okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
 
 
 

Linkler

bosluklarergin.blogspot.com merickirmizi.wordpress.com game.alpersarikaya.com

 

 

 



THOMAS BERNARD

SONUÇ YERİNE

PDF seçeneği için tıklayın >

Zeki Z. Kırmızı

2018


Gerçekte inandığım bir şey var, ve ben buna „bir gün gelecek‟ diyorum. Evet, belki de gelmeyecek, çünkü onu hep yıktılar. Gelmeyecek, ama ben yine de inanıyorum geleceğine. Çünkü eğer inanmazsam artık yazamam.” Ingeborg Bachmann



AÇIKLAMA:

Anlatılarından alıntılar, daha önce yapıt odaklı okumalarda yapıt ve sayfa sayılarıyla verildiği için sonuç bölümünde kaynak gösterilmemiştir.


Şunca yıllık Thomas Bernhard okumasından artık genel ve özet sonuçlar çıkarmanın, onun anlatısının, yinelemek pahasına kimi özelliklerini belirgin kılmanın şimdi artık sırasıdır.

Yazar yaşadığı toplumla, ortamlar, kurumlar ve insanlarla gençliğinden başlayarak ölümüne dek (1989) sürtüşen, tartışan, didişen biri ve olumsuz (negatif) ünü bunu kaşıyan etkili ve yetkili çevreler sayesinde çoğu kez öne çıkarılır. Ama yazısından kökenli sanatçılığının da (şair, oyun ve anlatı yazarı) aynı ekinsel çevrelerce hakkının teslim edildiğini göz ardı edemeyiz. Büyüklük karmaşası (kompleks) sanırım yaramaz, aykırı çocuğu (‘küçük kara balık’) sözün ilk ve düz anlamında içine sindirmeyi az çok becerdi. İkinci, değişmecesel anlamı dışarıda tutuyorum. Thomas Bernhard’ı hiçbir güç, öz çıkarları gerektirse de korkutup sindiremedi, sözünü bir an için olsun sakınmasına, yutmasına yol açamadı. Şunu açıklıkla söylemek olanaklı. Thomas Bernhard yarattığı tartışmalar ve sıradışı olaylar bir yana, onları da içinde dosdoğru barındıran bir büyük yaratıcı yazardır. Yazarlık, çocukluk yıllarında neredeyse çok sevdiği dedesiyle birlikte kucağında bulduğu şeydi.

Yaşadığı tarihsel dönemin tüm toplumsal siyasetleriyle milim milim yüzleşmek onun anlatısına öz ırasını (karakter) verdi. Çocukluğunun acı tanıklığı olan Nazizm (faşizm) bile onu ulusal tin, sol gerçekçi-siyasetler (reel politik) denli yıpratıp tüketemezdi. Dünya solu faşizmi Avrupa’da ezdi ve Bernhard’ın da yürekten katıldığı bir umut yarattı ama yeni tarihte, hemen savaşın ertesinden başlayarak hortlayan, canlanan gizli faşizm (Nazizm) ve buna açıktan ya da örtük biçimlerde göz yuman Batı dünyası ve daha çok kimi sosyalist (başta Avusturya) yönetimler (rejim) yarattıkları düşkırıklıklarıyla duyarlıkları yüksek insanları öyle anlaşılıyor ki yıkıma uğratıp biçtiler. Bernhard’la birlikte usuma hemen gelen iki yağmalanmış ad: Paul Celan, İngeborg Bachmann. Tabii Emery’leri, Levi’leri, vb. saymıyorum. Tümü bir yerlere, genelde hiçliğe savruldular. Bunların içinde Avusturyalı yazarımızın yazgısı huzursuz etme, anımsatma, hatta suçlama göreviyle (misyon) biçimlendi. Asla izin vermeyecek, takma yüzünü (maske) her kezinde indirecekti şu sinsi yalancının, düzenbazın, şu devletin ve tüm kurumlarının ve onların törenlerinin, ödüllerinin, değerlendirme yapı ve dizgelerinin. Böyle bir dünyada yaşıyor ve yazıyor olmanın küskünlüğü ve şanssızlığını, çelişkilerini hiç üzerinden atamayan, kendine bile acımasız davranmak zorunda kalan yazarın çelişkili gibi görünen yararcı (pragmatik) davranışlar sergilemesi kaçınılmazdı. Tek çıkar yolu, sözünü geri almadan, pişmanlık duymadan ‘yararlanmak’tı. Dünya ve salaklığı ona en başından beri borçluydu. Öte yandan kendini hiçbir zaman bir şey sanmadı, şişinmedi. Onu güçlü bir insana dönüştüren şey koca küresel ve yerel yalanı yüzlemek zorundalığı, bunun özbilinciydi.

Thomas Bernhard’ın dünyaya ve onun yalanına verdiği tepki büyük yaratıcı yazarlarda hep olageldiği gibi uygulayıma (teknik) ilişkin geliştirilmiş bir beceri değil, buluştu. İnsanlık durumu sanatçıyı böyle anlarda uygulayım araştırmalarına zorlar. En önemli içerik bile uygulamayla ölür ya da dirilir. Bernhard yalanın kucağında doğmuş ve onunla sürekli yüzleşmiş bir yaşamı taşıyor olmaktan çok acı çektiği için sorunun yapılanı dilleme, dilsel anlatılamayla ilgili olduğunu hemen ve erkenden görmüştü. Ünlü dil kullanımlarına, abartık, ağdalı, şiirli dil hafifliklerine nefreti de bununla ilgili olmalı. Almancayı uçuran yazar düşünürlerden hiç hazzetmez. (Haklıdır, belirteyim.) Onu müziğe ve dil (analitik) felsefesine yönelten şey de dilin neyi karşıladığı ama daha önemlisi karşıladığı şeyden nasıl ve nereye dek saptığıdır. Öyle sanıyorum (elimde kanıt yok) orta çağ adcılığından (nominalizm) 20. yüzyılın olgucu uslamcıl atomcularına (mantıksal atomist) ve Viyana çevresi dil okullarına (çözümlemeciler, dilciler) dek birçok tartışma doğrudan ilgi alanı içindedir. Tümünü kuşatan dış katmana özgü olguculuk (pozitivizm) onun anlatısını uygulamayla birebir ilişkilendirmesinin de nedenidir. İş aslında içerde bir şey (çekirdek) olmasına bağlı değildir, iş kabuktadır, kabuk üzerinde değişik biçimlerde yayılan anlatımlarda, dışavurumlarda, aktarımlardadır. İçerik, olmayan içerik buradan dolar, görünüme çıkartılır, görünür olur, hatta oluşur. Yaşasaydı yeni cıl (Netware) yaklaşımları nasıl karşılardı insan merak ediyor. Öncelikle sürüsel ağ (net) gösteri(m) kipini ayraca alır, soyutlardı sanırım. Toplumsal dil (siyasallaşmış, kurumsallaşmış, gelenekselleşmiş, vb.) aynı zamanda bir baskı aygıtıdır. Ama her şeyin ötesinde genel bir ağırolmalık (ciddiyet) dayatmasıdır. Temelsiz, nedensiz kurgularını zorunluluklar olarak dayatan adama-adanma değişmecesi olarak üretir sürekli. Tanrılar, yalvaçlar, kahramanlar, kurtarıcılar, kurucular, büyük kararlar ve Kleopatra’nın burnu bile, yani tüm bu gülünç uydurmalar, yalanlar kitaplıklarımızı doldurur. Tarihimizi ve başka şeylerimizi yazar, kendimizi yazdıkça bir şey (!) yaparız. Yazıya soyunan her kim olursa olsun eninde sonunda bu dalgaboyunda titreşeceğine göre, dalga boyu ve yüksekliği (amplitüd) neyi değiştirir ki? Bernhard da sonuçta yazdı işte. Evet, buraya dek doğru. Ama bir şey daha yaptı o, hem bilerek, kasıtla, onu Thomas Bernhard kılan inançsız tutkuyla: Yazarken yazıyı soydu. Soyunan yazının altından öteki yazı göründü. Onu soydu ve altındaki yazı göründü (Bkz. ‘Palimpsest.’)

Aşağıda kendi eski çalışmalarımda geliştirdiğim Thomas Bernhard tezlerimi, elimden geldiğince dizgeli biçimde ana başlıklar altında yeniden sunmak ve Thomas Bernhard’ın kendi düşünceleriyle tezlerimi desteklemekten daha öteye geçmeyeceğim.


Yazarın arkasında kim var?

Bitkinliğini bile bir an olsun uykuya dönüştüremeyen öfkeli biridir o, demek yetmiyor bize, kanmıyoruz. Öfke bir sonuç, dışavurum ama neden öfkelidir bir insan? Üstelik bu öfke bildiğimiz sıradan, gündelik öfke biçimlerinden çok başka, bambaşkadır. Oyucu, sürdürebilir, amaçlanmış, sahnelenen, sahnede olmak zorunda olan bir öfke. Çünkü ona yol açan neden bir büyük sahnedir zaten: İnsanlık (!) komedyası. Kulak verelim. Bir topluluğa 1968 yılında şunları söylüyor: “(B)urada devlet hakkında, devletlerin birliği, devletlerin çöküşü hakkında, devletin imkânsızlığı hakkında konuşabilirdim ve biliyorum ki bu konularda konuşmadığım için seviniyorsunuz, sürekli korktuğunuz bir şeyleri söylememden korkuyorsunuz ve esasında burada hiçbir şey hakkında gerçekten konuşmadığım için mutlusunuz, sahiden de ben burada hiçbir şey hakkında konuşmuyorum, çünkü yalnız ölüm hakkında konuşuyorum…diktatörlük, cani yargı, sosyalizm ve Katoliklik hakkında, ikiyüzlü kilisemiz hakkında imalarda bulunuyorum…kuzey ve güney hakkında…gülünç bir şey daha: Viyana şehri bütün başkentlerin en kirlisi, uzuvları felçli, kafası çürümüş, sinirleri harap…kasap amcam, keresteci amcam, ziraatçi amcam vs. hakkında imalarda…Natal’daki bahçem, oranın insanları, insanların güzelliği hakkında, kötürümler, tahıl cinsleri ve domuz besiciliği, ormandaki yabaniler hakkında, yeşillikteki sirkin konuk oyuncular tiyatrosu hakkında…Alexander Blok, Henry James, Ludwig Wittgenstein hakkında…dürüst insanların bir gecede nasıl cani damgası yedikleri, hapishanelere nasıl girilip hapishanelerden nasıl çıkıldığı hakkında…Tımarhaneler ve bölme ve çarpma işlemleri hakkında…köhneleşme kavramı hakkında ve sosyopolitik nevraljiler hakkında…devlet ve kötü hakkında…hatta, hatta ödül verenler hakkında…Yoksa burada bir teşekkür konuşması mı yapayım, dünyanın çektiği acılar hakkında birşeyler mi anlatayım?..veya sanayiciler hakkında veya harcanmış dehalar hakkında bir şeyler belki…düşüncesizlik, alçaklık hakkında, ahlak hakkında, intihar, halkların intiharı hakkında…hikâye de anlatabilirim, çünkü aklımda birkaç hikâye veya Henüz bir şeye benzediği sıralardaki güzel Avusturya masalı gibi bir masal var veya Henüz bir şeye benzedikleri sıralarda Avusturyalılar gibi…veya Artık astarı yüzünü geçen transatlantik gezisi masalı, Astarı yüzünü geçen domuz besiciliği masalı, Sihirli AET formülü… veya Artık astarı yüzünü geçen edebiyat, Artık astarı yüzünü geçen sanat, artık astarı yüzünü geçen sanat, artık astarı yüzünü geçen hayat gibi… yoksa Geleceğin Masalını dinlemekten mi hoşlanırsınız? Yalandan bahsederim, gülünçlükten, Fikir derinliği Masalını anlatmam…bunları teğet geçer, salona doğru birkaç laf ederim, mesela ‘yalıtım’, ‘yozlaşma’, ‘bayağı’ gibi sözcükler sarfederim, ‘sensibility’ sözü gibi…yaşlanmayı, faydasızlaşmayı ve çoktandır komediden, varlık oyunundan, bütün o dramatik sanattan bıktığımızı fark ediyorum…günün birinde, bir tek günde, beliryelici anda, kafa üstü ölüme düşeriz… benim konum ölüm, tıpkı sizin konunuzun da ölüm olması gibi…kısacası ben hayat hakkında konuşuyorum, mesela günümüz eblehliğini, mesela bu hükümetin felaket acizliğini, şahit olduğumuz o kocaman hükümet skandalını ima ediyorum…mesela demokrasilerin bütün bu abesliği, süregiden insanı iten halk kaleydoskobu mesela…ama toprağın ve insanların yığınları hakkında, bu koca koca saçma yığınlar hakkında nutuk verdiğim yok, yeni bir dünya görüşü hakkında da, çünkü ben görüş falan görmüyorum, atomik şeyler hakkında bir şey demiyorum, cüzamlı koğuşları ve zencilerin çıkardıkları kargaşalar hakkında da, yardım çağıran İngiltere hakkında da bir şey demiyorum, yalandan kokuşmuş Almanya, şizofren Amerika, acemi Rusya, korkulan Çin, ufacık Avusturya hakkında da…ölüm hakkında konuşuyorum ben, söylediğim ölüm hakkında söylenmiştir, iğrenç zihinsel ihtiyaç yoksunluğu hakkında konuşmuyorum…ihtilallerin bize onlardan beklediğimizi getirmedikleri hakkında da konuşmuyorum, küflenmiş imparatorluklar, monarşiler, gerizekâlı cumhuriyetler, diktatörlükler gibi ne vatan sevgisinden ne alçak tarafsızlıktan bahsediyorum, hiçbir uyruk belgesi de getirmiyorum (…) ama kendime acaba bir şey, kabare benzeri, iyimser…bir şeyler mi sunsam diye soruyorum, grotesk bir uğursuzluğu olan bir şey, üzgünlük, hayal gücü, melankoli hakkında bir şey…nasıl para kazanılır ve dost kaybedilir veya dostlar ve para nasıl kaybedilir, yok, hayır, hepsi bir yanlış anlama…nasıl ki ölüm de bir yanlış anlamadan başka bir şey değildir, benim olmam, burada olmam, karşınızda durup konuşmam da bir yanlış anlamadır, baştan beri hakkında konuştuğum ölüm gibi aynı… benim konum ölüm, çünkü benim konum hayat, anlaşılmaz, yanlış anlaşılmaz biçimde…seyahate çıkmışım, çıkmamışım, bir…uyandığımda bu konuya, cümlenin nesnesine ve cümlenin ifadesine, vurgulu ve vurgusuz heceye sığınmaya çalışıyorum…söylenecek o kadar çok şey var ki ama burası her birisi felaket bir durum olan durumlara cerrahi müdahale yapılacak yer değil, burası felsefi organ nakillerinin, felsefi hesap maharetlerinin yeri değil (…) halbuki birçok ameliyata girmeye, kesip biçmeye, dikmeye, sargıya almaya, kesmeye hevesliyim…ama fevri hareketlerden nefret ederim… Shakespeare hakkında da Büchner hakkında da bir şey demiyorum, Flaubert diyerek de canınızı sıkmayacağım (…)” (TB, 1968)

Neden bitkindir peki? Bitkindir çünkü daha çocukluğundan başlayarak yaşamak istememiştir, yaşamama nedenleri oluşmuştur ama şu ya da bu nedenle yaşamak zorunda kalmıştır. Bu duygu bir eşik atlar. Eşik altında, dip, varoluşsal bir hiç, olmamış olmak eğilimini yankılayan duygu ile eşiğin üstünde tanıklığı istemeden yapılan, yaşanmaya değmez dünyadan kaçma eğilimini yankılayan ölme arzusu arasındaki boşlukta iki yönlü bir dalga devinimidir Thomas Bernhard yaşamı. “Mesele şudur: ileri, pervasızca ileri veya durmak, son vermek…şüphe, güvenmeme ve sabırsızlık meselesidir bu.” (TB,1970) Dünyanın öksüzüdür. Çocukken elinden tutan dedesini sevmiştir sevmesine ama o canlı tanığı ve anımsatıcısıdır öksüzlüğünün. Kendisi ölümün eşiğinden dönerken ölüme teslim olan dede, yaşamı boyunca onsuz öksüzlük bilincini kanatıp durmuştur. Yıllar ve yıllar sonra bir kadın, hakkında pek de bir şey bilmediğimiz, yalnızca bir söyleşisinde, sanki kendisi amaçlı olarak bu söyleşiyi onu anmak için yapıyormuşçasına, eşlikçi bir kadın (arkadaş) ikinci insanı karşılar ama yazık ki kadının da öksüzüdür ve ağıtını yakamamış, bağıra çağıra ağlayamamıştır o kadın için. Kimse anlamamış ya da anlamaya yeltenmemiştir bile Thomas Bernhard dönüp dönüp kadından söz ederken. “Tek diyebileceğim şu ki yaklaşık bir çeyrek asırdır, hayattaki ilişkilerim sadece kadınlarla oldu. Erkeklere tahammülüm yoktur. Erkek sohbetine hiç gelemem. Beni çıldırtır. Erkekler hep aynı şeyi konuşurlar. Mesleklerini veya kadınları...” (TB, 1987)

Burada sözünü ettiğim yaşamaya direnişi özkıyım (intihar) düşüncesine bağlarsak ileri gitmiş olmayız. Yazarın kendisi bunu kezlerce dile getirmiştir. “İntihar için gerekli gücü ve kararlılığı ve karakter sağlamlığını asla gösterememiş“tir. Çünkü ona göre “intihar ve intihar düşüncesi her zaman için en bilimsel konudur fakat bu, yalan toplumu için anlaşılmaz bir şeydir” (TB). Öfkesini yine de yaşamaya hınçlı oluşuna bağladıktan sonra önünde izleyeceği yolak aşağı yukarı belirmişti. Herkes gibi yaşıyor oluşuna asla katlanamayacak olan Thomas Bernhard bu herkesle kapışacaktı. “(Ç)ünkü yalnızlık için gücünü iyice zorlamak gerekir. Zorlayamazsan benim tarzımda da yazamazsın, bunun anlamı varmış, yokmuş, hiç fark etmez. Handke’nin sevgili kızı var mı, var. Bu, bana hepten ters düşen bir şey, çünkü ben hep aileye ve bütün bu şeylere karşı oldum, çünkü ailesi olanlara, çocuğu olanlara, çocuğunu Noel’de kayak kıyafetleri ve sair şeylere boğanlara (…) hiç tahammülüm yoktur, tiksiniyorum, tüylerim ürperiyor bu insanlardan.” (TB, 1979) Ortak paydayı en küçükleyecek (Mat. EBOB: En büyük ortak bölen), bu ortak bölen yüzünden kendisine de acımasız davranacaktı sık sık. Katlanılmaz toplumsal yanımıza ilişkin öfkeli, ayartıcı, alaycı, şakacı, saldırgan, kışkırtıcı, yaratıcı da üstelik, tepkiler hep oldu insan (!) geleneklerimiz içerisinde en başından beri. Gevşek, bulaşıcı, sırnaşık, uydumcu insanlık durumumuz birçok anlağı (zekâ) tiksintiyle irkiltti dünden bugüne. Ben yine dönüp Flaubert diyorum ama Bernhard Montaigne’de, Voltaire’de, vb. ısrarlı. Bir bildiği elbette var. Hınçlı yazarımıza, çağdaş Don Quijote’mize, herkesle, yeldeğirmenleri de içinde savaşacaksa eğer, araç gereç pusat gerekecekti haliyle. Elinde sorunlu bir beden, bedenin ucunda söz, sözün ucunda kalem vardı. Kalem yontulacak ve dünya dürtülecekti, Avusturya, Salzburg… “Bu şehrin sâkinleri iliklerine kadar soğukturlar, kötülük onların günlük gıdasıdır ve alçakca hesapçılık onların özel belirtisidir, korkuları ve yüzlerce ümitsizliği içinde, böylesi insanlardan tam bir anlayışsızlıktan başka bir şey bulamayacağını anlamıştı ve bu yüzden onları asla…” (TB) Oramızdan buramızdan, yerleşikleşmiş kentililiğimizden canımızı yakarcasına dürtülürken bu hınç, öfke neden bize de yöneliyor sorusu anlığımızı (zihin) tedirgin edip durur. Ama yazar dünya karşısında öfkeli duruşunu şu ya da bu nedene indirgememize izin vermeyecek denli özenlidir. Hiçbir okur nasıl okursa okusun Thomas Bernhard’ı avuçlayıp dertop edip paketleyip sırtlayamaz. Çocukluk yaşantısı, acı tanıklıklar, sayrılıklar, vb. hiçbiri yazar için yeterli ve geçerli koşulu oluşturmaz. Dili bunlardan sapma, döngüsel açılanmadır ve saldırı gereci (aygıt, aparat, vb.) tam da budur.

Yukarıda ve sıkça Flaubert’den söz edişim boşuna değil. Eski Bernhard okumalarımda en çok sorduğum sorulardan biri; “onu böyle tepkili, ülkesine ve insanına (aslında tüm yeryüzüne) böylesine hınçlı yapan, öfke ve nefretle dolduran şey nedir”, sorusuydu. Benim kendi soruma birkaç yıl önce verdiğim yanıt da şuydu: “Buna yerleşik kanılar demeyi çok istiyorum. Eblehlik, budalalık, sersemlik, ahmaklık, uydumculuk (konformizm), küçük kenterlik (burjuvalık), çıkarına uydurmacılık (oportünizm), vb. ne derseniz deyin. Benim göstereceğim adres Gustave Flaubert’dir. Onun içindeki duygu Flaubert’in içindeki duyguydu. Bu dünyanın çölleştiren, tüketen sinsi radyoaktif sızıntısına, bu sızıntıyı taşıyan insanlık durumuna duyulan nefrettir. Doğru bir nefrettir.” (zzk) Hitler’in yerini ardından İsa Mesih doldurmakta gecikmemiştir. Eğer yerleşik, ebleh, uydumcu şu huzur tutkumuzu çılgınca delik deşik etme görevini (misyon) almasaydı üzerine, yaşamı da üstlenmezdi. “(İ)nsanların dünyaya çocuk getirdiklerini sanmaları bir yanılgı. Çok ucuz bir şey bu. Sahip oldukları çocuk değil, yetişkin. Terleyen, iğrenç, göbekli bir hancı veya katliamcı doğuruyorlar, karınlarında taşıdıkları budur işte, çocuk falan değil.” (TB, 1979) Huzurkaçıran diye adlandırmışım onu. Bile isteye ve sonsuzca yinelemecesine, bir Huzurkaçıran. Ama annesinin gözünde de Huzurkaçıran’dır: “Daima rahatsız ettim, daima tedirgin ettim. Yazdığım her şey, yaptığım her şey rahatsız edici ve tedirgin edicidir… Ben rahat bırakan bir insan değilim ve böyle bir kişilik olmak istemem.” (TB) Sanırsınız ki mızrağı kendi dışında kalan dünyayı dürter yalnızca. Yanılırsınız: “Aktarılan her şey yalnızca sahteliktir ve sahteleştirmedir yani daima sahtelikler ve sahteleştirmeler aktarılmıştır.” Kendisi de dolayısıyla bu anlamda bir aktarandır, sahte şeyleri aktaran bir sahtekâr… Bu nedenle: “Doğruyu aktarmak ve de göstermek olanaklı olmadığından, doğruyu yazmak ve betimlemek istemekle ve de doğruyu söylemek istemekle yetindik, doğrunun asla söylenemeyeceğini bilsek bile. Bildiğimiz doğru mantıken yalandır ve bu doğrudan asla kaçınamayız. Burada betimlenen doğrudur ve yine de doğru olamayacağı için, doğru değildir.” (TB) Nedenleri açısından haklı, vargıları açısından tartışılabilir bu düşüncelerinin zamana ilişkin, daha doğrusu tarihe, geleneksel tarih anlayışına ilişkin bir kavrayışa da gereksinimi olacaktı ve bu düşünsel yapılanma, yığışma biçimi neredeyse birebir Thomas Bernhard’ın yazı anlayışında (poetika) yankılanacaktı. Yeni kavramına kuşkulu tepkisini aynen benimsemiş biri olarak insanı tarihsellik içerisinde anlamaya çalışan sözlerini uzunca alıntılayalım: “Bugün benim özel belirtim kayıtsızlıktır ve bu bir zamanlar olmuş ve olacak olan her şeyin eşdeğer oluşunun bilincidir. Yüksek, daha yüksek, en yüksek değerler yoktur, her şey bunu ortaya koydu. İnsanlar nasılsa öyledirler, ve değiştirilemezler, tıpkı insanları oluşturmuş olan, oluşturan ve oluşturacak olan koşullar gibi. Doğa değer farklılıkları tanımaz. Her yeni günde, onlar hep yeniden, tüm zayıflıkları ve bedensel ve ruhsal kirlilikleriyle insanlardır. Birinin hava basınçlı matkabıyla mı yoksa yazı makinasının başında mı umutsuzluğa düştüğü fark etmez. Bu kadar açık olan bir şeyi yalnızca kuramlar bozarlar, felsefelerin ve bilimlerin hepsi birden, yararsız bilgileriyle berraklığa engel olurlar. Üç aşağı beş yukarı her şey geçti bitti, daha ne olacaksa, şaşırtmaz, çünkü tüm olasılıklar düşünülmüştür. Bu denli çok yanlış yapmış ve rahatsız etmiş ve bozmuş ve yıkmış ve yok etmiş olan ve kendi kendine eziyet etmiş ve düşünüp taşınmış olan ve kendini sık sık tüketmiş olan, yarı yarıya öldürmüş olan ve yanılmış olan ve utanmış ve yeniden utanmamış olan, gelecekte yanılacak ve birçok yanlış yapacak ve kendi kendine eziyet edecek ve düşünüp taşınacak ve kendini tüketecek ve yarı yarıya öldürecek ve tüm bunları sürdürecektir, sonuna dek. Fakat eninde sonunda hepsi aynı. Kartlar azar azar ortaya konulacaktır. Fikir, varoluşun, kendininkinin ve başkalarınınkinin, izini bulmaktı, kendimizi, her insanda buluruz, kim olursa olsun fark etmez, ve var olduğumuz sürece bu insanların her birine, mâhkumuzdur. Biz tüm bu varoluşlar ve var olanlardan oluşuyoruz ve kendimizi arıyoruz ve bununla bu denli yoğun ilgilendiğimiz için kendimizi bulmuyoruz. Dürüstlük ve açıklık düşledik, fakat tüm bunlar düşlerde kaldı. Sık sık vazgeçtik ve yeniden başladık, ve daha çok vazgeçeceğiz ve yeniden başlayacağız. Fakat bunların hepsi aynı. Scherzhauserfeld Mahallesi, hava basınçlı çekiçli adam, bana her şeyin aynı olduğu deyimini kazandırdı. Her şeyin aynı olması doğanın özüdür. Eyvallah ve her şey aynı, onun sözcüklerini hep yeniden duyuyorum, onunkiler benimkiler olmasına ve kendime sık sık eyvallah ve her şey aynı dememe karşın, onun sözcükleri. Fakat o sözcük tam da bu anda söylenmeliydi. Onu unutmuştum bile. Bir yaşama, üstelik ömür boyu mâhkum edildik, işlemediğimiz ya da bizden sonra başkaları için hâlâ işlediğimiz bir ya da birçok suç yüzünden, kim bilir? Kendimizi biz çağırmadık, birdenbire ortaya çıktık ve daha o anda sorumlu kılındık. Dayanıklılık kazandık, artık hiçbir şey sırtımızı yere getiremez, artık yaşama bağlanmıyoruz, fakat bunu dememiştim. Ara sıra hepimiz başlarımızı kaldırıyoruz ve doğruyu ya da görünür doğruyu söylemek zorunda olduğumuza inanıyoruz ve sonra başımızı tekrar içeri çekiyoruz. Hepsi bu.” (TB) Burada iki şey söylüyor tarihe ilişkin. Taihte ilerleme diye bir şey yok. Ve tarihte (geçmiş, şimdi ya da gelecekte) olan her şey eşdeğerlidir. Tıpkı Thomas Bernhard’ın herhangi bir anlatısında olduğu gibi. Eğer bu anlatıların içinde bir zamanölçer (saat, kronoskop, vb.) varsa eksilmeyi, olumsuz (eksi, negatif) bir zamansızlaşmayı ölçüyordur olsa olsa. Sürekli dalgalar gelip geçerler ve sorar yazar, bir dalgayı en sonunda diğerinden ne ayırır ki? Tarihin tekdüze ve eşdeğerli bir kabarıp alçalışı karşısında en güçlü savunma donu (delirmeyecek ve kendimizi öldürmeyeceksek) kayıtsızlıktır. Bu da onun savunma gücü, pusatıdır. Demek ki tutamak noktası tarihe kayıtsız bendir. Ben bedendir ama beden çok da güvenilir, sağlam bir tutamak, yani savunma ve saldırı noktası, üssü değildir, darbelenmiş, yaralı, ezilmiştir. Ya söz (dil)? Budur işte tek tutamak noktamız, yeryüzünün, yaşamın salvolarına, dalga devinimlerine karşı onun yansılaması (parodi) dille yaratılmış dalgalarla yanıt vermek ve dalgalarla beşik gibi sallanıp uyuklayan insanlık teknesini delik deşik ederek suyun dibine yollamak. Ama Don Quijote olduğunu bilen bir Don Quijote’dir o, unutmayalım. Çapını bilir, gücünü kestirir, ne umar, ne umdurur.

