geri çevirmediğini söylüyor.

Büyükbabası yanında annesi bile ikincil kalan Thomas Bernhard, ilişkilerindeki ilk biçimlenmeyi bu ciltte sergiliyor.

Yaklaşan savaşın ve nazi imparatorluğunun itip kaktığı çocukluğunun sidikli Bernhard’ı, utanç duysun diye annesince balkondan kamulaştırılır. Elaleme, yine yatağına işedi bakın, duyurulur. Zihinsel özürlü çocuklarla yaz kampına gönderildiğinde gittiği uzak yeri yakında bir yer sanacak denli aymazlardır. Bernhard en son onun Tanrıca terk edileceğini de bilmiş, beklemiştir. Ve Tanrıca bırakılmış biri gibi yazmış, bundan yazmıştır sanki.

Tanrı yalnızca onu değil, ailesini, çocukluğunu, Salzburg’luları, Viyanalıları, Avusturyalıları, Avrupalıları da bırakmıştır yüzüstü. Burada kan ağulu, yeşildir.

Thomas Bernhard’ın üzerimize kusması, en son ağu yeşili safrasını üzerimize boşaltması anlaşılabilir bir şeydir. O kusmaktan, bizim üzerimize kusmaktan, yazmaktan daha iyisini yapamazdı. Duchamp’ın pisuvarını sergilemesi gibidir yazması. Kitap önümüzdedir. Herkesin içine ettiği şu kitap, bir yaşam…

Ve müzik. Onu yeterince tezselli etmiş midir?


Dünya Düzelticisi (1979)

Dünya Düzelticisi, Bernhard’dan okuduğum ikinci oyun. Bunların sahnede daha etkili olacaklarını düşünüyorum açıkcası. Çünkü kişilerin küçük, minimalist edimleri ‘ikiyüzlülüğümüzü’ gösterme açısından söze epeyce destek, güç verecektir.

Elbette, dünyanın karşısında bir uygun yer bulamamışlığın huzursuzluğu, kendisiyle birlikte dünyayın da içindeki her şeyle birlikte yerinden oynatacaktır. Şımarıklık, kapris vb. deyip geçiştirirsek Bernhard’la kazanabileceğimiz (!) şeyi baştan yitirebiliriz. Bunun için yazar üzerinde yargı vermeden önce en az iki kez düşünmek zorundayız.

Kendisini üniversiteden kovanların payelendirmesinin öncesinde (ve sırasında) bu yalanla zaman zaman sırnaşma düzeyinde bağdaşık, bazen pimi çekilmiş elbombası, kıyım ve özkıyım eşiklerinde, çoğu kez de uyumsuz, çatışkılı, kendini koruyabilmek için hep saldıran konumunda düzelticimiz, bir tanıtmalıktan (katalog) insanlık tinine ilişkin en geçerli örneği önümüze getirmektedir, Thomas Bernhard yazısı üzerinden. Ama Orhan Pamuk’un da Wittgenstein’ın Yeğeni önsözünde yazdığı gibi (Metis, 1988) Thomas Bernhard mide bulandırmak, bizi kendisinden tiksindirmek için bayalığın da, ödüllere karşı çıkıp da gidip almak, alırken skandala yol açmak türünden örneklerini denemiştir insan-yazar olarak. Kendisinden tiksinmemizden yapmıştır yazarlığını, bize sövmüş, biz okurlarını aşağılamış, böyle böyle hepimizin olmuştur. Sanırım acı çekme (kendimizden tiksinme) eşiğimizi anlamak istemiştir. Acaba gettolar, fırınlar rastlantı mıydı? Savaş onur mu demekti?

Thomas Bernhard’ı okuyan bilir ki, onur sözcüğü insan olan her yerden kazınmalıdır. Ama öncelikle bu sözcüğün tüm çağrışımlarını allayıp pullayıp aslında pisliği (boku) hepimize yediren şu yapmacık, sahte kuleden, sanattan arındırılmalı, kazınmalıdır, hem de kökünden…

Çünkü “Bu birilerinin birini erken/diğerlerini ise daha geç/ölüme attıkları/bir saklambaç oyunudur” (22), çünkü “burası içinden geçmek zorunda olduğumuz/kirli bir dünya sevdiğim” (39), çünkü “Az daha delirecektim/açık pencereler yüzünden/Doğadan nefret ediyorum/temiz havadan nefret ediyorum/dışarıdan içeri gelen her şeyden/nefret ediyorum/Daha önce taşınmalıydık/Korkunç bir bine/bir mozole/pahalı bir mezar/Ve çevremde bir sürü zehirli haşarat/Nereye baksam/Zarar verenlerden başka/bir şey görmüyorum/Doğadan nefret ediyorum/Doğadan her zaman nefret ettim/Yapmacık olan bana daha yakındır/Bu sanat yanlısı biri olduğum/anlamına gelmemelidir/sanattan da nefret ederim/Kulaklarım uğulduyor/Midem bulanıyor/Gözbebeklerim ağrıyor/Dışardan gelen her şeyin beni/nasıl körlettiğini biliyorsun/sana bunu nasıl açıklayabilirim.” (53) ve çünkü: “Bir keresinde Montaigne’e güvendim/çokca/sonra Pascal’a/çokca/sonra Voltaire’e/sonra Schopenhauer’e/bu felsefi duvar kancasına/gevşeyene kadar asılıyoruz/veyaşam boyunca/zorlayarak ona asıldığımızdan/her şeyi yıkıyoruz.” (82)


Wittgenstein’ın Yeğeni: Bir Dostluk (1982)

Orhan Pamuk bu romana (Türkçe’de ilk Bernhard) önsözünü yazarken arkasında en az dört kitabını bırakmıştı. Dikkate değer önsözünde merak ettiğim şey bu yıla değir Bernhard okumaları. Çizdiği Bernhard profili doğruya yakın görünüyor.

İkinci olarak değinmek istediğim şey, Fatih Özgüven’in gerçekten (bu kez Almanca’dan) en iyi Türkçe çevirmenlerinden biri olduğu. Gerçi önceki Bernhard çevirilerinin de Özgüven’inki denli başarılı olduğunu hemen burada belirtmeli, yanılgıya yol açmamalıyım.

Yapıt, Avusturya’da yayınlanışının yedinci yılında Türkçeye kazandırılmış ve çok kısa bir süre sonra ölecek yazarı (12 Şubat 1989). Kendini artık benimsetmiş, ödüllerini almış, dünyalaşmış bir yazardır. Ama daha yazacağı kitapları vardır kalan 7 yılda.

Wittgenstein’ın bu romanı yazdığı dönemlerde yaşamöyküsünü de neredeyse bitirmek üzere olduğunu anımsatmalıyım. Ve sanırım sağlık/sayrılık ve bunlara ilişkin tüm toplumsal dizge cebelleştiği, kendini adadığı neredeyse ana konu bu sıralar. Çünkü Ludwig Wittgenstein’ın yeğeni olan ve Bernhard’a göre deli bir öke (dahi) olan Paul Wittgenstein’ın varlığı dışında yaşamöyküsünün birkaç cildi de aynı izlek üzerinde yoğunlaşıyordu. Bunu böyle söylememin nedeni ise, yineleme. Orhan Pamuk da önsözünde işaret ediyor buna (haklı olarak).

Ben bu romanla (anlatı mı demeli?) ilgili olarak yalnızca bu kavram üzerinde durmak, bir iki şey söylemekle yetineceğim.

Yineleme gevezelikle karıştırılmamalı. Gevezelik, varlığın dışarıdan gerekçelendirilmesidir (öteki üzerinden). Ötekini ele geçirerek, sözünün tutsağı kılarak, onu kendine bağlıyarak var kalma, şimdi/buradalaşma durumu. Gevezelik sonuçta özsüzlüğün, anlamsızlığın imparatorluğunun saçma kralı olmaktan başka şey değil. Gevezenin sözü bizde yineleme izlenimi uyandırsa da bunun nedeni bu ‘bitmez tükenmez konuşmayı’ dinlemememizdir. Geveze dinlenmez. Dinlenmeyince de hep aynı şeyi söylediği varsayılır, sanki can sıkıcılığı buradan, bununla ilgiliymiş gibi. Oysa geveze bir şey söylemez ki aynı şeyi yinelesin.

Bernhard yazıya bunu bilerek, bilince çıkartarak geçmiştir, bu ta başından böyledir (Evet).

Yineleme ise bir tür aşırı duyarlılık, takınakla (paranoya) ilgilidir. Derdini anlatamayan, ne yapsa anlatamayacağını sanan insanın dönüp dönüp bir de böyle anlatmasıdır yineleme. Bu anlatanın sonsuz çeşitlemeli bir anlatma yetisine, olanağına sahip olduğu, anlatılanın ise asla anlatılan şeyi tüketemeyeceği, yani anlayamayacağı anlamına gelir. Aslında anlatılan şey tüm varoluşu kurtaracak (önemde) şeydir. Bir tür kilit şifredir. Çözüldüğünde artık anlatmak gerekmeyecek, her şey kendisiyle örtüşecektir. İşte sanırım Ludwig Wittgenstein’ın mantıksal olguculuğunun (pozitivizm) temelini de bu oluşturuyor. Geriye doğru yürüyüp (oysa postyapısalcılar genellikle ileriye doğru yürüyüp gelecek farka vurgu yapmışlardır) tüm sapmaları, anomalileri gideren bir eleme, seyreltme, örtme/örtüştürme işlemi adla diğer kipleri (eylem, nitem, vb.) tekleştirecek, günah silinecektir.

Siz bunu, dediğimi anlamış olamazsınız, anlama çabası içinde olsanız ya da böyle görünseniz de anlamanız olanaksızdır, çünkü en başta ben bunu şimdi böyle söylerken, siz benimle aynı kişi değilsiniz, benim bu’yum sizin şu’yunuza dönüşmüştür bile ve ben bunu şu an, şimdi söylediğime göre siz ya öncesinde, ya sonrasındasınız, der gibidir biçemi Thomas Bernhard’ın… Tıpkılık, olanaksızdır, çünkü sen, ben değildir. Her şeye rağmen değildir. O zaman benim göndermelerim senin ya biraz ötesine, ya berisine düşecektir ama üzerine birebir asla. O zaman ısrar ederiz, anlaşılana, kastettiğimiz şey kastettiğimiz biçimde anlaşılana, biz neyi nasıl anlıyorsak kendi gösterme girişimimizden aynen onun sence öyle anlaşılmasına değin ısrar ederiz. Etmek zorundayız. Gerçek kurtuluş, tansık buradan doğabilir, çıkabilir. Kuşkusuz bu dünyanın gidişine, öyleliğine aykırı bir olanaksızlıktır. Bunu Thomas Bernhard bilmez değil. Ama başka bir şey yapmaktan, yeni sandığımız eski şeyi anlattığımızı sanıp kendimizden başlayarak herkesi aldatmaktan, aldattığımızı sanmaktan daha iyisi, o bir şeyi asallaştırmak, sahicileştirmek, yinelemek, ısraretemek, hatta dayatmak değil mi? Çünkü ısrar ettiğimiz şey, bene yapışmış tansıktır (mucize), az bulunur o şeydir. Genellikle de böyle bir şey yokmuş gibi söze (gevezeliğe) düşeriz (Das Man). Bernhard elindekinin değerini kavramış, bu nedenle de geleceğe dönük olarak, tüm dünyayı karşısına almış bir anarşist gibi, yaşamını karartmış, mutsuzluğu, anlayışsızlıkla karşılanmayı seçmiş biri olarak, acı konuşur ve aynı şeyi bir daha, bir daha söyler. Her söylenişte daha keskin bir acıda yoğunlaşarak, aynı söz, kafalara, bilinçlere, dünyaya kazınacaktır. Doğanın, Tanrının, yaşamın zenginliği, sınırsızlığı yalnızca bir ‘tevatür’dür eskilerin deyişiyle. Bunlar kısır, boş, sığ, derinlikten yoksun kavramlardır, asılları astarları yoktur. Tek bir şey, tek bir söz vardır. Onu alıyor Thomas Bernhard, yapıtı boyunca yineleye yineleye koyuyor önümüze. Anlam yok, tamam ama, hiç değilse aynı sözcükle açılsın ağızlarımız ve olanaksız kurtuluş düşümüz, bu boş düşlem ortak olsun. Ölüm, diyelim ve birlikte, hep birlikte ölelim.

Yoksa müziğin, armoninin dışına düşecek ve kendimizi ötekine karşı haklı görecek, ölümü ötekine bağışlayacağız durmadan. Bunun öbür adı cinayettir.

Bir alıntı yapacağım. Yukarıdaki düşüncemle değil, Bernhard’ın kendisiyle ilgili:

Aslında dünyanın hiçbir yerinde rahat edemeyen, sadece bulundukları yerden başka bir yere doğru giderken, iki yer arasında mutlu olan insanlardanım.” (103) Yine kendine bile acımasız bir tutarlılığın örneği:

Paul’u, şimdi bana öyle geliyor ki, tam gözler önünde öldüğü noktadan başlayarak tanımışım, ve bu notların da kanıtladığı gibi on iki yılı aşkın bir süre adım adım ölümünü izlemişim. Ve onun bu ölümünden de işime yarayanı çekip almışım, onu elimdeki bütün imkanlarla sömürmüşüm. Aslında onun ölümünün on iki yıllık tanığından başka bir şey değilim diye düşünüyorum, bu on iki yıl boyunca bu dost ölümünden kendi yaşamasını sürdürmek için gereken gücün büyük bölümünü çekip alan biri; ayrıca belki beni uzun vadede ayakta tutmazdı ama, hayatımın ya da daha doğrusu varoluşumun herhalde daha katlanılabilir olması için arkadaşımın ölümü gerekiyordu, diye düşünmek de yanlış olmaz.” (115)

Beton (1982)

Anlaşılmayı, anlamayı baştan yadsıyan Thomas Bernhard’a ben katlanabilir miydim acaba yaşam bizi bir araya getirmiş olsaydı. Gerçekten o bir ‘uyumsuz’ mu? Uyumsuz olsa bile, uyumsuzluğunun, sapkınlığının kaynağı, kökü nerelere bağlı? Kendisi, zaman zaman dışavuran kaprislerinden doğabilecek okur yanılsamasını aşabilsek bile, bir açıklama deniyor mu? Sinir bozucu bir biçimde, son dayanak, savunma noktasında tüm açıklama, tüm gerekçeleri havaya uçurmaktan çekinmiyor ve ‘hepinizin canı cehenneme, ben buyum, size açıklama yapacak değilim’ diyebiliyor.

Don ve Evet’den sonra okuyabildiklerim içerisinde, ilk altmış-yetmiş sayfası bir yineleme gibi görünürken, son sayfalarında kendi yazısını aştığını düşündüğüm biraz yeni bir Bernhard bu. Yenilik, onun duruşu, dünyaya bakışında değil, ki onun poetikasının özünü de tam bu oluşturur. Demek, bir değişiklik yok gerçekte. Ama sanki ona yönelebilecek eleştirilere bu son sayfalarda, yazı ustası olduğunca aynı zamanda bir kurgu ustası olduğunu da kanıtlayarak bir yanıt verir. İlk kez, yansızlık dolayımı, şu mide bulandırmaktan öte işe yaramayan tiksinti verici dünyanın karşısında, beklenmedik biçimde gizli bir duyarlıkla tınlar. Anna’nın öyküsü yine umutsuz burukluğuyla aslında hiç unutmadığımız o ‘öykü’ye bağlar bizi.

Kuşkusuz anlatıcı takınaklıdır ve benini dünyayı silme kertelerinde dayatır, abartır. Thomas Bernhard’ın kendisidir. Önce suçu işlemek, canı yakmak, yalanı ortaya atmakla başlar. Sonra kendi açısını bir bir silmeye koyulur. Görür anlarız ki öteki (abla) genellikle haklı ve doğru düşünmektedir ve anlatıcı sonunda bunu teslim eder.

Bu romanın özel bir yeri olmalı onun anlatıları içinde. Çünkü anlatıcı (yazar) kendi yanılgısının, yanılabilirliğinin üzerine basar bu kez parmağını. Eski söylemi ağırlıklı olsa da anlatıcının kendini bile kandırmaz, kaldı ki okur kansın. Umutsuzluk aynı güçle sürse de umutsuzluktaki yanılmazlık inağı (doğma) düşmüştür, kırılmıştır sanki. Sessiz bir özeleştiridir belki de bu anlatı. Birden insanlık katında, bir insanlık dramıyla (Kafkaesk bir dolayım ve kabuklaşma üzerinden kuşkusuz) karşı karşıya geliriz. Bernhard okuru için bunun irkiltici olduğunu burada belirtmeliyim.

Kendi kabuğuna, kitinine kendi elleriyle delikler, yaralar açan, kendini yok eden, öldüren anlatıcı (yazar). Thomas Bernhard’dır yine de. Artık buraya gelmiş, acımasızlığını kendine yöneltmiştir. Artık dünyanın acınası yoksunlukları, sefaleti karşısında deyim yerindeyse kusursuz denebilecek, katı acımasızlığını orasından burasından su almaya bırakır. Artık buradaki solipsizm delik deşiktir, kendi kendini yıkmış, yerle bir etmiştir.

Bernhard Dali’ye benzer mi? Eğer benzeseydi, sanırım ona daha az saygı duyardım. Ama sonuç benzeşiyor ve beni kendine saygı duymaya zorluyor, bunu itiraf etmeliyim. Bedenini sürmek öne. Bunu nasıl yaptığından bağımsız olarak bu edimde etkileyici, büyüleyici, yaratıcı bir yan var. Sanırım cesaretin doruğu böyle bir şeydir. Yanıltma başat olsa da ortada bir beden vardır, şu görkemli ve bir o denli zavallı, acınası şey… Bu diyalektik düğümü (belki bir denemeyle) çözmem (ne demekse) gerek.

Savaştan sonra kendini korumanın, ayakta sağ kalabilmenin Avrupa’da belki de Bernhard’ın nefretinden başka bir yolu yoktu ve her şey nefretinin hedefidir (zaten böyle de olmak zorundaydı). Toplumcu (sosyalist) çözümleri, yapıları kinle aşağılarken kapitalizm ya da onun mantığı da gerçekte paçayı kurtaramaz. Tümüyle birey(sel varoluş) düzleminde olduğumuzu anlarız bir kez daha.

Peki buradan bir değer, bir dikleşme, bir onur çıkmaz mı?

Sanırım Thomas Bernhard, böyle bir şeyin çıkmamasına, kimse tarafından çıkartılamamasına harcadı bence tüm yaşamını. Kimse hakkında yanılmasın diye ısrar etti, yine ve yine aynı şeyi söyledi, dili çok özel bir virtüozite, vurguyla kullandı, bütün anlama, gerekçeleme niyetlerimizi daha en baştan engelledi, kesti.

Ben ona daha ilk yapıtından başlayarak bu girişiminde hak verdim. Kafka için de aynı şey geçerli. O ölümcül korkunun, korku duygusunun içine tek başına bıraktı kendini, yani kendi kendini terk edebildi.

Ve bu etkileyici anlatı biterken, kendi üzerine acıyla, bir akrep gibi kıvrılır, anlatıcı tam bu noktada hiç beklenmedik bir biçimde yazar değildir (ben değildir), Rudolf’tur, bu anlatılmış bir şeydir: “…çünkü mezarlıktan çağırmak olanaksızdı ve hemen otele döndüm. Odamın perdelerini kapattım, diye yazıyor Rudolf, bir yığın uyku hapı aldım ve ancak yirmi altı saat sonra büyük bir korkuyla uyandım’. (98) Anlatı, bulantı burada bir kabarmış, safra acı, yeşil ve koyu, yükselmiş…


Bitik Adam (1983)

Birçoğu elli ikisinde, ama çoğunlukla ellibirinde. Ellibirlerindeyken kendilerini öldürmeleri ya da ellibirlerindeyken doğal ölüm dedikleri ölümle ölmeleri fark etmez, Gleen gibi ölmeleri ya da Wertheimer gibi ölmeleri aynı şeydir. Nedeni, elli yaşındaki birinin elli yaşını geçince duyduğu sınırı aşma utancıdır çoğunlukla. Aslında elli yıl kesinlikle yeterlidir, diye düşündüm. Elliyi geçip yaşamaya, varlığımızı sürdürmeye devam ederek kendimizi bayağılaştırırız. Sınırı aşan korkaklarızdır, diye düşündüm, elliyi geçince kendini iki kez acınacak duruma düşürenler oluruz. Şimdiden, o utanmazım, diye düşündüm. Ölüleri kıskandım. Bir an için onlardan, düşünceliliklerinden ötürü nefret ettim.” (28)

Özkıyımı (intihar) Bitik Adam’ın da odağına yerleştiren Thomas Bernard, bu romanıyla kendini aşmamakla birlikte, zaten daha ilk yapıtıyla ulaşabileceği yerde olduğundan, onun okuru, böyle bir aşkınlık, yetkinleşme peşine düşmüyor, düşemez de. Çünkü onun delici sorusu eninde sonunda okuruna yöneliktir.

