okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

Yaşar Kara
ŞİİRİ(N)E BİR BAKIŞ

PDF seçeneği için tıklayın >


Zeki Z. Kırmızı
2016



Kara, Yaşar; ay ıslığı (2015)
Ses ve İz Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2015, İstanbul, 79 s.

*

Kara, Yaşar; gökyüzü düşecek üstümüze (2015)
Ses ve İz Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2015, İstanbul, 78 s.

*

Kara, Yaşar; ka rea sı (2015)
Ses ve İz Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2015, İstanbul, 91 s.

Şimdi pirincin taşını ayıkla bakalım diye çıkışıyorum kendime. Bugüne dek hep kaçtın yazar ‘taifesinden’. Kolunu bacağını savura sallaya attın tuttun, düşünmedin kaç çam, çanak çömlek devirdiğini. Kökledin sorumsuzluğun gaz pedalını. Özel binek aracı (otomobil) karşıtlığın, düşmanlığın uzanamadı nedense buralara. Şimdi çevir kazı da yanmasın bakalım, nasıl becereceksen. (Merhaba bu arada Yaşar Kara!) Öyle sıkıya gelecek biri değilim, kendimden başka da karga tanımazdım, hamamda yalnız olduğumu düşünür, tutturuverirdim bir türkü. Meğer hamamda yalnız değilmişim, bet sesim daha betlenerek yankılandıkça benim hamam ele zindan imiş…

* Bu şakaydı kuşkusuz… Şimdi biraz ağırbaşlı olmayı deneyelim:

-Nerede benim testerelerim, kör bıçaklarım, baltalarım, deri yüzücü ince işçilik araçlarım, delici, yırtıcı, par(ç)alayıcı elaltı araçlarım. Hazır mı tümü? Çekiçle mi başlasam? Balyoza ne buyrulur?

Bu da şaka, evet…

*

Kaytarmanın hakkı üçtür.

(Bakın, bu ne, ben de bilmiyorum.)

*

Tümü de Ocak 2015’te yayınlanmış toplamı 250 sayfa dolayında üç şiir kitabı. Eh, diyorum, neden olmasın, kim bilir kaç yılın birikimi. Ayın mı deseydim acaba? Çünkü kimi şiirlere atılan tarihe bakılırsa 2014 yılı içerisinde kotarılmış şiirler bunlar. Ses ve İz Yayınevi’nin neresinden bakılsa acemiliğine (!) gelmiş bir (aslında üç) nesne-kitap duruyor önümde. Tüm şiir kitapları nesne-kitaptır aynı zamanda. Ama burada nesne, kitabı fazlaca ezmiş değil mi Yaşar Dost? Sunum çok parıltılı, gereğinden çok tantanalı değil mi? Kapaklar renk baskınına uğramış bir görmemişlik anıtı. (Özür dilerim.) Yayınevinin diğer kitaplarında da izlediği bir yayıncılık biçimlemesi (format) sanırım. Ama şiirin tüm albenileri hiçleyen ve kendi bedenini okura süren alçakgönüllüğü dünyada ve ülkemizde bir sunum geleneği yaratmadı mı? Çünkü kendine en çok güvenen, sapmanın, gözboyamanın her türüne son damlasına dek direnen bir tür varsa eğer, şiir değil mi o?