Büyük savrulmada yakaladığı ilk köke, dile tutunmuştur. O dille kendine bile, kendi korkusuna, sinsiliğine bile açıktan bakabilmiş, bu cesareti gösterebilmiş biridir. Kim bir şey buldu ki o bulsun, Voltaire’in dediği gibi: “Hiç kimse bulamadı ve hiç bulamayacak.” Bu bilincin sınırında yazar için iki seçenek kalıyordu geriye. Ya vazgeçecekti (denedi) ya aramayı, umutsuz olduğunu bile bile (Camus) sürdürecek, buradan tıpkı Fransız düşünür-yazarda olduğu gibi aktörel bir tutum (tavır) süzecekti. (Camus için söylediğimi Bernhard için de yeri gelmişken burada söyleyebilirim. Gelmiş geçmiş en sahici ermiş, yalvaçtır o.) Yine kendimden bir alıntı yapmanın tam sırası: ‘O yaşamın yitirmeye (eksilmeye) eğilimli olduğunu çok küçük yaşlarda ayrımsamış. Bununla yüzleşmiş, önce direnmiş, sonra bir iç ayaklanmayla, yeni bir konumdan bir daha başlamış. Durumu kabullenmiş, arkasından palazlanıp bir daha, yeniden saldırmış. Yoksunluk, kıtlık düşüncesidir onun yaşamını, hatta yararcılığını (pragmatizm) (!), hatta ilkesizliğini (oportünizm) (!) besleyen kaynak. Bunu da yadsımıyor zaten, kendisi söylüyor. Ödülleri ve parayı hiç geri çevirmediğini söylüyor.’ (zzk) O seçimini ölmemekten yana yaptı, kararını verdi, aslında karar vermek onun tepki biçimiydi: Hayır, ölmeyecek, sonuna dek huzursuz edeceğim. Bunun için, yani direnmek, savaşmak için elbette bir daha ve bir daha anımsamak, unutmamak gerekiyordu. Kendini ölümün elinden çekip alan yine kendisiydi. Oysa Dostoyevski’de Çar’dı suçlayan ve bağışlayan. Sayrılarevinde daha çocukken ölecekler bölümüne konmuş ve tüm dizge ölmesini beklerken o ölmemişti (hani ayak direyerek, inatla diyeceğim). Öfkesi yükselmiş, insanla onuru artık bir daha yan yana düşünememişti. Dilin oynak denizinde yeri, toprağı, karayı çoktan yitirmişti: “Aslında dünyanın hiçbir yerinde rahat edemeyen, sadece bulundukları yerden başka bir yere doğru giderken, iki yer arasında mutlu olan insanlardanım.” (TB) Dilde yan yatmış, yuvalanmış yazının (edebiyat) yerleşik anlayışları onu kavramamıza asla yetmez. Ona yazar diyemeyiz, kabul etmez. Etmiyor da. O, bu bağlamlar içerisinde görülmek isteme(z)di: “Aslında ben yazar değilim, dedim Gambetti’ye, yalnızca bir yazın aracısıyım, Alman yazınının, hepsi bu. Bir çeşit yazın emlakçısı, dedim Gambetti’ye, ben yazın emlakına aracılık ediyorum bir açıdan. Ve bugün her posta kartı yazan da kendine yazar diyorsa, ben de kendime çoktan denediğim ve yazdığım yüzlerce yazıdan sonra yazar değilim diyorum. Ayrıca ben yazarların çoğundan nefret ediyorum, dedim Gambetti’ye, çok azını seviyorum, ama onları elimden geldiğince ısrarla seviyorum. Yazarlar, benim zabıt tutucular diye tanımladıklarım, en çok da Alman olanlar, dedim Gambetti’ye, ömür boyu kaçtığım kişiler oldu, onlarla ömür boyu aynı masaya bile oturmadım, çünkü, dedim Gambetti’ye, bir yazarı tanıyıp onunla aynı masaya oturmayı akla gelebilecek en iğrenç şey olarak gördüm. Yapıta evet, dedim Gambetti’ye, ama üretene hayır, dedim Gambetti’ye. Çoğunun maceracı, iğrenç değilse de kötü karakteri vardır, kişisel bir karşılaşmada, hangisi söz konusu olursa olsun yapıtlarını mahvederler, her şeyi yok ederler, dedim Gambetti’ye. İnsanlar sevdikleri ya da saygı duydukları ya da nefret ettikleri bir yazarı tanımak için büyük çaba gösterirler ama böylece onun yapıtını tamamen mahvederler, dedim Gambetti’ye. Hangi açıdan olursa olsun insana rahat huzur vermeyen, ya çok sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yazarın ürününden kendini kurtarmanın en iyi yöntemi, onu yaratanı tanımaktır. Bir yazın ürününü yaratanın yanına gideriz ve ondan kurtuluruz, dedim Gambetti’ye. Yazarların hepsi var olanların içindeki en iğrenç kişilerdir, dedim Gambetti’ye.” (TB) Öyleyse niye yazdı? Bu soruyu daha önce de sormuştum. Yaşadığı her saniyeyi kanıtlamasının bir başka yolunu bulamadı çünkü, bulsa yazmazdı. Ve yaşadığı her bir saniyeyi kavraması, bilince çıkarması, tadını alıp özümsemesi gerekiyordu, (var)olduğunu bilmesi. Yazıdan başka hiçbir şey ona bunu sağlayamazdı. Yaşamının birçok kişiye ters düşebilecek davranıları (ritüelleri), kişisel ve yadırgatıcı seçimleri bu işlevi bir yere kadar görebilirdi. Ama yazı soluk alıp verme temrini, bir dünya demek. Saniyeleri kendi istediği gibi yerleştirebilir, kurabilir, ilintileyebilir, isterse boşaltabilirdi içlerini. Bir köpeğin havlaması gerektiği gibi yazması gerekirdi onun. Yalnızca saldırabilir, havlayabilirdi. Yeryüzünde hiçbir şey onun havlaması kadar yalnız ve keder dolu değildi, olmadı. Biliciydi. Ne zaman öleceğini biliyordu. Bir yıl ayırır Yok Etme (1988) adlı romanı yazmak için romanın anlatıcı kişisi Murau (Bernhard) kendisine. Sonra ölecektir. Sanırım beni şaşırtmayacak biricik şey, Thomas Bernhard’ın sözünde durması olurdu. Sözünü tutmuştur ve ben buna 23 yıl sonra gerçekten şaşırmadım. Son kendi sonunun bilincini çatmış, kendini sonlamıştır bir Yok Etme girişimiyle: “İşte gene kafamdan bir şey geçiyor. Yok Etme olacak adı büyük olasılıkla, diye düşündüm, bununla aklıma gelen her şeyi yok etmeyi deneyeceğim, bu Yok Etme’de yazılanların hepsi yok edilecek, dedim kendi kendime. Bu başlık hoşuma gitmişti, bu başlıktan bana doğru büyük bir hayranlık yayılıyordu. Bunun aklıma nereden geldiğini şimdi bilmiyordum. Sanırım Maria’dan dolayı aklıma geldi, bir kez benim yok edici olduğumu söylemişti. Ben onun yok edicisiymişim, bunu iddia etti. Ve benim kâğıda döktüklerim yok edilenlermiş. Roma’da Yok Etme’yi yazmayı deneyeceğim, bana bir yıla mal olacak ve ben yalnız bu yok etme için bu süreyi ayırmaya gücümün olup olmayacağını bilmiyorum, diye düşündüm. Buna yoğunlaşmaya. Yok Etme’yi yazacağım ve Gambetti’yle durmadan Yok Etme’yle ilgili şeyler konuşacağım, Spadolini ve Zacchi ve doğal olarak Maria’yla, diye düşündüm, onlar kafamda Yok Etme’nin olduğunu bilmeyecekler, Yok Etme’yle ilgili her şeyi onlarla tartışacağım.” (TB)

Yazarın arkasında kim var sorumuza dönersek şunu söyleyebiliriz: Dünyaya dönüp de baktığında gördüğü ve dayanılmaz, katlanılmaz bulduğu şey denli dayanılmaz, katlanılmaz biri.

Dünya: Bokyuvar

Dünya yarılmış, Nazilik savaştan sonra da sinsi biçimde sür(dürül)müştür. “Birinci katta keman çalınıyor. Bodrumda gaz vanalarını açıyorlar. Tipik bir Avusturya usülü, müzik ve Nazizm karışımı..” (TB, 1985) Ama o daha önce Fanny von Lehnert Caddesi’nde bir şey görmüştü. “Fanny von Lehnert Caddesi’ndeki olay yaşantı olarak belirleyici, benim için tüm yaşamımı yaralayan bir olay olmuştu. Bu caddenin adı bugün de Fanny von Lehnert Caddesi’dir ve kooperatif yeniden inşa edilmiş aynı yerde duruyor, fakat orada oturan (veya) çalışan kimselere o zamanlar Fanny von Lehnert Caddesi’nde görmüş olduklarım üzerine bir şeyler sorduğumda, bugün kimse bir şey bilmiyor, zaman, şahitlerini hep unutanlara dönüştürüyor. O dönemde insanlar sürekli bir korku hali içinde bulunuyorlardı, ve Amerikan uçakları hemen hemen aralıksız bir biçimde…” (TB) Piyano hocası ertesi günü artık yoktur, evi de yoktur. Faşizmin gündelik ayak sesi ve dehşetinden daha dün çıkılan ve coşku, sevinç duyulması da beklenen yer, Salzburg’un tepesine Amerikan uçaklarından yağmur gibi yağan bombalarla bir kez daha yok ediliyor. Ölüm utkuyla bitmiyor, ölüm ölümle sürüyor ve yalan yerini doğruya hiç bırakmadı. Yalan daha büyük yalanla sürekoyuyor. Dehşeti çocuk gözleriyle doğrudan deneyimleyen Bernhard için, savaştan sonra kendini korumanın, ayakta sağ kalabilmenin Avrupa’da belki de nefretinden başka bir yolu yoktu ve her şey ama her şey nefretinin hedefi oldu. (Zaten böyle de olmak zorundaydı.) Toplumcu (sosyalist, sosyal demokrat) ikiyüzlü çözümleri, yapıları tiksintiyle aşağılarken kapitalizm ya da onun mantığı da gerçekte paçayı bu kinin odağı olmaktan kurtaramaz. Tümüyle birey(sel varoluş) düzleminde olduğumuzu anlarız bir kez daha. Peki buradan bir değer, bir dikleşme, bir onur çıkmıyor mu yine de? Durum yazarımızı elbette solcu ya da komünist filan yapmıyor. Ona göre sağlı sollu siyasetlerin tümü aynıdır, aralarında ayrım yoktur. “Şimdiye kadar ben bu sosyalizm denen şeyin zararsız, geçici bir siyasal sinir hastalığı olduğunu sanmıştım, dedim Gambetti’ye, ama aslında öldürücüymüş gerçekten. Bugün egemen olan sosyalizmi kastediyorum, ki tamamen sahtekârlıktır Gambetti, yalancı, utanmazca aldatıcı olandan söz ediyorum. Bugün dünyanın hiçbir yerinde gerçek sosyalizm yok, yalnızca yalancı, sahte, aldatmaca olanı var, bunu bilmelisiniz. Tıpkı bugünkü sosyalistlerin gerçek olmadıkları ama sahte, yalancı aldatıcı olduklarını bilmeniz gerektiği gibi. Bu yüzyıl sosyalizm yeminini bir biçimde pisliğe bulamayı becerdi, neredeyse kusacağım dedim Gambetti’ye. Gerçek sosyalizm hakkında düşünen ve ona inananlar, kurdukları sosyalizmin sonsuza dek süreceğine inanmış olanlar, iğrenç ardıllarının onu ne hale soktuğunu görebilselerdi mezarlarında rahat yatamazlardı. Gözlerini bir kez daha açabilselerdi, onların ettikleri sosyalizm yemini adına neler kotarıldığını ve halklara neler verildiğini görselerdi mezarlarında huzurları kaçardı. Mezarlarında huzurları kaçardı yeminleriyle Avrupa’da ve tüm dünyada ne sahtekârlıklar yapıldığını görebilselerdi. Mezarlarında huzurları kaçardı tüm politik kepazeliklerin bu en büyüğü karşısında. Mezarlarında huzurları kaçardı, demiştim birkaç kez Gambetti’ye.” (TB) İlginçtir, Bernhard’ın yapıtlarında doğrudan bir yaradılıştan kötülük, bir kötü öz göndermesi de yoktur. Hani, insandan ancak nefret edilir, çünkü insan olmak aşağılık bir şeydir, türünden bir gönderme ya da sezdirme…

Genel önermeler açısından bakarsak somut siyasetin bütününe saldırırken bir karşı siyaseti da dolaylı olarak yapılandırdığını, aslında siyasal bir kuramı tersinden dillendirdiğini söylememiz gerekir. Ona göre gelmiş geçmiş tüm siyasetler yalan-siyasetler ya da yalan çoğaltan siyasetler, öyleyse bunun karşısına konulabilecek ve yalanlaşmayacak (eninde sonunda) biricik olanaklı siyaset yalanı çözme, yalanı yüzme, içini oyma siyaseti olabilir ancak. Kendisi her türden toplumsal rolü yadsıdığından siyasete karşı siyaset yaftalamasına da nefretle bakacaktır kuşkusuz. Ama kurmaca da olsa bir başlangıç noktası tümümüze gereklidir, yalnızca Thomas Bernhard’a değil. Ayrıca her türlü faşizme kin duyan ve özünde dünya önünde her şeye karşın solcu bir duyarlık taşıdığını düşündüğüm yazarın demokrasi kavramına sakınımla yaklaşmasına, yine özellikle Avusturya’da faşizmin yükseliş biçimi gözönüne alınırsa şaşırmamak gerek. Yinelemelerden oluşan tarih de bunu kanıtlamıyor mu? “Çoğunluk her zaman felaket getirdi, diye düşündüm, bugün de felaketimizi çoğunluğa borçluyuz. Azınlık ya da tek bir kişi de çoğunluk tarafından, çoğunluğa oranla zamana daha uygun olduğu için eziliyor zaten, çoğunluğa oranla zamana daha uygun davrandıkları için. Zamana uygun düşünceler her zaman, zamana uygun olmayanlar, diye düşündüm.” (TB) Ee, o zaman? Düzeltilebilecek bir şey yok: “Düzelttiğimde mahvediyorum, mahvettiğimde yok ediyorum, diye yazmış Roithamer. Eskiden düzelti diye adlandırdığı kötüleştirmek, mahvetmek, yok etmekmiş diye yazmış Roithamer. Bu taslak da (koni) delilikten başka bir şey değil…” (TB) Düzeltme, iyileştirme, umut etme “delilikten başka bir şey değil.” Çünkü ona göre tüm bunları yapacak özne, öznenin doğası bozuk: “En berbat şey aslında insanlığın kendisi. Sanırım kimseyi bunun dışında tutamazsınız. Yakından tanıdığınız her şey onunla iyice ilgilendiğinizde iştahınızı kaçırıyor ve bozuluyor. Yakından bakıldığında dayanılır gibi değil.” (TB) Bir özcü olmasa da türel anlamda insan konusunda umutsuz ve önyargılıdır Thomas Bernhard (ve haklıdır belki de).

Avusturya onun olumsuz ve olumlu anlamda takıntısıdır. Avusturya halkı için “Halkımız vizyonsuz, ilhamsız, karaktersiz bir halk. Zekâ, hayal gücü ona bir şey ifade etmeyen kavramlar. Kanunsuz tüccarlar ve acemilerden ibaret bir halk, anbean, Alpler’deki istisnai eblehliğiyle üremeye devam ediyor.” (TB) ve “(B)ugünkü zaman bana göre bu dünya üstünde deney yapmış en itici, en acımasız olanıdır ve bence bu iddia için Avusturya her an apaçık bir delildir. Avusturya’da uyanmak demek entelektüel düşmanlığının ve duygu kabalığının boğucu atmosferine, eblehlik ve alçaklığa uyanmaktır,” (TB, 1978) derken herkesin Avusturya düşmanlığıyla özdeşleştirdiği Bernhard aynı açık sözlülükle daha sonraları “Avusturya’ya duyulan gerçek bir tür nefretle karışık sevgi halinde kendini ortaya koyuyor, nihayetinde yazdığım her şeyin anahtarı bu,” (TB, 1983) demiştir. Burada bir çelişki yoktur.



Annesinden doğup annesini doğuran


“Çağlar ebleh, içimizdeki şeytani unsur budalalık ve gaddarlık unsurlarının günlük zaruret halini aldığı süregiden bir anavatan zindanı. Devlet durmadan başarısızlığa, halk biteviye kepazeliğe ve akli yetmezliğe mahkûm bir yapı. Hayat filozofların yaslandığı, nihayetinde her şeyin çıldırmak zorunda olacağı bir umutsuzluk.” (Thomas Bernhard, 1968, Hakikatin İzinde, s.59)


Dil kendi ebeliğini yapar onun anlatısında. Doğuran doğmaktadır. Dilin ilerlemesi düşüncenin ilerlemesidir ve altlık birbirlerini ivmeleyen düşünce ve yazıdır. Metin ya da anlatı ilerledikçe tek soru açımlanır ve bir kez daha anımsatılır. Bu, dille somutlanan biricik sorudur: Suç nedir? Ne yapılır ya da yapılmazsa suç işlenmiş olur? Olmak suçlu olmak mıdır? Ne yaparsak suçlu olmaktan çıkarız?

Yazarın tüm yapıtı boyunca dil felsefesi başlığı altında dille ilişkilendiğini, dille onun dışarıyı (dünya) karşılama ve eşleşme sorunsalına odaklandığını görüyoruz. Yakın geçmişte hakkında şöyle yazmışım: “Dil nedir? Başlangıca dönüp, eğretilemeyi (metafor ya da metaforik imge) dilden ayıklasak (Wittgenstein) gerçek(lik) belirir, ortaya çıkar mı? Dilsel, anlatısal fırtına dindiğinde geriye ne kalır? Bir şey kalır mı? Bernhard bu soruna bağlıdır. Bunu anlamaya çalışmaktadır. Fırtına görüyü önler mi? Varlık dilin arkasında yitiyor mu? Hem dil dediğimiz, bir ayıklama, ayrıştırma, açma tasarısı olmaktan ne zaman çıktı?” (zzk) O felsefe tarihinin iki temel dayanağının (nesnel ve öznel sağlamlık) sarsıldığı eşikte iki yöntemsel kalkışma arasından bir dil uygulaması yarattı. Bu tabii bir tür yeni bilinemezciliktir (Kantçılık), arkasına görüngübilimi, yorumbilgisi, ardyapısalcılık, vb. bir dizi yöntembilimlerini yığan. Gerçek’in nesnel, ardından öznel kavranılışı elden kaçıp gittikten sonra ortama (medya) döndü tüm bakışlar. Yapıçözüm ve dilbilimin parlaması bundan. Oradaki (nesnel) gerçek ile buradaki (öznel) gerçek yitirilmiş olsa da bu ‘hiçten az’ ya da ‘çok’ bir varlığı olanaksız kılmıyor. Yalnızca gündemimiz değişiyor. Yeni gündem gerçek’i gerçeklik, yani tanımlama düzlemine çekmek, orada benzetimlemek (simülasyon) bir tür. Bugüne dek bunun için bulunabilmiş en kusursuz, işlevsel aygıt da dildir. Bağlantıların, ilişkilerin, binişik, açılı ama belli kurmaca ya da varsayılmış bir başlangıçtan başlayarak gidimli, bitimsiz süreç boyunca uzlaşıldıkça uzlaşımı daha olanaklı kılan ve en geniş anlamda insan edimselliğinin (türel failliğin) dışavurum biçimi olan dil. İki ucu boşluktan yansıyan ya da (geri) dönen dilin olumsallığı, olanakları ayrıca tartışılabilir, çünkü bütün diller bir somut ağıza, doğrudan ya da dolaylı bir yorumlama biçimine koşulludur. Bundan çıkan sonuç her kullanımın bir gerçek yaratabileceğidir ama büyük özne (uzlaşımı) küçük buluşları ve gerçek yapıntılarını kapatır. Büyük buluş yapıntıların yapıntısıdır. Ama hemen belirtmeli ki bu uzlaşma aslında dilden önce orada olan şeyin (en soi) çıktısıdır, üründür, ikincildir (sekonder). Tasarlayabildiğimiz en büyük uyum (harmonia) işte dili olanın bir varlık çıktısı olmasından, ikincilliğinden ötürüdür. Türümüzün (insan) ağzındaki dil deliği onun kökensel yarasıdır. Ve belki de tüm tarihsel sorgulamanın felsefedeki karşılığı da bu yarayı tımarlamak, kapatmak ya da ortadan kaldırmakla ilgiliydi. Hemen belirtmeli ki beden varlığını, beden oluşunu dile borçludur. Dil bedene değil, beden dile takılır, dilin ardçısıdır. Ama dönüp bedeni de yerinelediği (ikâme) olur.

Sorumuz şu: Cennet ne yanda kaldı? Eğer cennet iki gerçeğin buluşup örtüştüğü yerdeyse soruyu sormamız kaçınılmaz. İki gerçek buluşmayacaksa da yaşamak yanmaktı, cehennemdi yaşam. Thomas Bernhard hiçbir yerde bir cennet arayışı dillendirmedi ama dille sorunlu bir ilişkisi (hep) oldu. Dilin getirebilecekleri ve götürebileceklerini anlaması gerekiyordu. Dili özgün yapılar içerisinde kullanıp sessizliğe taşıyabilir miydi? Ya da dilin kullanımı tarih sahnesinde er geç yanlış biçimlerde yankılanıyor, somutlaşıyorsa aynı dile ters/karşıt işlev yüklenemez, dilin izi geriye, başa doğru sürülemez miydi? Uygulamada ağızdan çıkan sözü (ses) başa taşımak olanaksızdı ama söz (ses) baştan alınabilir, bir kez daha ağızdan çıkarılabilirdi. Bu sesin yazılaşması demek, anlatmak, yazmak demekti elbette. Bir sunum, gösterim, serim… Dili atakları, çırpınışları içinde dalgalar gibi sürdürmek, öyle ki sonunda geriye dalga devinimi (inişler ve çıkışlar) ve dizem (tartım, ritim) ve tüm bu olayların gerisindeki sessizlik kalsın, sessizlik kavranabilsin. Ses kendini sessizliğe kapayıp gömdüğünde kendimizi cennette (yani olmayan yerde ve zamanda) varsayabiliriz. Sescil, müzikal bir durumdan söz ediyoruz.