Sürekli merakım intiharımı engelliyordu, dedi, diye düşündüm. Babamızı bizi döllediği için, anamızı bizi doğurduğu için, kız kardeşimizi de sürekli olarak mutsuzluğumuzun tanığı olduğu için affetmeyiz. Varolmak umutsuzluğa düşmekten başka bir şey değildir ki, dedi. Uyandığımda iğrenerek düşünüyorum kendimi ve başıma geleceklerin hepsi tüylerimi diken diken ediyor. Yattığımda ölmekten, bir daha uyanmamaktan başka isteği olmuyor, ama sonra gene uyanıyorum ve bu korkunç süreç yineleniyor, yineleniyor sonuçta elli yıl boyunca, dedi. Elli yıl boyunca ölmekten başka bir şey düşünmediğimizi düşünerek gene de yaşıyor olmamız ve bunu tamamen tutarsız olduğumuz için değiştiremememiz, dedi. Çünkü biz kendimiziz acınacak olan, alçağın ta kendisiyiz. Müzik yeteneği yok! diye bağırdı , var olma yeteneği yok! O kadar kendimizi beğenmişisiz ki, müzek eğitimiyle olacak bir iş sanıyoruz, oysa yaşama yeteneğimiz bile yok, var olmayı bile beceremiyoruz, çünkü var olmuyoruz bile, var olunuyoruz! Diye söylendi bir keresinde Wahringer Caddesi’nde halimiz kalmayıncaya kadar dört buçuk saat Brigitenau’da dolaşmamızdan sonra.” (36)

Üstelik her yeni yapıtıyla kendini aşmasa da eksik kalan o çiviyi çakıyor insan usuna. Bu nedenle onun tek bir şeyi yazdığını, bu yazdığı tek şeyi de dille, dil üzerinden, dilden sınadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öylesine ki bu Wittgenstein’ın dostu, gerçekte belki de bir dil, konuşulan şu eğreti dil çözümlemesini yapıyor tüm yazdıklarıyla. Ben bunu şu tezle öteleyeceğim. Dil (konuşma) ölümden kaçmanın evrensel kurgusudur, ölüm arzusunun, pespayeleşerek, nefret oklarını üzerine çekme pahasına, üzerine üzerine gitmedir. Konuşmak ölümden kaçtıkça daha boka batmaktır. Thomas Bernhard’ı gözümde bunca çekici kılansa, dille, bunu bilerek, bile isteye oynamasıdır. Bernhard bizim yaşamak dediğimiz şeyin gizini (şifre) çözmüştür, bir giz (sır), şifre çözücüdür gerçekte. İşte bu nedenle bir sanatçı gibi değil, bir mühendis gibi yazar: Açık seçik, tek anlamlı kılmak, dolayımları, dolaşımları, aktarımları kesinlemek (netleştirmek). Çünkü onun bildiği, bizim unutma yanlısı olduğumuz şey, konuştuğumuzun, sözümüzün, asla özgün olmadığı, yalnızca aktarım yaptığımız ya da tıpkıladığımız (taklit). O bunu erkence yaşta zorunlu olarak öğrendi. Bir çocuğun kitlesel savaşın ortasındaki tanıklığı İvan’ın Çocukluğu’nda olduğu gibi, doğal olarak, böyle bir yaşam ekonomisi (bir tür pragmatizm) getirecekti. Bernhard’da iyi ki bu tanıklıktan bir faşist çıkmadı (çıkabilirdi), bir hiçci, karamsar (pesimist) bir direnişçi çıkması bizim şansımızdır. Yani yeni bir Kafka geldi. Dilin dehlizlerinde (labirent) kaçınılmaz olarak yolunu yitiren, büyük harfle başlayan anlamları gittikçe koyulaşan alacakaranlıkta daha da yitiren, anlam arayışını anlamsızlıkla kaçınılmazca sonuçlanacak biçimde tersine çeviren, bize biricik gerçeği, ölümü dilin içinde debeleneşimiz üzerinden yine anımsatan bir yalan sağaltıcısı, bir umutsuz hakikat savaşçısı (ama kahraman hiç değil) bir adam, adam gibi biri.

Daha kesin söylemek gerekirse biz, yanlış anlamalar içine doğuyor ve varolduğumuz sürece bu yanlış anlamalardan bir daha kurtulamıyoruz, istediğimiz kadar çaba gösterelim, boşuna. Bu gözlemi herkes yapıyor zaten, dedi, diye düşündüm. Bir yanlış anlaşılma, bizi bir yanlış anlaşılmalar dünyasına sokuyor, ona bir yığın yanlış anlaşılmadan oluşan bir şey olarak dayanmak zorundayız ve büyük bir yanlış anlamayla da onu terk ediyoruz, çünkü ölüm en büyük yanlış anlama, dedi, diye düşündüm.” (51)

Onunla kolkola girmek, onun cehenneminde gezinmek öyle her yiğidin (okur) harcı değil. Üstelik, bunca som, eşbiçimli yazısı içindeki süreçleri, ilerlemeleri gerilemeleri, gelişimleri ayırmak, onun öyküsünü yazmak daha da zor. Aşırı titizlik, gerilim ve yorgunluk böyle bir çalışmanın bedeli. Buna değer kuşkusuz ve zaten böyle yapılmamış bir okumaya yazarının yüz vereceğini sanmam. Bunu yadsıyacak, dışlayacaktır.

Bunu şunun için yazdım. Bu somluğa, özdeşliğe bakarak onun kurguyu umursamadığı sonucu çıkarılabilir, haklı olarak. Ve sanırım çıkış noktasında kendisi de aynen böyle yaklaşmıştır yazma edimine. Bu içi dışarlamadan ibaret yazma niyeti, kendiyle başlayan ve bitecek bir yazı serüveni doğururdu ama bakıyoruz, yaşamının son yıllarına doğru yazısı kendisine bir eşlikçi edinmiş, yazının içine balonlar, hava boşlukları biçiminde kurgu(sallık) katılmış... Kurguyu geldiği bu noktada büyük bir aldatmaca, yalan olarak görmediğinden değil, sanmıyorum. Belki, kurgunun zaman zaman kaçışı bire bir gerçek içdökümünden daha iyi, etkili ve aşağılayıcı biçimde yansıtma gücünü ayrımsamasıyla ilgilidir bu ayrışma. Ama sonuç ısrarın, inadın bile insanı artık bıktırdığı, teslim aldığı yerde böyle bir hava akımının bakışımızı tazeleyebileceği. Thomas Bernhard budur, diyememek ve yeni bir yapıtına yönelmek (kurgusal tüm bu saplamalar, girişler sayesinde), bence, kopmamamız gereken Thomas Bernhard okuma deneyimimiz açısından önemlidir.

Gerçek sandığımız yaşamı(mızı) sayısız ve aktarımlı yeniden okuma olanaklarının (imkân) bu serimi tüm entelektüeller için eşsiz bir deneyim diye düşünüyorum. Gleen Gould’un değil, Wertheimer’in özkıyım öyküsünün üzerindeki tensel ve hemen arkasından daha saydam ve incelen tinsel kabuk kalktıkça, insanın insanla iletişimi, ilişkisi, konumu, yer alışı seçikleşiyor ve okur olarak kendimizi, Wertheimer’in insani hesaplaşması içerisinde buluyoruz birdenbire. Evet, bu piyano ökesi (dâhi) Gould, nasıl olur da, hadi yaşamayı anladık, ölümde de önalır bize, atak davranır, alay edercesine, bizi arkasında, ne yapacağımızı asla bilemeyeceğimiz bu eğreti yaşamak dediğimiz şeyle baş başa bırakır. Wertheimer artık buna katlanamış, canına kıymıştı. Aynı şeyi ben Bilge Karasu, Oğuz Atay, Tomris Uyar için düşünmedim mi? İşin daha kötüsü elliyi aşalı hanidir…

Wertheimer Gleen’in ölümünü bile kıskandı, dedim kendi kendime, Gleen Gould’un ölümünü bile taşıyamadı ve bundan kısa süre sonra kendini öldürdü ve aslında intiharını yaratan an kızkardeşinin İsviçre’ye gidişi değil, Gleen Gould’un, açıkcası sanatının doruk noktasına ulaştığında, belirtmek zorundayınm ki, beyin kanamasından ölmesini taşıyamamasıydı. Wertheimer önce Gleen Goulud’un kendisinden daha iyi piyano çalmasını çekemedi, onun dâhi Gleen Gould olmasını çekemedi, diye düşündüm, üstelik de dünyaca ünlü olmasını ve bir de üstüne üstlük dehasının ve dünya çapında ününün doruk noktasındayken beyin kanamasından ölmesini çekemedi, diye düşündüm, bir büyüklük çılgınlığı krizi içinde Chur’a giden trene bindi, dedim şimdi kendi kendime, Zizers’e gitti ve kendini Duttweilerler’in evinin önünde utanmadan astı.” (104)

Tiyatrocu (1984)

BRUSCON (…)Ama dürüst osaydık, hiç birimiz tiyatro yapamazdık; tiyatro oyunu yazamaz, sahneye çıkıp oynayamazdık. Eğer dürüst olsaydık, kendimizi öldürmekten başka bir şey yapamazdık. Ama kendimizi öldürmek istemediğimizden kendimizi öldüremeyeceğimiz için ve şu ana kadar da öldürmediğimize göre, her zaman yeniden tiyatro ile yaşamaya çalışıyoruz. Tiyatro için yazıyoruz. Tiyatroda oynuyoruz. Bunların hepsi de büyük saçmalık. Kocaman bir aldatmaca…” (24)

Oyun yazarlığında Thomas Bernhard’ın saçmadan daha somut imgelere yöneldiği, bu imgeler grotesk eğilimli olsalar da, söylenebilir mi? Bu okuduğum iki oyunundan daha çok etkiledi beni. Bedeni, yalanı çözmek (deşifre) için kullanmanın daha güç bir iş olduğu açık sanırım. Bunu başardığına göre, diyorum, Thomas Bernhard, dili daha yaygın, kapsayıcı bir kullanmalık göstergeler dizisi olarak görüyor. Sahnedeki oyunda (yalanın içinden) yalana bakılır, onunla yüzleşilir. Gerçi yüzleşme tamamlanamaz, başarısızdır, yangın durumu kurtarır. Söz yarım kalır. Ama unutmayalım, Bernhard bu yarım sözü ortaya çıkarmış, her sözcükteki çift anlamlılığı (ölüm/dirim) çoktan kayda almıştır bile. İş cesarete kalmıştır, hiçliğe umutsuzca, bütün umutları, bütün öyküleri bir kenara koyarak, atılmaya… Bunu yapabilsek belki yaşam birazcık daha katlanılabilir olacak.

Odun Kesmek (1988)

Yaşamının son yıllarının önemli ürünlerinden biri Odun Kesmek: Bir Öfke... Thomas Bernhard okuru, onun aynı şeyi dönüp dönüp anlatmada ısrarına giderek yetkinleşen bir anlatının ve dilin eşlik ettiğini sezinleyecektir kuşkusuz. Artık o yirminci yüzyılın ikinci yarısının yadsınamaz bakış açılarından birini oluşturmuştur ve bu açı olumsuz, kara, yıldırıcı ve ölümcüldür.

En temel özelliği uydumculuğa (konformizm) tüm cephelerden yönelttiği sert, acımasız saldırıdır. Ama biz okurlarını etkileyen, bu saldırının bir özkıyım (intihar) üzerinden işlenip yürütülmesidir. En başta saldırdığı yazar-anlatıcımızın; kendi tiksinti verici varlığı, seçimleri, tepkileridir. Hayır, hiçbir geçerli açıklaması, özrü, bahanesi yoktur. Bunu delik deşik olma, edilme pahasına açık yüreklilikle söyleyecektir.

Yazarımız (yine ben anlatıcı) nefret ettiği Viyana’sını, Avusturya’sını çoktan arkada bırakmış, İngiltere’ye yerleşmiştir. Ama eski bir dost, gençlik (kadın) arkadaşı Joana canına kıymıştır ve yazar cenazeye gelir. Birçok eski tanıdıkla karşılaşır, yüzleşir, hesaplaşır ve kendi de içinde olmak üzere keskisini, bıçağını, neşterini oturduğu Gentz Sokağı’ndaki Auersberger’lerin evinde berjer koltuk ve yemek masası üzerinden, yöneltir dünyaya.

Bu akşam ve bu gece, bana gene öyle geldiği gibi, sapık Gentz Sokağı dairesinden iğrendim. Bu her yanda insanın gözünü oyan mükemmeliyet itici olmaktan başka bir şey değil, diye düşündüm, tıpki her şeyin yerli yerinde olduğu diye anılan tüm evler gibi, hiçbir şeyin ama hiçbir şeyin düzensiz olmadığı ve olmasına izin verilmeyeceği evlerin iğrençliği gibi. Bu evler midemizi bulandırır ve onlarda kendimizi asla rahat hissetmeyiz, diye düşündüm, eğer otuz yıl önceki gibi olsak, bu eve ilk geldiğim zamanki gibi, hemen hemen bilinçsiz, belki iyi hissederiz kendimizi.” (114)

Thomas Bernhard için daha önce yazıp çizdiklerime katkı olabilecek ne söyleyebilirim (yinelemeye düşmeden), diye düşünürken, usuma takılan şeyi önemli buldum. Aslında nefret ettiği uydumculukla kıyasıya savaşırken, hedefine onu bunu, şu ülkeyi, bu kenti koysa da, her zaman hedefte biz okurların olduğunu hiç unutmamalıyız. O bizim saltık bir okuma zevkiyle, onun yapıtının (tüm yaşamını içine koyduğundan asla kuşku duyamayız, başka da bir şey yok zaten yazısında) tüketilebilirliğine yatırım yapmamızdan tiksinmektedir. Bizim okurluğumuzu ve bu okurluğumuzla algıladığımız Thomas Bernhard kitabını yadsımakta ve bir daha yadsımaktadır. Bir tür Sisyphos gibi, her satırı, her tümcesi bu umutsuz uğraşın acılı kanıtı ve umutsuz girişimiyle yüklüdür. Thomas Bernhard okuru olmanın olanaksızlığını, bedelini pahalıya ödeterek, göstermektedir yazısı boyunca. Bedel ondan vazgeçmek olabilirdi, bu durumun onu hoşnut kılacağı açık.

Bedeli göze alan (okur), öyle sanıyorum eline geçirdiği bu umutsuz hakikatle ne yapabileceğini uzun uzun düşünecektir. Kendimizi en doğru ve güvenli duyumsadığımız yerde en büyük yalanı kıvırdığımızı gözümüze gözümüze sokan, bize kaçacak delik bırakmayan bu dehşetengiz saldığı karşısında ne yapabiliriz? Kimden destek alabilir, medet umabiliriz?

Romanın başında Bernhard’ın alıntıladığı Voltaire’in sözünde olduğu gibi, ‘daha akıllı kılınamamış insanların uzağında kalarak mutlu olma’yı deneyebilir miyiz? Mutluluğun tek olanağı (imkân), olanaksızlığı mı, bunun düşüncesi mi?

Romanın alt başlığı, Bir Öfke… Böyle öfkeli olabilmek için yaşamak denilen şeyden alacaklı olmak gerek. Hep fazla. Ya da sonuna değin kullanılmış olmak ve yine de sağ olmak, kalmak. Paspas olmak ve yine de paspas olmayı sürdürebilmek. Bu yüzden, Thomas Bernhard’ı incelemeye bir öfke çözümlemesinden, öfke sanatından başlamak doğru olacak. Onu okumayı deneylemektir yapılabilecek en iyi şey. Onu okumayı dene(yle)riz. İçimizde, yazar da içinde olmak üzere her şeye karşı kabaracak bu öfkeyle nasıl baş edeceğimizi kestiremeden hem.

Eğer benim yaşamım yazgıysa, neden herkesinki başka? Bu nasıl olabilir? Ve eğer yaşam bir bok çukuru ise, herkes bilmeli yediğinin boktan başka şey olmadığını. Bu olsa olsa birlikte boka bulananlar, boku yiyenler oyunu ya da partisi olacaktır. Bütün bunları anlayan siz, evet size söylüyorum, siz bu boku yemediğiniz düşüyle avunmayı sürdürebilirsiniz. Bu olanaksız ama yine de böyle ise, boku yemiyor, yediriyorsunuz demektir. Ama sıra size de gelecektir, kuşkunuz olmasın.

“…tersi değil ve sokaklardan koşarak geçtim, sanki bir sanrıdan kaçıyordum, daha hızlı ve daha hızlı eski kente doğru ve koşarken neden eski kente doğru koştuğumu bilmiyordum, oysa eski kentin tam aksi yönüne doğru koşmam gerekirdi eve gitmek isteseydim, ama herhalde şimdi ben eve gitmeyi hiç istemiyordum ve bu kış da keşke Londra’da kalsaydım, dedim kendi kendime ve saat sabahın dördüydü ve ben eski kentin içine doğru koşuyordum, oysa eve koşmam gerekirdi ve kendime, her ne olursa olsun Londra’da kalmalıydım, dedim ve koştum ve koştum ve koştum, sanki bu seksenli yıllarda bir kez daha ellili yıllardan seksenli yıllara kaçıyordum, bu tehlikeli ve çaresiz ve ahmak seksenli yılların içine ve gene, bu tatsız sanatsal akşam yemeğine gideceğime, Gogol’ümü ya da Pascal’imi ya da Montaigne’imi okusaydım, diye düşündüm ve koşarken, Auersberger sanrısından kaçtığımı eski kente kaçtığımı düşündüm ve gittikçe daha büyük bir enerji ile bu Auersberger sanrısından eski kente kaçtığımı düşündüm ve koşarken, şimdi içinde koştuğum bu kentin bana korkunç gelse de, gene de benim için en iyi kent olduğunu düşündüm, bu nefret ettiğim Viyana’nın şimdi benim için birden en iyi, benim en iyi Viyana’m olduğunu ve her zaman nefret ettiğim ve hâlâ nefret ettiğim ve her zaman nefret edeceğim bu insanların en iyi insanlar olduğunu düşündüm, onlardan nefret ettiğimi ve ama dokunaklı olduklarını, Viyana’dan nefret ettiğimi ve onun gene de dokunaklı olduğunu, benim bu insanlara lânet yağdırdığımı, ama gene de onları sevmek zorunda olduğumu ve artık eski kentin içinde koşarken bu kentin gene de benim kentim olduğunu ve her zaman benim kentim olarak kalacağını ve bu insanların benim insanlarım olduğunu ve her zaman benim insanlarım olarak kalacaklarını düşündüm ve koştum ve koştum ve bütün korkunçluklardan sıyrıldığım gibi Gentz Soküağı’ndaki bu korkunç sanatsal akşam yemeği denen şeyden de sıyrıldığımı ve Gentz Sokağı’ndaki bu sanatsal akşam yemeği diye adlandırılan yemeği yazacağımı, onun hakkında ne yazacağımı bilmeden, öylece bir şeyler yazacağımı düşündüm, ne olursa olsun, ama yalnızca hemen ve şimdi Gentz Sokağı’ndaki bu akşam yemeği üzerine yazacağım, hemen, diye düşündüm, şimdi, diye hep, eski kentten koşarak, hemen ve şimdi ve hemen ve hemen, çok geç olmadan.” (149)

Sezer Duru’nun çevirisine (bir Thomas Bernhard çevirmeni) şapka çıkarmaktan fazlası gelir mi elimden? Bunu düşünmeliyim.