Bu konuyu kimseyi üzmeden hale yola koymayı nasıl beceririm diye akla karayı seçiyorum şu an. Çünkü elinden onca yıl kitap geçmiş, şiire aman aman özen göstermiş bir okur olarak şiirin şiirliğinin dışında hiçbir şeye katlanamayışına saygı duydum hep. (Şiirin şımarıklığı diyelim.) Şiir yoldan çevrilmeye katlanamaz, onu yolundan, varlığından alakoyacak numaralara asla yüz vermez, çırılçıplak gelir, yürür, geçer gider. Nüdisttir. Çıplaklığı (yalınlığı) en büyük savıdır, çünkü şiir dönüp bakar da kendine, şiir budur, der, şiir şimdi, burada olsa olsa budur. Ruslar biliriz, bayılırlar sahneye, şiir sahnelemelerine. (Dramatizasyon). Şiirden oyun çıkarmak zaman zaman öne çıkmış, modalanmıştır. Müziği dinlemeye değil, orkestraya, sunuma bakmaya iyiden alıştık neredeyse. Ee, canım sunuşu yapıttan soyutlamak da saçma olmaz mı, her bedenin uzamı/zamanı yok mu? Üstelik biz okur varsayımı, pir ü pak, lekesiz, melek miyiz? Her sunuşu bir alış uygulayımı (tekniği) karşılamaz mı? Şiir kendisinin dışında amaçlara (hem de iyi amaçlara) neden bağlanmasın? Söylesenize yaşam(ak) nedir? En iyi şiiri yumurtlamak ya da yutmak için mi yaşanır? Kabul ediyorum ve azıcık ödün vermeye yatkınım: Yaşam şiirden büyük (yani kapsar küme yaşamdır). Yaşam şiiri, küme altkümeyi (dolayısıyla öğeyi) kullanabilir. Ama tersi olmaz. Şiir yaşamı (üst bağlamı) anlayamaz, bu nedenle bir daha yazılır.

Sorun kapakla bitmiyor, kapakla şiir arasına sıkışan o sayfalarda da kolay içe sindirelemeyecek şeyler var. Sunuş yazısı parlak ama inandırıcılığını azalta azalta artan bir ışıma türünden (yüksek vatlı) bir parlaklık. Okuyanı fena halde kör ediyor. Belki gerek bile yoktu onca sunuşa, fotoğrafa. Okuru bırakalım yeni bir ada aralasın koşullanmış, kalıplanmış okurluğunu, bu cesareti göze aldıktan sonra ayartılar irkiltmekten başka işe yaramaz böylesi okuru. Hem üç kitapta sunumun bire bir yinelenmesi, beni aldatıyorlar, duygusunu selleştiriyor.

Uzatmaya ne gerek. Şairin suçu yok. Yayınevi, sorumluları en iyisini (sunuşu) koyalım ortaya’nın derdinde belli ki. El birliğiyle ayaklar yerden kopmuş, çokelin sesinden çokses değil yıldırıcı bir toplu yitim çıkmış. Düşünün ki daha bunca dağı tepeyi, engeli aşıp şiire ulaşamadık çünkü sağ kalma çabası soluğumuzu neredeyse tüketti.

Abarttım mı? Sanırım. Biraz.

*

Peki, şiir hakkında yazılır mı? Bana gereksiz gelir bu. Şiiri yapıt karşılığı kullanıyorum burada. Yapıt oradayken yapıt hakkında yazılmaz. Tabii dar anlamda ‘eleştiri’ (şu karabasan) sözünü ettiğim. Yapıta eşlik etmek (türü ne olursa olsun) başka şey, biri buna eleştiri derse söyleyecek sözüm yok. Eleştiri büyük ölçüde tanımlama girişimi olduğundan en başından çatallaşır iş. En iyisi eşlik etmek, birlikte az ya da çok yürümektir karşı yapıt ya da yazıyla. Şiir zaten kendinden azına razı olur mu hiç? Şiir hakkında yazdığın şey en az şiir olmalı, olmuyorsa çekiver kuyruğundan. Şiiri şiir okur demek ki.

*

Arkadan dolanmayı sürdüreceğim. Şiir, içerik ne olursa olsun onu biçimlendirmeyle (istifleme, yapılandırma artık ne derseniz) çokça ilgili olduğundan şairin dünyanın önünde duruşundan ve duruşunu şiirine yakıştırmasından ibaret şiirsel içerik gözümde ikincildir. Şiir öznesinin (şair) duruşuysa hemen her şeydir çünkü o duruşun geometrisi, kendini çoğaltması, dağıtması, toplaması, konuşlaması, sürmesi, çekmesi, dağıtması, kasması, vb. şiirin görünmez dip imgesini çoktan çatmıştır bile. İçerik, şairden ötürü, şiir daha yazılmadan oradadır. Sorun da burada değil mi? Kendini içerikleyemeyenin şiire soyunması içler acısı bir çöp dağını yığdıkça yığar gözümüz önüne. Yani şair kendi geometrik yeriyle ilgili (dünyayla bağlanma biçimi ve arakesiti) hesaplaşmanın uzağında kalmıştır. Hesaplaşmamıştır demiyorum, çünkü geometrik nokta oynaktır, bakışın (bilinç) sınırları genişledikçe nokta (içerik) kendini öteler.