“Zaman ve anlatıcı kipi üzerine odaklanması ve özeni onun yazıyı bir felsefe sorunu olarak (bence bilgi/epistem değil, varlık/ontoloji sorunu) gördüğünü hep düşündürttü bana Bernhard okumam boyunca. Ama bir çelişki, belki uzlaşmaz (paradoks) bir çelişki beliriyor önümüzde. Söz varlıktan bağışık, aktarılan bir ortam ve varlık, aktarım oranında beri geliyor. Sanki varlık kendini daha baştan söz (logos) içinde bulmuş da bu başlangıçtan beri birinin ağzından alınıp ötekine aktarılıyor. Ve daha ilginç olanı Bernhard’ın bütün bunlardan sonra gizli-aktörel bir kaygıyla bu sözü ayıklama, kesinleme, tartma, durultma çabasını başlıca sorunsal olarak sınaması. Özellikle sınama diyorum çünkü yordamı onu her zaman amacına ulaştıramıyor, bazen kendi yolunu içeriden ve tersine yürüdüğü oluyor. Bu da onu bir tür hiççiliğe (nihilizm) sürüklüyor. Ama varlık meselesi dil meselesi olarak yüzeyleşmektedir onda.” (zzk) Bu çerçeveye bağlı kalarak şimdi Thomas Bernhard’ın yazısını dürten düşünceye biraz daha yakından bakabiliriz. Onun yazı yaklaşımında ‘mantıksal atomist’lere özgü çözümlemeci (analitik) yordam güzelduyusal (estetik) bir yoruma uğratılıyor. Bir insanlık durumu (hâl) olarak anlatmayı anlatmayı deneyecek, tinin bu son sahnedeki gösterimine odaklanacaktır. Tüm bozunumlar temelde dil bozunumlarıdır, öyleyse konumuz dil, dilin anlatma yetisi ama daha çok biçim(ler)idir. İnsanın insana anlatması belki umulan kavramayı getirmeyecek, belki kavramanın tüm olanaklarını da yok edecektir. Ama dilden başka seçenek yok ve dil iki odaklıdır. İki dil kullanıcısı arasında aktıkça söz, zamanda ve uzamda en geniş anlamda yurtlanma gerçekleşir. Dille oyulur zaman/uzam. Açılan her zaman/uzam (tarih/coğrafya) yanlış ya da sapma olacağına göre dilsel aktarım olsa olsa umutsuzluk çığ(lığ)ını büyütür. Çığ ağızdan ağıza yuvarlanarak büyür ve bir gün kıyamet gerçekleşir. Ağızlardan taşan dilçığ ağızları iyeleriyle birlikte yok eder. Bernhard’ın eğilimi dili çığırından çıkarmak, yangına körükle koşmaktır kuşkusuz. Uygarlık dile emanet edilmiştir ya dil aynı uygarlığın a(r)tığı, çöpüdür. Yama bir dil gömütlüğüdür, konuştukça daha gömülürüz. Dili çığırından çıkarmak aynı zamanda dili üstdillerden kurtarmak anlamına gelir. Öyleyse imgeleme bağlı, duygulanıma bağlı tüm süslemeler bir yana, yazarımız dili kurutma, ayıklama, olmazsa olmazına indirgeme derdindedir. “O dili (Kafka gibi) kurutur. Kendinden başka şeymişliğinden arıtır, dili kendine yöneltir. Kuşatılmış akrep kendini sokar. Mantıksal olguculuğun (pozitivizm) etkisi mi? (Wittgenstein?) Bana kalırsa daha derin bir şey var. Savrulan dilin savrulan zaman, tarih, savaş olduğunu düşünmesi ve buna direnen bir çabayla önlem arayışına girmesi boşuna olabilir mi? Hele dil kendisi olsun bakalım. Sözcük göndermesini sözcüklüğüne (kendisine) yapsın bakalım. Sözcük ne taşıyor, önce bunu anlayalım bir.” (zzk) Nitekim Heidegger vb.’ni sevmeyişinin nedeni de budur. O ve benzerleri dili azdırıyor, kötü niyetlerine koşuyorlar çünkü. “Heidegger de öyle, akıl almaz bir adam, ne ritmi ne de başka bir şeyi var. Birkaç yazardan öğrenmiş, onları iyice sömürmüş. Onlar olmasaydı ne olurdu ki o. İnançsız biriydi. Yeni bir şey değil ki İsa’ya karşı olmak, bu adam, başkalarının yetiştirdiği meyveleri çekinmeden yiyen ve tıkınan bir kimsenin tipik örneği. Çok şükür. Fenalık geçirip patlıyor.” (TB) Başka bir yerde de (1968) yine Heidegger’le ilgili şöyle diyor: Heidegger bir hiçti, darkafalının biriydi, semirmişti, yeni bir şey değil bu. Bu hiç düşünmeden başkalarının ektiği ağaçların meyvalarını yiyen ve karnını tıka basa doyuran birinin örneğidir, tanrıya şükür ki bu yüzden midesi bulanıp patlıyor. Karnı ağrıyor.” (TB, 1986) Durum bizi kendiliğinden tinçözüme (psikanaliz) taşıyor. Tinçözüm her uygulama önermesinde dil eksenlidir. Ama önermeleri ayrıştıran, dil siyaseti, yani söyleşmenin (diyalog) saflığı (purite) konusunda tartışmadır. Olağanla sapkını hangi zemin üzerinde tanımlara iliştirdik? “Tinçözümleme (psikanaliz) silsilesini (kanon) delik deşen eden, çünkü sapıtmış, kaymış, başka bir şeymiş gibi görünse de aşağıda, orada, kaynakta bir tinin (anlamaya ve anlaşılmaya değer) olduğunu yadsıyan Thomas Bernhard, tinin dilden ibaretliğini kanıtlamanın ötesinde, son gerekçemizi de (bahane) bir darbede elimizden almaktadır bu nedenle. Biz tam da sağaltım (terapi) koltuğuna uzanmış, sağaltıcıyla (Lacan için Analizatör) karşılıklı yazmaya başlamışken ve halkalara kendi perdemizden eşlik etmeye, takılmaya soyunmuşken… Neredeyse dinleşmiş, kutsallaştırılmış bu tinçözümü eş zamanlı olarak Lacan’ca tahtından edilmiş (taht değiştirmiş?), ama daha çok Bernhard gibi yazarlar, onun da arkasında yatan uydumculuğu (psikanalizin bile uydumculuğunu) sökmüşlerdir. (Yapısökümse işte buyrun!)” (zzk)

*

Yineleme (tekrar), yeniden deneme bu dil tutumunun kaçınılmaz yordamı sayılmalı. Yineleme, “bir tür aşırı duyarlılık, takınakla (paranoya) ilgilidir. Derdini anlatamayan, ne yapsa anlatamayacağını sanan insanın dönüp dönüp bir de böyle anlatmasıdır yineleme. Bu, anlatanın sonsuz çeşitlemeli bir anlatma yetisine, olanağına sahip olduğu, dinleyenin ise asla anlatılan şeyi tüketemeyeceği, yani anlayamayacağı anlamına gelir. Aslında anlatılan şey tüm varoluşu kurtaracak (önemde) şeydir. Bir tür çözücü açkıdır (ya da şifre). Çözüldüğünde artık anlatmak gerekmeyecek, her şey kendisiyle örtüşecektir. İşte sanırım Ludwig Wittgenstein’ın mantıksal olguculuğunun (pozitivizm) temelini de bu oluşturuyor. Geriye doğru yürüyüp (Oysa ard-yapısalcılar genellikle ileriye doğru yürüyüp doğacak ayrıta, farka vurgu yapmışlardır.) tüm sapmaları, anomalileri gideren bir eleme, seyreltme, örtme/örtüştürme işlemi adla diğer kipleri (eylem, nitem, vb.) tekleştirecek, tümleştirecek, günah(lar) silinecektir (…) Siz bunu, dediğimi anlamış olamazsınız, anlama çabası içinde olsanız ya da böyle görünseniz de anlamanız olanaksızdır, çünkü en başta ben bunu şimdi böyle söylerken, siz benimle aynı kişi değilsiniz, benim bu’yum sizin şu’yunuza dönüşmüştür bile ve ben bunu şu an, şimdi söylediğime göre siz ya öncesinde, ya sonrasındasınız, der gibidir biçemi (üslup) Thomas Bernhard’ın… Tıpkılık olanaksızdır, çünkü sen, ben değildir. Her şeye karşın değildir. O zaman Ben’im göndermelerim Sen’in ya biraz ötene ya berine düşecektir ama üzerine birebir asla. Bu durumda ısrar ederiz, anlaşılana, kastettiğimiz şey kastettiğimiz biçimde anlaşılana, biz neyi nasıl anlıyorsak kendi gösterme girişimimizden aynen onun Sen’ce öyle anlaşılmasına değin ısrar ederiz. Etmek zorundayız. Gerçek kurtuluş, tansık buradan doğabilir, çıkabilir. Kuşkusuz bu dünyanın gidişine, öyleliğine aykırı bir durum, olanaksızlıktır. Bunu Thomas Bernhard bilmez değil. Ama başka bir şey yapmaktan, anlattığımız eski şeyi yeni sanıp kendimizden başlayarak herkesi aldatmaktan, aldattığımızı sanmaktan daha iyisi, o bir şeyi asallaştırmak, sahicileştirmek, yinelemek, ısrar etmek, hatta dayatmak değil mi? Çünkü ısrar ettiğimiz şey, Ben’e yapışmış tansıktır (mucize), az bulunur o şeydir. Genellikle de böyle bir şey yokmuş gibi söze (gevezeliğe) düşeriz (‘Das Man’, Bkz. Heidegger). Bernhard elindekinin değerini kavramış, bu nedenle de geleceğe dönük olarak, tüm dünyayı karşısına almış bir yıkıcı, anarşist gibi, yaşamını karartmış, mutsuzluğu üstlenmiş, anlayışsızlıkla karşılanmayı çoktan seçmiş biri olarak, acı konuşur ve aynı şeyi bir daha ve bir daha söyler. Her söyleyişte daha keskin bir acıda yoğunlaşarak, aynı söz, kafalara, bilinçlere, dünyaya kazınacaktır. Doğanın, Tanrının, yaşamın zenginliği, sınırsızlığı yalnızca bir ‘tevatür’dür eskilerin deyişiyle. Bunlar kısır, boş, sığ, derinlikten yoksun kavramlardır, asılları astarları yoktur. Tek bir şey, tek bir söz vardır. Onu alıyor Thomas Bernhard, yapıtı boyunca yineleye yineleye koyuyor önümüze. Anlam yok, tamam ama, hiç değilse aynı sözcükle açılsın ağızlarımız ve olanaksız kurtuluş düşümüz, bu boş düşlem ortak olsun. Ölüm, diyelim ve birlikte, hep birlikte ölelim.” (zzk) Buradaki ‘hep birlikte’ sözcesi gereksiz görünebilir. Bernhard’ın törensel bir önermesi hiç yoktur, olmadı. Ama kendisinde, kendi bulunduğu yerde ve geometrik yazgısında ısrar etti, bunu dile getirmekten yorulmadı, yineledi. Dünyanın belki en dürüst insanı olarak, hiç kimse onun hakkında yanılmasın, istedi, “yine ve yine aynı şeyi söyledi, dili çok özel bir ustalık (virtüözite), vurguyla kullandı, bütün anlama, gerekçeleme niyetlerimizi daha en baştan engelledi, kesti.” (zzk) Durduğu yere, son yer olarak bağlandı. Kendisini atayabildiği tek orun, tek değişmez noktaydı varlığıyla doldurduğu yer ve ondaki geçiciliği, uçuculuğu bilerek yazdı. Öyle bir durulan, güç alınan, haklı kılınılan bir yer yoktu. “Hayat tutunmayacağınız kadar kötü olamaz zaten. İtici gücü merak oluyor. Daha ne olacak? Diye bilmek istiyorsunuz. Yarın ne olacağı bugünden daha ilginç geliyor.” (TB, 1987) Ve söyleme gereği duyuyorum. Hiç kimse onca Tanrısız olmadı. Nietzsche, Heidegger çocukça girişimler olarak kalır Tanrısız ve umutsuz Bernhard’ın yanında. Böylece yinelemeli ve nedensiz olarak hiçbir yapıtı öncekini aşmadan (uygulamaya ilişkin kimi ayrıntı özellikler bir yana) eksik kalan o çiviyi çaktı yapıtı boyunca insan usuna. “Bu nedenle onun tek bir şeyi yazdığını, bu yazdığı tek şeyi de dille, dil üzerinden, dilden sınadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Öylesine ki bu Wittgenstein’ın dostu, gerçekte belki de bir dil, konuşulan şu eğreti dil çözümlemesini yapıyor tüm yazdıklarıyla. Ben bunu şu tezle öteleyeceğim. Dil (konuşma) ölümden kaçmanın evrensel kurgusudur, ölüm arzusunun, pespayeleşerek, nefret oklarını üzerine çekme pahasına, üzerine üzerine gitmedir. Konuşmak, ölümden kaçtıkça daha boka batmaktır. Thomas Bernhard’ı gözümde bunca çekici kılansa, dille, bunu bilerek, bile isteye oynamasıdır. Bernhard bizim yaşamak dediğimiz şeyin gizini (şifre) çözmüştür, bir giz (sır), şifre çözücüdür gerçekte. İşte bu nedenle bir sanatçı gibi değil, bir mühendis gibi yazar: Açık seçik, tek anlamlı kılmak, dolayımları, dolaşımları, aktarımları kesinlemek (netleştirmek)… Çünkü onun bildiği, bizim unutma yanlısı olduğumuz şey, konuştuğumuzun, sözümüzün asla özgün olmadığı, yalnızca aktarım yaptığımız ya da tıpkıladığımızdır (taklit). O bunu erkence yaşta zorunlu olarak öğrendi. Bir çocuğun kitlesel savaşın ortasındaki tanıklığı İvan’ın Çocukluğu’nda (Andrey Tarkovski, 1962) olduğu gibi, doğal olarak, böyle bir yaşam ekonomisi (bir tür pragmatizm) getirecekti. Bernhard’da iyi ki bu tanıklıktan bir faşist çıkmadı (çünkü çıkabilirdi), bir hiçci, karamsar (pesimist) direnişçi çıkması biz okurlarının ve dünyanın şansıdır. Yani yeni bir Kafka geldi. Dilin çıkmaz sokaklarında (labirent) kaçınılmaz olarak yolunu yitiren, büyük harfle başlayan anlamları gittikçe koyulaşan alacakaranlıkta daha da yitiren, anlam arayışını anlamsızlıkla kaçınılmazca sonuçlanacak biçimde tersine çeviren, bize biricik gerçeği, ölümü dilin içinde debelenişimiz üzerinden yeniden anımsatan bir yalan sağaltıcısı, bir umutsuz hakikat savaşçısı (ama kahraman hiç değil) bir insan, insan gibi biri.” (zzk) Şöyle diyor: “Daha kesin söylemek gerekirse biz, yanlış anlamalar içine doğuyor ve var olduğumuz sürece bu yanlış anlamalardan bir daha kurtulamıyoruz, istediğimiz kadar çaba gösterelim, boşuna. Bu gözlemi herkes yapıyor zaten, dedi, diye düşündüm. Bir yanlış anlaşılma, bizi bir yanlış anlaşılmalar dünyasına sokuyor, ona bir yığın yanlış anlaşılmadan oluşan bir şey olarak dayanmak zorundayız ve büyük bir yanlış anlamayla da onu terk ediyoruz, çünkü ölüm en büyük yanlış anlama, dedi, diye düşündüm.” (TB) “Giydirilmiş öykümüz valığımızı bir sınıfa, bir zamana (tarihe) bağlar. Öykümüz kat kat katlanırken Thomas Bernhard yazıya ters işlev yükler ve öykünün içerisine bir oyuk, boşluk açar, üstelik ve ne yazık ki bunun da adı öyküdür. Çocukluk örneğin, yaşamın içinde oyulmuş bir solucan-boşluktur. Çocukluk harcanmış, boşalmış, üzerine dikilmiş bunca yapıyla çöküp gitmiştir. Toplumsal konumumuzsa bu boşluk, bu oyuntu, girintiyle koflaşmış, gülünçleşmiş, ayakta duramaz olmuştur. Hiçliğin bu kemirgen saldırısı karşısında yaşam delik deşik olmuş, dayanaksız kalmıştır. Aksoyluluğun (aristokratlık) içeriksizliği kentsoylu içeriğiyle değil, onun daha da beter içeriksizliğiyle oyulmuş, yaşamın en yalınkat yüklenicileri oyulacak bir varlıkları olmadığından olsa gerek (yani kof avcılara karşı şatonun bahçıvanları) var olmaya bırakılmışlardır (şimdilik, bu yazı, roman boyunca). Konumları gereği korunmuş, savunulmuşlardır (Bu onların gösterge olmamalarıyla da ilgilidir).” (zzk)

Thomas Bernhard etkisini “sağlayan dil, kurgu (yapı) neredeyse belirleyicidir bu yok etme, yıkım sürecinde, diyeceğim. Ama kendi arayışı içinde yeni değildir. Daha ilk romanından başlayarak bu amaca taşıyacak dilsel araştırmaları başlamıştı yazarın. Hatta zamanla bu dilsel çıkartmanın geri çekildiği, yatıştığı da olmuştur. Çok daha keskin, şaşırtıcı örneklerini daha önceden vermişti dilinin. Anlatıcının kendi deyişini öykülemesi diyebileceğimiz yöntemle Bernhard’ın ne kastettiği gerçekten önemlidir. Varlık, söze borçlu, sözle kurtuluyor, buraya geliyor, yazıya dönüşüyor. Öykünün, anlatımın varlığa baskınlığını, gecikmeli üstünlüğünü ancak bu tür anlatıcı kurgusu olanaklı kılabilirdi. Okuyan, hep birinin söylediği bir şeyle oyalanıyor. Söz söze ulanıyor, taşıyor. Sözden varlığa düşme ya da geçme olanaksız. Ama serüven(imiz) de tam bu. Sözden varlığa yol alma. Eksilterek, indirgeyerek, süzerek… Umutsuz olan da bu değil mi? Ve bundan başka anlamlı (!) herhangi bir şey yok. Sonunda yakalanan sözcük (atom, monad) bütün sözcükleri içinde taşıyor ve bundan olsa gerek, sözcükler yan yana geldiklerinde ve metin ortaya çıktığında sıvılaşıyor, varlıklaşıyor ve akan bir ırmağa dönüşüyor. (Nathalie Sarraute’yu, Yeni Roman’ı anımsatıyor biçimsel olarak.) Metnin (gövdenin) bir yerinden dalabilir bir başka yerinden çıkabilirsiniz. Yazarı nasıl her türden dolayımdan soyutlluyorsa kendini, metin de kendini eksilterek akıyor. Değişmeceler, betimler, söyleşmeler, bölümlemeler, sapkın her türden yazınsal girişim kapının dışına bırakılıyor. Bir an, bir fotoğraf yaşamı beriye, buraya anlıksal didiklemeye getirmek için yetip de artıyor (Proust’da olduğu gibi). Sorun ve başkalık şu ki, fotoğrafın yazıyla okunması fotoğrafın yalnızca gösterdikleri üzerinden değil, göstermedikleri, örttükleri, sakladıkları üzerinden de yapılıyor ve kanımca özellikle böyle okunuyor. Fotoğraf mutlaka sahte bir şeyi gösteriyor, tersi olanaksız çünkü. İnsanın sonsuza dek sürecek bir çarpıtması… Fotoğraftaki anın budalalığına tüm yaşam bağımlılaşıyor. Böyle bir açıklamaya dönüşüyor ve açıkladığı şey her koşulda gerçek, sahici olmayan şey oluyor.” (zzk)


*

Düşünsel kaynaklarının getirdiği bir sonuç olarak bir uyumsuzdan ve hatta savaşçı bir uydumculuk (konformizm) karşıtından söz edebiliyoruz. Bunu kimi yapıtlarındaki kışkırtıcı uyumsuzluk göstergelerinden anlamak zor değil. Onun “çok değişik bağlamlardan (gündelik dil; hukuk, felsefe dili; belge, arşiv, kalıt, eski dil; listeler, insan betimlemeleri, aforizmalar, günlük, vb.) dilleri yan yana zorlayan yazar tutumu elbette ki dünya yazınının tüm yerleşik, uydumcu biçimlerini çiğniyor, aşağılıyor, yadsıyor.” (zzk) Durum buysa o zaman “yaşam, dirim, varlık, vb., küçük bir sapmaya, son anın içindeki şakası kaçmış rastlantıya, saçma ve şaşılacak kerte gülünç (komik) bir yanlışlığa mı borçlu anlatısını ya da başka türlü sorarsak, varlığı kavradığını sanan varlık bir yanılsama mı?” (zzk) İhtiyar meşe yerine önceki günlerde olduğu gibi kendiliğinden ihtiyar dişbudağa doğru yürüyebilirmiş ama bir anda ihtiyar dişbudağa değil, ihtiyar meşeye doğru yürümüş, çünkü Koller’in söylediğine bakılırsa sözkonusu günde ihtiyar dişbudağa doğru yürüseymiş, muhtemelen Ucuzayiyenler’e değil, bambaşka bir şeye rastlayacak, o gün seçtiği yoldan başka bir yol seçseymiş, yani ihtiyar meşeye değil de ihtiyar dişbudağa doğru yürüseymiş karşısına başka, hatta muhtemelen tam ters bir konu, söylediğine bakılırsa farklı bir yol yerine bu yolu seçtiği için rastladığından bambaşka bir konu çıkacakmış, sonuçta ihtiyar dişbudak yerine ihtiyar meşeye doğru yürüdüğü için söz konusu günde Ucuzayiyenler’e rastlamış (…) Ucuzayiyenler’e attığı ve ilk başta asıl amacından affedilmez bir sapma addettiği bakış bir anda bunun tam tersi, yani hayatının amacını gerçekleştirmek olarak gördüğü Fizyonomi…” Öyleyse çok dolaylı bir ‘teslim olmama’, ‘gurur’, kendini ve dünyayı yakmanın bir an öncesine damgasını basıyor. Şirazesinden çıkmış gülme ve ağlamayı deneyleyebileceğimiz bir noktadan işte, Thomas Bernhard kara-yayınını ölümünden çok sonra da sürdürmektedir. “Tabii, dedi Koller, Ucuzayiyenler masasına oturmasaydım her şey farklı şekilde gelişebilirdi ama ben başka hiçbir masaya değil, Ucuzayiyenler masasına oturmuştum.” (TB)



Poetika: Şarkısız Şarkı

“Ancak amasız bir güzellik tam bir saçmalık, sahtekârlıktır.” (Thomas Bernhard,1975, Hakikatin İzinde, s.86)


Bölümün başında hemen şunu yazmaktan çekinmeyelim. O kendi yazma deneyimini, yazmanın kendisini anlatılaştıran, ana izleği yazmanın kendi olan özdönüşümlü ama hiçbir dönüşte kendisini kapamayan, yani açık uçlu olmaya ya(r/z)gılı bir yazardır. Yok Etme’den (1988) ikinci kez yapacağımız şu alıntı iyi bir örnektir bunu kanıtlayan: “İşte gene kafamdan bir şey geçiyor. Yok Etme olacak adı büyük olasılıkla, diye düşündüm, bununla aklıma gelen her şeyi yok etmeyi deneyeceğim, bu Yok Etme’de yazılanların hepsi yok edilecek, dedim kendi kendime. Bu başlık hoşuma gitmişti, bu başlıktan bana doğru büyük bir hayranlık yayılıyordu. Bunun aklıma nereden geldiğini şimdi bilmiyordum. Sanırım Maria’dan dolayı aklıma geldi, bir kez benim yok edici olduğumu söylemişti. Ben onun yok edicisiymişim, bunu iddia etti. Ve benim kâğıda döktüklerim yok edilenlermiş. Roma’da Yok Etme’yi yazmayı deneyeceğim, bana bir yıla mal olacak ve ben yalnız bu yok etme için bu süreyi ayırmaya gücümün olup olmayacağını bilmiyorum, diye düşündüm. Buna yoğunlaşmaya. Yok Etme’yi yazacağım ve Gambetti’yle durmadan Yok Etme’yle ilgili şeyler konuşacağım, Spadolini ve Zacchi ve doğal olarak Maria’yla, diye düşündüm, onlar kafamda Yok Etme’nin olduğunu bilmeyecekler, Yok Etme’yle ilgili her şeyi onlarla tartışacağım.”

İlkin, anlatısında yansızlık dolayımı, şu mide bulandırmaktan öte işe yaramayan tiksinti verici dünyanın karşısında, beklenmedik biçimde gizli bir duyarlıkla tınlar. Rimbaud hakkında söylediği ipucudur: “Rimbaud, Rimbaud gibi yazan ilk kişidir, o kadar. ‘Bir şeyin hiçbir şey olduğunu ama Onun olduğunu ve Onun her zaman olacağını’ o zamanlar Rimbaud biliyor, başka kimse bilmiyordu.” (TB) Yaptığı işler arasında en az neden bulabildiği şeylerden biri yazmak olan “Thomas Bernhard gerçek anlamda bir kışkırtıcı, bozguncudur, çünkü onu anlayamıyoruz. Kinine dokunamıyor, nefretini yatıştıramıyor, ceplerimiz nükleer bombalarla dolu olmasına karşın tir tir titriyoruz karşısında. Onun bir nedeni yok, o çıplak geliyor, özellikle, kasıtla böyle geliyor, nedenleri(ni) kıra kıra, ziyaretimin herhangi bir nedeni yok, yazmamın da, diye diye, böyle gelmeseydi de olabileceğini imâ ederek, gelmesinin gelmemesinden aslında bir ayrımı olmadığını yazmakla (söylemekle) yetinerek, bizi açığa çekerek, bizi kıvrandırarak anlayamamaktan, bizi kara ışığına tutarak, karartarak, ne yaptığını apaçık gösterecek kerte titiz, yanlış anlaşılmaya karşı duyarlı, ne anlaşılacaksa o demede ısrarlı, ama kaçılabilecek bütün sokakları barikatlayarak, bütün delikleri tıkaçlayıp bütün kurtuluş reçetelerini liğme liğme parçalayıp savurarak havaya, yazdıkça ufaltarak, yıkarak, yoklaştırarak, hiçin hiçine toslatarak pembe, nazlı, uydumcu kıçlarımızı ve yüzlerimizi, geliyor, geçiyor ve ezerek yaşam oyunumuzun iğrenç, ikiyüzlü tüm belirtilerini.” (zzk) Ona kundakçı diyebilir miyiz? Kıyamete bile kayıtsızlığına bakılırsa pek değil. Sanki herkesi huzursuzlukta eşitlerse amacına varmış sayacaktır kendini, bu bir amaç olabilirse tabii. İsyanı ve gözü karalığı bir amaca yönelmişlikten çok kendine ancak böyle bir eylemlilik (Tätigkeit) içerisinde katlanabilmesiyle ilgilidir. Montaigne’den şu alıntıyı yapar: “Her şey, gelişigüzel ve sürekli bir devinimdir, yönlendirmesiz ve hedefsiz…” Onu yazısında güdümleyen gözü karalık, tüm kutsala başkaldırı ve saldırı öteki hiççi (nihilist), bunalım içerisindeki çağcıl yazından ve yazı tutumlarından ayırır. Kutsalın tüm görünür görünmez varlıkları, imleri, göndermeleri saldırıya uğrar. Camus’yü çağrıştıran (ak)törel bir kalkışmadır bu. Vardığı sonuçlar açısından değişik olsa da Thomas Bernhard da suçlamakta, sorumlu tutmaktadır ama daha çok ötekileri. Çünkü eylem(liliğ)i ödencesidir (kefaret) ve ceza suçu işlemeden önce çektirilmiştir ona. Öyle ki “anne babayı çocuk cinayetlerinden bağışık tutmaz, tersine oradan (kaynağından) başlar suçu çözümlemeye. Anne babalardan bir kent çıkar ortaya. Bütün bunlar acı verir. Acı verir, çünkü” (zzk) “Montaigne, bakışımızın erişebildiği her şeyin bizimle ilgilendiği ve bizi ilgilendirdiği bir yerde konaklamak zorunda olmanın acı verici olduğunu” (83) yazmıştır çok önce.” “Bazen aklımdan, yaşam öykümü ele vermemek geçiyor. Fakat bu kamusal açıklama beni bir kez adım attığım yolda yürümeye devam etmekle yükümlü kılıyor, Montaigne gibi. Kendimi tanıtmak için yanıp tutuşuyorum, kaç kişiye olduğu bence önemli değil, yeter ki doğru tanınayım; veya daha doğru bir deyişle, hırslı değilim, fakat dünyada en çok beni yalnızca ismimden tanıyanların beni doğru tanımamalarından korkuyorum, Montaigne gibi.” (TB) Yazısından utanan (belki yalnızca yazmaktan utanan) Thomas Bernhard, bir tek bu nedenle, yazdığı için özür diler gibidir. O da bunun nedenini bulamamış, Montaigne’yi tanık tutmuştur. Bir direnç, ısrar, dayatım devrimcisidir. Montaigne de belki öyleydi: “Kendi üzerimde, başka her şeyden daha fazla çalışıyorum, bu benim metafiziğim, bu benim fiziğimdir, ele aldığım malzemenin efendisi bizzat benim ve hiç kimseye verilecek hesabım yok, Montaigne gibi.” (TB) Kimseye verilecek hesabı olmayan yazarımızın herkese bir armağanı vardır yine de: Ağu (zehir), yani yazı. Yukarıda yazmıştım, huzurkaçırandır, yaşamı bununla ilgilidir. Buna niyetlenmese de herkesi diken üstünde tutar. Kendisi açıkça söylüyor: “Daima rahatsız ettim, daima tedirgin ettim. Yazdığım her şey, yaptığım her şey rahatsız edici ve tedirgin edicidir… Ben rahat bırakan bir insan değilim ve böyle bir kişilik olmak istemem.” (TB)