Kahramanlar Alanı (1989)

Artık Türkçe Bernhard okumamın sonuna doğru geliyorum. Bu Türkçe’de yayınlanmış belki de ilk yapıtı yazarın. [Yukarıya bakınca gördüm ki, aynı yıl Simavi yayınları da Türkçedeki ilk Bernhard romanını Sezer Duru çevirisiyle yayınlamış.] Yazıldıktan ve sahnelendikten birkaç yıl sonra, 1992’de çok da güzel bir çeviriyle (Ahmet Arpad) yayınlanmış dilimizde. Bir tür öncülüktür bu, yayıncılığımız açısından (Can yayınlarını kutluyorum).


Tüm metinlerinde olduğu gibi aktarımlı (biri üzerinden) anlatımı tiyatro tekniği olarak da kullanan Bernhard, nefret ve öfke izleğine (belki de tek izleği) bu oyununda da bağlıdır. Avusturya’dan, Viyana’dan, Viyana’nın sanat çevresinden, yazarından, tiyatrocusundan, Nazilerden, savaş ertesi Avusturya sosyalizminden, her şeyi içine koyduğu bu büyük çöp sepetinden nefretle söz eder ve kasıtlı olarak anlatıcı ve yazarın sesini yazının sesine bular, katar. Başka türlü düşünmemize asla izin vermez:

ANNA

Dehşetli olan da bu ya

Herkes hiç aralıksız öfkeleniyor

fakat karşı çıkmıyor

Her önüne gelen her şeye öfke duyuyor

fakat hiç kimse başkaldırmıyor (68)


PROFESÖR ROBERT

……..

Günümüz dünyası yok olmuş bir dünya değil mi

Dayanılmaz çirkinlikte bir dünya

Nereye giderseniz gidin

suratsız köküne kadar ahmak

bir dünya ile karşılaşıyorsunuz

Nereye bakarsanız bakın

yıkıntı ve sefalet karşınızda

En iyisi bir sabah hiç uyanmamak

Son elli yıl içinde bizleri yönetenler

her şeyi mahvetmiştir

Yaptıkları bir daha düzeltilemez

Mimarlar mahvetmiştir

budalalıkları ile

Aydınlar mahvetmiştir

budalalıkları ile

Toplum mahvetmiştir

budalalığı ile

Partiler ve Kilise

mahvetmiştir her şeyi buralalıkları ile

Ve Avusturya budalalığı

tiksindirici bir budalalıktır

Endüstri ve kilise

Avusturya’nın yıkımının suçlusudur

Kilise ve endüstri

bu ülke için hep yıkım olmuştur

Yöneticiler

endüstri ve Kilisenin kölesidir

Bu kural hiç değişmemiştir

Hep böyle olmuştur

Avusturya’da herkes budalalığın

peşinden koşup durmuştur

Düşünce ve duygu ise

her zaman ayaklar altında çiğnenmiştir

..

Kitle olarak Avusturyalılar

vicdansız ve budala bir toplumdur

Gözleri gören insanın

bu kentte sabahtan akşama kadar çevresine saldırıp

önüne geleni öldürmesi gerek (69)

Oyunun kahramanı oyunda olmayan biridir, onun yokluğudur oyunun odağı. Onun özkıyımı ve yaşananlara verdiği, verebileceği tepkileri oyuncular (kardeşi, eşi, oğlu ve iki kızı) yorumlar dururlar oyun boyunca (3 perdedir).

Viyana Kahramanlar Alanı ve dikili anıt Nazilikle öyle iç içedir, öyle de (1980’li yıllarda bile) canlı ve güçlüdür ki bu Nazi tini; savaştan önce ve sırasında apansız tepesine binilmiş Yahudi, yıllar sonra ve sözümona demokratik Avusturya’da bile (hatta sosyalist) her an tepesine çullanacak Nazi korkusuyla yaşamaktadır.


BAYAN LIEBIG

Günümüzde devlet bireye istediğini yapıyor (97)

Bu yazarımızı elbette solcu ya da komünist, vb. yapmıyor. Ona göre bunların tümü aynıdır, aralarında ayrılık yoktur. Ama ilginçtir, Bernhard’ın yapıtlarında doğrudan bir yaradılıştan kötülük, bir kötü öz göndermesi de yoktur. Hani, insandan ancak nefret edilir, çünkü insan olmak aşağılık bir şeydir, türünden bir sezdirme…

Ben Thomas Bernhard’ı dünyanın ortalık yerine kusma (daha da beterini yapma) konusunda tümüyle haklı buluyorum. Kimseyi, ama kimseyi dinlememe konusunda ve dayatmasında ise haksız… Ama zeki, akıllı olduğu tartışılmaz. Çünkü aşağıladıklarının, sövdüklerinin beğenisini eninde sonunda kazanacağından, onların da ‘büyük yazarı’ olacağından kuşkusu yoktur. İnsanoğlunun aşağılık ruh hâlini çözmüştür belli ki.

Peki, yanlış var mı yaklaşımında? Nazi sürülerini seferber eden o kitle tini (ruh) kendini yalnızca 1933-1945 arasındaki belirtileriyle mi gösterir? Hangimiz o tinin yüzyılı boydan boya biçtiğini görmezlikten gelebilir? 1910’lardan beri insanlığı yöneten güç nedir şiddetten, nefretten başka? Bugün tüm yeryüzünde faşizm her zamankinden daha yeğin, daha sinsi, kıyıcı değil mi? Thomas Bernhard her zamankinden daha haklı değil mi şimdi? O bizim özezerci (mazohist) saldırganlığımızı (sadizm) çoktan anlamış ve göstermiş. Onun için de bizi nerede görse aşağılamaktan, sövmekten alakoyamıyor kendini. Deli işte, bulaşmayalım, bırakalım sövsün, deliyle deli olunmaz, desek nece rahatlar içimiz? Bu teselli eder mi ahmaklığımızı?

Ona göre dünya şizoid bir dünya ve Naziler de bilincin sürekli yer altı gündemi. Nazilik bitti sanılan günümüzde özellikle böyle. Haklı. Bayan Schuster’in yemek sırasında dayanamadığı şey de budur.

Başı masaya düşer (132)

Onun ölümcül uyarısına bugün dünden de çok gereksinme duyuyoruz bu nedenle.

Eski Ustalar (1985)

Yok Etme (1988) elimde, yazarın son kitabı olarak. Eğer bu oylumlu sayılabilecek romanı düşüncemi değiştirmeyecekse, Eski Ustalar için onun başyapıtı nitelemesini gönül rahatlığıyla kullanacağım. İyi yazarların tümünde olduğu gibi, Bernhard’ın da aslında yazdığı, tek bir roman. Dolayısıyla içlerinden birini soyutlamanın yanlış olabileceğini biliyorum. Öte yandan şunu da hiç unutmamalı. Konu Thomas Bernhard olduğunda, hakkında yargı verirken özenli olmak, olanaklıysa yargı vermemek en iyisi. Gerçekten sık aralı, ölümcül mayın döşeli bir alandır onun yapıtı ve bir örümcek ağı gibi kusursuz bir matematikle (müzik mi deseydim?) kurulu bir sinek(okur)-kapandır.

O yazının Almanca ötesi bir ustası (daha şimdiden ilk yanlışımı yaptım ve usta sözcüğünü kullandım, eski usta dememiş olmam suçumu hafiflettir mi?), ama ben usta bir okur değilim. Sıkça da yazarın tuzağına düştüğüm, bir mayına bastığım, paramparça olup saçıldığım atmosfere, doğrudur. Bunu en çok da işte bu Eski Ustalar’da yaşadım diyebilirim.

Yapıtı için bir perde(leme)den söz edebiliriz. Yazar yaklaşır, perdeyi aralar, aralıktan bakar. Gördüğü açı için de romanı (yazısı) durmaktadır. Bakarken baktığı şeyi aktarır ama öyle aktarır ki bakandan bakana. Perdeyi aralayanın arkasında biri daha vardır ve araladığı perde aralığından bakana bakmaktadır ve dediklerini aktarmaktadır. Elbette iki anlatıcı katmanı yetmeyecektir, üçüncüler de devrededir. Dedim, dedi, dedi. Neden?

Bu romanla gelen bir şey değil kuşkusuz. Daha ilk yapıtından geliyor bu anlatıcı kurgusu. Öyle sanıyorum, kendisi kaynakları arasında Lacan’ı hiç vermese de (ama Wittgenstein önemli kaynaklarından biri) hemen hemen imleyen (imlenen) konusunda aynı şeyi düşünüyorlar. İnsan bir sayrılık ilk nedene bağlı olarak ve geri dönülemez biçimde (hadımlık karmaşası) ama zaman öncesi bu zamandan beridir imlenen döner imler, dil diller, anlatılan anlatılır. Kalın ve kurşun işlemez bir nasır, kabuk (Büyük A, Babanın Adı?) mide bulandırıcı öyküsünü yirneler durur.

Ama bu aktarıma olumsuz bir yaklaşımı yoktur gerçekte Thomas Bernhard’ın. Onun evrensel yazıya kattığı büyük buluşu da tam budur. Kanımca, diyecektim ama yazarın daha fazla nefretini üzerime çekmek istemem. Onun kininin, nefretinin ölüm ötesinden zıplayıp beni, benim gibileri, hepimizi bulacağından kaygılıyım, hatta kesinkes böyle olacaktır. Peki o zaman neden, sizden nefret ediyor, tiksiniyorum ama aslında ben değil, benim üzerimden aktaranın nefreti, tiksintisidir olan biten, diye yorumlamıyorum Bernhard kurgusunu ve aklamıyorum onu(n varlığını). Ama tersi de söylenebilir. Belki de yazar, onu okuyacak herhangi birine; sanmayın ki bu tiksinti benim kendim oluşumla ilgilidir, Thomas Bernhard diye biri oluşumla ilgilidir, hayır, bu bulantının benim kişisel gerekçemden daha geçerli ve yaygın nedenleri var, demektedir. Ama vardığımız yer aynı ve su götürmez. İnsandan ancak (içine ben’i de katarak) tiksinti duyulabilir.

Bu romanını diğerlerinin de üzerine çıkartan şeyin ipuçları da biraz buralarda. Giderek bu öfkenin yatağı genişlemiş, kavrayışı (derinlik ve yaygınlık) yükselmiş, hesaplaşma daha daha büyük harflerle yazılan evrensel, insancıl, kültürel izleklere uzanmıştır. Tintoretto’dan Heidegger’e herkes bu nefretten hak ettiği payı alacak, bütün bu büyük, iri, beylik dillerin (genelde sanatların, genelde felsefelerin tumturaklı söylemleri) bağırsakları dökülecektir Bernhard’ın keskin ironisiyle ortalığa. Öyle sağlam bir dile dayanmaktadır ki okurunu alıp götürmesi işten değildir. Çünkü onun metninin içinde bize soluk alıp verme, bize eleştirme, yargı verme, bir olanak üretme boş alanı asla sözkonusu olmayacaktır. Bu bir yazar stratejisidir gerçekte. Bernhard okurunu öfkesinin, tiksintisinin oklarından bağışık mı tuttu? Daha neler… Okuruna katlanamazdı, evet.

Eski Ustalar’ın etkisi üzerimde büyük, kalıcı ve sürekli olacağa benzer. Yazarının amaçladığı üzere yıkıcı bir kitap bu... Çünkü, arkasında ille bir etik arayacaksak, onunkinden daha geçerli bir etik de bulmak olanaksız ve her türden etiğe hayır etiğinin (bir tür anarşizm diyebiliriz) ilkesi şu: her şey yerle bir edilmeden, yakılıp yıkılmadan bir şansımız olmayacak, kimsenin bir şansı olmayacak. Son gözesine değin insan eliyle yapılmış her şeyin yok edilmesi biricik koşul, biricik ve kesin koşul.

Denecek ki Montaigne’ye ne demeli, örneğin Goya’ya, Schopenhauer’e, Pascal’a, Voltaire’e, Gogol’e, Bach’a (Mozart’ı bile harcar bir yerlerde)? Kendi eliyle kendine başvurular oluşturmuş işte. Bunu bir doktora tezi konusu yapmalı. Thomas Bernhard’ın kendine el (düşünce) verdiğini düşündüğü üç beş adın arkasındaki insanlarda onun poetikasına yakın bir şeyler olabilir mi? Ne olabilir?

En büyük okur tuzağı, yazısının nedenini Bernhard’ın kişisel öyküsünde arama isteği yaratması olsa gerek. Anılarını (5 kitap) yazmasının bence tek nedeni de budur. En derin çukurunu kendi yaşamöyküsüyle açmış, bizi çekmiştir bu çukura. Elbette balıklama atlayacağız bu çukurun üzerine. Savaşa tanıklık diyeceğiz çocuklukta, babasızlık diyeceğiz, yatağa işeme, onu iş yaşamının şafağındayken söküp alan akciğer sayrılığı (hastalık), büyükbabanın yitirilmesi, savaş sonrası Avusturya ikiyüzlülüğü, vb. diyecek ve her şeyi anladığımızı düşüneceğiz, akademinin duvarları engelleyemeyecek bizi. Oysa Thomas Bernhard marifetiyle düştüğümüz çukur, bok çukurudur. Yazar bize yazgı olarak bunu biçmiştir; eksiksiz, kusursuz ve yanlış anlamalara yer vermeyecek biçimde.

*

Kusursuz Sezer Duru çevirisiyle (Duru bir Thomas Bernhard Türkçe çevirmenidir), dilimizde de doruk yapan bir 20.yüzyıl anlatısıyla karşı karşıyayız. Dünya edebiyat cumhuriyetinin neresinde yer alacağı ayrı bir konu gerçi (Pascale Casanova) ve yazının küresel erkleri de Thomas Bernhard’ı sanırım dışarıda tuttu. Batının yaygın anti’lerinden (karşıt) öyle başka ki onu sindirmek olanaksız neredeyse… Nedeni eleştiriyi, anti’yi de tersyüz etmesi, acımasız davranması. Bunu anlamamız gerekiyor mu? Onun anti anti’liğini anlamamızın umuru olacağını hiç ama hiç sanmam.

30 yıldır Viyana Sanat Tarihi Müzesi’nin aynı salonuna hemen her gün düzenli bir biçimde giderek, Tintoretto’nun Beyaz Sakallı Adam tablosunun karşısında saatler geçiren Reger’le randevusuna biraz erken giden dostu Atzbacher’in, salonun girişinde, buluşma saatine kadarki kısa süreyi Reger’i uzaktan izleyerek geçirmesi ve usundan geçenleri yazmasıyla ilgili romanda, romanın doruğu sayılabilecek randevu gerekçesini Reger son sayfada söylüyor: “isterseniz bana deli deyin, dedi Reger şimdi, benim günlerim sayılı zaten, ben gerçekten benimle bugün Burg Tiyatrosu’na geleceğinizi düşündüm.(151)

Olay budur. Biri, diğerini tiyatroya davet edecektir. Bu biraz cesaret gerektirmektedir, ama sonunda gerçekleşir. Öneri yapılır. Bunun anlamı, diğer kitaplarından da anlaşıldığı üzere Thomas Bernhard için, karakterleri belirginleştirecek bir olay örgüsü mantığı geçersizdir. Derdi değildir öykü anlatmak. Elinden gelse (Beckett) kişileri kıpırtısız duracak, yalnızca aktarıcı olarak konuşacaklar. Daha ötesini de Joyce gibi düşünebilirdi Thomas Bernhard, ama düşünmedi. Bunun için beceriksiz büyücü yamağı ya da bir düzenbaz (sahtekâr) olmak gerekirdi. Oysa yazarımız gerçek bir ascetic (çileci) gibi bundan yoksun tuttu kendisini. Sonsuz sabırlı bir kol işçisi gibi çalıştı. İyi ya da kötü niyetle kimse onu yalan söylemeye ikna edemedi. İşte bu yüzden somut bir aktarıma, konuşma ve yazı diline başvurdu. Yazıyı aldı, gösterdi. Aracılık yapan bir ayna olmaktan ötesini ima etmedi. Başka türlü anlaşılmayı yadsıdı.

Tüm bunlar yüzünden belki de ona yazar dememeli, yazının yerleşik tanımlarını ona uygulamamalıyız. O bu bağlamlar içerisinde görülmek istemezdi. Öyleyse niye yazdı? Bu soruyu daha önce de sormuştum. Yaşadığı her saniyeyi kanıtlamasının bir başka yolunu bulamadı, bulsa yazmazdı. Ve yaşadığı her bir saniyeyi kavraması, bilince çıkarması, tadını emmesi gerekiyordu. Yazıdan başka hiçbir şey ona bunu sağlayamazdı. Yaşamının birçok kişiye ters düşebilecek ritüelleri, kişisel ve yadırgatıcı seçimleri bu işlevi bir yere kadar görebilirdi. Ama yazı soluk alıp verme temrini, bir dünya demek. Saniyeleri kendi istediği gibi yerlexştirebilir, kurabilir, ilintileyebilir, isterse boşaltabilirdi içlerini.

Yalnızca saldırabilirdi. Yalnızca havlayabilirdi. Yeryüzünde hiçbir şey onun havlaması kadar yalnız ve keder dolu değildi, olmadı. Bu benim kanım.

*

Alıntı yapmayacak, rastgele, orasından burasından deşeceğim bu başyapıtı şimdi. Yalnızca birkaç örnekle yetineceğim.

Bildiğiniz gibi Bordone Salonu’na Bordone için gitmiyorum, hatta Beyaz Sakallı Adam’ı şimdiye kadar yapılmış en oloğanüstü tablo olarak görmeme rağmen Tintoretto için bile gitmiyorum, ben Bordone Salonu’na o bankın yüzünden ve ideal ışığın ruhsal yeteneğim üzerine yaptığı etki yüzünden gidiyorum, gerçekten de Bordone Salonu’ndaki ideal ısı oranı ve bir tek Bordone Salonu’nda ideal Irsigler olan Irsigler yüzünden.” (21)

Tüm Goethe’yi, tüm kant’ı okumak gerekmez, tüm Schopenhauer’i de; birkaç sayfa Werther, birkaç sayfa Seçilmiş Akrabalıklar okuruz ve sonundabu iki kitap hakkında, onları başından sonuna kadar okumuş olsaydık bileceğimizden daha çok şey biliriz ki bu da mutlaka en katıksız zevki verir.. En büyük zevki de zaten parçalardan alırız….” (23)

Devleti ve onun çocuk eğitimini yerin dibine soktuğu pasajlar çarpıcı (30 vd.) Devletin yaşamın en büyük ve azgın işgalcisi olduğunu uzun uzun anlatır.

Eski ustalar denilenler, özellikle de birçoğuna yan yana bakıldığında, yani yapıtlarına yan yana bakıldığında, yalancılık hayranlarıdır, Katolik Devlete, yani Katolik devlet zevkine yaltakçılık etmiş ve ona satılmışlardır, dedi Reger.” (34)

Sanmayalım ki Bach’ın, Mozart’ın yanı sıra Stifter, Goethe, Bruckner ve daha niceleri (Shakespeare bile) ağızlarının paylarını almazlar. Eski ustalar sayılmaları yeterli aslında. Eski ustaların hepsi çöplüktür.

Kusturucu. Wagner’ciler çekilmezken bu Heidegger’ciler nasıl çekilir, dedi Reger.” (48)

Ana babam beni yaptı ve ne yaptıklarını gördükleri zaman ürktüler ve büyük bir keyifle de beni olmamış kabul ederlerdi.” (56)

Son kutsal aile miydi (ana, baba)? Son kutsalı da böyle tükürür Bernhard.