E, o zaman şiire nasıl bakacağız ya da bir şeye (yazıya) nasıl şiir diyeceğiz? Bu soruya kendimce bir yanıt verebilirim ama başta ben beğenmem. Mehmet Yalçın almaz mıydınız? Üzerine biraz Terry Eagleton? Yarasın!

Böylece içerikle cebelleşmeyi başımdan savmış, Yaşar Kara’yı ufalama girişimimi epeyce kolaylamış oldum (mu acaba?) Şaka bir yana, yukarıda yazdıklarımın Yaşar Kara ya da bir başka şairle ilgisi yok, yöntembilimiyle belki.

*

Sunumdan, iyi (!) sunumun nasıl engele dönüştüğünden söz ediyordum, çizik 45’lik gibi takıldım. İyi de şu biçime de takılmayıver, şiire (sadede) gel denirse verecek bir yanıtım var mı? Var, evet. Yaşar Kara’nın şiiri için söyleyeceğim birkaç şey var ama bunu onun şiiri hakkında konuşmak için değil, şiir hakkında konuşmak için yapmak istiyorum. Yaşar Kara’ya da beni şiir üzerine olmadık yerlerde dolaştırdığı için ayrıca bir teşekkür borçluyum.

Yine şiirin biçimiyle ilgiliyim. Son yıllarda şiirimizde öne çıkan bir eğilim; izleksel tümlüğü kitap tasarı ölçeğinde (hatta tüm yapıt) boyutlandırmak. Divan’ımızın dize ölçekli işçiliği (ustalığı) öne çıkaran zanaatçılığı Yahya Kemal’den başlayarak (çağcıllık, modernite) dizenin aralığından, eşiğinden dize üstü tek şiire baktı. Tek şiiri bireyledi, ona ıra verdi (şiirde ıralama, karakterizasyon). Tek şiir, ayağı üzerinde duran, kendine ötekileri ite kaka sayfalar arasında yer açan kişiydi. Şiirler arası her türden yarış, kitabı savaş alanına çevirebilirdi. Yazar kitabına yıldız serpiyordu, çünkü onlar imgelemine bir bir düşmüşler, yazarı için de ötekilerden uzak ayrı varlıklar olmuşlardır. Yazar (şair) olağanüstü nesneler, varlıklar biriktiriyor, desteliyordu sonra onları kitap diye. Yazarın imgelemi de ışık çakımları sönümleriyle delik deşik kendi imgesine, bilincine bağ(ım)lıydı. Öte kıyıdaki, yani okur için de sayılamayacak çokluk içerisinde gece göğüne adı çakılı üç beş yıldızı bilmekle yetinmek, o bilinen yıldızlarla uzlaşımlı takımadalar (burçlar) çatmak, dolayısıyla dağılmak, çözülmek kaçınılmazdı bu durumda. Bir tür Tekçilik (monizm) en iyiye odaklanarak ilginç biçimde tansık (vahiy) düşüncesini yestehliyordu. (Artık en iyi dize, bey tül şah değil, en iyi şiir.) Kömürün içinde elması bulmaktaydı iş. Ama hakkını teslim etmeli. Bazen olay, tarih, salgınlar vb.’nin, elmas peşinde koşturan şairin de üzerinden aşan bir büyük dalga gibi gelip tek şiirli (liberal) yanyanalıktan ve ona karşın, bir kitap tini (zamanın ya da uzamın tini) çıkardığı oluyordu, şairin derdi bu olmasa da. Şairin bir tasara bağlanması ile insanların (toplumların) bağlanması arasında bir koşutluktan söz edebilir miyiz bilmiyorum. İncelenmeye değer. Ama dünyanın küçülmesinin karşıt iki sonucundan biri de ele avuca gelirlik olsa gerek. Şair da ayrıcalık ve yukarılığından alaşağı edilince bokunda boncuk arama, dünyada ille de bir şair arama kaygısı yitti gitti. Sendeleyen şair (19.yüzyıl sonları) pıt pıt içine düşen inci ya