Yazısını yöneten güdülerden biri huzur kaçırmaksa bir başkası da yalanı yüzlemek, sahte olanı yüze çıkarmak, görünür kılmaktır. Kendisinin yaptığı yazma işi de içinde olmak üzere, ‘doğruyu aktarmak ve göstermek olanaklı olmadığından’, yazar, “sahte şeyleri aktaran bir sahtekâr” dır. Bernhard doğruyu göstermeyi istemekle yetinmektedir, “asla söylenemeyeceğini bilsek bile”. “Burada betimlenen doğrudur ve yine de doğru olamayacağı için, doğru değildir.” Bunu yalnızca ister çünkü istemininin sonucunda ortaya çıkacak ya da çıkmayacak şeye karşı kayıtsızdır. Kendi yazısının başında ve sonunda bir yalancı (ya da doğru olmayan biri) duruyorsa o zaman istem amaçsız gezinir ortalık yerde. Yapıtları içerisinde en önemlilerinden biri olan Beton (1982), yalanın yalanı olan anlatıcının yalanı konusunda bir aşamayı imlemektedir, belirtmeden geçmeyelim. Anlatıcı kendi anlatısı konusunda da ikircimli, sorgulayıcıdır. Kendi kabuğuna, kitinine kendi elleriyle delikler, yaralar açan, kendini kıran, öldüren bir anlatıcı (yazar)... En üstteki Thomas Bernhard’dır yine de. Acımasızlığını kendine yöneltmiş biridir. Artık dünyanın acınası yoksunlukları, sefaleti karşısında deyim yerindeyse kusursuz denebilecek, kaskatı acımasızlığını orasından burasından su almaya bırakır 80’lerin başında. Bu noktada tekbencilik (solipsizm) de delik deşik kevgire dönmüş, kendi kendini yıkmış, yerle bir etmiştir. Bu gezinme ve Bernhard’da zaman/uzam kavrayışına ileride fırsat bulursam değineceğim. Demek ki yazarı ve yazısını niteleyecek üçüncü bir nitelik kayıtsızlıktır. Bu kayıtsızlığın sanılanın tersine kusursuz bir dil işçiliğini zorunlu kıldığını şimdiden düşünmeliyiz. Kayıtsızlık temel duruşu(nu) dışavurur çünkü daha önce yaptığımız alıntıyı öneminden ötürü bir kez daha yinelersek, “bu bir zamanlar olmuş ve olacak olan her şeyin eşdeğer oluşunun bilincidir. Yüksek, daha yüksek, en yüksek değerler yoktur, her şey bunu ortaya koydu. İnsanlar nasılsa öyledirler, ve değiştirilemezler, tıpkı insanları oluşturmuş olan, oluşturan ve oluşturacak olan koşullar gibi. Doğa değer farklılıkları tanımaz. Her yeni günde, onlar hep yeniden, tüm zayıflıkları ve bedensel ve ruhsal kirlilikleriyle insanlardır. Birinin hava basınçlı matkabıyla mı yoksa yazı makinasının başında mı umutsuzluğa düştüğü fark etmez. Bu kadar açık olan bir şeyi yalnızca kuramlar bozarlar, felsefelerin ve bilimlerin hepsi birden, yararsız bilgileriyle berraklığa engel olurlar. Üç aşağı beş yukarı her şey geçti bitti, daha ne olacaksa, şaşırtmaz, çünkü tüm olasılıklar düşünülmüştür. Bu denli çok yanlış yapmış ve rahatsız etmiş ve bozmuş ve yıkmış ve yok etmiş olan ve kendi kendine eziyet etmiş ve düşünüp taşınmış olan ve kendini sık sık tüketmiş olan, yarı yarıya öldürmüş olan ve yanılmış olan ve utanmış ve yeniden utanmamış olan, gelecekte yanılacak ve birçok yanlış yapacak ve kendi kendine eziyet edecek ve düşünüp taşınacak ve kendini tüketecek ve yarı yarıya öldürecek ve tüm bunları sürdürecektir, sonuna dek. Fakat eninde sonunda hepsi aynı. Kartlar azar azar ortaya konulacaktır. Fikir, varoluşun, kendininkinin ve başkalarınınkinin, izini bulmaktı, kendimizi, her insanda buluruz, kim olursa olsun fark etmez, ve var olduğumuz sürece bu insanların her birine, mâhkumuzdur. Biz tüm bu varoluşlar ve var olanlardan oluşuyoruz ve kendimizi arıyoruz ve bununla bu denli yoğun ilgilendiğimiz için kendimizi bulmuyoruz. Dürüstlük ve açıklık düşledik, fakat tüm bunlar düşlerde kaldı. Sık sık vazgeçtik ve yeniden başladık, ve daha çok vazgeçeceğiz ve yeniden başlayacağız. Fakat bunların hepsi aynı. Scherzhauserfeld Mahallesi, hava basınçlı çekiçli adam, bana her şeyin aynı olduğu deyimini kazandırdı. Her şeyin aynı olması doğanın özüdür. Eyvallah ve her şey aynı, onun sözcüklerini hep yeniden duyuyorum, onunkiler benimkiler olmasına ve kendime sık sık eyvallah ve her şey aynı dememe karşın, onun sözcükleri. Fakat o sözcük tam da bu anda söylenmeliydi. Onu unutmuştum bile. Bir yaşama, üstelik ömür boyu mâhkum edildik, işlemediğimiz ya da bizden sonra başkaları için hâlâ işlediğimiz bir ya da birçok suç yüzünden, kim bilir? Kendimizi biz çağırmadık, birdenbire ortaya çıktık ve daha o anda sorumlu kılındık. Dayanıklılık kazandık, artık hiçbir şey sırtımızı yere getiremez, artık yaşama bağlanmıyoruz, fakat bunu dememiştim. Ara sıra hepimiz başlarımızı kaldırıyoruz ve doğruyu ya da görünür doğruyu söylemek zorunda olduğumuza inanıyoruz ve sonra başımızı tekrar içeri çekiyoruz. Hepsi bu.” (TB) Bu kayıtsızlığa eşlik eden altlık ise türü aşan ölçekte doğanın ‘aynı’ya ve ‘yineleme’ye (tekrar) bağlı yalın mı yalın biçimde örgütlenmiş olması. Tabii aynı (ama evrensel) niyetsizlik ve kayıtsızlıkla işleyen bir altlıktır söz konusu olan. Doğanın da (evren diye anlayalım) bir ‘şey’ ile ilgili olduğunu düşünebilen bir salaklık, kuşkusuz türümüze özgü ve sapkın bir genetik düzgüden (kod) kaynaklanıyor olmalı. Voltaire’den şu alıntıyı yapmıştı: “Hiç kimse bulamadı ve hiç bulamayacak.” Bernhard da bulamayacak, arıyor görünecek, istediği tek şey aramak olacak ama asla bulamayacak. Daha küçük yaşlarından başlayarak “yaşamın yitirmeye (eksilmeye) eğilimli olduğunu ayrımsamış. Bununla yüzleşmiş, önce direnmiş, sonra bir iç ayaklanmayla, yeni bir konumdan bir daha başlamış. Durumu kabullenmiş, arkasından palazlanıp bir daha, yeniden saldırmıştır.

Yoksunluk, kıtlık düşüncesidir onun yaşamını, hatta yararcılığını (!), hatta ilkesizliğini (!) besleyen kaynak. Bunu da yadsımıyor zaten, ödülleri ve parayı hiç geri çevirmediğini söylüyor.” (zzk) Öte yandan onun yazı siyasetinin bileşenlerinden birkaçını daha imlemiş olduk kuşkusuz başka bir bağlam içinde: Aynılık, yinele(n)me. Buna dille dili raptiyeleme çalışması desek yanlış olmaz. O Sevim Burak gibi sözcükleri değil, sözü, sözceyi saptamakta, derlemine (koleksiyon) eklemektedir. Aynılık izleniminden ne yapsak kurtulamadığımız bu derlem içinde her örnek gerçekte küçük ayrıntılarda birbirinden başkadır. Öyle olmasaydı anlatısının ilk sözcesini tıpkılar yapıştırırdı ardı ardına. “O, sözcük avcılığı değil, yeni sözcüklerin bulgusu (keşif) değil, sözü her ne ise ya da her ne değilse o oluşu içinde saptama, derleme çabası içindeydi. Şimdi, burada olan şey bedenler, duruşlar, devinimler değil, sözler, anlatılardı. Yaşam kopup gitmiş sözlerden oluşurdu. Söz alıp başını gitmiş, varlığı peşinden sürüklemişti. Öyleyse ne mene şeydi bu söz? Yazar (cerrah) söz-beden üzerinde kesim (otopsi) çalışması yapmaktadır. Sözü deşmekte, Sözün öyküsünü lif lif dilimleyip ayırmakta, bağırsaklardan yükselen pis kokuları eksiksiz önümüze koymaktadır.” (zzk)


*

Artık anlıyoruz. Thomas Bernhard (anlatısı) tüm dizileri, tüm bağlantıları, tüm devreleri yakıyor ve bunu “kasıtla, bile isteye, özenle yapıyor (Evet özenle yapıyor ve bu özen de onu yazar yapıyor, dile böyle yaklaşıyor olması yüzünden.), yalnız (Şu anda onun dilinin yansılaması, parodisi içerisindeyim) bunu kasıtla, bile isteye, özenle yapmakla kalmıyor, kendini iflah olmaz bir yıkıcı, gerekçesiz bir bozguncu, bir yok edici olarak da ileri sürüyor ve daha ötesi, meydan okuyor bizim alışkanlıklarımıza, kalıplarımıza (klişe), günlük söyleme biçimlerimize, evet tümüne, hani şu sahtelikten, (erik)sizlikten ayakta zor duran, eğile büküle, dolanıp büklümlene özünden kopup savrulan, hani şu aldatan ve aldatmayı da marifet sayan pişkin yağmacılığımıza, hırsızlığımıza; ve hani dönüp dönüp de bakılması gereken o delik var ya, o ölümcül, o dehşetle tıka basa dolu, o pislikle, yavanlıkla sıvaşık, budalaca (Flaubert) sırıtan o bize ait gerçek, o kara, uğursuz delik, işte ona, onun kuyusuna, dibine bizi bakmaya, bir daha bakmaya ve arkasından bir daha bakmaya zorluyor, vs., vs.” (zzk)

Yeri gelmişken hemen belirteyim. Sahnede izlemediğim ama birkaçını okuduğum oyunlarının yazınsal amacını anlatılarına göre daha somut ve etkili biçimde karşıladığını düşünüyorum. Sahneyi oyuncunun omuzlarına bindiren ve davranıyı (gestus) sözle alışılmışın dışında açı ve doğrultularda iliştiren ve en küçükçü (minimalist) bir sahne düzeninden yana Thomas Bernhard, edimin en yalın biriminden açığa çıkarttığı ciniyle seyirciyi sahneyle değil, kendiyle sert bir yüzleşmeye zorluyor, hatta bundan keyif alıyor bana kalırsa. Oyunlarının sahnelenmesi konusunda aşırı titizliği ve tartışmaları biliniyor. En büyük yatırımı oyuncuyadır ve oyuncusunu kendisi belirleme hakkını saklı tutmuştur. Kötüye karşı iyi önermeyen, dinsel ya da kurtuluşçu göndermeden koparılmış bu kıtlık tiyatrosu (Beckett’ten değişik olarak burada insan özellikle gösterilir, ona kasıtla acı çektirilir, çünkü bu insan seçimler yaparak böyle olmuştur ve yaptığı seçimin sonuçlarıyla yüzleşmek zorundadır. Başkalarına, suçsuz insanlara ödetilen suçun bedelini suçu işleyen ödemeli, sanat suçluyu göstermelidir. Göstermelidir çünkü bunu başka hiçbir yerleşik kurum, kişi yapmıyor, hatta yapmayı yadsımaktadır.) buz tutmuş, soğumuş dünyanın çiğliğini olanca çıplaklığıyla göstermelidir. Oyun yazarlığında Thomas Bernhard’ın saçmadan daha somut imgelere yöneldiği, bu imgeler grotesk nitelikler taşısa da söylenebilir belki. Oyuncunun bedenini, yalanı çözmek (deşifre) için kullanmanın anlatıya göre sahne somutluğu içinde daha güç bir iş olduğu açık sanırım. Bunu başardığına göre, diyorum, Thomas Bernhard, dili daha yaygın, kapsayıcı bir kullanmalık göstergeler dizisi olarak görüyor olmalı. Sahnedeki oyunda (yalanın içinden) yalana bakılır, onunla doğrudan ve irkiltecek kerte (grotesk) yüzleşilir. Gerçi yüzleşme tamamlanamaz, başarısızdır, yangın durumu kurtarır. Söz yarım kalır. Ama unutmayalım, Bernhard bu yarım sözü ortaya çıkarmış, her sözcükteki çift anlamlılığı (ölüm/dirim) çoktan kayda almıştır bile. İş cesarete kalmıştır, hiçliğe umutsuzca, bütün umutları, bütün öyküleri bir kenara koyarak, atılmaya… Bunu yapabilsek belki yaşam birazcık daha katlanılabilir olacaktır sanki.


*

Söyleşilerinde, metinlerinde uydumculuğu yazı siyasetinin parçası olarak gördüğünü ya da gösterdiğini anımsamıyorum. Uydumculuk eleştirisi benim ona heyecanla yüklediğim bir nitelik. Huzurkaçırma, rahatsız etme vb. türde açıklamalarını yukarıda da izledik. Ama benim uydumculuk eleştirisi derken anladığım daha dizgesel, oylumlu, çaplı bir saldırı. Çok da zorlanmadan insan düzeni ile kentsoylu düzenini eşitleyebileceğimiz Thomas Bernhard’ın yapıtında yapıtın konumu ve durumu ayrıca bir açıklama gerektirmiyor. Yıkıcı bir olumsuzlama, sonuna dek gidilmiş bir yadsıma anlatıların görünmese de temel izleğini oluşturmaktadır. İnsan uyumsuz ya da ardçağcı anlatılarda olduğu gibi hiçsenmemiş, tersine özellikle imlenmiş, gösterilmiştir. İnsan sözünün geri dönüşümlü boş oyuğu olarak soyundurulmuştur. Anlatı bitmeyen bir sözel giyinme derdinde iken anlatı ilerledikçe insan karşıt yönde ve yine sözel olarak soyun(durul)maktadır. Durum bizi yanlış bir tarihe ve yanlış bir başlangıca götürüp dayar. Bu tarih yanlıştır ve sapkındır (patolojik). Uydumculuk yanlış tarihin gösterileninden yoksun sinthom’udur. Çözümleme (analiz) anlatmalık durum, anlatma durumudur ve çözümleyici (yazar) aynı zamanda çözümlenendir. Bana göre en temel niteliği uydumculuk eleştirisidir yazarımızın. Bu eleştirinin ağulu iğnesi anlatıcıya (yazara) dönmese içimizi rahatlatacak bir küçük nedene sığınabilirdik. Oysa biz okurlarını sarsan, bu saldırının bir özkıyım (intihar) üzerinden işlenip yürütülmesidir. Yazar anlatıcımızın en başta saldırdığı kendi tiksinti verici varlığı, seçimleri, tepkileridir. Hayır, ayrıca hiçbir geçerli açıklaması, özrü, gerekçesi yoktur. Bunu delik deşik olma, edilme pahasına açık yüreklilikle söyleyecektir. Gelinen yer, yine yukarıda değinip geçtiğimiz hiççi aktöredir (etik) bir tür. “Arkasında ille bir aktöre (etik) arayacaksak, onunkinden daha geçerli bir aktöre de bulmak olanaksızdır ve her türden aktöreye hayır aktöresinin (Bir tür anarşizm diyebiliriz.) ilkesi ise şudur: Her şey yerle bir edilmeden, yok edilmeden bir şansımız olmayacak, hiçkimsenin şansı olmayacak. Son gözesine (hücre) değin insan eliyle yapılmış her şeyin yok edilmesi biricik koşul, biricik ve kesin koşuldur.” (zzk) Bernhard yapıtını bu noktada bir olumsuzlamaya (negation) bağlamıştır. Yeni bir aktörenin koşulu aktörenin yıkımıdır. Yeni bir aktörenin anlamı ise bizi sahicilik derdine taşır. Bu sözcüğe ya da kavrama onun yüklediği içerik neredeyse dramatik, ölümcüldür diyebilirim. Dönüp dönüp ölümüne saldırma ve bunu sahicilik adına yapma bize eski ama evrensel bir öyküyü anımsatmaktadır ister istemez. La Mancha’lı Don Quijote’nin öyküsü özenli okurun belleğini tırmalar. Okur, Bernhard’ın “kütlesel dilinin kat kat perdelerini aralayabilir ve yeldeğirmenlerini görmekle kalmaz ufukta, onlara saldıran Thomas Bernhard’ı da görecektir eşeledikçe yazıyı. Umutsuzcadır her şey, son soluk bırakılıncaya değindir, ölümünedir. O zaman sahicilik, geldiğimiz noktayı özetleyecek sözcük olur kaçınılmazca. Sahiciliğin, öyküyü ayraç içine almanın cesareti ve umutsuzluğuyla yakından bir ilgisi, göbek bağı olmalı. Ama daha çoğudur belki de. Ayraç içine alınmış öykü ya da bu ayraca almanın doğrudan kendisi bir parçalama, kesip biçme, ayıklama, yok etme işlemi de sayılmalıdır bir yandan. Sahicilik, kendi sahiciliğinden bile huzursuzdur çünkü. Abarttığını kabul etmek zorunda kalacaktır kuşku yok. Ama yeniden yapsa yine abartacaktır. Bu inakçılığın (dogmatizm), kör inancın (fanatizm) bağışlanmış bir mevki, üs, başvuru (referans) noktasıdır, yoksa yazmak için de neden bulunamayacaktır gerçekte.” (zzk) Şövalye ne zaman faka basmıştır, ölüm onu gelip bulduğunda, rahip başucuna dikildiğinde. Beklenilmeyen gelmiştir. “Konuşulan her şey ölüm her zaman ölüm hakkındadır (…)Yetenekten, yeteneksizlikten, ölümcül hastalıklardan, imparatorluk bakiyelerinden… Bakiyelerinden!, anlıyor musunuz…hepimizin topyekûn akla gelebilecek en kötü izlenimi bırakmamız gibi, burada, şimdi, normalde baş başa söyleyeceklerimizi, herkesin ortasında, bütün başların ortasında söylemek gerekirdi….ama göllerimizden, vadilerimizden, zevksiz ve paragöz mühendislerce güzel manzaramızın nasıl harap edildiğinden, küçük burjuva edebiyatımızdan, ödlek zekâmızdan da bahsetmiyorum, hayır, bir şeyden bahsedeceksem, ölümdür o….” (TB, 1967) “Beklenilmeyen ölüm bir tür faka basmadır. Karşımıza hiç istemesek de bir sahicilik sınavı gibi dikilir. Zamanı geldiğinde ölüm karşısında teslim olur, yeniliriz. Ölümle herhangi bir değişmeceye (metafor) ve söyleme (retorik) sığınmadan asla yüzleşemeyiz. Ölümü genellikle saklar, gizleriz. Bizi derinden derine ürküten şey, ölümün anımsattıkları, çağrışımları ve ölü(m)den sonrasının kaygıları olabilir mi? Hayır değil ve yalan bütün bu alanlarda filizleniyor, yükseliyor. Bizi ürküten şey itiraf edemeyeceğimiz (asla edemeyeceğimiz) kayıtsızlığımızdır. (Albert Camus, Yabancı, özgün dilde ilk yayını 1942). Ölünün orada ve bizim burada oluşumuzdur. Kapanamayan aralığın kendi. Arkasından ağladığımız şey ölü değil, kendi yoksunluğumuz, ölüsüz kendimize düşüşümüz, kalışımızdır. Ama her ölüm kaçınılmazca kendini bir yalan öyküyle açığa vurur. Yalan bu törenin (ritüel) belirgin adıdır. Parçalamaya, yok etmeye başlanacak şatoların (Wolffseg) başında ölüm şatosu gelir bu nedenle. Öyleyse ölümün derisini yüzecektir Bernhard anlatıcısı ve ölüm oyulacaktır. Başka bir şeymiş gibi, yaslıymış gibi görünmeyerek büyük harfle başlayan gerçeklerimizden biri daha yok edilecektir. Ödülü sahici bir hiç de olsa ne gam!” (zzk) Kullandığı Montaigne alıntılarından biri de şudur: “Ölümün beni hep pençesinde tuttuğunu duyumsuyorum. Nasıl davranırsam davranayım, o her yerde.” “Şunu söylemekte sakınca görmüyorum dolayısıyla: Sert, acımasız ve dışa, dış dünyaya dönük yargılarla açılan Bernhard anlatıları, anlatı ilerledikçe oklarını kendi içlerine yöneltir. Dışarıdan kuşku içeriden kuşkuya dönüşür. Gerçekte öfkesine, kinine karşın iyi yürekli ve dürüsttür umarsızca. Böyle bir sonuca da şaşırmamak gerek. Yazar tüm yaşamını yalanla savaşa adamış ve bu uğurda harcamış biri değil mi? Anlatı ilerler dediğim gibi ve okur bir yerinde yapıtın yazarınca ihanete uğradığını düşünür. Thomas Bernhard kendine inanırlığı yıkmayacak denli tutarsız ve uydumculuk düşmanı (anti-konformist) olmadığından okurun okudukça oluşturacağı döşeğe de çivi döşer bir yerden sonra. Okurun neredeyse yerleşikleşmek üzere olan görüngesi (perspektifi) yavaş yavaş bozulmaya, çarpılmaya, değişmeye başlar. Küçük sorular, karşı yorumlar, ters akıntılarla… Kendini anlatıya (Bernhard’a) kaptırmış, bir yer, duruş edinmiş okur bulunduğu yerin sandığınca sağlam, duraylı olmadığını anladığında ihanet duygusunu bir sızı gibi diplerde yaşantılar, ama söz ırmağında sürüklenmekte, kitabın yok etme hedefinde aslında kendinin bulunduğunu ağır ağır bilince yükseltmektedir bir yandan.” (zzk) Öyleyse yazarın yazı siyasetinin (poetika) kaçınılmaz biçimde okur siyasetini zorladığını kabul etmeliyiz. Üstelik okurun yazarla karşılaşmasının özel bir dikkat, duyarlık gerektirdiği apaçıktır. Çünkü kışkırtıcı (provokatif, karın-deşen) Bernhard dili okurun, yetkinleşmiş, emeklenmiş bile olsa yerleşik okurluğunu da deşer. Çünkü daha başından biliyoruz ki uydumculuğa (konformizm) karşıtlığın bile uydumculuğun tuzağına düşebildiği dizge içrelikte; yaşamın nitelenmesinin (betim, vb.) taşıdığı gizil uydumculuk eğilimiyle, okur tüm bilimsel şatafatıyla çoktan ele geçirilmiştir bile. Sınıflandırılmış, tanımlanmış, yerleştirilmiş, uysallaştırılmış yazı(n tarihi) devrimci çıkışların dilini bile törpülemekle kalmamış, okuru koşullandırmış, körleştirmiş, okurdan okuma kalıpları, okuma abakları (şablonlar) bağımlısı, tiryakiler yaratmıştır. Bu nedenle Bernhard okuru okudukça parçalanır, dağılır, yok edilir. Yazar kendini parçalar, havaya uçururken okurunu da dinamitlemiştir.


*

Nasıl bir yazı siyaseti, diye yine de soranlara şunu söyleyebilirim. Ama daha önce az yukarıda değindiğim, daha sonra yine döneceğimi söylediğim konu hakkında birkaç şey eklemem gerek. Konu: Yapıtı yaşamla dizileyen, yapıtı yaşam, yaşamı yapıt kılan geometrik kayma. Buna yazınsal değişmece (poetik metafor) de diyebiliriz. İlk ve son yerini (nedenini ve amacını) yitirmiş, özgürlüğü saltıklık olarak yaşamak zorunda bırakılmış tin (Thomas Bernhard tini) kendi varlığı ile yapıtının varlığı arasında artan aralıklı bir koşutluk içre aşkınlaşma diyemeyeceğimiz bir ötelenme imgesine tutsaktır. Söyleşilerinden birinde gezmeyi, yer değiştirmeyi çok sevdiğini söyleyen Bernhard, dilini de nedeni ve sonucunun dışında böylesi yılkıya bırakmıştır. Onu ve yapıtını(n dilini) durduracak, dindirecek, yatıştıracak bir limanı, demir atma noktası yoktur. Olmayan noktanın giderek karardığı yerinin peşinde anlatı dalga dalga yerdeğiştirmektedir. Bir yer yoktur. Uslamlama dizgeleri bir yer yoksa her yer yerdir dese de (aynı şeyi zaman için de yazabilirdik) Thomas Bernhard için gereğinden çok kurgusal, tumturaklı ve söylemsel bir anlatımdır bu. Onun için bir yer yoksa her yer yoktur ve bir zaman yoksa her zaman da yoktur. Tarihi olmadığı için tarihsel zamanı ve uzamı da yoktur. Yine de onun nefret ettiği kendi coğrafyası ve zamanı olan Avusturya’sı hem iyi hem kötü anlamda onun yokülkesidir ve sözünün ucunda bir an için yaratılmış, anıştırılmış, söylenmezmiş gibi söylenmiştir. Şunu söyleyebiliriz açıklıkla. Çıkış ve varış noktaları açısından (19-21.yy) çağcı ve ardçağcı sanat içinde yazarın kavrama, onay ve yadsımalarını çağrıştıran birçok sanatçı olsa da onu diğerlerinden ayıran şey olumsuz (negatif) ama her şeye karşın insan odaklılığıdır, bundan insancalığı, insancılllığı asla çıkarmadıysa da. Kimsenin içinde yurdu onunki gibi köklü değildir, yoksa bunca nefret edemezdi, aşağılayamaz, tiksintiyle anmazdı yurdunu ve yurdunun insanlarını.