Avusturyalı ömür boyu sinsilik yapar ve ömür boyu en büyük iğrençlikleri ve suçları örtbas eder yaşamda kalabilmek için, gerçek bu, dedi Reger.” (117)

“İkinci bileti alın, dedi ve benimle bu akşam Burg Tiyatrosu’na gelin, benimle bu sapık deliliği paylaşın sevgili Atzbacher, dedi Reger, diye yazıyor Atzbacher. Evet, dedim reger’e, diye yazıyor Atzbacher, sizin kesin isteğinizse, ve Reger evet, benim kesin isteğim, dedi ve bana ikinci bileti verdi. Gerçekten de akşam Reger’le Burg Tiyatrosu’na Kırık Testi’ye gittim,diye yazıyor Atzbacher. Oyun korkunçtu.” (151)

Bu sanırım, ilk ve son gerçek bildiridir (manifesto). Gerçek sözüne lütfen dikkat!

Yok Etme: Bir Parçalanma (1988)

Romanının yayınından bir yıl sonra öldü Thomas Bernhard. Kitabı okuyunca bunu bildiğini ve ölmeden yapması gereken şeyi (yok etme) bu romanıyla yaptığını düşündüm. Sanki kendisi de romanının içinde bir roman tasarısı olarak bu son işlemden ve buna dönük hazırlıklarından söz etmektedir. (Sankisi fazla. Düpedüz söz etmektedir.) Bir yıl ayırır Yok Etme adlı romanı yazmak için romanın anlatıcı kişisi Murau (Bernhard), kendisine. Sonra ölecektir.

Sanırım beni şaşırtmayacak biricik şey, Thomas Bernhard’ın sözünde durması olurdu. Sözünü tutmuş ve ben buna 23 yıl sonra gerçekten şaşırmadım.

Yazar anlatıcı (üst) romanın girişinde bir ayraç açıp roman kişisine (Murnau) veriyor sözü/yazıyı ve geçişli (doğrudan) anlatıcı, 400 sayfalık iki bölümlü dümdüz, kesintisiz metin boyunca geçişsiz anlatıcıların da üzerinden sözü/yazıyı aktarıyor ve sonunda emaneti yine sahibine, yazar anlatıcıya teslim ediyor. İlk ve son tümce aşağıda:

Mayıs ayı derslerini kararlaştırmak üzere, ayın yirmi dokuzunda Pincio’da, öğrencim Gambetti ile buluştuktan sonra, diye yazıyor Murau, Franz Josef, özellikle Wolfsegg’den döndüğüm bu dönemde…” (7)

Şimdi bu Yok Etme’yi yazdığım Roma’dayım gene ve burada kalacağım, diye yazıyor Murau (doğumu 1934 Wolfsegg, ölümü 1983 Roma), ona bağışı kabul ettiği için teşekkür ederim.” (400)

Kuşkusuz diğer çalışmalarında olduğu gibi Yok Etme altına bir yan başlık koymuş Bernhard ve bu edilgin bir anlatım. Yok Etme özneden dünyaya (nesneleştirilmiş varlığa) yönelen etkin bir eylem kipiyken, Bir Parçalanma, kaynağı belirsiz bir edilginliği (nesneliği) kiplemektedir. Ama romanın içinde de romanın öngörülen asıl adı Yok Etme’dir, öncelikle yok etme.

Bir başka bilgisel içerik de kitabın başına alınan Montaigne tümcesi: “Ölümün beni hep pençesinde tuttuğunu duyumsuyorum. Nasıl davranırsam davranayım, o her yerde.” Yazarın bunu öylesine koyduğunu sanırım hiç kimse usundan bile geçirmeyecektir.

Romanın ilk bölümünün adı Telgraf, ikinci bölümününki ise Vasiyetname’dir.

Ve çeviri, Sezer Duru çevirisi, sezgilerim beni yanıltmıyorsa eğer, açıkça savlayabilirim, özgün dildeki (Almanca) denli iyi. Yazar Türkçe yazsaydı ortaya çıkacak metin aşağı yukarı böyle bir metin olurdu. Dilinden öte tinini kavramış Sezer Duru, Thomas Bernhard’ın…

*

Bu son romana bir tür vasiyetname denebilir. En oylumlu romanı ayrıca (Türkçesi 400 sayfa). Önceki yazısında geliştirdiği tüm yazı(n)sal izlekler daha da geliştirildiği içindir ki ortaya çıkarılmış bu yapıt. Dolayısıyla tek yapıtını ilerletmiş Bernhard ve ona, nereye doğru, diye asla sormamalısınız (eğer okuru iseniz, kendinizi böyle sayıyor, saymayı seçiyorsanız).

Son oluşunu yapısal bir öğe olarak başından kendi içinde taşıyan bir Thomas Bernhard romanına paha biçilemeyeceğini kaç bakış kavrayabilir bilemiyorum. Yazarın burada rastlantıya saldığı tek bir virgül bile olmadığını apaçık savlıyorum. Her noktalama iminin, bırakın anlambirimlerini neredeyse her harfin hakkı tek tek teslim edilmiştir, kaldı ki daha büyük yapılar es geçilmiş olsun.

Yok Etme’nin onun poetikası içinde varsa kendine has özgünlüğü; vasiyetname niteliği, bu düşünceyle ele alınmış oluşudur. Ölüm öncesi izlence buna göre düzenlenmiş, zaman buna ayarlanmıştır. Adı (Yok Etme) belirlenmiş, izlence gerçekleştirilirken romanın adı, yazarak gerçekleştirilmiştir. Buna bir tür ‘buraya gelme’, ‘bedenlenme’ diyebiliriz. Son kendi sonluğunun bilincini kuruyor, son kendini sonluyor. Olan biten tam da bu…

İşte gene kafamdan bir şey geçiyor. Yok Etme olacak adı büyük olasılıkla, diye düşündüm, bununla aklıma gelen her şeyi yok etmeyi deneyeceğim, bu Yok Etme’de yazılanların hepsi yok edilecek, dedim kendi kendime. Bu başlık hoşuma gitmişti, bu başlıktan bana doğru büyük bir hayranlık yayılıyordu. Bunun aklıma nereden geldiğini şimdi bilmiyordum. Sanırım Maria’dan dolayı aklıma geldi, bir kez benim yok edici olduğumu söylemişti. Ben onun yok edicisiymişim, bunu iddia etti. Ve benim kağıda döktüklerim yok edilenlermiş. Roma’da Yok Etme’yi yazmayı deneyeceğim, bana bir yıla mal olacak ve ben yalnız bu yok etme için bu süreyi ayırmaya gücümün olup olmayacağını bilmiyorum, diye düşündüm. Buna yoğunlaşmaya. Yok Etme’yi yazacağım ve Gambetti’yle durmadan Yok Etme’yle ilgili şeyler konuşacağım, Spadolini ve zacchi ve doğal olarak Maria’yla, diye düşündüm, onlar kafamda Yok Etme’nin olduğunu bilmeyecekler, Yok Etme’yle ilgili her şeyi onlarla tartışacağım.” (335)

Zaman ve anlatıcı kipi üzerine odaklanması ve özeni onun yazıyı bir felsefe sorunu olarak (bence bilgi/epistem değil, varlık/ontoloji sorunu) gördüğünü düşündürttü bana Bernhard okumam boyunca. Ama bir çelişki, belki uzlaşmaz (paradoks) bir çelişki beliriyor önümüzde. Sanki söz varlıktan bağışık, aktarılan bir ortam ve varlık aktarıldığı oranda beri geliyor. Sanki varlık kendini daha baştan söz (logos) içinde bulmuş da, bu başlangıçtan beri birinin ağzından alınıp ötekine aktarılıyor. Ve daha ilginç olanı Bernhard’ın bütün bunlardan sonra gizli-etik bir kaygıyla bu sözü ayıklama, kesinleme, tartma, durultma çabasını başlıca sorunsal olarak sınaması. Özellikle sınama diyorum çünkü yordamı onu her zaman amacına ulaştıramıyor, bazen kendi yolunu içeriden ve tersine yürüdüğü oluyor. Bu da onu bir tür hiççiliğe (nihilizm) sürüklüyor.

Sert, acımasız ve dışa, dış dünyaya dönük yargılarla açılan Bernhard romanı, roman ilerledikçe oklarını içe yöneltir. Dışarıdan kuşku içeriden kuşkuya dönüşür. Gerçekte öfkesine, kinine karşın iyi yürekli ve dürüsttür umarsızca. Aslında böyle bir sonuca şaşırmamak gerek. O tüm yaşamını yalanla savaşa adamış ve bu uğurda harcamış biri değil mi? Roman ilerler dediğim gibi ve okur bir yerinde yapıtın yazarınca ihanete uğradığını düşünür. Thomas Bernhard kendine inanırlığı yıkmayacak denli tutarsız ve uydumculuk düşmanı (anti-konformist) olmadığından okurun okudukça oluşturacağı döşeğe de çivi döşer bir yerden sonra. Okurun neredeyse yerleşikleşmek üzere olan açısı (perspektifi) yavaş yavaş bozulmaya, çarpılmaya, değişmeye başlar. Küçük sorular, karşı yorumlar, ters akıntılarla… Kendini romana kaptırmış, bir yer, duruş edinmiş okur bulunduğu yerin sandığınca sağlam, duraylı olmadığını anladığında ihanet duygusunu bir sızı gibi diplerde yaşantılar, ama söz ırmağında sürüklenmekte, kitabın yok etme hedefinde aslında kendinin bulunduğunu ağır ağır bilince yükseltmektedir.

Bu kısa yazıda belki yapıtı aşan Thomas Bernhard izleklerine değinmeliyim, örneğin 20.yüzyıl ve vicdan sorununa ya da yazı geleneği içinde kapladığı yere, vb. Elbette ki bütün bunlar konusunda herhangi bir söz söyleme yetkim ve hakkım da olmadığını bilerek. Budur ironik olan ve bana cesaret veren zaten…

Bu son romanına gelinceye değin ve burada ne yapmak istemiştir yazar? En başta, okurun onu nitelemesini onamamış, şiddetle yadsımıştır. Onun gerçeğini (fiziksel gerçeğini bile, örneğin bir anneden doğmuş olmak…) niteliğe aktarma hakkımız yoktur okurları olarak (diğerlerini hiç saymıyorum zaten). Niteliği yakıştırma, derleme, yamama olarak gören Thomas Bernhard eylem kipini bile yazıdan değilse bile anlatıdan sürmüş, Wittgenstein önermesini uygulamaya geçirmiştir (Soru: Eylem nitem mi?) Önemli olan ikiyüzlülük yapmaması, o nefret ettiği yazarlar gibi işe yazıyla değil, kendinden başlamasıdır. Kafka için söylenebilir mi bilmiyorum ama hiçbir yazar yok ki üzerindekileri yazarak bir bir çıkarıyor olmasın Thomas Bernhard gibi, ta ki çırılçıplak kalana, ta ki tenini, etini de sonunda sıyırana dek. Onun yazısı böyle bir şey. Kendinden başlayan bir öz ayıklama, özsoyma, yağma girişimi. Sanki bu fenomenolojiyle, tinin dibini, özünü açığa çıkarmak ve eline geçen boşluktan koca bir yelken dikip kendini rastgele rüzgâra bırakmaktır derdi. Hiçin bu ağırlığı, hiçin bu delici başkaldırısından sonra geriye yalnızca hiçin bu derin hiçleşmesini, hiçten hiçe aktarmaktan başka ne kalır? Gülünç, mide bulandırıcı ve budala öykümüz mü? Goethe mi, nasyonal sosyalist mi, şu eğreti ve umutsuz üreme çabasına giydirilmiş ve abartılmış insancık yalanları mı?

Katolik Kilisesi genç dimağlar için öylesine uğursuzdur ki tahmin bile edemezsiniz (…) Biz Katolik olarak yetiştirildik demek, temelden mahvedildik demek Gambetti. Katoliklik çocuk ruhunun en büyük yıkıcısıdır, büyük korku salıcısı, çocuğun kişiliğinin en büyük mahvedicisidir. Doğrusu bu. Milyonlar ve sonuç olarak milyarlar temelden mahvedilip yıkılmalarını Katolik Kilisesi’ne borçludurlar, d7oğallıklarının doğal olmamaya dönüşmesini de öyle. Katolik Kilisesi’nin vicdanında yıkılmış, darmadağınık edilmiş, giderek tamamen mutsuz olmuş insanlar yatar, doğrusu budur, bunun tersi değil (…) Katolik Kilisesi insanı Katolik yapar, darkafalı yaratıklar yaratır, bunlar özgür düşünmeyi unutur ve bunu Katolik inanca feda ederler (…)Katolik Kilisesi, çocuklar için bu masallar ve yetişkinler için bu oyunlar yoluyla avcunun içine düşenleri tamamen baştan çıkarmaktan, onları bu masallar ve oyunlar sayesinde itaatkâr kılmaktan, onları sırf kendisi için insanlıklarını yok etmekten, onlardan isteksiz ve düşüncesiz Katolikler yaratmaktan, tıpkı kendisinin alçakca dile getirdiği gibi inançlılar yapmaktan başka bir şeyi amaçlamadı, demiştim Gambetti’ye. Her türlü inanç gibi Katolik inanç da doğanın sahteleştirilmesidir, bilinçli olarak milyonlarca insanın kendini kaptırdığı bir hastalıktır çünkü zayıf, kendi kafası olmayan, kendi kafasından başka ve deyiş yerindeyse daha yukarıdaki bir kafanın kendisi için düşünmesine izin veren bir insan için tek kurtuluş yoludur; Katolikler Katolik Kilisesi’nin kendi adlarına düşünmesine izin verirler ve böylece onlar adına hareket etmesine de çünkü bu onların rahatına gelir, başka türlüsünün olanaksız olduğunu sanırlar (…) Avusturya’da bizim yalnızca Katoliklerimiz var, bağımsız düşünceli insanımız yok, özgür düşüncelilerin gerektiği yerde Katolikler var...” (88)

Kiliseden önce ürktüm, sonra nefret ettim, kilisenin yaydıklarından önce ürktüm, sonra nefret ettim, gittikçe derinleşen bir nefretle, diye düşündüm. Sonuçta kilise bu ülkede ve bu devlette her şeye hâkim, diye düşündüm açık çukurun başında, Katoliklik bu ülkede ve bu devlette her şeyi hala avucunun içine almış, kimin tarafından idare ediliyor olursa olsun. Katolik, şarlatan, diye düşündüm, ruh arındırma yalancıları. Bunlarla hiçbir ilişkimiz olsun istemiyoruz diyoruz ve iğreniyoruz. Katolik Kilisesi’nin elinden bu ülkede ve bu devlette hiçbir şey kurtulmuyor, diye düşündüm.” (397)

Goethe’ye, o taş numaralayana, o yıldız falı bakana, o Almanların filozof başparmak emicisine, ruh reçelini ne olur ne olmaz diye ve türlü amaç için kavanozlara dolduran Goethe’ye, Almanlara çoktan bilinen gerçekleri demet edip en yüksek düşünce ürünüymüş gibi satan ve lise öğretmenlerinin kulaklarını bu kulaklar tıkanıncaya kadar bunları süren Goethe’ye, Alman düşüncesine beş aşağı beş yukarı yüzlerce yıl ihanet eden ve onu hiç yorulmadan Alman ortaölçeğine dayandıran Goethe ve Gambetti’ye bunu Goethe yorulmazlığı diye tanımladım. Goethe’ye, Gambetti’ye son kez dediğim gibi o felsefeci fare avcısına. Goethe tüketim Almanı, dedim Gambetti’ye, onlar, Almanlar Goethe’yi ilaç yutar gibi yutarlar ve etkisine inanırlar, iyileştirici gücüne; Goethe, temelinde Almanların otlarla şifa dağıtıcısından başkası değildir, demiştim Gambetti’ye, ilk Alman homeopatı. Deyiş yerindeyse Goethe’yi içip iyileşiyorlar. Tüm Alman halkı Goethe’yi içiyor ve kendini sağlıklı hissediyor. Ama Goethe, dedim Gambetti’ye, bir şarlatan (…) Oysa bu dünya harikası yalnızca darkafalı, felsefeci bir bostancı (…) Goethe hiçbir şeyde en iyiyi yaratmadı, her şeyin orta kararını yarattı. Faust, dedim Gambetti’ye, nasıl bir büyüklük budalalığıdı (…) Frankfurt’lu ve Weimar’lı büyüklük budalası Goethe, büyüklük budalası kadın avınd (…) Goethe Alman düşüncesinin mezar kazıcısıdır, dedim Gambetti’ye. Örneğin onu Voltaire, Descartes, Pascal’la karşılaştıracak olsak, dedim Gambetti’ye, doğal olarak Kant’la, Shakespeare’le Goethe ürkütücü biçimde ufalanır (…) Büyük şair Hölderlin’dir, demiştim Gambetti’ye, Musil büyük düzyazı yazarıdır ve Kleist da büyük tiyatro yazarı, Goethe bu üçü de değildir.” (355)

Yok Etme, kendinden başlamanın yordamına ilişkindir. Evet, Kafka’yı yine anımsıyoruz. Bu kitapla birlikte, şu zavallı öykümüz dizgeli, disiplinli bir dayatma ve sıkılıkla kazılacak, parçalanacak, yok edilecektir. Zaten nedensiz cesaret kendinden başlamayı kaçınılmaz kılmaktadır ve her kendini yok etme girişimi, eninde sonunda dünyanın yok oluşuyla sonuçlanacaktır. En büyük anlatıdan başlanacaktır işe, en büyük kutsaldan. İçimiz daha doğuştan başlayan bir şişirme (düdükleme) işlemiyle görkemine kavuşturulmuştur ya bu yüzden kofluğuna el atılır ilk. Ailelerimiz, inançlarımız, bizden üretilmiş zavallılığın bu en büyük suçluları yalnız değildir. Okul, öğretmenler, siyaset, devlet, savaş, kuruluş, yazı, sanat, vb., zavallılığımızın, umarsızlığımızın ve aşağılık küçüklüğümüzün pekiştiricileri olarak hep yedektedirler. Bu dünyanın içine doğmamız bir şanssızlıktır çünkü bu dünyanın diline ve bu dilin edasına baştan tutsağız yazık ki. Dedi dedi kalıbını denilen ve diyen olarak, yani anlatının bir yanı olarak taşımak zorundayız eleştirimizi, parçalama işlemini yürütebilmek için bile. Kasabın da bir dili, yöntemi olacak, parçalarken en büyük organizmayı, dillerin dilini… Ve o (bu dil, yani kasap dili) gökten gelmeyecek.