da pırlanta imgelerin çağrışım güçlerinin kalmadığını, kendisinin birilerince sokağa bırakıldığını, artık kitlenin sesinin bireyin sesini boğduğunu, kendisine yeni bir okur yaratmak için başka ve yeni (!) türden bir dünyalı olmanın kaçınılmazlığını anladı ya da yarım yamalak anladı (Rilke), nerede durması, nereden yürümesi, bakması gerektiğini düşünmek zorunda kaldı. Şairliğini seçkinlerden omzuna konan payelerden değil durduğu yerden (saf) çıkarabilirdi artık. Yerini sorgulaması, tek şiiri aşan yapılara, yapıt-tasarlara yönelmesi, tek şiiri değil kitabı sorgulamasının yatağına dönüştürmesi gerekiyordu. Tümce uzamış, tüm kitaba bulaşmıştı. Yine tek tek şiirler vardı kitabın içinde ama onların bir arada öyle duruşlarından çıkan bir kitap imgeydi peşinde olduğu şey: Söz. Benim bir sözüm, söylemek istediğim şey var. Şiir değil, onların bir arada etkisinden çıkan kitap-imge dönüp ışığını şiirler üzerine düşürerek, tek şiir kişiliklerinin tüm kitaba borçlu kalanını ya da artanını görünür kılmaya başladı. Tasarın (proje) çapı büyüdü, şairin dünyada durduğu yerle okurun durduğu yer, dize, tek şiir üzerinden değil kitap üzerinden geniş bir bağlama yerleşti. Tüm bu süreç aşama sıralı olarak düşünülmemeli. Öte yandan ardçağcı (postmodern) dünya öncesi tek kitap ya da yapıtı da aşan sanatçının (şairin) tüm (toplam, total) yapıtının, poetikasının da üst (meta) imgeye bağlandığı olmuştur. Büyük şairlerin tüm yapıtlarını bir imgeye, düşünceye, kavrama, arayışa vb. bağladıkları olmuştur. Böyle dünyalı bir şiirin yeryüzü ölçekli enlemler boylamlar içerisinde (büyük ağ) kendine elbette şimdilik, geçici yerini (çünkü ötesi vardır) kurgulaması daha azına razı olunamayacak şeydir. Tüm bu zırvayı neden yazdığıma gelince... Tersi peki, olanaklı mı, diye sormak içindir. Biri çıkar olmayacak duaya âmin der, o tek (eşsiz) dizenin peşine düşerse ne olur? Kimsenin bunu yapmaya, niyeti, hatta zamanı bile olmaz. Deneysel çalışmalar da yapılabilir ayrıca. Benim Yaşar Kara özelinde, yine sunum tekniğiyle ilgili olarak söylemek istediğim şu: Şiirler neden öyle dizilmedi, istiflenmedi de böyle sıralandı, kitaplaştı? Buna hangi tin, hangi kaygıyla karar verdi? Şiirlerin (insanların) sayfalar içinde yerleşmesi, sıralanması, birbirini izlemesinin nedeni ne? Şiirin oku hangi menzile yöneliyor? Şiirin dizilişinden çıkan bütünsel bir yön, alan, rüzgâr, eğilim, dert ayrıca var mı? Bunu şairin kendi bireysel arayışları ile karşılayabiliriz aslında. Şair üç kitap boyunca dünyanın önünde özellikle kendini dışavurma konusunda dikkate değer bir içhesaplaşma içinde. Sanki kendine bir anlatım (ifade, dışavurum) bulmanın öngününde, eşikte şiiri denemek istiyor. Belki de dil arayışına son verdi bile, şiiri seçti ve yalnızca şiire başvuracak kendinin anlatısı olarak. ‘Kendinin anlatısı’ başlı başına bir başka konu ama… Kimdir bu kendi ve niye anlatılmalı, niye ilgilendirir ötekini? Belki daha ileride buna değinebilirim.