“En başta, okurun onu nitelemesini onamamış, şiddetle yadsımıştır. Onun gerçeğini (fiziksel gerçeğini bile, örneğin bir anneden doğmuş olmak…) niteliğe aktarma hakkımız yoktur okurları olarak (diğerlerini hiç saymıyorum zaten). Niteliği yakıştırma, derleme, yamama olarak gören Thomas Bernhard eylem kipini bile yazıdan değilse bile anlatıdan sürmüş (sürgüne yollamış), Wittgenstein önermesini uygulamaya geçirmiştir (Soru: Eylem nitem mi?) Önemli olan ikiyüzlülük yapmaması, o nefret ettiği yazarlar gibi işe yazıyla değil, kendinden başlamasıdır. Kafka için söylenebilir mi bilmiyorum ama hiçbir yazar yok ki üzerindekileri, yazarak bir bir çıkarıyor olmasın Thomas Bernhard gibi, ta ki çırılçıplak kalana, ta ki tenini, etini de sonunda sıyırana dek. Onun yazısı böyle bir şey. Kendinden başlayan bir öz ayıklama, özsoyma, yağma girişimi. Sanki bu görüngübilimiyle (fenomenoloji), tinin dibini, özünü açığa çıkarmak ve eline geçen boşluktan koca bir yelken dikip kendini rastgele rüzgâra bırakmaktır derdi. Hiçin bu ağırlığı, hiçin bu delici başkaldırısından sonra geriye yalnızca hiçin bu derin hiçleşmesini hiçten hiçe aktarmaktan başka ne kalır? Gülünç, mide bulandırıcı ve budala öykümüz mü? Goethe mi, nasyonal sosyalist mi, şu eğreti ve umutsuz üreme çabasına giydirilmiş ve abartılmış insancık yalanları mı?” (zzk) Gülünç (komik) evet. Bunu atlamamalıyız. Gülmecenin (mizah) varoluşsal kökleri var. Konu dirimbilimiyle ilgili. Bernhard’la insanbilimsel (antropojik), hatta dirimbilimsel (biyolojik) bir gülmece kavrayışı yazına gelmiştir diyebilirim. Dirimin kökünde böyle bir gülüt (yıkıcı bir şaka) yatıyor olabilir mi? İlk inorganikten organiğe geçen gözeyi (hücre) düşünelim bir yol. Bir yarı canlı göze ötekini sarıyor, içine alıyor, eritiyor ve kalanı, posayı atıyor dışarıya. (Neresi dışarısı, neresi içerisi bu da ayrı…) Bu gülünç olduğunca tiksinti verici bir öykü. Varlığın başlangıcında duruyor ve insan türü sürü davranışı içinde bu öyküyü canlıcı içerikle yineleyip duruyor. Sürünün yapıp ettiklerinde gülünesi zavallılıkla gelen (t)aşkın güç ve şiddeti, tüm bu dinlerimiz, tarihlerimiz içre yatıştıracak şey öfkeli, saldırgan dilimiz. Hafifletici nedenleri ayraç içine alarak en bok(tan)a, acımasıza, iğrenç olana tanınan işbu görünme hakkı, tutanak ya da yazanak, her ne ise, okurun içinde bulunduğu insanlığı yeterince silkeliyor(dur umarım). Kafka sanki yakınlarda bir yerde duruyor, kuşkum yok.

Sonunu bulamayan, göremeyen eylem derken bir sıçramadan (trans) söz ettiğimizi anımsayalım: Yazı, yazmak. Eylemin boşluğunu, gerçekleşemeyen eylemi bir daha, bir daha denenmek üzere dil, anlatı, öykü dolduracak, Thomas Bernhard zorunlu olarak belirecek (nevzuhur), yazacaktır. Bölümü kapatırken belki ikinci (üçüncü de olabilir) kez olacak ama uzun bir alıntı yapmadan geçmeyeceğim: “Aslında ben yazar değilim, dedim Gambett’ye, yalnızca bir yazın aracısıyım, Alman yazınının, hepsi bu. Bir çeşit yazın emlakçısı, dedim Gambetti’ye, ben yazın emlakına aracılık ediyorum bir açıdan. Ve bugün her posta kartı yazan da kendine yazar diyorsa, ben de kendime çoktan denediğim ve yazdığım yüzlerce yazıdan sonra yazar değilim diyorum. Ayrıca ben yazarların çoğundan nefret ediyorum, dedim Gambetti’ye, çok azını seviyorum, ama onları elimden geldiğince ısrarla seviyorum. Yazarlar, benim zabıt tutucular diye tanımladıklarım, en çok da Alman olanlar, dedim Gambetti’ye, ömür boyu kaçtığım kişiler oldu, onlarla ömür boyu aynı masaya bile oturmadım, çünkü, dedim Gambetti’ye, bir yazarı tanıyıp onunla aynı masaya oturmayı akla gelebilecek en iğrenç şey olarak gördüm. Yapıta evet, dedim Gambetti’ye, ama üretene hayır, dedim Gambetti’ye. Çoğunun maceracı, iğrenç değilse de kötü karakteri vardır, kişisel bir karşılaşmada, hangisi söz konusu olursa olsun yapıtlarını mahvederler, her şeyi yok ederler, dedim Gambetti’ye. İnsanlar sevdikleri ya da saygı duydukları ya da nefret ettikleri bir yazarı tanımak için büyük çaba gösterirler ama böylece onun yapıtını tamamen mahvederler, dedim Gambetti’ye. Hangi açıdan olursa olsun insana rahat huzur vermeyen, ya çok sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yazarın ürününden kendini kurtarmanın en iyi yöntemi, onu yaratanı tanımaktır. Bir yazın ürününü yaratanın yanına gideriz ve ondan kurtuluruz, dedim Gambetti’ye. Yazarların hepsi var olanların içindeki en iğrenç kişilerdir, dedim Gambetti’ye.” (TB)


Yazının biçimi: Uygulayım


Bu bölümde, Thomas Bernhard’ın yazıyı biçimlendirme eğilimlerine ve bundan damıttığı biçeme (yazınsal ıra) yeniden ve derli toplu bir kez daha bakmak, (burgulu) kurgu, izlek ve kaynakları, anlatım yordamları, dilsel işlev, imge siyaseti, yazar okur bağıntıları, vb. başlıkları gözden geçirmek ve özetlemek istiyoruz. Nice önlemeye çalışsak da ister istemez yinelemeler söz konusu olacaktır. Bunun bir nedeni, özellikle bilimsel-akademik çalışmalara yardımcı olabilmek amacıyla, bölümlerin bağımsız da okunabilmesini olanaklı kılmaktır.

Kurguyu kendi içinde birçok altbaşlıklarda irdelemek olanaklı. Yaygın, yerleşik kanı kurgunun öyküsellikle, olay örgüsüyle, akışıyla ilgili olduğu. Ortalama anlatı yorumu kurguyu öyküyle ilişkilendiren bu indirgemedir. Oysa öyküsel kurgu uygulamaları kendi içinde uzama, zamana, vb. bağlı olarak altbaşlıklarda ayrı ayrı ele alınabilir. Ayrıntılara inmeden genel olarak Thomas Bernhard için olayörgüsel kurgunun anlatı öğesi olarak önemli olmadığını, hatta bununla da kalmayıp bu tür kurguda büyüsel örgeler ve söylemsel (retorik) kipler devreye gireceğinden böylesi bir uygulayıma karşı çıktığını söylememiz yanlış olmaz. Her türden büyülü (sihirli, magic) göz boyama sonuçlu sanat uygulamalarına (pratik) soğuk ve uzak duran yazarımız, kurguyu bir tür dil (Almanca) işçiliği olarak ele alır. Ama bunu yaparken de dili genel yazın anlayışına (poetika) uygun bir biçime (form) taşıma girişiminde her tür teatrallikten, şiirsellikten olabildiğince uzak durur. Dilsel kurgusu neredeyse matematiksel bir kesinliğe kavuşturulmuş, kusursuz tanımlanmış bir dalga devinimidir. Aslında kurgu onun anlatılarında doğrudan (direkt) içeriğe dönüştürülmüştür. Yapıt birbirlerini dalgalar olarak izleyen bölümcelerden oluşan bir büyük dalga(lanma)dır. Belki okurluk bulantımızın da kaynağı, bir noktadan sonra odaklanmasını yitirip ilgisiz ve kayıtsız kalan algımızdaki şaşma (paralaks), ikizlenme, giderek çoklanmadır. Sanatın bir varlık çıkartması, varoluş taşması olarak anlaşılmasıyla varlığın sonsuz yinelenmesindeki dizem (ritim), uyum, bölünme, artma ve tüm bunların saptanıp betimlenmesi olarak anlaşılması iki başka tutumu getiriyor önümüze. İnsan türü, fraktalı bilinçle bozguna taşıyan (Buna evrensel bozunum, entropi kavramıyla karşı çıkılabilir.) tek canlı türü olarak doğa-karşı doğa aralığını yaratmış, sanat(lar) bu aralıktan doğmuştur. Ağırlıkla geleneksel ve en son coşumculukla (romantizm) kendini gösteren ilk sanat tutumu ve bağıl kurgu neredeyse tiksindirir Thomas Bernhard’ı. Çünkü bu parlak söylem(e biçimi) ile ve sayesinde cinayet ve daha büyük cinayet gündemimizin biricik maddesi olarak kalmıştır. O bu ikincil sapmanın birincil kaynaklarına gönderme yapan bir dil kurgusunu, doğadan esinlenmiş fraktal kurguyu yapıtına altlık olarak döşer. Aslında tüm yönlerde sonsuzca yinelenmeli bir yapı ve tekdüzeliği yazarımızı yazgımıza ilişkin bir anımsatıcıya, ısrarlı bir anımsatıcıya dönüştürür. Budalaca yanıl(t)mamıza göz yummayacaktır, çünkü bunu yaparsa yazmasına neden kalmaz.

Demek Thomas Bernhard kurguyu ancak belli bağlamlar içinde umursamaktadır, ama herkesin anladığını anlamaz bundan. Üstelik kurguyu gerilim öğesi olarak görüp eleştiren karşı çıkışlardan, eleştirilerden, kurgusuz anlatı yazarlarından da ayrılır bana göre. Onun için kurgu insan ve öykülerinin değil, onları da kapsayan dilin ürünü, dilsel bir yapıntıdır. Kaynağı ise dilin üzerine giydirildiği doğadır. Dil doğaya birebir otursa ve doğalaşsaydı (saydamlaşma) anlatmaya (yazma) da gerek kalmazdı. Bernhard yazıyorsa dil doğaya kendini silecek saydamlıkla tam oturmadığı içindir, tam oturma sağlanana dek, yani olanaksıza dek yazacaktır. Çünkü dil doğayla insanın çifte, çift yönlü arkadan vuranı, hainidir. İhanet dilin yazgısıdır ve dil ne doğaya ne insana yaranabilir. Öyleyse kurguyu özel anlamıyla umursayan Thomas Bernhard’ın yola çıkış noktası budur. Yine de düşüncenin kusursuz işlediği sanılmasın. “İçi dışarlamadan ibaret yazma niyeti, kendiyle başlayan ve bitecek bir yazı serüveni doğurabilirdi doğal seyri içinde ama bakıyoruz, yaşamının son yıllarına doğru yazısı kendisine bir eşlikçi edinmiş, yazının içine balonlar, hava boşlukları biçiminde geleneksel anlamda kurgu(sallık) öğeleri katılmış... Kurguyu geldiği bu noktada büyük bir aldatmaca, yalan olarak görmediğinden değil kuşkusuz. Kurgunun, zaman zaman kaçışı, bire bir gerçek içdökümünden daha iyi, etkili ve aşağılayıcı biçimde yansıtma gücünü ayrımsamasıyla ilgili olmalı kendi çizgisinden bu sapma. Ama sonuç ısrarın, ayak diremenin (inat) bile insanı artık bıktırdığı, teslim aldığı yerde böyle bir hava akımının bakışımızı tazeleyebileceği. Thomas Bernhard budur, diyememek ve kurgusal tüm bu sap(la)malar, girişler sayesinde yeni bir yapıtına yönelmek son yapıtlarında kurgu anlayışını küçük çaplı da olsa esneten düşünce olmalı.” (zzk)

Onun dilsel kurgusunu bir tür burgulama, vidalama uygulaması olarak da görebiliriz. Sonuçta anlatısı en uygun yöntemle şu pespaye yaşamlarımızı, her gün terk edilen ve ertesi gün yeniden başlayan güncel öykülerimizi oymak içindir. “Öykülerimiz dizgeli, sıkıdüzenli (disiplinli) bir dayatma ve sıkılıkla kazılacak, parçalanacak, yok edilecektir. Zaten nedensiz cesaret kendinden başlamayı kaçınılmaz kılmaktadır ve her kendini yok etme girişimi, eninde sonunda dünyanın yok oluşuyla sonuçlanacaktır. En büyük anlatıdan başlanacaktır işe, en büyük kutsaldan. İçimiz daha doğuştan başlayan bir şişirme (düdükleme) işlemiyle görkemine kavuşturulmuştur ya bu yüzden kofluğuna el atılır ilk. Ailelerimiz, inançlarımız, bizden üretilmiş zavallılığın bu en büyük suçluları yalnız değildir. Okul, öğretmenler, siyaset, devlet, savaş, kuruluş, yazı, sanat, vb., zavallılığımızın, umarsızlığımızın ve aşağılık sıradanlığımızın pekiştiricileri olarak hep yedektedirler. Bu dünyanın içine doğmamız bir şanssızlıktır çünkü bu dünyanın diline ve bu dilin edasına baştan tutsağız yazık ki. Dedi dedi kalıbını denilen ve diyen olarak, yani anlatının bir yanı olarak taşımak zorundayız eleştirimizi, parçalama işlemini yürütebilmek için bile. Kasabın (yazar) da bir dili, yöntemi olacak, parçalarken en büyük organizmayı, dillerin dilini… Ve o (bu dil, yani kasap dili) gökten inmeyecek, kimse ummasın.” (zzk) Gökten gelmeyen, aralıktan doğan dil öyle işlevlendirilecek ki kendi dilimiz kendimize karşı delici, oyucu, deri yüzücü bir aygıta dönüşsün. “Yaşadığımız yüzyılda eğer bir kutsal olacaksa bu, kutsalın bağırsaklarına göz dikmiş, kutsal-deşen (yazı) olacaktır ve Thomas Bernhard tam böyle bir yazıcıdır (yani bir mezar kazıcı).” (zzk) Yaşam deneyiminin kendisini zorunlu olarak sürüklediği yer yalnızca nasıl yazacağını değil, ne yazacağını, ana izleğini (tema) de belirlemiştir yazarın. Herkesin herkes hakkında, yazarın yapıtın dışında ve içinde bulunanlar hakkında pek rahat ve özgüvenle konuşabildiği, haklılık/bilgililik/doğruluk tekellerinin tartışılmadığı dünyada Thomas Bernhard’ın böylesi kof güvenle, egemen konumla işi yoktur, olmaz. Tanıklık ettiği sınırlı bir yakın çevre, içinde hoşnutsuzlukla yer aldığı bir dünyadır anlatabileceği. Aynı kişiyle ilgilidir ya da kişileri bir sesi, yazarın, anlatıcının, dinleyicinin, vb. sesini alır aktarırlar. Tıpkılama (taklit) sahicilikle ilgili bir kaygıdan kaynaklansa da her aktaranın tınısı başkadır. Aktaran aktarılanı yerineler, yankılar ama yine de aktarım birebir değildir. Son aktarıcının takıntısı (sabit fikir) önceki tüm aktarımları sıralar aslında. Çocukluğundan başlayarak yaşamında olan bitenin sözel (sesçil) aktarımlardan başka şey olmadığını görmüştür o. Toplumlar bireyleriyle birlikte delice bir anlatma derdine düşmüşlerdir. Dinleyen, aktarım silsilesi, bombardımanı altında yansızlığını, neredeyse bilim adamı gözlemciliğini korumak zorundadır, çünkü tersi durumda anlatı kopup dağılabilir. Dinleyicinin de arkasında duran okur(lar) bitmez tükenmez kanma/kandırma, yani anlatma çabasının basıncını az çok ama kesinlikle duyumsar. Tüm insanlık sözcükleri ve dilleriyle üzerine üzerine gelmektedir sanki. Bulaşıcı bir hastalığın yayılması gibi son kale de ele geçirilene dek anlatma (saldırı) dalga dalga sürecektir. Yazarın gördüğü eylem değil, eylemin geriden ya da önden bu betimi, anlatımı, aktarımıdır. Dünya sözle yürü(tül)mektedir. Ve söz dünyayı yürütememektedir. Thomas Bernhard yaşamının dehşet verici tanıklığını yansılamakta, aktarmaktadır bize. Tüm anlatılarının ortak izleği budur, olmak zorundadır. Söz (ses) edimden bağımsızlaşamadığına göre olay sözsüz (sessiz) tasarlanamaz. Yazarın anlatıyı müzikal bir dışavurum olarak görme eğiliminin arkasında da bu vardır. Onun nefreti ve öfkesinin içerik yükü ağızdan ağıza aktarıma rengini, tınısını (ton) sağlar. İçinde yer aldığı dünyadan, “Avusturya’dan, Viyana’dan, Viyana’nın sanat çevresinden, yazarından, tiyatrocusundan, Nazilerden, savaş ertesi Avusturya sosyalizminden, her şeyi içine koyduğu bu büyük çöp sepetinden nefretle söz eder ve kasıtlı olarak anlatıcı ve yazarın sesini yazının sesine bulaştırır, katar. Başka türlü düşünmemize asla izin vermez.” (zzk) Üstelik bununla kalmaz. Logos (us) deliler gibi kendi içinden çekip ötelediği logosla (us) daha iyileşmez. Aktarımın yönü, doğrultusu usun batışına, usun önce çürümesine, en son ortadan kaldırılmasınadır (imha). Sanki insan usu, doğanın usuna (ya da eğilimine, güdüsüne) karşıt bir soykütüksel tükeniş, sayrılaşma anlatısına yargılıdır, us (logos, söz) sözü her yeniden çağırışında daha umutsuz, daha başarısız, daha yenik, daha yaralı, bitik, sayrıdır. Yani Bernhard, “çürümeyi, yokoluşa sürüklenen yaşamı bir soykütüğüne bağlıyor, en yetkin anlatıcının en sayrı bilince bağlı açmazını acımasız ve çıkıntılı, zarif ve alaylı, üstelik saydam bir dilsel tanıklıkla aktarıyor,” (zzk) gibidir. Usun usta yankılana yankılana sönümlenmesi, ki beden de koşut olarak sönümlenmektedir, yazarın ana izleğini daha kapsayıcı bir kavrama ular: Yaşamsızlaşma. Yani yaşamsızlaşma, yaşamdan soyunma, kurtulma izleği (...) Bireyi kuşatan toplumsal katman lime lime çürüyor, birey artık ölüme yatıyor ve bir an önce ölmenin derdindedir. “Hedefimiz kireç ocağıydı, hedefimiz kireç ocağı eliyle ölümdü. Kireç ocağına gitmeden önce, demiş Konrad Wieser’e, aralıksız ve en büyük cemiyetler, kireç ocağına gittikten sonra, sıfır cemiyet, bu insanı önce umutsuzluğa, ardından zihin ve duygu fakirliğine, sonra da hastalığa ve ölüme sürüklermiş.” (TB) Çoğu Bernhard kişisi için yaşam denilen şey ölümden (o saltık yokluktan) daha az katlanılabilir bir şeydir. Yaşamsızlaşma dedik ama o zaman neden yaşayan ölü konumu yeğlenmiyor? Sorular bitmiyor. Bu ısrar, bu dil, dilden dile aktarma niye o zaman, ne? (Yazmak niye?) Tam burada burnundan soluyan Thomas Bernhard sertçe şöyle uyarabilirdi bizi: “…ve bu bağlamda kendi ülkesinin bir yazarının birkaç kitabına dikkatimi çekecekmiş, o, yani Konrad yazarın ismini unutmuş ama ismin hiçbir önemi yokmuş, tıpkı yazarın kişiliğinin ya da kişisel meselelerinin asla ve hiçbir durumda herhangi bir önemi olmadığı gibi, çalışmaları her şeymiş, yazarın kendisi hiçbir şey değilmiş, oysa insanlar zihinsel alçaklıklarıyla daima bir yazarın kişiliğini ve çalışmalarını birbirine karıştırabileceklerini düşünürlermiş, insanlar sırf yüzyılın ilk yarısındaki süreçlerle bağlantılı, küstahça utanmazlıkla her yerde, yazılanı yazarın kişiliğiyle birbirine karıştırma ve böylece her halükarda yazarın çalışmalarını dehşet verici bir şekilde yazarın kişiliğiyle sakatlama cüretini gösterirlermiş, yazarın kişiliğinin yazarın yazdıklarıyla sürekli ilişkilendirilmesi gerektiğine inanırlarmış vesaire, insanların ürünle üreticiyi birbirine karıştırma eğilimi gittikçe artıyor ve bunun sonucunda toplam olarak devamlı bütün kültürümüzün korkunç deformasyonu oluşuyormuş vesaire…” (TB) Acaba dilin döndüre döndüre araya sokuşturulmasının nedeni bu mu? Yazar kendisinden uzağa, ürüne, dile odaklanmamızı, bakmamızı, yanılmamızı, yanılgımıza bir daha bakmamızı, bir daha yanılmamızı, vb. mi istiyor? Bizi dile (makaraya) sarıyor olmasın? Varlığı unutana, varolmayana dek sözcüklere, söze, dile karışmak ve dille savrulmak tufanıdır okur olarak yaşadığımız… “Anlatılmış şeyin anlatılmamış şeye göre ‘kalan’, ‘artı-k’ olduğu doğru ama olumlu bir içerik taşıyıp taşımadığı kuşkulu. (Eagleton’a bakabiliriz.) Eğer yazısını keskin ve ölümcül, hatta kanlı bir bıçağa dönüştürmese, yani yazısından payelenseydi yazmaktan anladığı şeyin iyi ya da olumlu olduğunu düşünebilirdik. Ama yazı yalnızca bir kabarcık, evrenin, özdeğin yüzeyinde bir şişkinlik, belki kötücül bir doku (tümör). Bernhard işte böyle bir kabar(t)manın peşindeydi. Üç-dört katlı aktarımlar ([Dedi, [dedi, [dedi, [dedi…]]]].) varlığın çarpanları ve belirteçleri, imleri. Kendindenin belki de istemeden ağızdan ya da bir delikten kaçırılmış ilk sözü insandan insana yankılanarak balonu şişiriyor ve her aktarımda kendindeye (Gerçek) biraz daha yaklaşmıyoruz işin kötüsü. Iraksar, sonsuz bir süreç bu. Üstelik son anlatıcıdan, kabuktan ilk anlatıcıya, çekirdeğe indikçe belirtik, azgın yaşamdan solgun, bitik, çürümeye yüz tutmuş, ölgün, silik yaşamsızlığa, varlıklaşmaya geçiyoruz. Öyleyse dil (yazın) son parlama, ölümden önceki son yanıltıcı diriliş, uyanış mı? Yazar bunu bilerek, böyle olduğunu düşünerek yazar mı? Neden yazmasın ki? Yazmamaktan, yapmamaktan iyi (!) değil mi yazmak? O kabarmaya borçluyuz varoluş duygusunu, bilincini, bu iki tartışmalı kavramı. Yazmamak, yapmamak da yazılabilir, yapılabilir çünkü (Bartleby.) Bernhard, Melville’den sonraki adımı atmıştır.” (zzk)


*

Anlatının canlı zamanı son anlatıcının (aktarıcı) anlatma zamanı. İlk uzak anlatıcının tanımlama (betimleme) kipi olay (!) kipiyle doğrudan ya da dolaylı olarak ilişkili. Ama Bernhard’ın hiçbir anlatısında tek anlatıcı (aktarıcı) yok. Daha öncekileri üstlenip onların dilinden aktaran üçüncü, dördüncü… anlatıcı olayın zamanından kopuk, anlatmanın gerçek (reel) zamanı içindeki kişidir. Yansıtılan anlatıcıların anlatıları da kipsizdir. Anlatıya somut olarak girip imgelenmeyen Olay yalnızca ilk sanal anlatıcıdan başlayarak aktarıla aktarıla sonuncu anlatıcıya gelir. Son anlatıcı oradadır, bütün anlatılar onun üzerinden gerçekleşir, varolur. Onun da sonunda yazar vardır, o tümün son anlatıcısıdır. Olmayan olay söz’den olay olarak düşündürtülür. Sanki ilk söz (anlatıcı) anlatmaya başlamıştır ikinciye. Aslında yorumlamıştır. Ama Thomas Bernhard anlatısında son anlatıcının zamanı ve uzamı gerçek anlatma kipidir (anlatmanın reel zamanı ve yerini o doldurur). Dışarıdan bir tanıktır, uzak, çağrışımsal olayla hiç bağı yoktur. Anlatının temel içeriği son anlatıcının ısrarlı tanıklığından yükselir. Hepimizin gözü onun gözüdür. Hepimizin bakışını alır, anlatılmış her şeyi sırasıyla görmemizi sağlar. O burada kitabın gerçek zamanı ve uzamı içerisinde, asıl anlatandır (yazar). Thomas Bernhard’da anlatının uzam/zaman (yani olay) kipsizliği son anlatıcıyla bir yerleme tutunur, yer edinir. Bu aynı zamanda son vuruş olacağından son yer ve zaman, hiç yer ve zamandır. Nesnel, yansız son anlatıcı (aktarıcı) duygularından, dilin tüm çırpınışlarını yansılayarak, aktararak, bir yan olmaktan çıkar. Öyle bir yansızlık, öyle bir ıssız uzaklıktır ki bu, son anlatıcı, son ilgisiz ilgili çilecidir de (ascetic). Bernhard herkesin ölümünün son üstlenicisi olmayı göze alır. Son anlatıcının, son gözün gördüğü anlatıla anlatıla gelen ölü(m)dür.