“…annemle babam şu hiçbir şey yapmamadan nefret ettiler, bir düşünce insanının hiçbir şey yapmama diye bir şeyi aslında hiç bilmediğini kavrayamadılar, bir düşünce insanının tam da .” (31)

Bu insanların, annenle babanı kastediyorum, demişti, abonelikleri yalnızca tiyatro ve konser için değildir, yaşamlarına da abonedir onlar, tıpkı tiyatroya ya da iğrenç bir komediye gider gibi giriyorlar her gün yaşamlarına ve yaşamlarına gitmeye utanmıyorlar, tıpkı itici ve sadece yanlış seslerin hâkim olduğu bir konsere bir konsere gitmeye utanmadıkları gibi ve yaşamlarını yaşamaları gerektiği için yaşıyorlar, bu yaşama sahip olmak istedikleri, yaşamak onların tutkusu olduğu için değil, hayır, anne babalarından dolayı abone oldukları için yaşıyorlar. Tıpkı tiyatrodaki gibi kendi yaşamlarında da yanlış yerde alkışlıyor, tıpkı konserdeki gibi kendi yaşamlarında da hiç sevinç çığlıkları atılmayacak yerde sevinç çığlıkları atıyor ve içtenlikle gülmeleri gereken yerde küstah suratlarını itici bir biçimde buruşturuyorlar. Tıpkı abone oldukları için gittikleri oyunların birer felaket ve en düşük düzeyde oluşu gibi yaşamları da felaket ve en düşük düzeyde.” (38)

Öğretmenler, aydın denilenler arasında en tehlikeli ve en alçak olanlardır, bunu çok önceden Georg Amcam bana aşılamıştı, hainlik söz konusu olduğunda onlar hâkimlerden asla aşağı kalmazlar, ki hâkimlerin hepsi de toplumun en alt düzeylerindendir. Öğretmenler ve hâkimler devletin en hain hizmetkârlarıdır, derdi Georg Amcam, bunu aklından çıkarma. Haklıydı, kendimde bu deneyden sıkça, yüz kez değil, bin kez geçmiştim. Hiçbir öğretmene ve hâkime güvenilmez, onlar talihsiz bir biçimde darmadağın olmuş yaşamlarına duydukları intikam arzısı ve iğrenç bir şımarıklıkla, her gün ellerine düşen insanların çoğunu mahvederler hiç gözlerini kırpmadan ve insafsızca, üstelik de bunu yaptıkları için maaş alırlar. Öğretmenlerin tarafsızlığı hâkimlerinki gibi adi, ikiyüzlü bir yalandır, derdi Georg Amcam, haklıydı. Bir öğretmenle sohbet etiğimizde, kısa süre sonra onun, kendisiyle barışık olmaması yüzünden, insanı mahvedici bir kişilik olduğunu anlarız, tıpkı bir yargıçla sohbet ettiğimizde olduğu gibi.” (58)

Aslında çalışmayıp yalnızca çalışıyormuş gibi görünmelerine ve böyöle yaparak bütün insanlık gibi onların da çevresindekileri kandırmalarına değildi sitemim ama dedim kendi kendime, her fırsatta ölesiye çalıştıklarını öne sürmemeliler. Üstelik de aileleri için, özel durumlarda vatanları için çalıştıklarını öne sürmemeliler.” (60)

Georg Amcam, insanlığın çalışmak istememesinin zararı yok, ama tembelliklerini açıkca ortaya koysunlar ve her gün oynadıkları iğrenç çalışma oyunlarından vazgeçsinler.” (61)

Biz haksız olduğumuzda ve haksız olduğumuz için nefret ederiz. Annemin iğrenç olduğunu durmadan düşünmek (ve bunu söylemek) benim için alışkanlık haline geldi, kız kardeşlerim de bir o kadar iğrenç ve budala, baba, zayıf, ağabey zavallı bir deli, hepsi budalalar. Bu alışkanlık, herhalde bir vicdan rahatsızlığını gidermesi gereken ve aslında alçakça olan bir silah.” (66)

Thomas Bernhard’ın yıkıcılığının kaynağı da bu. Bizim dilimizi bize karşı bir delici, oyucu, deri yüzücü (araç) olarak kullanıyor. Ve diyorum ki yaşadığımız yüzyılda eğer bir kutsal olacaksa bu, kutsalın bağırsaklarına göz dikmiş, kutsal-deşen yazı olacaktır ve Thomas Bernhard böyle bir yazıcıdır (mezar kazıcı). Onun yazısı Heidegger’in dediği gibi onun üzerinden gelmiştir.

Yanılma deşme, parçalama işlemine göre ikincildir. Eylemin (yazmanın) geri dönüşü yoktur, olmayacaktır, olmamalıdır. Ama yazı kendi şirretliğini, edepsizliğini, haksızlığını da deşmelidir bir yandan (Belki underground’ı böyle anlamalı, algılamalıyız). Bernhard’ın yapıtında bu durumla sıkça karşılaşılır. İleri gitmiştir yazı, fantezi fanatikleşmiştir bir yerinde, abartma yazıdan kopmuş, metin alegoriye yelken açmıştır. Belki yazarımız, deşilmek üzere kendi karnına, o son anda işaret etmeseydi, Kafka’ya yaptığımızı ona yapabilir, duyuncumuzu (vicdan) bir nebze yatıştırabilirdik. Ama eskilerce ünleyelim: Heyhat! Acımasızdır yazarımız…

Biz kendimizi abartmaya öylesine kaptırırız ki, dedim sonra Gambetti’ye, sonradan bu abartmayı tek mantıklı gerçek olarak görürüz ve asıl gerçeği artık algılayamaz oluruz, yalnızca ölçüsüzce doruğa çıkardığımız abartıyı algılarız. Ben bu abartma fanatizmiyle her zaman mutlu oldum, dedim Gambetti’ye. Bu abartma fanatizmini, abartma sanatına dönüştürmek, bazen benim tek olanağım oluyor, içinde bulunduğum ruh halinin zavallılığından kurtulabilmek düşünce taşkınlığından kurtulabilmek için, dedim Gambetti’ye.” (377)

Yok Etme, yalnızca yok etmenin anlatısı olmakla kalmıyor, kendisi varlığıyla, yok edici bir yapıya, dolayısıyla araca dönüşüyor. Bu, yazarın ikiyüzlü yaşamdan aldığı öcü doruğa taşır. Ve burada okurun yazarla karşılaşmasının özel bir dikkat, duyarlık gerektirdiği sonucu çıkar. Çünkü kışkırtıcı (provokatif, karın-deşen) Bernhard dili okurun, yetkinleşmiş, emeklenmiş bile olsa yerleşik okurluğunu da deşer. Çünkü daha başından biliyoruz ki, uydumculuğa (konformizm) karşıtlığın bile uydumculuğun tuzağına düşebildiği dizge içrelikte, yaşamın nitelenmesi (betim, vb.) taşıdığı gizil uydumculuk eğilimiyle okuru tüm bilimsel şatafatıyla çoktan ele geçirmiştir. Sınıflandırılmış, tanımlanmış, yerleştirilmiş, uysallaştırılmış yazı(n tarihi) devrimci çıkışların dilini bile törpülemekle kalmamış, okuru koşullandırmış, körleştirmiş, okurdan okuma kalıpları, okuma abakları (şablonlar) bağımlısı, tiryaki yaratmıştır. Bu nedenle Bernhard okuru okudukça parçalanır, dağılır, yok edilir. Yazar kendini parçalar, havaya uçururken okurunu da dinamitlemiştir.

Gerçekte ben Wolfsegg’i ve benimkileri parçalara ayırmak ve ayrıştırmak, onları mahvetmek ve yok etmekle uğraştığım sırada kendi kendimi parçalara ayırıyor, ayrıştırıyor, mahvediyor ve yok ediyorum. Öte yandan kendimi ayrıştırmam ve kendimi yok etmem bana yeniden hoş bir düşünce olarak görünüyor, demiştim Gambetti’ye. Yaşamım boyunca da başka bir şey yapmaya niyetim yok. Ve yanılmıyorsam, bu kendimi ayrıştırma ve yok etmede de başarılıyım, Gambetti. Gerçekte ben kendimi ayrıştırmak ve yok etmekten başka bir şey yapmıyorum, sabah erkenden kalktığımda ilk düşüncem bu oluyor, kendimi ayrıştırmaya ve yok etmeye kararlılıkla başlamak. Annemle babam biz çocukları hep uçurumun kenarına kadar götürür ama, uçurumu bize tam olarak göstermezlerdi, aşağıya bakmamıza izin vermezlerdi, son anda bizi hep kenara çekerlerdi, işte bizi hep böyle uçurumların kenarlarına sürükleyip buna rağmen bize onları hiç göstermediler, ki bu bizi mahvetti. Milyarlarca anne baba böyle davranıyor, demiştim Gambetti’ye.” (182)

Neden?

Yazar, bu romanı Schermaier için yazmıştır. Açıkça söyler bunu. Romanında romanıdır konusu. Kendi toplumsal-kültürel bağlamını havaya uçuran yazar, varlığını nasyonal sosyalizmin kurbanı Schermaier’e ilikler. Elbette onun açısından bile kurmacadır, varsayımdır bu. İnsan(oğlun)a yekten ve açıktan sorar: Schermaier için bir şey yapmıyorsan suçlusun. Okur diken üzerinde hop oturup hop kalkmaktadır. Sayfalar arasında ilerledikce sonu belirsiz bir soyunma, korunaksızlaşma, ortaya çırılçıplak çıkma tasası içinde yol almaktadır. Suçumuz dolayımlanmış, dolaşık ve dolaşıklığı oranında bağışlanmazdır. Soru açık. Bu dünyaya ve onun ağdalı suçuna kafa tutabilir misin? Yaşamın bu kafa tutmadan, yalanı göstermekten ibaret olabilir mi? Neyi, nereye değin göze alacaksın?

Tinçözümleme (psikanaliz) kanonunu delik deşen eden, çünkü sapıtmış, kaymış, başka bir şeymiş gibi görünse de aşağıda, orada, kaynakta bir tinin (anlamaya ve anlaşılmaya değer) olduğunu yadsıyan Thomas Bernhard, tinin dilden ibaretliğini kanıtlamanın ötesinde, son gerekçemizi de (bahane) bir darbede elimizden almaktadır. Biz tam da terapi koltuğuna uzanmış, terapistle karşılıklı yazmaya başlamışken ve kanona kendi perdemizden eşlik etmeye soyunmuşken… Neredeyse dinleşmiş, kutsallaştırılmış bu tinçözümü eş zamanlı olarak Lacan’ca tahtından edilmiş (taht değiştirmiş?), ama daha çok Bernhard gibi yazarlar, onun da arkasında yatan uydumculuğu (psikanalizin bile) sökmüşlerdir (yapısökümse işte buyrun!)

“…aynı biçimde o Viyana keyfi diye anılan şeyi de, ondaki şeytansı budalalık beni her zaman itmiştir, tıpkı keyif kavramının beni her zaman rahatsız ettiği ama çoğu zaman da bunalıma sürüklediği gibi, bu keyif denilen şey yaşamla haince bir ilişkiye girmek olduğu, insan doğasına karşı haince bir davranış olduğu, daha da ileriye götürürsek, dünyaya bakışımızın tamamen alçakça ele alınış biçimi olduğu için.” (235)

“İğrenç değil mi, dedim ama enişte tepki göstermedi. Bu insanlar kendilerini hep rahatlık abidesi gibi gösterirler, şaraptan, şakadan anlayan kişiler olarak, demiştim Gambetti’ye, ama aslında rahatlığın tam karşıtıdırlar, çünkü ne olursa olsun rahatlık isterler ve onlara bu rahatlık sağlanmadığında acımasızdırlar, o zaman içlerindeki her şey nefrete dönüşür, demiştim Gambetti’ye. Rahatlıklarıyla çevrelerini ezer ve boyunduruk altına alırlar ve mutlaka rahatlığa sahip olmak istedikleri bir mekânı da cehenneme çevirirler.” (297)

Böylece bir Don Quijote öyküsüne gelmiş olduk. Özenli okur bu kütlesel dilin kat kat perdelerini aralayabilir ve yeldeğirmenlerini görmekle kalmaz ufukta, onlara saldıran Thomas Bernhard’ı da görecektir eşeledikçe yaşamı. Umutsuzcadır her şey, son soluk bırakılıncaya değindir, ölümünedir. O zaman sahicilik, geldiğimiz noktayı özetleyecek sözcük olur. Sahiciliğin, öyküyü ayraç içine almanın cesareti ve umutsuzluğuyla yakından bir ilgisi, göbek bağı olmalı. Ama daha çoğudur belki de. Ayraç içine alınmış öykü ya da bu ayraca almanın doğrudan kendisi bir parçalama, kesip biçme, ayıklama, yok etme işlemi de olmalıdır. Sahicilik, kendi sahiciliğinden huzursuzdur. Abarttığını kabul etmek zorunda kalacaktır kuşku yok. Ama yeniden yapsa yine abartacaktır. Bu fanatizm bağışlanmış bir mevki, üs, referans noktasıdır, yoksa yazmak için de neden bulunamayacaktır (zor bulunur o şey).

Beklenilmeyen ölüm bir tür faka basmadır (Telgraf). Karşımıza hiç istemesek de bir sahicilik sınavı gibi dikilir. Hemen her zaman ölüm karşısında teslim olur, yeniliriz. Ölümle herhangi bir değişmeceye (metafor) ve retoriğe sığınmadan asla yüzleşemeyiz. Ölümü genellikle saklar, gizleriz. Bizi derinden derine ürküten şey, ölümün anımsattıkları, çağrışımları ve ölü(m)den sonrasının kaygıları olabilir mi? Hayır değil ve yalan bütün bu alanlarda filizleniyor, yükseliyor. Bizi ürküten şey itiraf edemeyeceğimiz (asla edemeyeceğimiz) kayıtsızlığımızdır (Mersault). Ölünün orada ve bizim burada oluşumuzdur. Arkasından ağladığımız şey ölü değil, kendi yoksunluğumuz, ölüsüz kendimize kalışımızdır. Ama her ölüm kaçınılmazca kendini bir yalan öyküyle açığa vurur. Yalan bu ritüelin belirgin adıdır. Parçalamaya, yok etmeye başlanacak şatoların (Wolffseg) başında ölüm şatosu gelir bu nedenle. Telgraf ölüm haberini getirmiştir. Ve yalan hazırlıklarına başlama duyurusudur telgraf. Eğer Murau’nun (Thomas Bernhard) eline geçmeseydi ölüm yalanı pekiştirecekti. Ama telgraf oğulun eline ama yine de yanlış ele geçmiştir. Bu elin retorikle sorunu vardır ve ölüm ona göre en büyük retoriktir. Öyleyse ölümün derisini yüzecektir anlatıcı ve ölüm oyulacaktır. Başka bir şeymiş gibi, yaslıymış gibi görünmeyerek büyük harfle başlayan gerçeklerimizden biri daha yok edilecektir. Ödülü sahici bir hiç de olsa ne gam!

Doğamız dediğimiz şey enikonu bir anlatı. Sinsi ve evcil… Uygun, uyumlu, uymuş. Her şey böylesine kusursuzsa olup biteni anlamak olanaksız değil mi? Doğamızla olup biten arasında tersinden ya da düzünden (her ne ise) bir ilinek kurabilmeliyiz. Belki buna kurulu ilinekleri (kurguları) parçalamaya girişerek başlayabiliriz. Öyleyse Gambetti’den, Roma’dan neden başlamıyoruz sorusu iyi bir soru gibi görünebilir (her ikisi de anlatıcının referansı çünkü). Bu yazının, anlatının kendini, belirişinde içinde bulduğu yol ya da yerle ilgili kanımca. Yazarın yanıtını bilemem ama benim okurluk yanıtım budur. Eğer bunu planlasaydı, Gambetti’yi anlatmayı (Roma’daki öğrencisi) yani, onun karnını deşecek, onu sökecek, parçalayacaktı. Ama şimdi (burada) parçalayıp yok edeceği şey din, devlet, aile, yurt, soyluluk, sanat vb. olacak ve bunları yapabilmek için kendisine Archimedes gibi bir dayanak noktası (fiziksel değişmez/sabit) gerekli. Roma ve Roma’daki Gambetti’dir bu. Ona sırtını verebilir ve dünyanın nesi varsa her şeyine kafa tutabilir. Oysa sırtını dayayabileceğin bir şey yoktur ve Thomas Bernhard bunu bilir. Yazdığı da gerçekte budur. Onu dört bir yandan kıskaca almış boşluk…

Böyle olunca bir misyon üstlenmiş romandır Yok Etme. Kendini yok etme görevini üstlenmiş yok edici bir dinamit. Aynı misyonu üstlenmiş biri daha var ama o sinemadan ve yine yanılmıyorsam Avusturyalı. Haneke. Bunda da bir sahicilik, sahici bir yan yok mu? Haneke de Bernhard gibi yaşam denen şu bayağı, yer yer dayanılmaz, katlanılmaz şeyi adım adım yok etmez mi? Giydirilmiş öykümüz bizi bir sınıfa, bir zamana (tarihe) bağlar. Öykümüz kat kat katlanırken Thomas Bernhard yazıya tersişlev yükler ve öykünün içerisine bir oyuk, boşluk açar, üstelik ve ne yazık ki bunun da adı öyküdür. Çocukluk örneğin, yaşamın içinde oyulmuş bir solucan-boşluktur. Çocukluk harcanmış, boşalmış, üzerine dikilmiş bunca yapıyla çöküp gitmiştir. Toplumsal konumumuzsa bu boşluk, bu oyuntu, girintiyle koflaşmış, gülünçleşmiş, ayakta duramaz olmuştur. Hiçliğin bu kemirgen saldırısı karşısında yaşam delik deşik olmuş, dayanaksız kalmıştır. Aksoyluluğun içeriksizliği kentsoylu içeriğiyle değil, onun daha da beter içeriksizliğiyle oyulmuş, yaşamın en yalınkat yüklenicileri oyulacak bir varlıkları olmadığından olsa gerek (yani kof avcılara karşı şatonun bahçıvanları) varolmaya bırakılmışlardır (şimdilik, bu yazı, roman boyunca). Konumları gereği korunmuş, savunulmuşlardır (Bu onların gösterge olmamalarıyla da ilgilidir).

Çocuk villasına giden yolda, Schermaier’in hiçbir zaman cezaevleri ve zindanları ve Hollanda toplama kamplarındaki tutukluluğu hakkında konuşmadığını düşündüm, o konuşmuyorsa ben de birgün bunları yazarım, yazmayı planladığım Yok Etme’de diye düşündüm, Schermaier hakkında yazacağım, ona yapılan haksızlık, ona karşı işlenen suç hakkında (..) Bu yüzden Yok Etme’de onlardan söz etmek benim görevim, nasyonal sosyalist dönemde çektikleri acılar hakkında konuşmayan, yalnızca arada sırada bu yüzden ağlamaya cesaret edebilen yığınla insanı temsilen bu insanlardan söz edeceğim, yaşadıklarından nasyonal sosyalist düşünce ve eylemin sorumlu olduğu Bayan Schermaier’den, onlarca yılbastırıldıktan sonra bugün sessizce geçiştirilen nasyonal sosyalist cinayetlerden söz edeceğim(…) Çocuk villasına giderken, Schermaier’e karşı işlenen bu suçu Yok Etme’de anlatarak onun elinden bu toplum tarafından alınan hakkı geri veremesem de, gene de kendi tarzımda buna dikkati çekme sözü verdim kendime. Gün olur da onu kağıda dökmeyi başarabilirsem, Yok Etme bana bu konuda en iyi fırsatı verecek, diye düşündüm.” (283)

Çocukluk tamamen kullanıldı ve benim tarafımdan tüketildi, diye düşündüm, yok pahasına elden çıkarıldı, diye düşündüm. Çocukluğu sonuna kadar sömürdüm. Her yerde çocukluğu ararız ve her yerde o ünlü açılan boşluğu buluruz, diye düşündüm, bu kadar çok mutlu çocukluk saatleri, hatta günleri geçirdiğimiz bir eve girdiğimizde bu çocukluğa baktığımızı sanırız ama o ünlü, kötü şöhdretli açılan boşluğa bakarız diye düşündüm.” (369)

Bu etkiyi sağlayan dil, kurgu (yapı) neredeyse belirleyicidir bu yok etme sürecinde, diyeceğim. Ama yeni değildir. Daha ilk romanından başlayarak (Don muydu?) bu amaca taşıyacak dilsel araştırmaları başlamıştı yazarın. Hatta zamanla bu dilsel çıkartmanın geri çekildiği, yatıştığı da olmuştur. Çok daha keskin, şaşırtıcı örneklerini vermişti dilinin. Anlatıcının kendi deyişini öykülemesi diyebileceğimiz yöntemle Bernhard’ın ne kastettiği gerçekten önemlidir. Ben şunu anladım. Varlık, söze borçlu, sözle kurtuluyor, buraya geliyor, yazıya dönüşüyor. Öykünün, anlatımın varlığa baskınlığını, gecikmeli üstünlüğünü ancak bu tür anlatıcı kurgusu olanaklı kılabilirdi. Okuyan, hep birinin söylediği bir şeyle oyalanıyor. Söz söze uluyor, taşıyor. Sözden varlığa düşme olanaksız. Ama serüven de tam bu. Sözden varlığa yol alma. Ama eksilterek, indirgeyerek, süzerek… Umutsuz olan da bu. Ama bundan başka da anlamlı (!) herhangi bir şey yok. Sonunda yakalanan sözcük (atom) bütün sözcükleri içinde taşıyor ve bundan olsa gerek, sözcükler yan yana geldiklerinde ve metin ortaya çıktığında sıvılaşıyor, gövdeleşiyor ve akan bir ırmağa dönüşüyor. (Nathalie Sarraute’yu, Yeni Roman’ı neden anımsıyorum?) Metnin (gövdenin) bir yerinden dalabilir bir başka yerinden çıkabilirsiniz. Yazarı nasıl her türden dolayımdan soyutladıysa kendini, metni de kendini eksilterek akıyor. Değişmeceler, betimler, diyaloglar, bölümlemeler, sapkın her türden yazınsal girişim kapının dışına bırakılıyor. Bir an, bir fotoğraf yaşamı beriye, buraya anlıksal didiklemeye getirmek için yetip de artıyor (Proust’da olduğu gibi). Sorun ve farklılık şu ki, fotoğrafın yazıyla okunması fotoğrafın yalnızca gösterdikleri üzerinden değil, göstermedikleri, örttükleri, sakladıkları üzerinden de yapılıyor ve kanımca özellikle böyle okunuyor. Fotoğraf mutlaka sahte bir şeyi gösteriyor, tersi olanaksız çünkü. İnsanın sonsuza dek bir çarpıtması… Fotoğraftaki anın budalalığına tüm yaşam bağımlılaşıyor. Böyle bir açıklamaya dönüşüyor ve açıkladığı şey her halükarda gerçek, sahici olmayan şey oluyor.