Dönersek, açık açık şunu soracağım Yaşar Kara’ya? Şiirleri adsız bırakarak, rastgele (!) yerleştirerek, şiirde dilbilgisel tümcenin içolanaklarını yok ederek ortaya şiir değil bir yığın da çıkabileceğini, kaygan, kaypak, yinelenmeli, tıpkılanmış (klonlanmış), çoğaltılmış bir yığınakla baş etmek zorunda kalabileceğimizi düşünmeli miyiz? Herkesin yaptığını neden şairimiz de yapamasın ki hem? Elbette yapabilir. Zaten şiir nedenlemeye gelmiyor ne yapsak. Öyleyse aykırılıklar şiirin giyim kuşamında özellikle gösterirse kendini, tepki duymadan önce iki kere düşünsek nasıl olur? (Bu soru kendime.) Geçmişte, eskil çağlardan bu yana başlıksız şiirler yazıldı, yazının sözün egemenliğinde olduğu dönemlerde şiir söylenirdi, okunmazdı bile, hele şiire bakmak yadırgansa gerekti. O gün bugün başlık, yerleşme, şiirin genel biçimlenişi (sharp?) konusunda hemen her şey denendi. Bizim İkinci Yeni biçim atakları konusunda arkadan gelenleri bile aştı. Noktalama, büyük/küçük harf, ölçü, uyak vb. tarümar edildi ve…geldik bugüne. Leyla Erbil bu konuda bir devrimciydi, şundan: Kendine özgü noktalamasından, başka türlü söylenemeyecek, olmayacak bir içerik-nesne çıkarıyordu. Sancılı bir doğumdan söz ediyorum. Şimdi bu konuyu bir kenara bırakacak, uzatmamak için derdimi özetleyeceğim. Şunları tartışmalıyız şiir bağlamında. Tek ya da Kitap-şiirin adıyla varlığı arasındaki ilişki ne mene bir ilişkidir? Açalım biraz. Şiir, adından artar ya da eksilir. Algı, başlatmak ve bitirmekle ilgili ve kayguludur. Sanat da çerçevelemekten başka bir şey değildir (Bunu yalnızca resim, fotoğraf ya da film için söylemiyorum.) Adsızlık bile, adın boşluğundan şiire içerik aktarımıdır. Ya ikisinin de olmama durumunu nasıl anlayalım? İnsandan yığın çıkarmak istiyorsan, insanı adından ya da bir adı olmamaktan soyutla olsun bitsin. Geriye bir karışım, ayırdedilemezlik, yorucu bir benzerlik kalır. Oysa her şiir bir kişiydi ve kişiler bir araya bile seçe gelip kitap yaptılar kendilerinden. Iralarını kitap olmaktan da aldılar. (Herhangibir)insan nasıl kişi olur? Kişi nedir ayrıca? Kişi bağlamsallıktır, kitap içreliktir. (Geçiyorum). Ad açkı ise varlıkla boşluk arasında adsızlık çok şeyi göze almak demektir. Göze aldığımızca geçerli, yapısal, yerindedir. Bütün Çinlilerin birbirlerine benzemediklerini biliyoruz. Çinliler birbirine benzemezler. Adsızlık seçimi yapısal öğe neden olmasın sorusu adın üstüne yerleştiği şiirle ilişkisini ne doğrular, ne yanlışlar. Yani adı olan şiirle adı olmayan şiir eşdeğerlidir. Yazar zarını atar ve şiir adını ya da adsızlığını yitirir ya da kazanır, tümü bu.