Şunu gözden kaçırmamalıyız. Betimlemek, anlatmak, aktarmak da eylemektir. İkinci ve koşutlu bir (eylem) kipi imler gerçekte. Hatta tüm sahne kapandıktan, olay sönümlendikten sonra soluk alıp vermenin tek olası biçimi anlatmanın yürek vuruşları kalır geriye eyleme yodamı olarak. Nice körüklense de anlatıcıdan anlatıcıya ateş ve alev aslında sönmektedir. Gerçek zamanlara, uzamlara yakınsar anlatma edimselliği bedenlerin (olay) yittiği yazı gerçekliği, düzlemidir. Yalnızca son anlatmanın, yazının gerçekliği vardır, kipli, somut, tanımlanabilir tek varlık sonuncu anlatmanın kendidir. Yani son darbe gerçektir. Yazar okurunu hançerlemiştir. Thomas Bernhard’da olay ille aranırsa budur. Ve onda, olay kişilerini belirginleştirecek olay örgüsü kavramı geçersizdir tüm bu nedenlerle. Eyleyen yapıttır (fail kitap), okuruna eyleyecektir. Dili ve uygulayımıyla Joyce bile onun anlayışı açısından beceriksiz büyücü yamağı ya da düzenbaz (sahtekâr) sayılsa yeridir. (Joyce’dan söz ediyoruz.) Onun çevresine baktığında göreceği yazar örneğin Ingeborg Bachmann’dır, bakarsa eğer. Anlatma, anlatmanın anlatması vb. dizisi onun sabrını, direncini yoklayan, onu kusursuz hiçlemeye (bir tür cinayete) taşıyan zorunlu çilesidir. Dil tükeneceği yere dek yinelenecektir ve yineleme, aktarma sabırla sürdürülecektir. O olayı değil, anlatımını (yazıyı) gösterdi. Aracılık yapan ayna olmaktan öteye geçmedi. Özneliği yadsıdı. Sözü büyü bulamacına karıp… karıp da okurla köşe kapmaca oynamadı, onu yanıltmak, kandırmak istemedi. Hiç.

Kimi yarım kalmış ya da öyle tasarlanmış, özellikle son döneme özgü parçacıl (fragmental), seçmecil (eklektik) metinler onun genel yapıtının üst anlatıcısının (yazarın) da anlıksal bir bozguna uğradığının bilinçli değişmecesidir (metafor) bana göre. Unutmayalım kendi yaşamının yakın tanıklığını anlatıya geçiren Bernhard, giderek artan yaşamsal çelişkilerinin aynı zamanda da kurbanıdır ve dili ustalaştıkça (virtüözite) dağılmaktadır. Bunu beceriksizlik, denetimsizlik olarak anlayanlar varsa başından beri yazdıklarımı bir kez daha okumalı. Tersidir doğru olan. Daha önce konuyla ilgili şöyle yazmışım son dönem yapıtlarından Amras’ı (1988) irdelerken: “Öykünün değişik yapılarda parçalı metinlerden çatıldığı izlenimi, anlatıcının ve aktardıklarının tutarsızlıkları, ortada anlıksal (zihinsel) bir bozgun yaşandığı, bilincin dağılıp çözüldüğü, nevrotik tepkinin metinsel yapıyla eşleştirildiği yönünde güçlü bir duygu yaratıyor okurda. Örneğin anlatıcının sözü, mektuplarıyla, kardeşinin tuttuğu notlarla, vb. destekleniyor. Daha önceki Bernhard metinlerinde yapı bütünlüğüne (!) gösterilen özen burada kasıtla kırılmış… Bunu anlamak, kısaca yorumlamak isterim. Metinlerinin ağırlıklı bölümünde ısrarcı, didikleyici, aşırı dolayımlı eski anlatıcı sesi Amras’ta bölünüp parçalanıyor. Öfkeli, direnen bilinç tümlüğünü koruyamıyor, o parlak, eşsiz ağusunu ölümcül bir yılan gibi yapıtın girişinden çıkışına aynı düzeyde tutamıyor, parçalanıyor ama her parça kertenkele ya da solucan gibi yaşamasını, kıvranışını sürdürüyor, son anda bile karanlık bilinç bölümleri arasında fosforunu (ağulu, dediğim gibi) yaymayı başarıyor. Bu parça bölük yapıyı yazarın bilinçle denediğini, vereceği kırılma izlenimine yöneldiğini düşünüyorum. Acaba diyorum, kendi sarsıcı, uyarıcı, kışkırtıcı dili bile dizgeye eklemlendi de ya da yazan bu nedenle kaygılandı da yeni bir kışkırtma yolu mu deniyor Thomas Bernhard. Ondan beklenir(di). Benzer biçimde imgeyi de hatta coşumcu (romantik) çılgın imgeyi de yapıtına katmadan edemiyor. Oysa imgenin sahte pırıltılarından nefret ettiğini düşünsek yanılmış olmayız: “Her sene ırmakta boğulan, uzun konçlu çizmeleri sudan dışarı bakan bir insan./ Yanıp kül olmuş, donarak ölmüş, kafası göğe kaynamış, gitmeye mâhkum…” (TB) “Alçalmış olan sen, ölünce ne yapacaksın.” “Yol bekçisi caddede ölü bulunur,” (TB) “Hafelekar’a sabahleyin ilk bakış…” (TB) Bachmann’da da benzeri bir yazı deneyimi söz konusudur, bilen bilir. (Bkz. Malina, özgün dilde 1991.) Yaşamının zorunluluklar alanı onu iki çelişkisinde de çıkmaza itmiştir. Tiksindiği düzenle alışverişi nasıl yürüyecektir? Bu sorunun ancak iki aşırı (ekstrem) uçta yanıtını verebilecek biridir ve iki uç da ölümcüldür. Biri, çekilmek, saltık sessizlik, yalnızlık. Denemiştir. Öteki zorunlu sınırlar içerisinde karışmak, ‘gibi yapmak’ (ödül almak, para kazanmak, sözleşme yapmak, törenlere katılmak, vb.) Denemiştir. Oysa insanlarla bir arada olmayı yeğleyen biridir. Öyledir çünkü başka türlü tiksintisini açığa çıkaramaz, dünyanın ve insanın ne kerte aşağılık olduğunu gösteremez. Bunun için yazmıyor mudur gerçekte? Söylediklerimden yola çıkarak Thomas Bernhard’a ilişkin tezlerden birini de yeri gelmişken üretebiliriz. Yaşantısal çelişkisi onu bilinç yarılmasına (şizofreni) zorlamış, yapıtlarında ‘sayrılaşma’ bireyin kaçınılmaz ve artan eğilimle yazgısı olmuş, anlatmak sayrılaşmanın somut (sesçil, ezgisel) göstergesine dönüşmüştür. Israrlı, sıklaşan dizemsel (ritmik) aktarım aktarılan kişinin sayrılaşmasını da im(ge)lemiştir. Yazı ilerledikçe anlık (zihin) daha çok ve sık (kreşendo) takılmakta, takılmak anlatımı (ifade) daha kusursuzlaştırırken öte yandan doyumsuzluğa yol açarak yetmezleştirmektedir. Anlatı (ezgi) yükseldikçe düşmektedir. Karşıt yönlü biçim içerik ya da içerik biçim devinimidir gerçekte olan biten. Bir tür fuga sanatı. Oysa Thomas Bernhard’da özellikle biçimi içerikten soyutlamamız olanaksızdır. Ötekisiz her ikisi de yokturlar. Sonuçta anlatmadan olmuyor ama anlatma da giderek olanaksızlaşıyor, çünkü aktarımın yeterli koşulunu tutturmak daha zorlaşıyor. Dizide düğümü öteki düğüme bağlayan anlatı-aktarı halatı inceliyor, çürüyor. Bu konuyu, her iki yazarla ilgili araştırmalarımda sık göndermeler yapmış olsam da, çağdaşımız İspanya yazarı Javier Marias’ın özellikle Yarınki Yüz’de (2002-7) Thomas Bernhard’ın bıraktığı yerden üstlenerek açığa çıkardığı ana izleğiyle (anlatmak izleği) karşılaştırmak iyi olurdu. Okura her iki yazar hakkında çalışmalarımı öneriyorum. (Bkz. www.okumaninsonunayolculuk.com )

Sözün sözden alındığı Binbir Gece Masalları’na özgü içiçesöz (sözel matruşka) uygulaması önceki sözü arkadan gelen sözün nasıl anladığı, yorumladığı, yeni söze dönüştürüp aktardığı, vb. bir dizi yapı öğesini de dikkate almayı gerektirir. Öykü anlatılmamaktadır, önceki söze yükleme yapılmaktadır ama sözü doğrultmak için değil, son anlatıcının konumlanması için. Aktarım bir yerde kesilmek, kitaplaşmak zorundadır. İşte bu nedenle son anlatıcı sorundur (sayrı, deli, sapkın, vb.) Eğer sözün ucu Thomas Bernhard’a gidiyorsa hemen şunu söyleyelim. O sapmanın sapması, deliliğini bilen delidir. Bu sonucu neye borçlu olduğumuzu anlamaya çalışıyoruz. Deliliğini bilen deliliğinin tarihsel belirtkeleri eşsiz deneyimleri yığacaktır masamızın üzerine. Bunun için klasiklere değil, klasiğin dışladığı şeylere bakmamızı yazarımız doğrudan önerir. Shakespeare bile ağdalı, duygusaldır, çarpıtmıştır. Yalınlaşamamıştır. Bernhard’ın delileri, pek söz etmez ama Erasmus olabilirdi. (Kuşkuluyum.) Montaigne? Kesinlikle. Sterne’e ne der bilemedim. Woolf büyük olasılıkla. Dostoyevski elbette. Ya Gogol? En iyisi (Mikhail) Bakhtin’i araya sokmak. Onun kurum dışı yazın (dışavurum) tarihlemesi Thomas Bernhard’a giden yolu açabilir. Soytarıdan, yıkıcı güldürüden, şenlikten söz ediyorum ve bütün bunların Thomas Bernhard’ın asık yüzünün ve ‘nicht’inin gerisinde yattığını ileri sürüyorum. “Son kertede korkunç gerçeklik asla trajedi değil, komediydi. Elimdeki tek imkân buydu – bugün de hâlâ öyle.” (TB, 1978) Yıkıcılıkta sınır tanımayan yıkıcılığının şenlik duygusunu sınıra taşıdığını sezinliyorum. Umutsuz bir şenlik duygusu. Bu bize toplumların ddişmelerinin gündelik mutlanma, daha doğrusu erklenme (iktidar elde etme) tarihlerinde güldürü örgesini (komik unsur) ve ondaki mide bulandırıcı kakışmayı da görünür kılar, ele verir üstüne üstlük. Bu içler acısı buruk bir gülmecedir (mizah), Beckett’i anımsatırcasına. Ama neredeyse dayanılmazdır, tüm derinliğine, acılığına, karanlığına karşın. Öyleyse Bernhard ışığı, aydınlığı ima etmeden karanlığı gösteren, hatta kafamıza kakan biridir. Goethe’nin son sözlerini de başka türlü anlar. Bernhard yolumuzu açıyor, aydınlatıyor değildir. Hiç umut taşımaz. Her ışık dalgasını kırıp atar öbür yana. Sözden kurtuluş yoktur ve her söz, yalnızca ve yalnızca sözün sözüdür (ikincildir). Asıl (idea) yoktur. Tüm niyetler, girişimler, dilekler kendilerinden önceki niyet ve sözden gelirler. Saflık, olanaksızdır. Aşk kendini tüketir (Evet, 1971), us yaşamı (Yürümek, 1971). Boşa atacak zamanı yoktur, titizliği bundandır Thomas Bernhard’ın. Elindeki her sözcüğü (mermi) doğru hedefe göndermek zorundadır.


*

Karşılıklı söyleşme (diyalog) değil de bir kişinin anlatması, ötekinin dinlemesi biçiminde akan birkaç kat dolayımlı metnin genelde kütle etkisinden daha önce söz etmediysek şimdi söz edebiliriz. Bu kütle etkisini donatı olarak anlamakta yarar var, savunma ve yıkım (saldırı) amaçlı olarak kütlesel güç seferber edilmektedir Thomas Bernhard yazısında. Daha önce kezlerce başka bağlamlarda üzerinde durduğum temel anlatım biçimlerine, aktarım ve yinelemeli anlatım uygulaması (teknik) açısından yine değinmem gerekecek.

Sözü sözden alıp söze bağlamak bir buluş değil. Bunun uygulanmasına getirdiği bir buluştan söz etmek doğru olur. O aktarımı olayın içinde olay açan bir aktarım olarak düşünmedi. Sözün içeriğine genelde ilgisiz kaldı. Bu sözün biçimi ve aktarılışıyla ilgilendi. Konusu varsa söz silsilesinden (kanon) başka şey değil. Son anlatıcı perdeyi aralayıp baktığında perdeyi aralayıp bakanı ve gördüğü şeyi anlatma çabasını görmektedir. O noktada gördüğünün ne gördüğünü kendi imgelemine, rastlantıya, varsayımlara bırakmaz. Çünkü gördüğü kişinin de bir göndermesi vardır, onun da perdeyi aralayıp gördüğü. Söz (düşünce) devinmektedir. (Macar yönetmen Béla Tarr’ın filimlerini, özellikle 1994 tarihli Satan Tango’yu anımsıyoruz, bunları yazarken.) İlk yapıtlarından başlayarak seçtiği bu aktarımsal anlatı biçiminin düşünsel kökenleri olduğunu biliyoruz. Onun Kartezyen (Descartes) kavrayışa borcu büyüktür. Ben’ini oradan süzmüş, buna kanmıştır (ikna). Ama asıl kaynağı çözümsel (analitik) felsefe, özellikle Wittgenstein’dır. Söyleşilerinde yalın (düz) anlatım (ifade) üzerinde sıkça durur. Nedeni tüm anlatısının, eşleşen dil/varlık ideasından sapmanın somut kanıtı olarak serimidir. Dil çığırından çıkmış çığ gibidir ve lambaya cin geri dönüp girmeyecektir artık. Thomas Bernhard aktarım uygulamasıyla cinin her adımda biraz daha büyüdüğü için başlangıçtan daha uzaklaştımızı, geri dönüşsüz ve umutsuz bir süreç içinde olduğumuzu, sürüklendiğimizi gösterir. Aynı zamanda çürüme, sayrılaşma, delirme, ölme sürecidir bu. Dil üzerimizi ölü toprağı olarak örtecektir en sonunda. Konu bizi kabaca Lacan’a taşıyor. Zamanının önemli bir aydını, düşünürü olan Bernhard’ın Lacan’ı bildiğini düşünüyorum ama Lacan Bernhard’ı bilir miydi, emin değilim. Anladığımca her ikisi de imleyen ve imlenen konusunda benzer şeyleri düşünüyorlar. “İnsan bir sayrılık durumudur ilk nedene bağlı olarak ve geri dönülemez biçimde (hadımlık karmaşası) ama zaman öncesi bu zamandan beridir imlenen döner imler, dil diller, anlatılan anlatılır. Kalın ve kurşun işlemez bir nasır, kabuk (Büyük A, Babanın Adı?) kurtarıcı (!) olduğunca mide bulandırıcı öyküsünü yineler durur.” (zzk) Ama Thomas Bernhard’da Büyük A kendini onaramaz, aynı yerlemde, aynı güçle tutamaz, yenileyemez. Olduğu yerde çürür ve çürütür. Yani dil anlatma şehveti içinde yörüngesinden sapacak, anlamsız seslere dönüşecektir. (Bunu Georges Saunders’in yakın gelecek bilimkurgularında görüyoruz.) Ama bir yanlış anlamayı önlemek için şunu söylemek zorundayız. Gösterge aygıtına, aktarıma karşı tepkili değildir Thomas Bernhard. Yapıtı bu omurga üzerine oturur ve göstergeliğini gerçekleştirir. Bu bir durumdur, insan-lık durumu. İnsan aktarıcı ya da düzelticidir. Aktarma ya da düzeltme işi onu kurtarmaz, daha iyi yapmaz ama tersi olur. Söz (logos) sözden (logos) kopacaktır sonunda. Evrensel delilik, yıkım kaçınılmazdır.

Ama sonuçta vardığımız yer aynı ve su götürmez. İnsandan ancak (içine ben’i de katarak) tiksinti duyulabilir. “Ağızdan ağıza aktarım biterse gösteri de bitecektir: Bu bir Olay, skandaldır. Yaşamak ağızdan alınıp ağıza verilmek, sözden söze ulanmak, aktarılmaktır. Yazmak aktarmayı sürdürmektir. Skandala meydan okumak, hiç değilse ertelemektir. Aktardığımız sürece dolayımlayanız, katmanız, zinciri sürdüren bakla, bir zorunluluk… Ama anlatmak skandala, artık anlatılamayacak olana varacak, gösteri sonuçta bitecektir (ölecektir bir gün yazar): Budur olay ya da skandal. Ölüler felsefesizler. En büyük skandal ölümdür. Değil mi Herr Heidegger, der gibidir Thomas Bernhard.

Oyunlarından birinde (Immanuel Kant, 1978) Kant’la papağanını anlamlı bir biçimde ilişkilendirir. Papağan sözü kusursuz biçimde yineliyordu. Sözün tıpkılanmasını özün tıpkılanmasından ayıran sınır nereden geçerdi? “Kant Kant mıydı bakalım? Filozofu deliden ayıran sınırı kim çekti, nereden çekti ve ne zaman? Böyle bir dünyaya bir Tanrı yaraşırdı ve o da ancak papağan Friedrich olabilirdi kuşkusuz; en iyi yankılayan, yansılayan şey… En iyi tıpkılayan, aktaran. Thomas Bernhard’ın genel anlatısındaki mekanik (Kartezyen denebilir) düzenek izlenimi buradan geliyordu. Sonunda elden ele anlatıları birbirinden ayırmak olanaksızlaşırdı. Bernhard kendi anlatısının bir halkasıydı. Düzenek bir kez çalıştırılmıştı, söz sözde yankılana yankılana gidecekti. Bu özdevimli (otomatik) sonsuz bir düzenek olmaktan ancak bir koşulla çıkardı. O da sözün Aşil topuğuna batan Bernhard çivisi. Çivi sözü, söz anlatıcıyı, anlatıcı anlatılanı (yazı) yaralar. Yalnızca sayrılık, tükeniş, delilik ve ölümdür düzeneği kıracak olan, aslında yakıtın metnin arkasında hızla azaldığını, bittiğini duyumsarız eğilip asıl duymamız gerekene kulak kabartırsak. Thomas Bernhard’ın trajedisi dile karşı dili kullanmak zorunda kalmasıydı ve yapabileceği tek şeyi yaptı kendini öldürmek yerine: Dili kullandı, kimsenin götüremeyeceği sınırlara dek ilerletti onu. (Susmak, saltık sessizlik bir sınır mı, tartışılabilir.) Öyle bir yere geldi ki, dilin dili ötelemesi, dalgalaması için en az neden de yok oldu. Bu etkiyi sağlayan uygulama da yinelemeli aktarımdır. Yineleme olmasaydı aktarım aynı etkiyi sağlamazdı. Yineleme takınaklı, durduğu yerde direnen sözü çağrıştırır. Durduğu yerde kendini oyan dil, kendini daha sayrı kılan ‘bir daha’. Yineleme konusuna birkaç açıdan yaklaşılabilir. Bir şey (söz) neden yinelenir? Ya anlatma yetersizliği ya da anlama yetersizliği sanısından ve çift yönlüdür bu algı ve yargılama süreci. Söz konusu olan sanıdır, yetersizliğin kendisi ya da gerçekliği değil elbette. Bernhard bu varsayıma sımsıkı sarıldı. Başlangıç düzeyi olarak saltık kavrayışsızlığı (aptallık, budalalık deyin isterseniz) öngördü. İnsan yerine kuklaları düşünebilirdik, düşünmeliydik. Eğer budalalık sıfır düzeyinde sözkonusu olmasaydı tarih böyle gerçekleşmezdi. Tarih saltık sıfır noktasının, budalalığın yeter kanıtıdır. Bu durumda anlama-anlatma- uzlaşma-uygarlaşma gibi bir düşten vazgeçmek, anlatmayı kakmak, çakmak, çivilemek olarak tasarlamak gerekiyordu. Bir temel çivisi bulacak (paslı olursa daha iyi) bulduğun ilk beyne çakacaksın ama işin bitmeyecek. Beyinleri (insanları) onardığını, kurtardığını hele hiç düşünmeyeceksin. İşin çakmak olacak, bir şey ummadan çakmak. Bir daha, bir daha çakmak. Ta ki, anlaşılana dek değil. Hayır. Öldürene, ölümü duyumsatmaya, budalayı tarih yapmaktan, cinayet işlemekten öldürerek vazgeçirene dek. Çünkü yinelemenin ikinci boyutu boşa sarma korkusu, yine korkusudur. Yineleme yinelemeden korktuğundan yineler. Yine olabilir, yine gelebilir, gerçekleşebilir. (Bu teze bağlı olarak Flaubert üzerinde ayrıntılı durulması gerek, belirteyim. Sartre’ın Flaubert incelemesi bütünüyle Türkçede yok yazık ki.) Hem yeniden denemenin son anlamlı iş(lev), eylem olacağını da düşünmemizde bir sakınca yoktur. Sözü yinelemekten başka ne yapıyoruz, yapabiliriz ki? Yani anlamayı sağlamak değildir yine anlatmanın nedeni, gerekçesi. Kendimizi içinde bulduğumuz durumdur ve yazar, kendini içinde bulduğu durumu aşırı yorumlar. Böylece çakılan çivinin tekdüze çekiç sesleri, dönen çarkın sinir bozucu uğultusu, tüm bu insanlık vızıltısı huzursuzluğu taşır, bulaştırır herkese. Hem suçlu hem huzurlu olamazsınız, diye haykırmaktadır giderek sertleşen çekiç darbeleri ve Thomas Bernhard çekiçi. Bir daha anlatacaktır ne yapsanız. Dolayısıyla kimse bu uygulama biçimine (teknik) gevezelik demesin, yanılmış olur. Tersine yinelenen seslerle sessizlik, ıssızlık büyümektedir asıl. Daha önce yazmıştım: “Gevezelik, varlığın dışarıdan gerekçelendirilmesidir (öteki üzerinden). Ötekini ele geçirerek, sözünün tutsağı kılarak, onu kendine bağlayarak var kalma, şimdi/buradalaşma durumu. Gevezelik sonuçta özsüzlük, anlamsızlık imparatorluğunun saçma kralı olmaktan başka şey değil. Gevezenin sözü bizde yineleme izlenimi uyandırsa da bu yanılsamanın nedeni bitmez tükenmez konuşmayı dinlemememizdir. Oysa gevezeler dinlenmez. Dinlenmeyince de hep aynı şeyi söylediği varsayılır, sanki can sıkıcılığı buradan, bununla ilgiliymiş gibi. Oysa geveze bir şey söylemez ki aynı şeyi yinelesin.” (zzk) “Kendi içine çöken bir sessizlikten başka nedir şu sonsuz, mekanik, tekdüze, yinelenmeli metin, söz, ses, müzik?” (zzk)

Söyledik, yinelemenin sayrıl (patolojik) bir kaynakla, takınakla ilişkili olduğunu. Thomas Bernhard’da takınak izlenimi kasıtlı bir direniş biçimi (form) olarak özellikle anlaşılmalıdır ve yapısal (teknik) işlev üstlenir. Eylemi kutsayan, olayı ve kahramanını yücelten, daha doğrusu yüceltim sahnelerine sürekli başvuran tüm tarihsel anlatılara haklı olarak gıcık kapan, bununla da yetinmeyip tiksinti duyan Thomas Bernhard biricik varlığı olan sözcükleriyle kendini temellendiren ve bunu yaparken önündeki çukura düşen, düşer düşmez de hemen ayağa kalkıp kendini yeniden temellendirme uğraşına girişen düşünceyi göstermekle ilgili kalır. Düşünce olumsaldır, şeytanını da tanrısının yanı sıra gizli, açık taşır. İkircikle eylem olmaz ama ikircikle düşünce olur. İkirciksiz her şey içinse söylenebilecek şey başına budalaca nitemini almak zorundadır. Şöyle yazmıştım: “Tabii Bernhard yazısında anlaşılması gereken bir şey var: Takınak (‘tik’). Ve bu yazınsal takınak konusunda oydaşma sağlanırsa (üç katmanlı: alt anlatıcı-lar, üst anlatıcı, yazar takınakları ya da kurgusal takınak, tutumsal, işlemsel takınak, vb.) takınak düzenekleri. Sanki tüm saptırma girişimlerine, tüm onarma, yorumlama girişimlerine karşı dirençle, dayatmalı bir tutarak sözkonusu. Bir kez daha, bir aktarıcıdan, bir dolayıcıdan daha geç(ir)mek... Hayır söz yetmiyor, bir daha. Bir şey doğrulanmıyor, gerçek ortaya çıkarılmayacak, hayır. Gösterilen doğrudan dolayımın kendisi. Açılan ayracı açan ayracı ve onu da açanı göstermek. Bir kararlılık, güç gösterisi mi peki? Yoksa tutunabildiği son dalı ne pahasına olursa olsun asla bırakmamak, yeniden ve yeniden ona sarılmak mı? Dil insanı sahneye koyar, sahneler. İnsan dile aracılık, aktarıcılık eder, dilce kullanılır. Pudralanırız, sonra gösteri biter. Bu bir skandaldır” (zzk): “Balolar! Balolar! diye bağırıyor. Hiç durmadan: Balolar! Balolar! sen direndin ama ben seni rahat bırakmadım, diyor, rahat bırakmadım. Paris’te, Roma’da, hatırlıyor musun? Baloya! Baloya! diye buyurdum ve bütün bu balolara gittik. Benim insafsızlığım daha büyük bir insafsızlıktı. Bana elbise giydirdin, Roma’da kırmızı elbiseyi, Floransa’da mavi, Venedik’te mavi, Parma’da beyaz elbiseyi, Madrid’te kuyruklu elbiseyi, diyor. Birden diyor ki: Kuyruklu elbise, evet, kuyruklu elbise, kuyruklu elbiseyi giymek istiyorum, bana kuyruklu elbiseyi giydir, evet, giydir, giydir!, ve ben ona kuyruklu elbiseyi giydiriyorum. Çabuk, ayna, diye buyuruyor ve sonra: Çabuk, pudra kutusu! Ve ardından yüzünü pudralıyor ve aynaya bakıyor, bir yüzünü pudralıyor, bir aynaya bakıyor. Birden diyor ki: Hiçbir şey görmüyorum, hiçbir şey görmüyorum. Hakikaten, demiş Konrad Wieser’e, pudra bulutunun içinde aynada hiçbir şey görmüyor. Muhtemelen hiçbir şey görmemem iyi, diyor, hemen ardından daha da pudralanıyor. Elbisesi baştan aşağı pudra oluyor, demiş Konrad Wieser’e, ve sürekli şöyle diyor: Pudralanmalıyım, pudralanmalıyım, tamamen pudralanmalıyım, pudra kutusunda pudra kalmayıncaya kadar, diyor ki: Bir yerlerde daha pudramız yok mu? Daha pudra olmalı! Pudra! Pudra! Pudra! diyor ve gerçekten de ikinci bir pudra kutusu buluyorum ve yüzünü pudrayla kaplıyor, diyor Konrad Wieser’e, birden artık yüzünü bile göremez oluyorum, yüzünü pudraya buluyor. Pudraya buladım! Pudraya buladım! diyor, Pudraya buladım! Pudraya buladım! diye bağırıyor, diyor Konrad, birden gülmeye başlıyor ve bağırıyor: Pudralandım, pudraya buladım, kendimi tamamen pudraya buladım ve gülüyor ve bağırıyor: Pudralandım, pudraya buladım, pudraya buladım, pudralandım, pudraya buladım! Sonra susuyor ve yerinden doğruluyor ve diyor ki: Böyle iyi. Bir kez daha: Böyle iyi. Sonra: Gösteri bitti. Yarıda kesildi. Gösteri yarıda kesildi, bitti. Bu bir skandal! Düşünsene, diyor Konrad Wieser’e, bu bir skandal, bu evde bir skandal oldu, bu evde bir skandal oldu, bir skandal! Skandal! Skandal! Kısa bir sessizlikten sonra diyor ki, diyor Konrad: Böyle iyi, böyle iyi.” (TB)