Fotoğraf çekmek alçakça bir tutku, dünyanın her yerinde toplumların her kesiminden insanlar kendini kaptırmış buna, tüm insanlığın yakalandığı ve asla bir daha iyileştirilemeyecek bir hastalık. Fotoğraf sanatını bulan kişi, tüm sanatlar içinde en çok insan düşmanı olanını bulan kişi aynı zamanda. Ona borçluyuz doğanın ve onda varlığını sürdüren insanın sonsuza dek çarpıtılışının sapıkça yüzünü. Şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta doğal, yani gerçek ve hakiki bir insan görmedim, tıpkı şimdiye kadar hiçbir fotoğrafta gerçek ve hakiki bir doğa görmediğim gibi. Fotoğraf yirminci yüzyılın en büyük felaketi.” (21)

Fotoğraf onların kurtuluşudur Gambetti, demiştim, bunun üzerine Gambetti gülmüştü ve beni bir öğlen sonrası hayalcisi diye tanımlamıştı, yani benim daha önce hiç duymadığım bir betimleme yapmıştı ki bunun üzerine ben de kahkaha atmıştım, buna Gambetti de doğal olarak katılmak zorunda kalmış ve ikimiz birden bir süre büyük bir zevkle gülmüştük. Abartma yeteneğimiz olmasaydı, demiştim Gambetti’ye, korkunç can sıkıcı bir yaşama mâhkum olurduk, artık var olmaya değmeyen bir varoluşa. Ve ben abartma yeteneğimi akıl almaz bir düzeye çıkardım, demiştim Gambetti’ye. Bir şeyi anlaşılır kılmak için abartmak zorundayız, demiştim ona, şeyleri yalnızca abartma somutlaştırır, kaçık yerine konma tehlikesi de ileri yaşlarda bizi tedirgin etmez. Yaşlılık döneminde kaçık yerine konmaktan daha iyi bir şey yoktur. En büyük mutluluk, demiştim Gambetti’ye, yaşlı kaçığınkidir, o her şeyden bağımsız olarak bırakabilir kendini kaçıklığa. Olanağımız varsa eğer kırk yaşımızdayken kendi adımızı yaşlı kaçığa çıkarmalıyız ve bu kaçıklığı en uç noktaya kadar götürmeliyiz. Kaçıklıktır bizi mutlu kılan, demiştim Gambetti’ye.” (80)

Fotoğrafın bulunuşuyla, yani budalalaştırma sürecinin yüz yıldan daha uzun bir süre önce başlamasıyla dünya haklarının düşünsel durumu giderek kötüleşti. Fotoğraflar, dedim Gambetti’ye bu dünya çapındaki budalalaşma sürecini harekete geçirdi ve bu şu sırada insanlık için gerçekten de öldürücü bir hız kazandı bu, fotoğrafların hareket kazanmasıyla birlikte. İnsanlık onlarca yıldır budalaca bu öldürücü fotoğraf resimlerinin karşısına geçip felç olmuş gibi seyretmekten başka bir şey yapmıyor. Bin yıl dönüşümünde bu insanlık artık asla düşünemez olacak Gambetti ve fotoğrafın başlattığı budalalaşma süreci hareket eden resimler tarafından dünyayı saran bir alışkanlığa dönüşecek ve doruk noktasına ulaşacak. Böylesi, artık yalnızca budalalığın egemen olduğu bu dünyada varlık sürdürmek hiç de mümkün olmayacak Gambetti, dedim ona, diye düşündüm şimdi açık çukurun önünde dururken ve bu budalalık süreci dünyaya tamamen yayılmadan hemen önce kendimizi öldürmemiz iyi olacak.” (398)

Sözcüğü nesneyle eşleştirmek, değişmeceyi (mecaz, metafor) sürgüne göndermek, bir bakıma metnin retoriğini (derisini) yüzmek anlamına da geliyor. Thomas Bernhard’ın nefretini ‘retorik nefreti’ diye özetlesek yanlış olmayacak. Öteki sözcüğü hep kapı önünde bekleten yazar, pirinç ayıklar gibi doğru sözcüğü (nesnenin en yakın karşılığı olan, çünkü saltık birebir bir karşılık var mı tartışılabilir) ayıklamış, bu da romanının yapısal iç gerilimini (karkas) ya da disiplinini sağlamıştır. Okurun tüm duyargalarına, moleküllerine sızan bir ayaklanma, red çağrısı kendiliğinden gelir böylece. Huzursuzluk artıp çoğalarak salgına dönüşür, bulaşır, ele geçirir. Thomas Bernhard’ın yaşamının ve kahrının her saniyesi bize deneyletilmiş olur. Kaçınılmazca (belki zorbaca) yazarın yaşamını yaşarız kitabını okurken. Üstelik acı bir biçimde bunu yapmamamız yazarın hiç de umurunda değilken… Hep, hiçe doğru atılganlıkta bir adım önümüzde olacak.

Onunkisi bir siyaset kuramı elbette (bir yandan da). Ona göre gelmiş geçmiş tüm siyasetler yalan-siyasetler ya da yalan çoğaltan siyasetler, öyleyse bunun karşısına konulabilecek ve yalanlaşmayacak (eninde sonunda) biricik olanaklı siyaset yalanı çözme, yalanı yüzme, içini oyma siyaseti olabilir ancak. Kendisi her türden oyunculuğu (aktör) yadsıdığından siyasete karşı siyaset yaftalamasına da nefretle bakacaktır kuşkusuz. Ama kurmaca da olsa bir başlangıç noktası tümümüze gerek, yalnızca Thomas Bernhard’a değil.

Şimdiye kadar ben bu sosyalizm denen şeyin zararsız, geçici bir siyasal sinir hastalığı olduğunu sanmıştım, dedim Gambetti’ye, ama aslında öldürücüymüş gerçekten. Bugün egemen olan sosyalizmi kastediyorum, ki tamamen sahtekârlıktır Gambetti, yalancı, utanmazca aldatıcı olandan söz ediyorum. Bugün dünyanın hiçbir yerinde gerçek sosyalizm yok, yalnızca yalancı, sahte, aldatmaca olanı var, bunu bilmelisiniz. Tıpkı bugünkü sosyalistlerin gerçek olmadıkları ama sahte , yalancı aldatıcı olduklarını bilmeniz gerektiği gibi. Bu yüzyıl sosyalizm yeminini bir biçimde pisliğe bulamayı becerdi, neredeyse kusacağım dedim Gambetti’ye. Gerçek sosyalizm hakkında düşünen ve ona inananlar, kurdukları sosyalizmin sonsuza dek süreceğine inanmış olanlar, iğrenç ardıllarının onu ne hale soktuğunu görebilselerdi mezarlarında rahat yatamazlardı. Gözlerini bir kez daha açabilselerdi, onların ettikleri sosyalizm yemini adına neler kotarıldığını ve halklara neler verildiğini görselerdi mezarlarında huzurları kaçardı. Mezarlarında huzurları kaçardı yeminleriyle Avrupa’da ve tüm dünyada ne sahtekârlıklar yapıldığını görebilselerdi. Mezarlarında huzurları kaçardı tüm politik kepazeliklerin bu en büyüğü karşısında. Mezarlarında huzurları kaçardı, demiştim birkaç kez Gambetti’ye.” (74)

Çoğunluk her zaman felaket getirdi, diye düşündüm, bugün de felaketimizi çoğunluğa borçluyuz. Azınlık ya da tek bir kişi de çoğunluk tarafından, çoğunluğa oranla zamana daha uygun olduğu için eziliyor zaten, çoğunluğa oranla zamana daha uygun davrandıkları için. Zamana uygun düşünceler her zaman, zamana uygun olmayanlar, diye düşündüm.” (228)

Ve kesiyorum. Daha söylenebilecek birçok şey varken. Ama önemli değil.

Aslında ben yazar değilim, dedim Gambett’ye, yalnızca bir yazın aracısıyım, Alman yazınının, hepsi bu. Bir çeşit yazın emlakçısı, dedim Gambetti’ye, ben yazın emlakına aracılık ediyorum bir açıdan. Ve bugün her posta kartı yazan da kendine yazar diyorsa, ben de kendime çoktan denediğim ve yazdığım yüzlerce yazıdan sonra yazar değilim diyorum. Ayrıca ben yazarların çoğundan nefret ediyorum, dedim Gambetti’ye, çok azını seviyorum, ama onları elimden geldiğince ısrarla seviyorum. Yazarlar, benim zabıt tutucular diye tanımladıklarım, en çok da Alman olanlar, dedim Gambetti’yeömür boyu kaçtığım kişiler oldu, onlarla ömür boyu aynı masaya bile oturmadım, çünkü, dedim Gambetti’ye, bir yazarı tanıyıp onunla aynı masaya oturmayı akla gelebilecek en iğrenç şey olarak gördüm. Yapıta evet, dedim Gambetti’ye, ama üretene hayır, dedim Gambetti’ye. Çoğunun maceracı, iğrenç değilse de kötü karakteri vardır, kişisel bir karşılaşmada, hangisi söz konusu olursa olsun yapıtlarını mahvederler, her şeyi yok ederler, dedim Gambetti’ye. İnsanlar sevdikleri ya da saygı duydukları ya da nefret ettikleri bir yazarı tanımak için büyük çaba gösterirler ama böylece onun yapıtını tamamen mahvederler, dedim Gambetti’ye. Hangi açıdan olursa olsun insana rahat huzur vermeyen, ya çok sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yazarın ürününden kendini kurtarmanı en iyi yöntemi, onu yaratanı tanımaktır. Bir yazın ürününü yaratanın yanına gideriz ve ondan kurtuluruz, dedim Gambetti’ye. Yazarların hepsi var olanların içindeki en iğrenç kişilerdir, dedim Gambetti’ye.” (379)

Bernhard’ın söylediğine ekleyeceğim bir şey yok. Ben ondan ve onun kitabından esinlendim ve kendimi yazdım yukarıda. Tümü bu. Yazar Thomas Bernhard olunca başka türlüsünü usumdan bile geçiremem hem. Bunu yazdım çünkü yaşamım boyunca sürüklediğim şu retorik nefretimin bu yazarda güçlü bir biçimde yankılandığını duydum. Kendi yalanımı gördüm. Kendi yalanımı göstermek istedim.

Düzelti (1975)

Thomas Bernhard’ın peşimi bırakmamasından doğal ne olabilir. İçimizin yangını aynı... Kavruk, susuz öfkemiz benziyor. Kısa bir süre önce Türkçe’de olağanüstü Sezer Duru çevirisiyle yayınlanan Düzelti’yi hemen alıp okudum. Okudum ve aynı okurluk duygusu sardı yine beni. Bernhard değişik, başka şeyler yazmamış ki hiç. Bildiği, gördüğü ve hiç hoşuna gitmeyen bir şey oldu ve o buna tanıklık etti. 5, 8, 16, 23 yaşında ve sonra. Baktı ve çiğ bir aydınlık, sözde zenginleştirilmiş bir yaşam gördü ve çiğliğin arkasındaki bıktırıcı yinelemeyi, serdengeçtiliği. Dün öyle olan kolayca bugün böyle oldu ve hiç kimse işin ucunda bir ölüm olduğunu görmek istemedi. Sanki bir kapıdan girmiyor diğerinden çıkmıyorduk ve sonsuzca sürecek işimiz neredeysek orada tanımlamak, yoklamak, yapmak ve sökmekti, dökümlemekti ama her sayılama işlemine soyunduğumuzda sayılardan yine sonsuz sayılar dökülüyordu, ölümü bize unutturacak denli.

Oysa Thomas Bernhard bu yalana elbette bu romanında da katlanamayacak. Thomas Bernhard ısrar edecek, yine ve bir kez daha söyleyecek, biz anlayana değin değil, böyle bir umudu taşımayalı, bırakalı çok olmuştur. Yüzlemekten daha anlamlı görünen bir şeysizlikten ötürü… Hem çekinmeyecek sabit fikirli görünmekten, hatta inatla bunu deneyecek.

Höller’lerin çatı arası konuğu anlatıcı, aynı çatı odasında konukluk eden ve ölen kızkardeşi için ormanlık alanın ortasında konik yapı tasarısı üzerinde çalışan dostu Roithamer’in özkıyımının (intihar) arkasından kişisel belgeliğini, notlarını düzeltmeye koyulur.

Anlatıcı, Roithamer’in arkasındaki hakikatin peşindedir ya da bundan çıkarması gereken sonuçları çıkarmaya çalışır gibidir. Bu özkıyımı, ölümü açıklamaya yetecek hiçbir gerekçesi, açıklaması yoktur aslında dünyanın. Tersine bu dünyaya verilebilecek biricik ve geçerli yanıt gibi duruyor ölüm: “…bu devletin vicdanı Roithamer gibi birçok insana karşı suçlu, vicdanında bütünüyle hain ve alçak bir tarih yatmakta, devlet olarak bu daimi sapıklık ve orospuluk.” (21)

Bu yanıtın bileşenleri arasında ölümün dışında başka şeyler de var kuşkusuz. Örneğin, yavaşlığın savunusu: “…bugün dünyada her şey haddinden fazla acelecilik, derdi, her şeye haddinden fazla acele ediliyor ve sürekli haddinden fazla acele ediliyor, hiçbir şey beklenmiyor, her şeye hemen haddinden fazla acele ediliyor ve her yanda her şeyin üzerine tamamen düşüncesizce saldırılıyor, nereye bakarsak bakalım, hemen saldırılıyor ve bu da sonuçta kaos yaratıyor.” (107) Ama yavaşlık, vb. ölüm denli kesin sonuç yaratamayabilir.

İnsan neden kendine kıyar sorusunun Bernhard’ca yanıtı işe dalıp unutmamak: “İnsanlar intihar etmek yerine işe dalıyorlar.” (218) “Her gün umutlarımızı bağladığımız kişilerdir kendilerini öldürenler, diye yazmış Roithamer, yetenek ve duruşlarını sevdiklerimizdir ve yakınlıklarının en çok hoşumuza giden oluşu ve en güvendiğimiz kişilerdir, diye yazmış Roithamer.” (219) Uyandığımızda her zaman korkutan bir varoluş sınırına uyandığımız için utanırız, diyor Thomas Bernhard. Ben uzatmadan, bu varoluş sınırının Bernhard’ın oluşturduğu yapıtın kendi olduğunu, daha doğrusu onun yapıtının bizi utandırdığını söyleyeceğim.

Sonuçta anlatıcı düzeltilebilecek bir şey olmadığını anlar:

Düzelttiğimde mahvediyorum, mahvettiğimde yok ediyorum, diye yazmış Roithamer. Eskiden düzelti diye adlandırdığı kötüleştirmek, mahvetmek, yok etmekmiş diye yazmış Roithamer. Bu taslak da (koni) delilikten başka bir şey değil…” (238)

En berbat şey aslında insanlığın kendisi. Sanırım kimseyi bunun dışında tutamazsınız. Yakından tanıdığınız her şey onunla iyice ilgilendiğinizde iştahınızı kaçırıyor ve bozuluyor. Yakından bakıldığında dayanılır gibi değil.” (58)

Heidegger de öyle, akıl almaz bir adam, ne ritmi ne de başka bir şeyi var. Birkaç yazardan öğrenmiş, onları iyice sömürmüş. Onlar olmasaydı ne olurdu ki o. İnançsız biriydi. Yeni bir şey değil ki İsa’ya karşı olmak, bu adam, başkalarının yetiştirdiği meyveleri çekinmeden yiyen ve tıkınan bir kimsenin tipik örneği. Çok şükür. Fenalık geçirip patlıyor.” (79)

Her gün gazete okurum, yoksa eksikliğini duyarım. Ama okumam, yalnızca göz gezdiririm. Kitap da okumam, gazeteleri de, dünyayı devindiren her şeyi yansıttıkları için gözden geçiririm.” (81)

İnsanlar ölürler, çürürler, yok olurlar, artık burada değillerdir, her şey yolunda giderse ufak bir haç konur yolun kıyısına. Sonra bir de yazdıklarından sevinç duyanlar vardır. O da sadece zaman zaman.” (96)

Thomas Bernhard

Dayanamayıp yarısında okumayı kestiğim bu incelemede beni bunaltan yazar değil çevirmen, çeviri ve yayıncı oldu. Sağın eski yayınevlerinden olan Şule Yayınevi’nin Thomas Berhardt’la ne işi olur ki. Zaten yayınevini ayrımsayabilseydim bu kitabı almazdım. Türkçe sorunu yüzünden yazarına ve bakış açısına açıkçası ulaşamadım, tüm direncime karşın. Çevirmenin bir de sunuş yazarak kostaklanmasına ne demeli. Her zaman iki dil birbirine başvurur. Birindeki yetkinlik öbüründe yankılanır.

Yalnızca örneği koymak için, birilerinin Türkçeyi nasıl ilkel bir düzeyde kavradığını göstermek için, yayınevinin, kitap yayıncılığının ne olmaması gerektiğini göstermek için bu açıklamayı düştüm.

Amras (1988)-Watten (1998)
Goethe Öleyazdı (Goethe stirbt, 1998)

Kuşkusuz Bernhard dili üzerinden içeriğidir önüme gelen. Daha ilk tümce her türden kuşkuyu silip atıyor. Daha önce Thomas Bernhard’la ilgili saptamalarımı yanlışlayan herhangi bir şey yok. Öte yandan ekleyebileceğim çok şey de. Kafka’nın bence süreği olan, ona olsa olsa köktenci, yıkıcı öfkesini eklemiş olan, daha sonra sinemadan (Haneke) diğer sanat dallarına günümüzde çok etkili olmuş yazarı her tümcesiyle yeniden daha derin kavradığımı söyleyebilirim. Dokusal bir gülmeceye ne dersin değerli okur? Bernhard’la insanbilimsel (antropojik), hatta dirimbilimsel (biyolojik) bir gülmece yazına gelmiştir, diyeceğim. Dirimin kökünde böyle bir gülüt (yıkıcı bir şaka) yatıyor olabilir mi? İlk inorganikten organiğe geçen gözeyi (hücre) düşünelim bir yol. Bir yarı canlı göze ötekini sarıyor, içine alıyor, eritiyor ve kalanı, posayı atıyor dışarıya. (Neresi dışarısı, neresi içerisi bu da ayrı…) Hadi gelin de Amelie Nothomb’a, onun, Tanrı’nın bir silindir, boru olduğu savına hak vermeyin. (Yağmuru Seven Çocuk, 2012, Métaphysique des tubes, 2000.) Bu gülünç olduğunca tiksinti verici bir öykü. Varlığın başlangıcında duruyor ve insan türü sürü davranışı içinde bu öyküyü hayvansı içerikle yineleyip duruyor. Sürünün yapıp ettiklerinde gülünesi zavallılıkla gelen (t)aşkın güç ve şiddeti, tüm bu dinlerimiz, tarihlerimiz içre yatıştıracak şey öfkeli, saldırgan dilimiz. Hafifletici nedenleri ayraç içine alarak en boka, acımasıza, iğrenç olana tanınan işbu görünme hakkı, tutanak ya da yazanak, her ne ise, okurun içinde bulunduğu insanlığı yeterince silkeliyor(dur umarım). Kafka yakınlarda bir yerde, kuşkum yok.