Mesele şurada. Daha birey daha nitelik demektir ve daha nitelikli bireylerden daha nitelikli toplum (kitap) çıkar. Yoksa adı olan birey ya da kişidir, demek saçma olur. Adının altında ezilen niteliksizliği bilmez değiliz, bu daha kötü bir sonuçtur gerçekte. Sesi dalgalandırmaktan, sesi yalıyarda köpürtmekten, denizin dalgalarından değil de gözümle yakaladığım şu deniz dalgasının izini sürmekten söz ediyorum. Oysa biliyoruz ki su kütlesi dalgalarla devinmez. Sanat ayırmakla, ayırdığını adlamakla, kendi başına yaşar kılmakla ilgilidir. Su kütlesi (sözlük) dalga ya da köpük (şiir) için yetmez. Ben Yaşar Kara’nın biçimsel seçiminde kütleselliği öne çıkaran kimliksizleştirme (anonimleştirme) yatkınlığı gördüm oysa o kendini coğrafyalara, insanlara vurarak ayrıkotunun peşine düşmüş biri (yanlış anlamadıysam). Sözcüğü ısrarla çağıran biri... Ama sözcükler, imgeler, besleyen duygular kendinden vazgeçme pahasına büyük sese katıldıklarında ayırtı, dikkat, seçiklik, derinlik, özen, varolma hakkı vb. yitip gidiyor. Geriye bir akış, uğultusu, tekdüze bıktırıcı yorgunluğu kalıyor. Çünkü yazarın seçimi yüzünden okur yola bir yerden başlayamadı, bir yerde dinlenemedi ve yolculuğunun şimdilik bittiğini düşünemedi. Ama bir şeye yakalandı, sürüklendi ve neden, nereye bunu bilemedi. Çünkü herkesin öyküsü kendine... Ama şairinki herkesin öyküsüdür de. Herkes şairin öyküsünde kendini bir yerden başlatır, bir yerde sona erdirir. Öykünün mutlu ya da mutsuz bitmesiyle ilgisi yoktur bunun ama başlamak bitmek meselesi (bu duygudaşlık, yoldaşlık) önemli görünüyor bana. Kuşkusuz kurmacadır, varsayımdır, başlayan biten şey yoktur, yanılsamadır yalnızca ama tam da bu kutulama yapıtı katlanılır, dayanılır yapmanın ötesinde özlenir, vazgeçilmez kılar.

Ad ya da yokluğu (Adı Dilimin Ucunda: Quignard) şiirin tüm kaynaklarını yeniden biçimler, bağlar, iter, sıralar, gerer, yoğaltır, seyreltir, esinler, siler, ekler, vb. Büyük/küçük imler okur için yeni bir umut, düşkırıklığı, vazgeçmekle ilgili olabilir. Göze almalı, bu tümceyle yürümeli miyim, yoksa şimdiden vaz mı geçsem? Boyları aynı harfler sonsuz tekdüzelikleriyle savaş alanında düzenli kıtalar gibi izlenim verirler. Kimin öleceğini ya da yaşayacağını bilemeyeceğiz o yinelenmenin içerisinden. Tepeden bakıp savaşa kilitlenmiş ordumuzla gurur duyacağız belki. Neden olmasın? Harfçilik (lettrizm) diye bir şiir akımı da vardı yanılmıyorsam.

*

Şiirin neyi imgelediğiyle uğraşmıyorum, uğraşamam. Çünkü şiire oradan gelecek şey de şiir girdilerinin biraraya geliş biçimleriyle çokça ve yakından ilgilidir, taşınan (ayrı, özerk, bağımsız) şeylerle değil. En sıradan sözcükler, içerikler, en sıradan yapı gereçleriyle eşsiz bir bireşim çatabilir, sonradan anlaşılır bu. İmge hem çok tanıdıktır, hem de yabansı. Geçiyorum bunu.

* Son olarak dil kullanımına, siyasetine bakacağım. Ortada delice bir deneme isteği, şiir yapma isteği var. Karar verilmiştir: Şiir yazılacak. Şiir Yaşar Kara’ya gelecek. Buraya dek nasıl geldi, nasıl dona (dile) büründü kısaca göz atıp kapatalım şimdilik bu defteri.