Aktarım-Yineleyim-Takılım biçimsel üçlemesinde dizem (tartım, ritim) metnin müzikal öğesi olarak devreye girer kendiliğinden. “Evet, ritim benim duygularımda heceye uymalıdır, yoksa kulağımda dağılır gider.” (TB, 1992) Ezgi (melodi) dizemi, genelde diziyi etlendirir, hatta kurtarır. Yaprak, taş, kumaş, odun, insan-laşır dizem. Boşluk (sessizlik) da varolma biçimidir (form). Bernhard kuramsal ve uygulamalı müzik dersleri almış, yarım bırakmıştır. Onda klasik müzikal biçimlere (form) karşı uyumsuz ses dizi ve aralıklarına eğilimin öne çıktığını kendisi söylüyor söyleşisinde. (Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=DV_7iVjYs3c) Ve yapıtını müzikal bir yapı olarak çatma düşüncesi belirleyicidir. “Kitaplarımı nasıl yazdığım konusuna geri dönecek olursak: Bunun bir ritim meselesi olduğunu ve müzikle çok ilgisi olduğunu söyleyebilirim. Evet, yazdıklarım ancak, ilkin müzikal bileşenlerin önemli olduğunun, anlatılanın da ikinci mevkide geldiğinin farkına varılırsa anlaşılabilir. İlki bir defa var olunca, şeyleri ve olayları tasvire başlayabilirim.” (TB, 1983) Dizem (ölçü) kaçınılmazca en uyumsuz anlatılarda bile devrededir. Almancanın müziğiyle birinci dereceden ilgilidir bu. Çeviriye karşıdır “Çünkü çeviri diye bir şey olmaz. Değil mi, bir müzik bestesi, notalar nasılsa, öyle çalarsınız, dünyanın neresinde olursa olsun; ama kitabı, her yerde, benim durumumda Alman dilinde, çalmak gerekir. Benim orkestramla!” (TB, 1986) Yanlış bir görüş ama bir görüş…

Yapıtın okurun gözünde dağılmasını sağlayan belki de yazarımızın uyumsuz (disharmonik) müzikal direncidir (rezistans). Müziğin bitmesi yapıtın bitmesidir (ölüm). Kendisi bu konuda dokundurmalar yapar, müziğin yapıtındaki belirleyici önemini vurgulama gereği duyar. Bunun dilin (Almanca) fiziksel varlığıyla ilişkisi olmalı. Özellikle katmanlaşmaya, iç içe ayraç açmaya ve tınıyı düşürüp yükseltmeye yatkın tüm İndo-Germen diller gibi Almanca, yazara müzikal seçenek konusunda geniş bir alan açmış olmalı. Ana izlek (tema) ve yan örgelerin (motif) basamak değerlerini dışlayan, yapı ögeleri arasındaki ilişkileri denkleyen atonal ve kurgu dışı döngüsel, dalgalı dil devinimi yine de tek yapıta özgü bütüncüllük duygusunu yok etmiyor ve yazarımız buncasını hiç amaçlamadı gördüğümüzce. Sert, acı, yinelemeli çalkantılar arasında düşüncenin öfkeli ateşiyle okuyanı (oradaki insan) yakmayı içtenlikle istemektedir. Ama onun okuru olarak şunu bilmek zorundayız. Bu yapıtta nice uyumsuz ve karşıt yönlü de olsa hiçbir ayrıntı önemsiz değildir ve onun yapıtı yatay uzanan eşitlikçi, eşitlikçi olduğu için yıkıcı bir örgüdür, dokumadır. Sanki tüm yapıt bir ayrıntıya koşar gibidir (takınak). Koşmakta, her zaman ileri gitmekte, amacından taşmaktadır. Dilin yönü ağulu yılan dilinin yönüdür. Dil eyleminin geri dönüşü yoktur, olmayacaktır ve olmamalıdır zaten. “Ama yazı kendi şirretliğini, edepsizliğini, haksızlığını da deşmelidir bir yandan. Bernhard’ın yapıtında bu durumla sıkça karşılaşılır. İleri gitmiştir yazı, düşlem inaklaşmıştır (fantezi fanatikleşmiştir) bir noktada, abartma yazıdan kopmuş, metin alegoriye yelken açmıştır. Belki yazarımız, deşilmek üzere kendi karnına, o son anda işaret etmeseydi, Kafka’ya yaptığımızı ona yapabilir, buluncumuzu (duyunç, vicdan) bir nebze yatıştırabilirdik. Ama acımasızdır yazarımız…” (zzk) Dil her yere yönlüdür, yani hiçbir yere. Herkesi yakmaya, ağulamaya uzanır, yani hiç kimseye… Kitaplarında kimseyi öldürmediğini söyler söyleşilerinden birinde. Öldüremez de ama bu tiksinti duymasını, aşağılamasını, saygı duyamamasını önlemez kuşkusuz. Gündelik dilin karayergisel (ironik) yansılamalarında Joyce’u aratmayacak bir yetenek sergiler. Tüm gündelik dil kullanımları içeriklerini arkada bıraka bıraka geçer önünden. Kimi yapıtlarında dayanılmaz bir güldürü öğesine dönüşür durum. Dertlerinden birinin de kullanılan dili içinde insanı, onun kendini yanıltmasının binbir yolu ve sahtekârlığını göstermek olduğu açıktır. “Çok değişik bağlamlardan (gündelik dil; hukuk, felsefe dili; belge, arşiv, kalıt, eski dil; listeler, insan betimlemeleri, aforizmalar, günlük, vb.) dilleri yan yana zorlayan tutumu haliyle dünya yazınının da tüm yerleşik, uydumcu biçimlerini çiğnemekte, aşağılamakta, yadsımaktadır.” (zzk) Sözü yalınlaştırmak (düzleştirmek, hedefe giden yolu kısaltmak da diyebiliriz), “sözcüğü nesneyle eşleştirmek, değişmeceyi (mecaz, metafor) sürgüne göndermek, bir bakıma metnin söylemini (derisini) yüzmek anlamına da geliyordu. Thomas Bernhard’ın nefretini ‘söylem nefreti’ diye özetlesek yanlış olmayacak. Onun yazı siyasetinin özünü neredeyse bu oluşturmaktadır. Öteki (yan, gölge) sözcüğü hep kapı önünde bekleten yazar, pirinç ayıklar gibi doğru sözcüğü (Doğru derken nesnenin en yakın karşılığı olan anlamında, çünkü saltık birebir bir karşılık var mı, tartışılabilir.) ayıklamış, bu da romanının yapısal iç gerilimini (karkas) ya da sıkıdüzenini (disiplin) sağlamıştır. Okurun tüm duyargalarına, gözelerine sızan bir ayaklanma, yadsıma çağrısı kendiliğinden gelir böylece. Huzursuzluk artıp çoğalarak salgına dönüşür, bulaşır, ele geçirir. Thomas Bernhard’ın yaşamının ve kahrının her saniyesi bize deneyletilmiş olur. Kaçınılmazca (belki zorbaca) yazarın yaşamını yaşarız kitabını okurken. Üstelik acı bir biçimde bunu yapmamız ya da yapmamamız yazarın hiç de umurunda değilken… Hep, hiçe doğru atılışlarımızda bir adım önümüzde kalır bu nedenle. Dilinin yönü yerleşik söylemi, yerleşik söylemin kozasında uydumcu, hoşnut insanı (okur ve tüm ötekiler) yerinden etmek, huzursuz kılmak, düşünmek zorunda bırakmaktır (yani ölmesi gerekmiyor). Bu ağlatısal olduğunca güldürüsel dürtme girişiminin karnavalesk tinini iyi Bernhard okuru ergeç ayrımsar. Bunca sıkıdüzen, emek, titiz işçilik isyanın bir günlük, bir anlık bayramınadır. Ertesi gün, ertesi an ölüm gelecektir çünkü. Bunu Bernhard üzerinden bilmek, bilişe çıkarmak şenliği (karnaval) o bir gün ya da an için hiç değilse bağdaşıklığın (epifanik) özgürlük duygulanımına taşıyabilir. Bu görü gerçekleşmedikçe dil içinde yapma bayramlarımızla yalan dilden dile sürüp gidecektir. Dipte karayerginin kökü umutsuzluk hep vardır ve Bernhard yapıtı patates, şalgam ya da turptur (yumrulu bitki). Uzlaşıyla güzel kılınmış (estetize) varlıkları da buluşturan aynı köktür, karanlıktan karanlığadır yolculuk (ölümden ölüme). Güldürü (komedya) işte iki karanlık arasında karanlık başlangıç ve son yokmuş gibi yapıp etmelerdir ve yalnızca insan türüdür canlı-cansız evrende gülünç olan, gülme nesnesi olabilen (bu yüzden). Bu komedya ancak dille yüzeye çıkar, belirişi de dilledir. Kendisinin yapıtında güldürü öğesine sıkça gönderme yapması boşuna değildir. Tüm büyük yazarlarda yukarıda sözünü ettiğin çelişkinin bilincini taşıyor olmaktan kaynaklanan sahici bir güldürü öğesi odakçıldır. Konunun Bernhard özelinde derinleştirilmeye ve irdelenmeye gereksinimi vardır, önemlidir bunu belirtmekle yetinelim.

Dokusal (dokunsal değil), örgülenerek ilerleyen bir gülmece kavramı uydurduğumu anımsıyorum Bernhard’la ilgili. Altta, gizli, görünmeyen ama dayanılmaz yeğinlikte, belki nedeni ve amacından kopmuş bir gülünç katman tüm yapıtlarına yerleşiktir neredeyse.


*

İmgesiz yazınsal anlatı olmaz belki ama imgesizliğe yatkın, eğilimli kurmaca olası. Yapıtta içkin olmasa da yapıtın ön ya da ard düşüncesi bir ya da birden çok imgeyle ateşlenebilir. Bernhard’ın yapıtına belirleyici ya da ikincil imgeler kurucu, kurgu öğesi olarak katılmasa da kurmacanın dolayında dönendiği, genellikle de boşalan, derinleşen ve hiçleşen bir imgesel odaktan söz etmemizde hiç sakınca yok. Onun yazınsal siyasetinin (poetika) şu odak imgeler dolayında biçimlendiğini saptayarak geçelim: Ölüm, özkıyım, sayrılık, müzik, kule, kalıt, hukuk, Avusturya-lılık, baba, oğul(lar). Belki birkaç ana imge daha eklenebilir. Bütün bu ve benzeri çerçeveleyici imgeler, Bernhard metinlerinin sarmal döngüsünün içine başımızı döndürerek bakmamızı ve sonunda yuvarlanmamızı sağlayan ölüm davetiyeleridir. Onun yapıt arkasında pusulanmış (mevzilenmiş) imgesi avcıdır, kapalı yer ya da başka türden korkuların, yılgıların (fobi) kaynağıdır. Tuzak imge diyebiliriz bunlara. Sonuç bir tür uyutmadır (hipnotizma) ama Thomas Bernhard’ın uygulamasıyla (teknik) yarattığı sonuç onun tam da yazma amacında yadsıdığı (red) şeydir. O dili, dilin çekimini (cazibe) gösterir. O dil ki sanki ölüm yokmuş, olmayacakmışçasına şakır. Dilin birincil (primer) büyüsü şakımak ve kandırmaktır. Ama dilin kendini karşı-dilleme özelliği de vardır. Buna şeytanın (yıkımın) dili desek yeridir. Dil kendini eksilterek büyüten, büyüdükçe gölgesini de büyüten bir ürün. Her söz yanı sıra ters (karşı)-sözü yaratır. Dilli tür olan insan karşı sözü sürgüne yollamak için akla karayı seçer. Buna tarih, tarihleme demek yanlış olmaz. Ne zaman ki biri çıkar, karşı sözü sunar (putu kırmakla başlar işe), o zaman tedirginliğimiz (Akıttığımız kanla yıkanmaktayız.) dizboyudur. Daha önceki çalışmalarımda yer yer değindiğim, kuramlaşmaya yatkın imge yapısındaki çiftyanlılık hem kusursuz yapıtı olanaksızlar hem sanatı (tam bu nedenle) sanat kılar. Sanatın tanrıya borcu yoktur ama şeytana çok, belki her şeyi borçludur. Kule imgesine örneğin bir alıntıyla gönderme yapabiliriz: Amras (1988) şöyle bitiyor: “Montaigne’imden parçalar okudum kanadı kapalı pencerenin dibinde zar zor, okuma lambası olmadan zordu çünkü, geldim şu cümleye dayandım: Umarım başına bir iş gelmemiştir! Cümle Montaigne’e ait değildi, kulenin aşağısında bir aşağı bir yukarı gezinerek beni arayan benimkilere aitti.” (TB) Montaigne’nin kulesini anımsayalım bir yandan.


*

Thomas Bernhard’da uygulayımı destekleyen içerik alanına göz attığımızda anlamsal (semantik) katmanla ilgili olarak, vurgu alanlarının (geometrik yer) sürprizli, beklenmedik değişkenliğini ayrımsarız. Anlatının akışının gerektirdiği değil, gerektirmediği, hem de hiç gerektirmediği ilgisiz bir yerdedir çoğu kez vurgu. Bununla Bernhard’ın neleri amaçladığı uzun uzun irdelenebilir. O çünkü gövdeyi, sapmayla (sapkınlık) görünür kılmaktadır. Yani dili yazısal anıtsallığı (monumental), kütleselliği içinde ortaya çıkarır. Okuru beklentililiğini tartışmaya davet etmez, zorlar. Direnişinin doğasının gereğini yerine getirmiş olur, vb. (Buradaki vb, Bernhard’ca vb.'dir, yansılamadır.) Yani demek istediği, anlayana, şudur: Bekle, hiçlik gelip bulacaktır seni. Beni okuman yanlış, rahatını, huzurunu düşünüyorsan, varlıkla, öykünle ilgiliysen beni okumak için değil, okumamak için nedenin var. Bernhard ne öteki yazara ne okura güvenir. Baştan etkilenip katılmaya çalışanın sözünde durmayacağını kestirmektedir. Dehşet gösterilerine asla pabuç bırakmayan usul usul, aşındırıcı su gibi akan bir dil-karşı dille gerçekleştirdiği yıkım tasarında eninde sonunda yalnızdır. Kimse göze almaz, belki kendi bile. Kendine ilişkin çelişki ve kusurlarını apaçık dile getirmekten, ilkesiz biri (oportünist) olarak görünmeyi göze alacak kerte, çekinmez. Ona göre tarih içeriği düzlemiş, dümdüz etmiştir ve sonradan gelen daha içeriksiz kılmıştır yaşamlarımızı. Yazarımız tarihleşmiş göstergeleri (içerikleri) ayıklamakla işe başlamıştır bu nedenle. Avusturyalı sinemacı Haneke de sinemasını aşağı yukarı böyle bir içeriksizleşmeyle ilişkilendirmiştir. Bunu geleneksel ‘yabancılaşma’ kuramıyla açıklamak onlara yetmemektedir. Dilin içerik üretme sırasındaki davranısı (gestus) bunlarla biçimlenir. Seçebildiğimiz başlıca davranı biçimleri direniş, sapma, yalnızlığı göze almadır ilk elde. Bernhard anlatıları, “susmanın, bakışı kaydırmanın, usdışına yorulmazca im yollamanın metinleridir. Dünya usdışının elinde ussallaştırılmaktadır. İnsan türü aşamının (dirimbilimsel anlamda) kendine özgü kurgusunda kıyıcı, yok edici, ölümcül bir şey var ve düzenek sürekli çalışmaktadır. Dil tersinmeleri, şaşırtıcı döngüleri, kendine ısrarlı göndermeleriyle bu kıyımı göstermekten geri durmasın. Durmamalı. Yapılacak başka da bir şey yok. Kurtuluş, düş, gelecek yok. Bunların olmadığı yerde ne yalvacına ne de bir Tanrıya yer ve gerek de yoktur.” (zzk) Eğer özkıyım (intihar) dille yeterince kirletilmeseydi insan türünün temel içeriği olarak sürekli ana gündemini oluşturabilirdi. Bu nedenle Bernhard yapıtı varlığını neden kendimizi öldürmüyoruz sorusuna veremediği yanıtla sürdürebilmektedir. Hiçbir geçerli açıklaması, özrü, gerekçesi yoktur yazarın. Bunu delik deşik olma, edilme pahasına açık yüreklilikle söylemiştir. “Koca koca tarih çağları hızlı hızlı geçip gidiyorlar, duruma göre, yarım hatta bütün bütün yüzyılları, kafayı kırmış olarak geçiriyoruz… hız düşkünleriyiz, bu yüzden yaratıcıyız… hız hummalarında acılar çekiyoruz, anlıyor musunuz, ama bu kafamız yerinde demek değil, yerinde değil demek de değil… kafamız yerinde mi, değil mi, bilmiyoruz…” (TB) Yine de okuru olarak şöyle düşünmemiz kaçınılmazdır: “Bernhard’ın kıyametini kütlesel bir perde kıyameti gibi (tsunami, vb.) düşlemek yerinde olur. Michael Haneke’yi de biraz böyle düşünmeliyiz. Dili perdeli, geçirimsiz ve yürüyen bir dildir öyle ki yürüyen bir kasırgadır demek daha doğru olabilir. Atom silahları çağında atomun darmadağın ettiği usu atoma karşı ancak atom bombasının yıkıcı terör, yıldırı dili, onun kadar yıkıcı bir dille savunabiliriz. Hoş, Thomas Bernhard savunulabilecek bir usu sıkıştığı son köşeden (yazarak, yazmaktan vazgeçmeyerek, ama neden?) son onurla yine de üstlenmiş gibidir. Hiçbir somut göndermesi, tutulur bir yanı olmayan bir şey nasıl savunulursa öyle.” (zzk)


*

Okurun payına bu uygulamanın sonunda ne düşer diye sorulursa, ikiyüzlü yaşamdan aldığı öcü doruğa taşıyan Thomas Bernhard anlatılarından özel bir duyarlık, dikkat gereği çıkar, diyebiliriz. “Ve bildiğiniz veya bilmediğiniz üzere, yani burada bildirdiğim şey şu ki, beni hiç ilgilendirmeyen seyirci için asla tek kelime (yani bir beden ve zihin hareketi!) yazmam, çünkü seyircinin beni hiç mi hiç ilgilendirmesi gerekmiyor, her zaman ancak oyuncular için yazarım, hep sadece oyuncular için yazmış, asla seyirci için yazmamışımdır.” (TB, 1975) “Çünkü kışkırtıcı (provokatif, karın-deşen) Bernhard dili okurun yerleşik okurluğunu da deşer. Daha başından biliyoruz ki uydumculuğa (konformizm) karşıtlığın bile uydumculuğun tuzağına düşebildiği dizge içrelikte; yaşamın nitelenmesinin (betim, vb.) taşıdığı gizil uydumculuk eğilimiyle, okur tüm bilimsel şatafatıyla çoktan ele geçirilmiştir bile. Sınıflandırılmış, tanımlanmış, yerleştirilmiş, uysallaştırılmış yazı(n tarihi) devrimci çıkışların dilini bile törpülemekle kalmamış, okuru koşullandırmış, körleştirmiş, okurdan okuma kalıpları, okuma abakları (şablonlar) bağımlısı, esrarkeşler, tiryakiler yaratmıştır. Bu nedenle Bernhard okuru okudukça parçalanır, dağılır, yok edilir. Yazar kendini parçalar, havaya uçururken okurunu da dinamitlemiştir.” (zzk) “Onun En büyük okur tuzağı, yazısının nedenini Bernhard’ın kişisel öyküsünde arama isteği yaratması olsa gerek okurunda. Anılarını (5 kitap) yazmasının bence tek nedeni de budur. En derin çukurunu kendi yaşamöyküsüyle açmış, bizi çekmiştir bu çukura. Elbette balıklama atlayacağız bu çukurun üstüne. Savaşa tanıklık diyeceğiz çocuklukta, babasızlık diyeceğiz, yatağa işeme, onu iş yaşamının şafağındayken söküp alan akciğer sayrılığı (hastalık), çok sevilen büyükbabanın yitirilmesi, savaş sonrası Avusturya ikiyüzlülüğü, vb. diyecek ve her şeyi anladığımızı düşüneceğiz, akademinin duvarları engelleyemeyecek bizi. Oysa Thomas Bernhard marifetiyle düştüğümüz çukur, deyim yerindeyse bok çukurudur. Yazar bize yazgı olarak bunu biçmiştir; eksiksiz, kusursuz ve yanlış anlamalara yer vermeyecek biçimde.” (zzk)

1975 yılında şöyle diyor: “Seyircinin eğitilmesi gerekir, yoksa bütün sanattan, sanat denen bu palavradan, hepten kültürden vazgeçeceksin.” (TB)


Ötekiler, hısımlar: Küçük bir karşılaştırma

Thomas Bernhard adı iki yönlü bir çağrışım akağıdır (kanal) gözümüzde. Olumsuz, olumlu. Klasik(leşmiş) geleneğe dolaylı uydumculuk, söylemsellik suçlamasıyla sıcak bakmayan yazar, uyumsuz, çağcıl anlatıları önemsemektedir. Özellikle geleneksel kurgu ve özgül yapı öğeleri konusunda neredeyse hınçlıdır ve yıkılası şatolar görmektedir Shakespeare, Goethe, Heidegger, T. Mann, vb. adları sıraladığında. Antik yazını elinin tersiyle çöpe atar. O Montaigne, Descartes, Musil, Pound, Woolf, ‘Rusları’, vb. okumaktadır. Kafka’yı ne yapar göremedim. Bay K. İle ilişkisini doğrultamamış olabilir. Onun alegorisi Bernhard’a çok gelmiş olmalı. Gould, Wittgenstein, Bachmann odağındadır. Tanısaydı Pessoa hakkında olumlu düşünmezdi diye bir sezgim var. Üzerinde durmayacağım. Aşağıda dizgeli değil, rastgele birkaç ad üzerinde durup ilişkiyi imlemekle yetineceğim. Gerçek-ardı (post-truth) günümüz dünyasında yaptığı şeyin önemini kavramak zorundayız.

Belleğim eşelediği çukurda Bernhard adının yanına ilk anda örneğin Dogma’cı yönetmen Lars Von Trier’i (Dogville, 2003; Manderley, 2005, vb.), Musil’i (Niteliksiz Adam, özgün dilde ilk basım 1943), Avusturyalı yönetmen Haneke’yi (Ak Kurdele, 2009), yine Avusturyalı genç yazar Thomas Glavinic’i (Kameralı Katil, özgün dilde ilk basım 2003), Macar yönetmen Béla Tarr’ı (Satan Tango, 1994) yan yana getiriyor. Tabii Haneke Bernhard’la yaratım (poetik) kaynaklarında benzerlik açısından özellikle ilgi çekici. Bu yazının yukarılarında yapmış olduğum eski yazılarımdan bir alıntıyı yinelemekte yarar görüyorum bağlam değişikliği nedeniyle: “Haneke de Bernhard gibi yaşam denen şu bayağı, yer yer dayanılmaz, katlanılmaz şeyi adım adım yok etmez mi? Giydirilmiş öykümüz bizi bir sınıfa, bir zamana (tarihe) bağlar. Öykümüz kat kat katlanırken Thomas Bernhard yazıya ters işlev yükler ve öykünün içerisine bir oyuk, boşluk açar, üstelik ve ne yazık ki bunun da adı öyküdür. Çocukluk örneğin, yaşamın içinde oyulmuş bir solucan-boşluktur. Çocukluk harcanmış, boşalmış, üzerine dikilmiş bunca yapıyla çöküp gitmiştir. Toplumsal konumumuzsa bu boşluk, bu oyuntu, girintiyle koflaşmış, gülünçleşmiş, ayakta duramaz olmuştur. Hiçliğin bu kemirgen saldırısı karşısında yaşam delik deşik olmuş, dayanaksız kalmıştır.” (zzk) Durum böyle olunca yıkıma katılmak ve bunun biçimi en önemli soruya dönüşüyor. Bernhard’ın elinde yıkım aracı olarak sözcükler, Haneke’nin elinde ise görüntüler var. Haneke daha doğrudan ve yekten yüzleştirmektedir, yazarımızın dilde tüm yalınlık ve dolayımsızlık girişimlerine karşın. Gereç amaca daha yatkındır. Ben Thomas Bernhard’da da göstermenin (sahne, tiyatro) aslında ağır bastığını ama bunun düzenle yolaçtığı çatışmalardan ötürü yorucu, enerji yitimine yolaçıcı, dolayısıyla yıldırıcı olduğunu düşünüyorum. Her iki sanatçının bildikleri şey yaşamın şiddet üzerinden örgütlendiği ve şiddetin saydamlaşıp görünmezleştiği uygarlıklarımızda şiddete karşı şiddetin görünür kılınmasının önemli olduğudur. Belki Haneke’de şiddetin toplumsal (tinsel, siyasal, vb.) boyutu daha öne çıkmaktadır. Bernhard sanki varoluşa düğümler gibidir şiddet konusunu, daha doğrusu nedeniyle vardığı sonuç açılıdır.

Bernhard’ın kimi toplumsal eylemleri Olay’a (skandal) dönük duruşuyla biraz yapmacık (çünkü kasıtlı) görünür ve Salvador Dali’nin sanatını kendi bedeni üzerinden sunuş uygulamalarını (teknik) anımsatır. Ama sanatı bir uygulama olarak ele alış biçimleri ve düşünce yapıları tümüyle başkadır, hatta terstir bana göre. Öte yandan bedenini eşlikçi ve yıkıcı bir aygıt (enstrüman) olarak kullanmak ve doğabilecek fırsatları bu yönde kullanmak doğru görünüyor. Yapmacıklık, hatta Baudelaire’si dandy’lik (züppe) bazen etkili, amaca en uygun araçtır. Hem beden savunması düşürülmüş olarak, çırılçıplak öne sürülmektedir (‘Happening’). “Bunu nasıl yaptığından bağımsız olarak bu edimde etkileyici, büyüleyici, yaratıcı bir yan var. Sanırım cesaretin doruğu böyle bir şeydir. Yanıltma başat olsa da ortada bir beden söz konusu, şu görkemli ve bir o denli zavallı, acınası, yaralanabilir, yok edilebilir varlık… (zzk) Göze alınan yok edilmedir.

Bu cesaretinde, yalnız, tek başına yol alma kararlılığı konusunda Almanca’da eşlik ettiği biri var: Franz Kafka. Bay K., ölüme dek, cesaretle, hatta bazen neşeyle yürüyen biridir. Araştırmalarında ölüm düşüncesi tıpkı Bernhard gibi onu durdurmamış, yolundan alakoyamamıştır. O da “ölümcül korkunun, korku duygusunun içine tek başına bırakmıştır kendini, yani kendini bile terk edebilmiştir.” (zzk).