Novalis’ten ‘Hastalığın özü hayatın özü kadar karanlıktır,’ alıntısıyla açılan 62 sayfalık Amras, Bernhard yazı tarihinde doruklardan biri. Önceki izleklerini, daha saydam, seçik, kristalize bir dilde yineleyen yazar, çürümeyi, yokoluşa sürüklenen yaşamı soykütüğüne bağlıyor, en yetkin anlatıcının en sayrı bilince bağlı açmazını acımasız ve çıkıntılı, zarif ve alaylı, üstelik saydam bir dilsel tanıklıkla aktarıyor. Kendilerine kıymış soylu anne babalarının ardından kendi ölümlerini iseyip te gerçekleştiremeyen ve sanırım dayılarınca bir kuleye tıkılan iki kardeşten daha dayanıklı (en azından sağ kalabiliyor ve anlatıyor) ama yine de ölümcül sayrı olanın ağzından kusulan zehir zemberek bir eleştiridir burada sözkonusu olan. Giriş bölümcesi (paragraf) şöyle: “Ebeveynimizin intiharından sonra iki buçuk ay, sadece güney istikametinden yukarı eski taşların oraya çıkan büyük elma bahçesinden, ki yıllar önce babamızın mülküydü burası, geçerek ulaşılabilen banliyömüz Amras’ın sembolü olan kulede kilitli kalmıştık.” (9) Türkçe çelişkisine bakar mısınız? Kitle iletişim aygıtları (TV, basın gibi ana akım medya dedikleri) nasıl 30 yıldır toplumun anlığını yeniden biçimliyorlarsa yayıncılar da aynı süre içinde görev üstlenmiş izlenimi verircesine Türkçe’yi gelişigüzelliğe, rastlantıya, çağcıl ardı bir tutarsızlığa, bozunuma zorluyorlar. Görev üstlenmek diyorum yine, altını çiziyorum. ‘Anne babamızın kendilerine kıymalarından iki buçuk ay, yalnızca güney yönünden yukarı…’ diye söylenseydi güzel, tutarlı, bağdaşık olmaz mıydı dil.

Saygıdeğer Beyefendi,

Öykünün değişik yapılarda parçalı metinlerden çatıldığı izlenimi, anlatıcının ve aktardıklarının tutarsızlıkları, ortada anlıksal (zihinsel) bir bozgun yaşandığı, bilincin dağılıp çözüldüğü, nevrotik tepkinin metinsel yapıyla eşleştirildiği yönünde güçlü bir duygu yaratıyor okurda. Örneğin anlatıcının sözü, mektuplarıyla, kardeşinin tuttuğu notlarla, vb. destekleniyor. Daha önceki Bernhard metinlerinde yapı bütünlüğüne gösterilen özen burada kasıtla kırılmış… Bunu anlamak, kısaca yorumlamak isterim. Metinlerinin ağırlıklı bölümünde ısrarcı, didikleyici, aşırı, dolayımlı eski anlatıcı sesi Amras’ta bölünüp parçalanıyor. Öfkeli, direnen bilinç tümlüğünü koruyamıyor, o parlak, eşsiz ağusunu ölümcül bir yılan gibi yapıtın girişinden çıkışına koruyamıyor, parçalanıyor ama her parça kertenkele ya da solucan gibi yaşamasını, kıvranışını sürdürüyor, son anda bile karanlık bilinç bölümleri arasında fosforunu (ağulu, dediğim gibi) yaymayı başarıyor. Bu parça bölük yapıyı yazarın bilinçle denediğini, vereceği kırılma izlenimine başvurduğunu düşünüyorum. Acaba diyorum, kendi sarsıcı, uyarıcı, kışkırtıcı dili bile dizgeye eklemlendi de ya da yazan bu nedenle kaygılandı da yeni bir kışkırtma yolu mu deniyor Thomas Bernhard. Ondan beklenir(di). Benzer biçimde imgeyi de, hatta coşumcu (romantik) çılgın imgeyi de yapıtına katmadan edemiyor. Oysa imgenin sahte pırıltılarından nefret ettiğini düşünsek yanılmış olmayız: “Her sene ırmakta boğulan, uzun konçlu çizmeleri sudan dışarı bakan bir insan./ Yanıp kül olmuş, donarak ölmüş, kafası göğe kaynamış, gitmeye mâhkum…” (54) “Alçalmış olan sen, ölünce ne yapacaksın.” “Yol bekçisi caddede ölü bulunur,” (55) “Hafelekar’a sabahleyin ilk bakış…” (57)

10 yıl sonra basılan Watten’in alt başlığı Bir Miras. Watten (kağıt oyunu) ekseninde gelişen anlatıda anlatıcı gerçekten Kafkaesk bir anlatım biçimi tutturuyor. Köyüne, çevresinde olan bitene dönük bir anlatı tutturan anlatıcı şöyle diyor: “Ben diyorum ki: Sık sık sandım ki, aa, işte bir ilahiyatçı!, sana her şeyi açıklayıp ömrün boyunca içini rahatlatabilir, aa, işte bir matematikçi! aa, işte bir sanatçı! Aa, işte kusursuz bilimsel bir tabiat!, ve gittikçe artan derecede a, basit bir insan! A, en basit insan! Sana her şeyi açıklayıp ömrün boyunca içini rahatlatabilir, ama son tahlilde hiçbiri bana bir şey açıklayamadı, hiçbiri içimi rahatlatmadı, aksine, diyorum, gerçekten de zamanla büyüyen bir huzursuzluğa kapıldım. Tabiatıyla artık kimseye hiçbir şey sormuyorum, hiç kimseye, saygıdeğer beyefendi, çünkü sahiden de insanın soru sorabileceği kimse yok, meğer ki budala olun. Kitle su gibi, diyorum kamyoncuya, içinde durduğu devasa kaba ufacık delik açman yeter, sızdırmaya başlar. Birileri boyuna başka birisi olmak ister, saygıdeğer beyefendi, diye düşünüyorum, her şeyin başı budur, yalnızca budur. İnsanın talihsizliğinden başka bir şey çıkmaz ortaya.” (85) Watten bir yaşamın parçası olmak, tanık olmak, dışarıdan olmak (seyyah), birisi hakkında anlatan birisi hakkında anlatan olmak, ölü olmak, oynamak, vb. nedir sorularını yine ve yine, bıktırırcasına soruyor ve biz düşünmeye başlıyoruz. İsterseniz düşünmeyin: “Artık watten oynamıyorum. Barakanın zeminini kaldırın, korkunç şeyler keşfedeceksiniz, diyorum. Benim gibi biri sanat eserleriyle dolu biridir ve durmadan, kafasını paramparça edecek birini bekler, saygıdeğer beyefendi.” (113)

İlk öykü Goethe’yi, Wittgenstein’ı harmanlayan, zamanı tersyüz ederek karayerginin benzersiz bir örneğini veriyor. Zevkle okudum. Goethe Wittgenstein’ın peşine düşer, aracılar kullanır (anlatıcı belli bir uzaklıktan Goethe’yi, diğer aracı kişiyi eleştiren aracılardan öteki) ve ölmeden önce Wittgenstein’ı İngiltere’den getirtmek, onu görmek istemektedir.

Yeniden Görüşme yine Kafkaesk bir izlek çevresinde Thomas Bernhard’a özgü tüm özellikleri sergileyen bir öykü. İki çok yakın arkadaşı konu alan öyküde çocukların anne babalarıyla ilişkileri acımasızca iğneleniyor. İki çocukluk arkadaşından biri kopuyor öteki bağlanıyor, öyle ki, artık ‘hiçbir şey hatırlamıyor’. “Dünya hiçbir zaman, bir dağ zirvesinde olduğu kadar tehditkâr ve yaralayıcı gelmedi bana. Babam bir iki kere, zirvelerde nasıl da bir hüküm sürüyor dediğinde, görkemli bir huzur diyordu, huzursuzluktüan patlayacak bir haldeydi, çünkü huzursuzluk tam da huzuru en büyük ve mutlak olarak bulmayı beklediğiniz yerdedir, bir iki kere daha zorladı kendini, şimdi huzurun en büyüğüne erdim, hepimiz huzurun en büyüğüne erdik, dedi ve bize de, en büyük ve gerçekten de mutlak huzura vardığımızı kendi kulaklarınızla da duyuyor musunuz dedi, dedim.” (46) Huzuru yerle bir eden bu öykü tüm mutluluk arayışlarına armağan edilmiş olmalı.

Okurluğumun en büyük etkilerini Thomas Bernhard’dan aldım desem abartmış olacağım, ama şimdi abartmak yerinde olur.

Ungenach (Ungenach, 1968)

Thomas Bernhard çevirileri sürüyor. Türkçe’de yayınlanmış hemen her şeyini çok başarılı (Özellikle Sezer Duru’yu bir kez daha anmalıyım, eşsiz bir Bernhard çevirmeni.) çevirilerden okudum. Yapı Kredi Yayınları’nın 2015 yılı yayın izlencesinde bir Bernhard daha var gördüğümce. 2014’le gelen metin Ungenach. Aslında 1968’lerden bir metin. 1931-89 arasında hepi topu 58 yıl yaşayan Thomas Bernhard’ın önceki okumalarımda en etkilendiğim yanı olan öfkesi üzerinde durmuştum özellikle. Bunun dışında kalan yazarlığını önemsemediğimden değil, öfkesiyle önlenemez biçimde sürüklendiğimden. Oysa anlatmak ve anlatmanın yordamı metinlerinin varlık gerekçesi neredeyse ve ben onu, yalnızca anlatma üzerine düşünmesiyle ilgili olarak, İbrahim Yıldırım’a ilintiliyorum. Oysa Yıldırım görünürde (metnin kabuğunda) öfkesizdir. Ama diplerde magmanın fokurdadığını, yere kulağını koyup dinleyenler duyabilir. (Belki diyelim hadi.)

Metin bana diğer Bernhard metinlerini elbette çağrıştırdı. Belki yazar tutumuyla ilgili alaycı bir kasıttan ve buna bağlı deneysel bir çabadan söz edebiliriz değişik olarak. Sonraki anlatılarını arayan bir ön-anlatı... Sanki hem izleksel, hem dilsel bir yoklama izlenimi verdi bana. Tüm yapıtına eşlik eden neredeyse ürkütücü, saltık kopuş, hiçliğin eşiğindelik izleğini derleyen, toparlayan dil ırmağı, o kesintisiz anlatma akışı burada aynı izlekle (neredeyse) daha uyumlu, kesintili, kopuk, bölük pörçük bir dilde yankılanıyor. Dağınık bir anlığın parçaları (fragman) aynı belirsiz, eksikli, kopuk yırtık dil bölümceleri, kırıkları, tümceleri, listeleri, sözcükleri ile sayrık bir metinde yankılanıyor.

Sanki anlatıcı iliştirilmiş, bir dizi, sonra anımsanacak ve geliştirilecek notlar düşüyor. Geçmişin tümcül (total) anlatısı altında ezilen bilincin telleri kopup parçalanıyor, bakır sinir uçları elektrikli, yanıyor, ark yapıyor, yer yer yanmış, oksitlenmiş bakır plaka görüntüsü var bölümcelerin, tümcelerin başında sonunda.

“…bu notları arzum üzerine noter Moro bana tevdi etti ve üvey kardeşimin kısmen Afrika’da, kısmen Ungenach’da, kısman Ungenach’dan Afrika’ya giderken ya da Afrika’dan Ungenach’a dönerken tuttuğu bu notları incelerken ara sıra kendi kendime notlar aldım…” (7)

Amcasının sınırsız, neredeyse bir ülke sayılabilecek kalıtı (miras) altında ezilmekten korunmak için dehşet içinde akla karayı seçen, sayıklayan anlatıcı bilinci, sakatlanmış, yiteyazmış bir tini simgeliyor. Yaygın yorum, Avusturya (tarihinin insanlıkdışı) kalıtı altında ezilen sıradan (mı?) Avusturyalının verdiği tepkiyle (!) ilgili olduğu yönünde… Bernhard yapıtının bütününe bakıldığında yüzde yüz doğru bir yargı. Noter Moro şöyle sesleniyor Zoiss’e: “Ungenach’ı likide etmek istiyorsunuz, amenna… ama Ungenach’ı bölüştürerek imha etmek…” (21)

Kitabın başlarında az çok yine anlamlı parçalar giderek yerlerini kopuk, ilgisiz, işe yarayabilecek belgeler (mektup, not, yazışma, vb.) karmaşasına bırakıyor. Thomas Bernhard okuru olarak bunca dağınık gerecin varlığı beni iki düzlemde etkiliyor. İlki, dağınık yazı görüntüsünün arkasındaki gergin, duyarlı hesaplılık, amaçlılık... Evet, yazar bu dağınıklığın imgesini görünür kılmak istemiş ve çok titiz çalışmış bu dağınık görüntü için. Ayrıca tinsellik. Üzerine çullanan toplumsal varlık karşısında tükenişin anlatımı sözünü ettiğim. Tin bozguna uğrayarak, ordan burdan medet umarak, dizgeyi kurallarına isyanla yağmalayarak (mantığını tersinliyerek) dağıldıkça dağılıyor. Bilinç ve onda yankılanan dışavurum da elbette: “koca koca tarih çağları hızlı hızlı geçip gidiyorlar, duruma göre, yarım hatta bütün bütün yüzyılları, kafayı kırmış olarak geçiriyoruz… hız düşkünleriyiz, bu yüzden yaratıcıyız… hız hummalarında acılar çekiyoruz, anlıyor musunuz, ama bu kafamız yerinde demek değil, yerinde değil demek de değil… kafamız yerinde mi, değil mi, bilmiyoruz…” (9)

Çok değişik bağlamlardan (gündelik dil; hukuk, felsefe dili; belge, arşiv, kalıt, eski dil; listeler, insan betimlemeleri, aforizmalar, günlük, vb.) dilleri yan yana zorlayan yazar tutumu elbette ki dünya yazınının tüm yerleşik, uydumcu biçimlerini çiğniyor, aşağılıyor, yadsıyor.

Ve bu yapıdaki nesneleri inceleyişim; satın alınmış ama ucu bucağı tamamen keşfedilmemiş bir evdeki dekor parçalarını inceler gibi.

Onun beyninin kökü.” (56)

Bir uzun alıntı daha:

Moro: ‘… bu nem, kireç suyu. Hasta eden özellikler. Nefret edilen ortamda yaşamak, hele de düşüncelere dalmak huzursuzluk anlamına gelir, tiksindirici olanla durmadan yüzleşme, haksızlıkla, kargaşa niteliğinde olanla, tabiat mevzubahis olduğunda; ölüm patolojisiyle, insanlar konusunda; onların varoluş beceriksizliğiyle.

Uyanırsın, alçaklığa, süklüm püklümlüğe, pamukla dolu bir kafaya, şahsiyet zaafına. Ölüm patolojisi ve varoluş beceriksizliğinden başka bir şeye uyanmamışsındır. Duyulur, görülür, düşünülür, ve duyduğun, gördüğün ve düşündüğün unutulur ve yaşlanılır gidilir, herkes kendi yordamınca yalnızlığa, beceriksizliğe, utanmazlığa doğru.

Hayatın diyalog olduğu yalandır, hayatın gerçeklik olduğunun da yalan oluşu gibi. Akla hayale sığmaz bir şey olmadığı gibi, rezilce bir mutsuzluktur, bir dehşet dönemidir, kısa da olsa uzun da, hoşnutsuzluk üretmekten ve melankoliden oluşan… sadece milyarlara varan ölüm sebepleri, ölüm sonuçları… Burada muazzam bir yaradılış hoşgörüsüzlüğü ile karşı karşıyayız, bizi daima umarsızlığa sevkeden, acılaştıran ve sonuçta da geberten. Yaşadık sanırız, oysa gerçekte ölmüş gitmişizdir. Tümünden bir ders aldık deriz ama olan biten itiş kakıştır sadece. Bakarız, tasarlarız, ama baktığımız ya da tasarladığımız her şeyin elimizden kayıp gittiğini seyretmek zorunda kalırız, egemenliğimiz altına almayı ya da en azından değiştirmeyi planladığımız dünyanın da elimizden kayıp gittiği gibi, kendi kendimizin elimizden kayıp gidişi gibi ve zamanla her şeyin bizim için imkânsız olacak olması gibi. Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. İçimizdeki her şey sürekli kuşkunun gözetimindedir. Ortada eblehlik olsun ya da olmasın, her şeyde katlanılmazlık vardır. Temelde dünya, ne açıdan bakarsak bakalım, katlanılmazlıktan ibarettir. Dünya bizim için durmadan daha katlanılmaz olur. Katlanılmaz olana tahammül edişimiz, her birimizin hayat boyui işkence ve eziyete olan yeteneğidir, bir iki ironik unsur vardır insanda, mantıkdışı bir dangalaklık, geri kalan her şey iftiradır.’” (75)

Orda burda Bernhard ardçağcı (?Postmodernist) diye geçiyor.

Yanlış.

Fatih Özgüven, neden dili eskitmek ve Türkçeyi yoksullaştırmak için özel/özenli bir çaba içerisinde ki? Herkes herkesle eşit ve kardeş mi demek istiyor? Böyle olunca dünya düzeliyor mu, güzelleşiyor mu, eşitleşiyor, özgürleşiyor mu? Yoksa… Eskiden de Türkçesi bunca eski miydi, yoksa yolda düzülen kervanın yolda katılanlarından mı?

 


Kireç Ocağı, (Das Kalkwerk, 1970)

“O halde kurmaca, genel olarak tüm edimseller gibi, ifadesinden ayrı düşünülemeyecek bir olaydır. Kendisi dışında bir şeyden destek almaz, yani ileri sürdüğü şey, bağımsız bir kanıta karşı herhangi bir şekilde kontrol edilemez. Bu anlamda, silahlı bir soygunu haber vermekten daha çok küfretmek gibidir. Kurmaca, atıf yapıyor gibi göründüğü şeylerin kendisini üretir. Tasvir ediyor gibi göründüğü şeyi gizlice biçimlendirir. Bir aktarma gibi görünür ama aslında bir retorik parçasıdır (…) göndergesel biçimde kendine atıf yapmadır (…) Kurgusal anlatılar, kendi içsel eylemlerinin dışında açık bir dış imgeyi de kendilerine yansıtırlar. Yine de kurmacaya o tuhaf gücünü veren, bu özerk ve kendine atıf yapan niteliktir.” (Terry Eagleton, Edebiyat Olayı, Çev.Başak Yüce, Sel y., 2012)

*

“…demiş Konrad dün yeni bir hayat sigortası yaptırdığım Fro’ya. İnsan hiçbir şeye hâkim olamıyor, her şeyi suistimal ediyormuş. Uzun lafın kısası: Birdenbire tikrar kireç ocağında hüküm süren huzur sayesinde, demiş Konrad Fro’ya, ki vaktiyle size bu huzurun yanıltıcı olduğunu söylemiştim, çünkü bu, huzur olamazmış ve kireç ocağında huzur olamazmış ve onun, yani Konrad’ın içinde huzur olamazmış, işte bu aslında aynı zamanda da açıklayamadığı yanıltıcı huzur sayesinde ileri yaşta da, tabiri caizse gençlik düşünceleri ve dolayısıyla tabiri caizse gerçek düşünceler sıfatıyla çoktan, kendi deyimiyle resmi olarak kafasından çıkıp giden, artık ona ait olmayan düşüncelere yaklaşması arasıra mümkün oluyormuş. O zaman yatağına uzanıyor ve dinliyormuş: İnsan yok, ses yok, hiçbir şey yok. Ve işte böyle anlarda, çalışma masasının başına oturup incelemeyi yazmaya başlamasının mümkün olduğuna inanıyormuş ve gerçekten de çalışma masasının başına oturuyormuş ama içinde hâlâ başlayabileceği duygusu varkin başlayamıyormuş. Sonra yıllarca geriye gidiyormuş, çünkü tek bir an içinde ister istemez yaşadığı her şeye geri gidiyormuş. Bu inceleme kesinlikle uzun değil, demiş Fro’ya, belki de var olan en kısa inceleme ama onu kaleme almanın zorluğu çok büyük. Belki de mesele sadece ilk kelimelermiş, ilk kelimelerle başlamak vesaire. Bu bir an meselesiymiş, her şeyin bir an meselesi olması gibi. Aylardır, yıllardır, aslında onyıllardır o anı bekliyor ama o anı beklediği için o an gelmiyormuş. Ve bunu gayet iyi bildiği halde hâlâ o anı bekliyormuş, çünkü eğer o anı beklemesem, demiş Fro’ya, yine de o anı bekliyorum, üstelik hâlâ, onu bekleyip beklememem fark etmiyor, daha da büyük bir enerji israfıyla, muhtemelen onun şanssızlığı buymuş. Dolayısıyla netleştiriyor, hiç durmadan değiştiriyor ve bu sürekli değiştirme ve netleştirme yoluyla ve dolayısıyla bu sürekli, ısrarlı uğraşma ve dolayısıyla incelemenin bu ısrarlı etüdü yoluyla incelemeyi yazmayı kendisi için imkansız hale getiriyormuş.” (95-6)

Bu arada yıllardır, yani inceleme kendi ifadesiyle onun için havada asılı kaldığı, incelemeyi kurtaramadığı ve dolayısıyla yazamadığı müddetçe inceleme hakkında yapılabilecek bütün temel açıklamalardan uzak duruyormuş. Wieser’e bunu odasında bir ileri bir geri yürüyerek yapmaya çalıştığğını da söylemiş. Fakat bir ileri bir geri yürürken incelemeyi düşüneceğime, demiş Wieser’e, adımlarımı sayıyor ve delirecek gibi oluyorum. İncelemeyi, en önemli şeyi düşüneceğine, yan meseleleri düşünüyormuş. O, yani Konrad birçok kez bu bir ileri bir geri yürüme sırasında birden Höller’in yanına inip Höller’le odun kesmeyi düşünmüş, bir ileri bir geri yürüyorum ve, demiş Wieser’e, Höller’in yanına inip Höller’le odun kesmeyi düşünüyorum, aşağıya inip odun kesmeyi bir saat boyunca düşünüyorum ve aşağıya inip Höller’le odun kesmenin saçma olduğunu görene kadar bu düşüncenin peşini bırakmıyorum ama odamda bir ileri bir geri yürürken başka hiçbir şeye değil, sadece incelemeye odaklanmaş için bütün gayretimi sarfetmem gereken yerde sürekli incelemeden uzaklaşmak için bahane arıyorum.” (156)

İncelemeyi yazmasına hep başka bir şey engel olmuş, Paris’te, Londra’da büyüklük, Berlin’de yüzeysellik, Viyana’da insanların eblehliği, Münih’te lodos, birinde dağlar, birinde deniz, birinde ilkbahar, birinde yaz, birinde soğuk kış, birinde en yağmurlu yaz, sonra yine aile içi geçimsizlikler, politikanın yarattığı yıkımlar, fakat nihayetinde daima kendi karısı incelemeyi yazmasını imk3ansız hale getirmiş.” (157)

Türkçe’deki Bernhard’ı nesi varsa tümüyle okuduğum gibi, yeni yayınlanan yapıtlarını da hemen alıp sıraya koymadan, bekletmeden okuyorum. Onun hakkında söylemem gerekeni söylediğimi sanıyorum. Bir dil çözümlemesi zorunlu ama bunu Almanca yazını araştırmacılarının yeterince yaptığı kanısındayım, görev de onların. Çünkü Bernhard’ın Almancaya özgü yapı, ses, kurgu, anlam, anlatım vb. özelliklerini sınırlarına dayadığı, özel bir deney gerçekleştirdiği kanısındayım. (Almanca’nın kendini gördüğü son anlardan biri…)

Uzun bir alıntı yaptım bu kez, özellikle. Çünkü Bernhard kendini dışaveren-vuran bir yazar. İlginç ve ironiktir, anlatılarının temel özelliği anlatımı kat kat dolayımlamak olan Bernhard’ın dışa vuran yüzü somut, neredeyse kütleseldir. Yerkabuğu çalkalasa, dibi karıncalansa da su kütlesinin (deniz) aşılmaz, içine girilmez bir kütleliği var, oradalığı, değişmezliği. Bernhard’ın yazısı tam böyledir. Elini daldır, herhangi bir yerinden bir avuç su al, ama hangi kıyıdan, enlem boylamdan olursa olsun, zamanları ve uzamları aşan ilk ya da son yerden aldığın örnek değişmez, elini boyayan renk(sizlik) Thomas Bernhard rengidir ya da renksizliği. Avusturya’yı karartmamış, Avusturya’nın külünü havaya savurmuş, (yüz)karasını görünür kılmıştır. Yüzü kara olan yalnızca Avusturya mıdır, demenizi bekliyorum.

Alıntı demiştim, alıntı zaten yapıt(lar)ı, yazarı birebir yansıtıyor. Açıklama gerekmiyor, hem Bernhard’ın ölü toprağı tekinsizdir, mayınlıdır, zaten sonsuz dilsel döngüyle yargılı ve yaralı bu toprağa ancak batılır, gömüte, ölülerin yanına uzanmaktan başka yapacak şey kalmaz, belki çürümenin kendisi ya da tanıklığıdır dil. Daha önce bu soruyu sormuştum: Bernhard neden yazdı o zaman? Şimdi yanıta biraz daha yaklaştığımı (!) düşünüyorum. Bu soruyu soralım diye. Çünkü sorunun sorulmasında kaygı, tasa, huzursuzluk var ve soruldukça artacak bir şey bu kaygı, tasa ve huzursuzluğun ta kendisi…

Kireç Ocağı erken dönem yapıtlarından Bernhard’ın. 26 yaşında yayımladığı roman yaşamı boyunca uğraşacağı izleği aynı ustalık ve yetkinlikte önümüze getiriyor. Buna yaşamsızlaşma, yaşamdan soyunma, kurtulma izleği diyorum ben. Bireyi kuşatan toplumsal katman lime lime çürüyor, birey artık ölüme yatıyor ve bir an önce ölmenin derdinde. “Hedefimiz kireç ocağıydı, hedefimiz kireç ocağı eliyle ölümdü. Kireç ocağına gitmeden önce, demiş Konrad Wieser’e, aralıksız ve en büyük cemiyetler, kireç ocağına gittikten sonra, sıfır cemiyet, bu insanı önce umutsuzluğa, ardından zihin ve duygu fakirliğine, sonra da hastalığa ve ölüme sürüklermiş.” (142-3) Çoğu Bernhard kişisi için yaşam denilen şey ölümden (o saltık yokluktan) daha az katlanılabilir bir şey. Onu bu noktaya taşıyan nedeni çözümlemenin, öyle görünse bile, poetikasını anlamayla ilişkili olabileceğini düşünmüyorum ama kuşkusuz anlama isteği duyuyorum. Yaşamsızlaşma dedik ama o zaman neden yaşayan ölü konumu yeğlenmiyor. Bu ısrar, bu dil, dilden dile aktarma niye, ne? (Yazmak niye?) Tam burada burnundan soluyan Thomas Bernhard sertçe uyarıyor bizi: “…ve bu bağlamda kendi ülkesinin bir yazarının birkaç kitabına dikkatimi çekecekmiş, o, yani Konrad yazarın ismini unutmuş ama ismin hiçbir önemi yokmuş, tıpkı yazarın kişiliğinin ya da kişisel meselelerinin asla ve hiçbir durumda herhangi bir önemi olmadığı gibi, çalışmaları her şeymiş, yazarın kendisi hiçbir şey değilmiş, oysa insanlar zihinsel alçaklıklarıyla daima bir yazarın kişiliğini ve çalışmalarını birbirine karıştırabileceklerini düşünürlermiş, insanlar sırf yüzyılın ilk yarısındaki süreçlerle bağlantılı, küstahça utanmazlıkla her yerde, yazılanı yazarın kişiliğiyle birbirine karıştırma ve böylece her halükarda yazarın çalışmalarını dehşet verici bir şekilde yazarın kişiliğiyle sakatlama cüretini gösterirlermiş, yazarın kişiliğinin yazarın yazdıklarıyla sürekli ilişkilendirilmesi gerektiğine inanırlarmış vesaire, insanların ürünle üreticiyi birbirine karıştırma eğilimi gittikçe artıyor ve bunun sonucunda toplam olarak devamlı bütün kültürümüzün korkunç deformasyonu oluşuyormuş vesaire…” (140-1) Acaba dilin döndüre döndüre araya sokuşturulmasının nedeni bu mu? Yazarımız kendisinden uzağa, dile odaklanmamızı, bakmamızı, yanılmamızı, yanılgımıza bir daha bakmamızı, bir daha yanılmamızı, vb. mi istiyor? Bizi dile (makaraya) sarıyor olmasın? Varlığı unutana, varolmayana dek sözcüklere, söze, dile karışmak ve dille savrulmak tufanı bu yaşadığımız… Anlatılmış şeyin anlatılmamış şeye göre ‘kalan’, ‘artı-k’ olduğu doğru ama olumlu bir içerik taşıyıp taşımadığı kuşkulu. (Eagleton’a bakabiliriz.) Eğer yazısını keskin ve ölümcül, hatta kanlı bir bıçağa dönüştürmese, yani yazısından payelenseydi yazmaktan anladığı şeyin iyi ya da olumlu olduğunu düşünebilirdik. Ama yazı yalnızca bir kabarcık, evrenin, özdeğin yüzeyinde bir şişkinlik, belki kötücül bir doku (tümör). Bernhard işte böyle bir kabarmanın peşindeydi. Üç-dört katlı aktarımlar ([Dedi, [dedi, [dedi, [dedi…]]]].) varlığın çarpanları ve belirteçleri, imleri. Kendindenin belki de istemeden ağızdany a da bir delikten kaçırılmış ilk sözü insandan insana yankılanarak balonu şişiriyor ve her aktarımda kendindeye (Gerçek) biraz daha yaklaşmıyoruz işin kötüsü. Iraksar, sonsuz bir süreç bu. Üstelik son anlatıcıdan, kabuktan ilk anlatıcıya, çekirdeğe indikçe belirtik, azgın yaşamdan solgun, bitik, çürümeye yüz tutmuş, ölgün, silik yaşamsızlığa, varlıklaşmaya geçiyoruz. Öyleyse dil (yazın) son parlama, ölümden önceki son yanıltıcı diriliş mi? Yazar bunu bilerek, böyle olduğunu düşünerek yazar mı? Neden yazmasın ki? Yazmamaktan, yapmamaktan iyi (!) değil mi yazmak? O kabarmaya borçluyuz varoluş duygusunu, bilincini, bu iki tartışmalı kavramı. Yazmamak, yapmamak da yazılabilir, yapılabilir çünkü (Bartleby.) Bernhard, Melville’den sonraki adımı atmıştır.

Tabii Bernhard yazısında anlaşılması gereken bir şey var: Takınak (tik). Ve bu yazınsal takınak konusunda oydaşma sağlanırsa (üç katmanlı: alt anlatıcı-lar, üst anlatıcı, yazar takınaklarıı ya da kurgusal takınak, tutumsal, işlemsel takınak, vb.) takınak düzenekleri. Sanki tüm saptırma girişimlerine, tüm onarma, yorumlama girişimlerine karşı dirençle, dayatmalı bir tutarak sözkonusu. Bir kez daha, bir aktarıcıdan, bir dolayıcıdan daha geç(ir)mek... Hayır söz yetmiyor, bir daha. Bir şey doğrulanmıyor, gerçek ortaya çıkarılmayacak, hayır. Gösterilen doğrudan dolayımın kendisi. Açılan ayracı açan ayracı ve onu da açanı göstermek. Bir kararlılık, güç gösterisi mi peki? Yoksa tutunabildiği son dalı ne pahasına olursa olsun asla bırakmamak, yeniden ve yeniden ona sarılmak mı? Dil insanı sahneye koyar, sahneler. İnsan dile aracılık, aktarıcılık eder, dilce kullanılır. Pudralanırız, sonra gösteri biter: Bu bir skandaldır: “Balolar! Balolar! diye bağırıyor. Hiç durmadan: Balolar! Balolar! sen direndin ama ben seni rahat bırakmadım, diyor, rahat bırakmadım. Paris’te, Roma’da, hatırlıyor musun? Baloya! Baloya! Diye buyurdum ve bütün bu balolara gittik. Benim insafsızlığım daha büyük bir insafsızlıktı. Bana elbise giydirdin, Roma’da kırmızı elbiseyi, Floransa’da mavi, Venedik’te mavi, Parma’da beyaz elbiseyi, Madrid’te kuyruklu elbiseyi, diyor. Birden diyor ki: Kuyruklu elbise, evet, kuyruklu elbise, kuyruklu elbiseyi giymek istiyorum, bana kuyruklu elbiseyi giydir, evet, giydir, giydir!, ve ben ona kuyruklu elbiseyi giydiriyorum. Çabuk, ayna, diye buyuruyor ve sonra: Çabuk, pudra kutusu! Ve ardından yüzünü pudralıyor ve aynaya bakıyor, bir yüzünü pudralıyor, bir aynaya bakıyor. Birden diyor ki: Hiçbir şey görmüyorum, hiçbir şey görmüyorum. Hakikaten, demiş Konrad Wieser’e, pudra bulutunun içinde aynada hiçbir şey görmüyor. Muhtemelen hiçbir şey görmemem iyi, diyor, hemen ardından daha da pudralanıyor. Elbisesi baştan aşağı pudra oluyor, demiş Konrad Wieser’e, ve sürekli şöyle diyor: Pudralanmalıyım, pudralanmalıyım, tamamen pudralanmalıyım, pudra kutusunda pudra kalmayıncaya kadar, diyor ki: Bir yerlerde daha pudramız yok mu? Daha pudra olmalı! Pudra! Pudra! Pudra! diyor ve gerçekten de ikinci bir pudra kutusu buluyorum ve yüzünü pudrayla kaplıyor, diyor Konrad Wieser’e, birden artık yüzünü bile göremez oluyorum, yüzünü pudraya buluyor. Pudraya buladım! Pudraya buladım! diyor, Pudraya buladım! Pudraya buladım! diye bağırıyor, diyor Konrad, birden gülmeye başlıyor ve bağırıyor: Pudralandım, pudraya buladım, kendimi tamamen pudraya buladım ve gülüyor ve bağırıyor: Pudralandım, pudraya buladım, pudraya buladım, pudralandım, pudraya buladım! Sonra susuyor ve yerinden doğruluyor ve diyor ki: Böyle iyi. Bir kez daha: Böyle iyi. Sonra: Gösteri bitti. Yarıda kesildi. Gösteri yarıda kesildi, bitti. Bu bir skandal! Düşünsene, diyor Konrad Wieser’e, bu bir skandal, bu evde bir skandal oldu, bu evde bir skandal oldu, bir skandal! Skandal! Skandal! Kısa bir sessizlikten sonra diyor ki, diyor Konrad: Böyle iyi, böyle iyi.” (147-8)

Eğer ağızdan ağıza aktarım biterse gösteri de biter: Bu bir skandaldır. Yaşamak ağızdan alınıp ağıza verilmek, sözden söze ulanmak, aktarılmaktır. Yazmak aktarmayı sürdürmektir. Skandala meydan okumak, hiç değilse ertelemektir. Aktardığımız sürece dolayımlayanız, katmanız, zinciri sürdüren bakla, bir zorunluluk… Ama anlatmak skandala, artık anlatılamayacak olana varacak, gösteri bitecek: Bu bir skandal. Ölüler felsefesizler. En büyük skandal ölüm. Değil mi Herr Heidegger.


KAYNAKLAR

  • Bernhard, Thomas; Don (1963), Çev. Mustafa Tüzel, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ağustos 2006, İstanbul, 279 s.

  • Bernhard, Thomas; Yürümek/Evet (1971/1978), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2009, İstanbul, 147 s.

  • Bernhard, Thomas; Ses Taklitçisi (1978), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Nisan 2003, İstanbul, 118s.

  • Bernhard, Thomas; Neden [Bir Değini] (1975), Çev. Mustafa Tüzel, Mitos Yayınları, Birinci Basım, Ekim 1993, İstanbul, 104s.

  • Bernhard, Thomas; Mahzen [Bir Vazgeçiş] (1976), Çev. Mustafa Tüzel, Mitos Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1994, İstanbul, 103s.

  • Bernhard, Thomas; Immanuel Kant (1978), Çev. Fatma Ö. Dağabakan/Ahmet Sarı, De Ki Yayınları, Birinci Basım, 2007, Ankara, 100s.

  • Bernhard, Thomas; Soluk: Bir Karar (1978), Çev. Ebru Omay, Mitos Yayınları, Birinci Basım, Haziran 1997, İstanbul, 107s.

  • Bernhard, Thomas; Ödüllerim (2009), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2010, İstanbul, 90s.

  • Bernhard, Thomas; Soğukluk: Bir Dışlanma (1978), Çev. Nadide Amasyalı, Mitos Yayınları, Birinci Basım, Haziran 1997, İstanbul, 123s.

  • Bernhard, Thomas; Bir Çocuk (1982), Çev. Kemal Boztepe, Mitos Yayınları, Birinci Basım, Haziran 1997, İstanbul, 130s.

  • Bernhard, Thomas; Dünya Düzelticisi (1979), Çev. Gürsel Uyanık/Ahmet Sarı, De Ki Yayınları, Birinci Basım, Mayıs 2007, Ankara, 94s.

  • Bernhard, Thomas; Wittgenstein’ın Yeğeni: Bir Dostluk (1982), Çev. Fatih Özgüven, Metis Yayınları, Birinci Basım, Ocak 1989, İstanbul, 117 s., Thomas Bernhard’ın Roman Dünyası Üzerine, Orhan PAMUK, s. 5-9

  • Bernhard, Thomas; Beton (1982), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Temmuz 2007, İstanbul, 98 s.

  • Bernhard, Thomas; Bitik Adam (1983), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Aralık 2000, İstanbul, 119s.

  • Bernhard, Thomas; Tiyatrocu (1984), Çev. Özdemir Nutku, Mitos Boyut Yayınları, Birinci Basım, Şubat 1999, İstanbul, 72s.

  • Bernhard, Thomas; Odun Kesmek (1988), Çev. Sezer Duru, Simavi Yayınları, Birinci Basım, 1992, İstanbul, 143 s.

  • Bernhard, Thomas; Odun Kesmek (1988), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, İkinci Basım, Kasım 2006, İstanbul, 150 s.

  • Bernhard, Thomas; Kahramanlar Alanı (1989), Çev. Ahmet Arpad, Can Yayınları, Birinci Basım, 1992, İstanbul, 132s.

  • Bernhard, Thomas, Eski Ustalar (1985), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Nisan 2002, İstanbul, 151s.

  • Bernhard, Thomas; Yok Etme: Bir Parçalanma (1988), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Kasım 2005, İstanbul, 400s.

  • Bernhard, Thomas; Düzelti (1975), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2011, İstanbul, 242 s.

  • Bernhard, Thomas; Amras (1988)-Watten (1998), Çev. M. Sami Türk, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Haziran 2013, İstanbul, 113 s.

  • Bernhard, Thomas; Goethe Öleyazdı (Goethe stirbt, 1998), Çev. Fatih Özgüven, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Eylül 2013, İstanbul, 63 s.

  • Bernhard, Thomas; Ungenach (Ungenach, 1968), Çev. Fatih Özgüven, Yapı Kredi Yayınevi, Birinci basım, Kasım 2014, İstanbul, 76 s.

  • Bernhard, Thomas; Kireç Ocağı, (Das Kalkwerk, 1970), Çev. Esen Tezel, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Eylül 2015, İstanbul, 168 s.

  • Hofmann, Kurt; Thomas Bernhard’la Konuşmalar (1988), Çev. Sezer Duru, Yapı Kredi Yayınları, Birinci Basım, Aralık 2000, İstanbul, 114s.

  • Höller, Hans; Thomas Bernhard, Çev. Bünyamin Kasap, Şule Yayınları, Birinci basım, Kasım 2012, İstanbul, 197 s.