Öte yandan kendi kişisel zamanı içinde öfkesinin “yatağı genişlemiş, kavrayışı (derinlik ve yaygınlık anlamında) yükselmiş, hesaplaşma daha daha büyük harflerle yazılan evrensel, insancıl, kültürel izleklere değin uzanmıştır. Tintoretto’dan Heidegger’e herkes bu nefretten hak ettiği payı alacak, bütün bu büyük, iri, beylik dillerin (genelde sanatların, genelde felsefelerin tumturaklı söylemleri) bağırsakları dökülecektir Bernhard’ın keskin karayergisiyle (ironi) ortalığa. Öyle sağlam, bağdaşık, tutarlı bir dile dayanmaktadır ki okurunu alıp götürmesi işten değildir. Çünkü onun metninin içinde bize soluk alıp verme, eleştirme, yargı verme, bir olanak üretme türünden boş alan asla söz konusu olmayacaktır. Bu bir yazar öngörüsüdür (strateji) gerçekte. Bernhard okurunu öfkesinin, tiksintisinin oklarından bağışık mı tuttu peki? Tutmadı. Okuruna (da) katlanamazdı.

O zaman denebilir, Montaigne’ye ne demeli, örneğin Goya’ya, Schopenhauer’e, Pascal’a, Voltaire’e, Gogol’a, Bach’a? (Mozart’ı bile harcar bir yerlerde.) Kendi eliyle kendine başvurular oluşturmuş işte. Bunu bir doktora tezi konusu yapmalı. Thomas Bernhard’ın kendine el (düşünce) verdiğini düşündüğü üç beş adın arkasındaki insanlarda onun yazma siyasetine (poetika) yakın bir şeyler olabilir mi? Nedir bunlar? Aslında tek tek adlara bakarak bunu az çok kestirmek zordur ama çözümleme ciddi, büyük emekler, ortak girişimler (kollektivite) gerektirir. Montaigne’nin beklentisiz, karamsar umudu, Goya’nın derin ve öfkeli yaratı katmanı, Schopenhauer’in ölüme sürüklendiğini bilmeyi yadsıyan istemsizliğe yönelttiği eleştiri, Pascal’ın usu ve onun yetmediği yerde sezgiyi imlemesi, Voltaire’in yasağa (tabu) dönük neşeli eleştirisi, Gogol’ün düşlemsel yıkıcılığı, Bach’ın anlakçıl (zekice) ses kamaşmaları, yinelemeyi ses düzenleriyle tekdüzelikten çıkarıp güzelduyusal anlatıma dönüştürebilmesi (teknik bir konuyu çözümleyebilmesi ve Gould’un yorumuyla buna eşsiz katkısı), vb. Bernhard’a gereksinim duyduğu şeyi fazlasıyla vermiş olmalı.

Beckett’in uyumsuz tiyatrosuyla ayrımını bilmek isterdim. Kuşkusuz bu konuda birçok çalışma söz konusudur. Ben Bernhard’ın yukarıda bir yerde dile getirdiğim gibi, yıkım niyetinin algılanmasına öncelik verdiği kanısındayım. Beckett’in özyaşamı direniş yaşamı iken yapıtında eylemsizlik katsayısı 0’dır, Bernhard’da ise 0’dan küçüktür (k<0). Yani Bernhard eksi (negatif) eyleme yine de çağırır. Örneğin Camus’de katsayı benzeş içerik yüküne karşın artı, pozitiftir (k>0). Beckett’de k=0’dır. Katsayı yalnızca yazarı konumlar, salt bu nedenle herhangi bir değer katsayısıyla ilişkilendirmem çok zorda kalmadıkça. Beckett kişisisin sözü başkasının sözü değildir, onun dediğini başka biri demiş değildir. Bernhard’ı biliyoruz. Bundan çıkarılabilecek sonuçları da bu yazının okurlarının sezgi gücüne bırakıyorum, bırakmasam kendi sezgi yeteneğimi (ya da yeteneksizliğimi elbette) seferber etmem gerekecek. Bir şey değişmiyor. Buna karşılık Joyce insanla doludur, üstelik yalnızca konuşan değil, eyleyen, kımıl kımıl, şenlikle uzak yakın ilgili insanlarla. Böyle olması onu inançlı ya da umutlu hiç yapmaz. Ama arkadan gelen saltık (mutlak) yıkım değildir James Joyce’da. Püritanizmle dalgasını geçer.

Tabii Miguel Cervantes de Saavedra’ya da azıcık bulaşmamız gerekir. Buradaki ilgi yol boyu başından serüvenler geçen kahraman ya da karşı-kahraman üzerinden gelmez. Karşı-kahraman kavramı aslında çok da uzak değildir Thomas Bernhard’a ama o içinde ‘kahraman, karakter’ geçen hemen her şeyden irkilmektedir. Cervantes’i hangi sepete attığını anımsamıyorum (ya da böyle bir bilgi bende yok). Ama okur olarak benim yazarın tutumuyla roman kahramanı Don Quijote’nin tutumu arasında uzak çağrışımlı da olsa ilgi kurmaya eğilimim var. Şöyle yazmıştım tartışmaya oldukça açık bir görüşle: “Özenli okur bu kütlesel dilin kat kat perdelerini aralayabilir ve yeldeğirmenlerini görmekle kalmaz ufukta, onlara saldıran Thomas Bernhard’ı da görecektir eşeledikçe yaşamı. Umutsuzcadır her şey, son soluk bırakılıncaya değindir, ölümünedir. O zaman sahicilik, geldiğimiz noktayı özetleyecek sözcük olur. Sahiciliğin, öyküyü ayraç içine almanın cesareti ve umutsuzluğuyla yakından bir ilgisi, göbek bağı olmalı. Ama daha çoğudur belki de. Ayraç içine alınmış öykü ya da bu ayraca almanın doğrudan kendisi bir parçalama, kesip biçme, ayıklama, yok etme işlemi de olmalıdır. Sahicilik, kendi sahiciliğinden huzursuzdur. Abarttığını kabul etmek zorunda kalacaktır kuşku yok. Ama yeniden yapsa yine abartacaktır. Bu inakçılığın, kör inancın (fanatizm) bağışlanmış bir mevki, üs, referans noktasıdır, yoksa yazmak için de neden bulunamayacaktır (zor bulunur o şey).” (zzk)

Varoluşçuluğun Bernhard için anlamlı bir kaynak olduğunu elbette düşünüyorum. Varoluşçuluğu söylem kipinde (ve çelişkili biçimde) vaaz edenler bir yana örneğin Sartre gündelik sözün varlığı bastırması, kendini varoluşun tek asal sunumu olarak dayatması konusunda yazarımızın anlatı eksenini doğrular. Camus ise her şeyin ölüme doludizgin sürüklendiği yerde neden yine de yazmak sorusunda ve ısrarında gizli/gizil ve aktörel kaynak işlevi görmektedir yazarımız için. (Tabii yine bana göre). Her iki ada çok şey borçlu olduğunu düşünüyorum. Çünkü ölüm saçma biçimde gelecektir ve kesinlikle gelecektir, hatta ölüme yaklaşırız yaşadıkça, her an bir an daha (Schopenhauer). Söylemiştim, ölüm bizi faka bastırır. Yineliyorum: “Karşımıza hiç istemesek de bir sahicilik sınavı gibi dikilir. Hemen her zaman ölüm karşısında teslim olur, yeniliriz. Ölümle herhangi bir değişmeceye (metafor) ve söyleme (retorik) sığınmadan asla yüzleşemeyiz. Ölümü genellikle saklar, gizleriz. Bizi derinden derine ürküten şey, ölümün anımsattıkları, çağrışımları ve ölü(m)den sonrasının kaygıları olabilir mi? Hayır değil ve yalan bütün bu alanlarda filizleniyor, yükseliyor. Bizi ürküten şey itiraf edemeyeceğimiz (asla edemeyeceğimiz) kayıtsızlığımızdır (‘Mersault’). Ölünün orada ve bizim burada oluşumuzdur. Arkasından ağladığımız şey ölü değil, kendi yoksunluğumuz, ölüsüz kendimize kalışımızdır. Ama her ölüm kaçınılmazca kendini bir yalan öyküyle açığa vurur. Yalan bu törenin (ritüel) belirgin adıdır.” (zzk) Büyük bir düşünce geleneği tam da bu konuyla ilgilidir üstelik.

Yakın geçmişte kurduğum bir bağlantı da Laurence Sterne bağlantısıydı. Bunu tartışmalı bulmazdım, eğer bir söyleşisinde klasik ya da çağcıl roman anlayışını kınarken, roman kişisinin kalkıp kapıdan çıkışına dek geçenleri anlatmayı marifet sayanlar var, diye bir söz etmeseydi. Hemen Tristram Shandy’yi anımsadım. Bernhard’ı iki yazarla değil, iki yapıtla ilişkilendirirken şunları yazmıştım: Bu öykü (Ucuzayiyenler, özgün dilde 1980) iki büyük anlatıyı nasıl çağrıştırmasın? Tristram Shandy (Sterne, 1759) ve Kırmızı Pazartesi (Marquez, 1981). Bernhard’ın Tristram Shandy’yi okuduğuna kuşkum yok. Okumasa bile okuduğu açık. Çünkü tüm Thomas Bernhard yapıtının çıkış noktası Sterne’ün romanda yapmak istediğiyle bana göre aynı. Sonucunu bir türlü bulamayan eylem, hatta niyetlenilip başlanan ama düşüncede, niyette yığılıp kalan eylem… Bilinç döngüsel olarak eylemi başa saracak, yazı zamana set çekecek, orasından burasından zaman kaçırsa da yazı bunak insanın tekdüze gevelemesinden, yinelemesinden öte geçemeyecek. Bu keskin usun, karayerginin bile yaya kaldığı, aşıldığı yerdir. Burada eyleyemeyen yazı değil, eyleyemeyen yazı durumudur (hâli) yetkinlikle dışavuran. Yazı korkunç bir içsel sıkıdüzen ürünüdür, inceden işlenmiş, olağanüstü emek verilmiştir. Özenli, iyi kotarılmış bir yazıdır. Sorun insan yaşamlarının tökezlemesinde, doğal(lık)dan kopuşunda, tiksinti verici sıradanlığında, bayağılığındadır. (…) Kırmızı Pazartesi ise bir eylem ille de gerçekleşecekse sonunun daha başından kestirilmesi, bilinmesi nedeniyle eğreti, yapay, bir tür güldürü olarak gerçekleştiğini gösterdi bize. Hatta merak edilecek, beklenecek bir şey yok, ne olacağını biliyoruz dercesine bir saçma yazgısallık anlatıyı kısırdöngüye sarar, tersler eninde sonunda. Makaraya almak, sarmak ya da sarakaya almak da diyebiliriz. “Son zamanlarda ona Wertheimstein Parkı’nda her eşlik ettiğimde, ihtiyar dişbudağın ya da ihtiyar meşenin yanına gelir gelmez, sözkonusu günde bir sebeple ihtiyar dişbudak yerine ihtiyar meşeye doğru yürümesi olayına dönmeden edemiyordu, sanki onun için bu kararın arkasından gelen her şeyin temelinde eninde sonunda bu olay vardı, ki sonradan olup biten her şeyi de bu karara dayandırdı, bana öyle geliyordu ki genel olarak düşünceleri, aniden ihtiyar dişbudak yerine ihtiyar meşeye doğru yürüme olayından önce ve bu olaydan sonra şeklinde ikiye ayrılıyordu.” (TB)

Yurttaşı Thomas Glavinic’in (Kameralı Katil, özgün dilde ilk yayım 2001) birçokları gibi Thomas Bernhard’a neleri borçlu olduklarını kestirmek zor.

Geriye ilişkilendirmek istediğim iki ad kaldı. Tabii Thomas Bernhard’ın düşünsel yazı çevresinin benim ufkumu katbekat aşan dev boşutunu kestiremez değilim ve kendi küçük yaşamıma büyük olasılıkla rastlantıyla giren birkaç adı anımsamaktan öte geçemeyeceğim açıktır. Bu konuyu dizgeli biçimde ele almayı da bilim yuvaları olan akademilere (!) bırakıyorum açıkçası. Bilgisunarı şöyle bir taramak bile Bernhard’ın birçok adla yan yana geldiğini ve karşılaştırıldığını göstermeye yeter. Dünya bu konuda çalışmaktadır sözün özü. Benimki bir okurluk göndermesi. İki addan söz etmiştim. Biri öncülü sayılabilecek Flaubert, öteki çağdaşı, yine Avusturyalı Bachmann. Flaubert’in, yazısını aşan daha çaplı bir niyetidir beni ilgilendiren ve Thomas Bernhard’la ilişkiye zorlayan. Dünyanın ve insanlarının safdil, salakça yanılma ve yanıltmaya yatkınlıkları (uydumculuk neden demeyelim buna) ve bunun karşısında Flaubert’in turnusol duyarlığı. Thomas Bernhard bunu göstermenin biçimini bulmuştur (keşif) Almanca diliyle. Yoksa aynı şeyi saptamışlar, saptadıkları bu şeyle geri dönüşsüz bir kara umutsuzluğa kapılmışlar, sertleşmiş ve bana göre asla bağışlamamışlardır. Dikkatli, özenli okun Flaubert’in kabukta okuru kurguya düğmeleyen örgüsünün altındaki ısrarı, yinelemeyi, takıntıyı cansıkıntısı duygusu eşliğinde sezinleyecek, hatta bilecektir. Madam Bovary de (1857) böyledir, Bouvard ile Pecuchet de (1881). Sıkıcıdır, yavandır, ölümcüldür insan yaşamı. Dayanması zordur ona, yazı (sanat) bir nebze destek olur, o da geçicidir.

Bachmann konusunda ise kavrayışla, suçla, yazgıyla ilgili bir derin kardeşlikten söz etmeli ama nasıl? Bachmann bizim yüreğimizi kan(ır/a)tmadan önce kendi yüreğini kan(ır/a)tan biri. Eşlikçisi kim derseniz usuma ilk Thomas Bernhard takılır. Ne yazık ki bir Avusturyalıdır. Avusturyalı olmanın her şeyinden iliklerine dek utanç duymaktadır ve onun da bir altında yine Avusturyalıdır, anayurdu ise Almanca’dır. (Jean Amery’yi düşünmemek elde mi?) Bundan daha büyük ve derin bir iççatışma (trajedi) düşünemiyorum, her ikisi adına da.

Bunların dışında onu özellikle 20.yüzyılın sanat akımları, yazı biçimleri ve uygulamaları, hatta kuramları, felsefe yaklaşımları ile ilişkilendirmek, günceli içerisinde yerini, konumunu, devinimini anlamaya çalışmak, tepkilerini, olay yaratma niyetini çözümlemek iyi olacaktır. Burada bana önemli görünen bir soruyu dillendirmekle yetinip geçmek istiyorum. Bilinçakımı uygulayımıyla onun anlatı biçimi nasıl ilişkilendirilebilir? Bilinçakımının (belli bir döneme, kişiye özgülemenin yanlış olduğunu bile bile) büyük örneklerine göz attığımda (Woolf, Joyce, Faulkner, vb) aslında bu dışavurum biçiminin üstünkörü bir kavramlaştırmayla geçiştirildiği kanım güçleniyor gitgide. Gerçekçilik kaygısının gerçekçiliği noktaladığı yer gibi gelir bana. Sonuçta bilinçaltının uscul (rasyonel) yöntemlerle yüzeye taşınması gerçek’i gerçeklik’le örtüştürmeye yetmiyor. Bence Thomas Bernhard’ın çok iyi kavradığı bir şey bu. Bu nedenle bu türden uygulayımsal (teknik) ataklara karşı uzak (mesafeli) durmuş, kendisi bu konuda ciddi bir önermede bulunmuş olsa da abartılmasına karşı çıkmıştır. Bilinçakımı uygulayan yazarlar (sanatçılar) özü uygulamaya sarıp sıçrama yapmayı umarken kurtuluş girişimini baştan yargılayan Bernhard gibileri biçimsel atakları ya da uygulayım yordamlarını açığa çıkarmanın aracı olarak kendi ölçüleri içerisinde değerlendirmişlerdir. Aynı şeyi çağdaşımız İspanya yazarı Javier Marias çözümlememde de uzun uzun anlamaya çalıştım, meraklısı bakabilir. Öncülük (avangardizm) yalnızca biçimle, yalnızca biçemle ilgili bir konu değil, bağlamla ilgili ve ilişkili bakış açılarına da yönelmek gerekiyor.


Thomas Bernhard okuru olmanın bedeli

Başından beri bu çalışmanın içinde Thomas Bernhard’ın kendi okurundan ne anladığı üzerine kimi dokundurmalarda bulundum. Kendisini okuduğu için okuruna saygı duyduğunu düşünüyorum ama bir üst katta kendisini de içine atıp kaynattığı bir kazan olduğunu unutmamalıyız. Bir Bernhard toplumu (topluluk, cemaal, tarikat) düşüncesi onun gerçek okuru için bile tiksinti vericidir. Elbette bu duygu Bernhard eksenli bir paylaşımı dışlamaz, dışlamamalı, tersine daha güçlendirmelidir. Yakınmışım bir yerde, dertlenmişim işte: “Bernhard’ı niye okumalı öyleyse? Bizi dil sarmalına dolayıp diplere çektiği, Schumann’ı, Schopenhauer’i özünden boşaltma, tersleme eğilimimizle dalga geçtiği için mi? En iyi sanatçının biricik var olma gerekçesinin ölüm sözverisi (vaad) oluşundan ötürü mü? Bizi son susuşun (ölümün) karşısında seçeneksiz bıraktığı için mi okumalıyız onu? Benim içine çökük tinim, melankolim buna öylesine yatkın ve heveslidir ki Thomas Bernhard yapıtı için; onun dilini yansılayarak söylersem, bu benim şarkım işte, dedim, dedi Thomas Bernhard, ZeZe.’ye.” (zzk) Bundan çıkan Thomas Bernhard okurluğunun öyle böyle değil, zor bir okurluk olduğudur. Zor da olsa bu değerli altınsuyuna battım çıktım, yaldızlandım, diyebilecek tek bir Bernhard okuru yoktur yeryüzünde. (Sahicisinden söz ediyorum, yanlış anlaşılmasın.) En başta okura gereken yüzleşme, kendi masumane suçuyla, uydumcu kıçıyla yüzleşme cesaretidir. “Bu cesareti kendinde bulamayan (kendi yüzüne bakma cesareti diyelim mi buna?) hiç girişmesin onu okumaya.” (zzk)

Onun yazı izlencesi, gelişim (eğitim-öğretim) izlencesi olmadığından okurunun ummaması gereken bir başka şey de aşkınlık, yetkinlik peşine düşmek. Yazar gelişmediği için, bunu yadsıdığı için, okur da okudukça gelişmez, aydınlanmaz, kendini daha ileride, iyi bir yerde bulmaz. Sağaltımdan söz etmek sahiden salaklık, en hafifinden aymazlık olur yani. “Çünkü onun delici sorusu eninde sonunda okuruna yöneliktir.” (zzk) “Onunla kol kola girmek, onun cehenneminde gezinmek öyle her yiğidin (okur) harcı değil. Üstelik, bunca som, eşbiçimli (homojen) yazısı içindeki süreçleri, ilerlemeleri gerilemeleri, gelişimleri ayırmak, onun öyküsünü okur olarak yazmak daha da zor. Aşırı titizlik, gerilim ve yorgunluk böyle bir çalışmanın bedeli. Buna değer kuşkusuz ve zaten böyle yapılmamış bir okumaya yazarının yüz vereceğini sanmam. Hoş bunu da yadsıyacak, dışlayacaktır.” (zzk) Şunu da unutmamalıyız: “Aslında nefret ettiği uydumculukla kıyasıya savaşırken, hedefine onu bunu, şu ülkeyi, bu kenti koysa da, her zaman hedefte biz okurların olduğunu bilmeliyiz. O bizim saltık bir okuma zevkiyle, onun yapıtının (tüm yaşamını içine koyduğundan asla kuşku duyamayız, başka da bir şey yok zaten yazısında) tüketilebilirliğine yatırım yapmamızdan da tiksinmektedir. Bizim okurluğumuzu ve bu okurluğumuzla algıladığımız Thomas Bernhard kitabını yadsımakta ve bir daha yadsımaktadır. Bir tür Sisyphos gibi, her satırı, her tümcesi bu umutsuz uğraşın acılı kanıtı ve umutsuz girişimiyle yüklüdür. Thomas Bernhard okuru olmanın olanaksızlığını, bedelini pahalıya ödeterek, göstermektedir yazısı boyunca. Bedel ondan vazgeçmek olabilirdi, bu durumun onu hoşnut kılacağını düşünmediğimi söyleyemem arada bir.” (zzk) Öyleyse onu okumayı dene(yle)riz. “İçimizde, yazar da içinde olmak üzere her şeye karşı kabaracak bu öfkeyle nasıl baş edeceğimizi kestiremeden hem.” (zzk) “Okurun tüm duyargalarına, moleküllerine sızan bir ayaklanma, yadsıma çağrısı kendiliğinden gelir böylece. Huzursuzluk artıp çoğalarak salgına dönüşür, bulaşır, ele geçirir. Thomas Bernhard’ın yaşamının ve kahrının her saniyesi bize deneyletilmiş olur. Kaçınılmazca (belki zorbaca) yazarın yaşamını yaşarız kitabını okurken. Üstelik acı bir biçimde bunu yapmamamız yazarın hiç de umurunda değilken… Hep, hiçe doğru atılışlarımızda bir adım önümüzdedir.” (zzk)

Anımsamamız gereken bir şey daha var. Okudukça okur olarak Bernhard’ca kışkırtılmaktayız. O gelmiş geçmiş en iyi kundakçılardan biridir ve elinde benzin bidonu (kitap) ve kibrit (kalem) bulduğu yerde okurlarını tutuşturmaktadır. “Çünkü kışkırtıcı (provokatif, karın-deşen) Bernhard dili okurun, yetkinleşmiş, emeklenmiş bile olsa yerleşik okurluğunu da deşer. Çünkü daha başından biliyoruz ki okur tüm çalımı, feraseti, bilimsel şatafatıyla çoktan ele geçirilmiştir bile. Sınıflandırılmış, tanımlanmış, yerleştirilmiş, uysallaştırılmış yazı(n tarihi) devrimci çıkışların dilini bile törpülemekle kalmamış, okuru koşullandırmış, körleştirmiş, okurdan okuma kalıpları, okuma abakları (şablonlar) bağımlısı, tiryakiler yaratmıştır. Bu nedenle Bernhard okuru okudukça parçalanır, dağılır, yok edilir. Yazar kendini parçalar, havaya uçururken okurunu da dinamitlemiştir.” (zzk) “Okur diken üzerinde hop oturup hop kalkmaktadır. Sayfalar arasında ilerledikce sonu belirsiz bir soyunma, korunaksızlaşma, ortaya çırılçıplak çıkma tasası içinde yol almaktadır. Suçumuz dolayımlanmış, dolaşık ve dolaşıklığı oranında bağışlanmazdır. Soru açık. Bu dünyaya ve onun ağdalı suçuna kafa tutabilir misin? Yaşamın, bir kafa tutmadan, yalanı göstermekten ibaret olabilir mi? Neyi, nereye değin göze alacaksın?” (zzk)

Öyleyse “okudum ve aynı okurluk duygusu sardı yine beni. Bernhard değişik, başka şeyler yazmamış ki hiç. Bildiği, gördüğü ve hiç hoşuna gitmeyen bir şey oldu ve o buna tanıklık etti. 5, 8, 16, 23 yaşında ve sonra. Baktı ve çiğ bir aydınlık, söz(d/l)e zenginleştirilmiş bir yaşam gördü ve çiğliğin arkasındaki bıktırıcı yinelemeyi, hafifliği, uçarılığı. Dün öyle olan kolayca bugün böyle oldu ve hiç kimse işin ucunda bir ölüm olduğunu görmek istemedi. Sanki bir kapıdan girmiyor diğerinden çıkmıyorduk ve sonsuzca sürecek işimiz neredeysek orada tanımlamak, yoklamak, yapmak ve sökmekti, dökümlemekti ama her sayılama işlemine soyunduğumuzda sayılardan yine sonsuz sayılar saçılıyordu ortalığa, ölümü bize unutturacak kerte.” (zzk)

O nece oralı ve orasızsa biz okurları da onca buralı, bu yerli-yersizlerdeniz. Kimin kimi itip çektiği bir yerden sonra önemsizdir.

Sözün özü: Yargılar


“Edebiyatta asli mesele asli olandır, temel olandır. Jean Arthur Rimbaud gibileridir.”

(T. Bernhard, Hakikatin İzinde, s.10)


  • Thomas Bernhard yirminci yüzyıl tinidir. Yirmibirinci yüzyıl onu üstlenmek, taşımak zorunda.

  • Gözünde tarih insanın insana şiddetinden başka şey değildir.

  • Nazizm yok edilmedi. Sürmektedir.

  • Şiddetin yıkım aracı dildir. Kimin elinde nasıl kullanıldığı önemlidir.

  • İnsan genelde uydumcudur. Onu yok etmeye yönelen şiddeti (devleti) bile yeni gelince benimseyebilir.

  • İnsan türler içinde en aşağılık canlıdır.

  • İnsan öte yandan salak bir türdür. (Aptal, budala, ahmak, vb.)

  • Salağın salaklığı dürtülmeli, kışkırtılmalı, oturağı çekilmelidir altından.

  • İnsan böyle umutsuzsa niye yine de başka insanları kışkırtmayı düşünür?

  • Ve gören aslında ölümü görendir.

  • Ölümü gören yapayalnızdır, tesellisizdir, umutsuzdur.

  • Yaşamak sayrılaşmaktır.

  • Umutsuzluğu, gittikçe batmayı cesaretle üstlenmeliyiz.

  • Thomas Bernhard umutsuzluğuyla yaşamayı seçen, üstlenenlerden biridir.

  • Hem umutsuzluğu hem yaşamayı seçtiği için onurlu da biridir, bazılarımızın onurudur.

  • Ökedir o (dâhi).

  • Dünyanın orta yerine kasıtla kusma konusunda yerden göğe haklıdır.

  • Kimseyi dinlememe konusunda ise haksız olabilir, dayatma konusunda da…

  • Yalandan nefret etmiştir. Gizli ve umutsuz bir aktöresi vardır.

  • Aktarıcıdır. Yineler. Takınaklıdır.

  • Almanca dilinin en yüksek yorumlarından, dahası yaratıcılarından biridir. Almanca onunla da kendine gelmiştir.

  • Onu yalnızca okumak yetmez. Yapmak istediği şey müzikti. Dinleyelim bir yandan.

  • Çağcı (modernist) değildir. Ardçağcı (postmodernist) da. Yazının (söz, ses) aracısıdır.