Bakhtin’den esinli olarak dilin en küçük anlambiriminde çatlamasına, bunun çıtırtısına, porselen çınlamasına dikilir kulaklarım. O da nesi? Yuvalanmış, yatağına yaslanmış, anlatma ustalığına yamanmış, yan gelmiş dille, bu uydumcu ortalamacılıkla şiir olamayacağına göre; şiirin sesinin karşı sesle kırılması, çatlatılması şiirden başlangıç çıkartabileceğine, her başlangıç da aynı zamanda umut olacağına göre; üstüne üstlük şiirin derdi üstünden geçilmek değil (yani okunmuş olmak), ayrımsanmak, yazılan gelmiş geçmiş tüm şiirlerden başka olduğunu, tümüne karşın varolmak için tartışılmaz, haklı, doğru gerekçesi olduğunu kanıtlamak olduğuna göre; okuru dayak arsızı yapmadan koltuğundan oynatmak hem iyi, hem de yerindedir. Yaşar Kara böyle bir yazar tutumuyla olsa gerek, bu ilkeyi biçimsel içerik (dil) üzerinden şiire uygulama konusunda geri durmamıştır. Buraya değin her şey yolundadır. Sonuçta her şiir başkalığına yatırımdır ve bu uğurda uygulayım (şiir tekniği) öne çıkar. Asıl sorun bu türden girişimlerde değil, uygulamanın kendisinde, şiirin öteki bileşenleriyle seçilen dil siyasetinin ilişkilendirilme biçimindedir. Şiir dayatmayı nasıl görmüş, karşılamış, içselleştirmiştir. Çünkü kolayca anlaşılabileceği gibi dil ve şiir birbirlerinden sapmadır ve sapmanın siyaseti dile şiirliği katar ya da katamaz.

Kendi yazılarımda (türleri için bir şey söyleyemem ve istemem) tam da dili kimi oyunbazlıklarla yer yer çift ya da çok akaklı (kanal) yürütmeyi, çatlatmayı kullanan biriyim ve oyun içrelik yazının (sanat) asal çıkış noktası diye düşünmek hoş gelir bana. Ben de kafa göz yararak, okuru yokuşa, daha yokuşa katarak, hatta sonunda kendimi kendi yazdığıma katlanamaz kılarak, bolca yadırgatma etkisine başvururum ama bunca yalın da değildir mesele. Yadırgatma ipin ucunu koyverirsen yadlamaya, başkalamaya, kopmaya dek gider. Tam aş pişti derken katılan su ne aş, ne düş bırakır geride. Oyunbazlık da her şey demek değilmiş meğer anlarım. Bu oyun duygusunun taşıdığı ya da oyunu taşıyacak bir duygu (nesne, varlık diyelim) gerek demek ki. Şiiri neden bir nedene bağlayamıyoruz tam bu aşamada iyi bir soru olurdu ama ben susardım. Şu an söyleyecek sözüm yok da ondan. Yaşar Kara’ya dönersek, nereden bilmiyorum (birçok yerden olabilir) çok da uzun olmayan ömründe (Doğ.1971) dille böylesi özel biçimde ilişkilenmiş, bağıtlanmış. Önüne konulanla yetinmemiş, dil hamurunu orasından eze büke, uzata kısalta, ikiye üçe bölüp sonra toplaya çata ‘bu bir pipo değildir’ (Magritte, 1928-9) demeye gelmiş. Niye ki kardeş, tamam dil düzmece, değişmece (metafor) anladık ama bu düzmecesini, değişmecesini de öyle kendimize benzettik, kanıksadık ki imgeler sözlüğümüz bile sasılaştı, yavanlaştı, eskidi, mazmunlaştı. Yeni Osmanlı’dan Yeni Divan’a geldik geçiyoruz nerdeyse. Öyleyse putkırıcılığıyla (ikonoklast) değil imgekırıcılığıyla (imagoklast: uyduruyorum) işe başlasak yeridir. İmge kırmak bir siyasettir. İmge hangi ağızdan dökülür, örgülenir, hatta devrimciymiş gibi yutturulur? İşte cepheden karşılayacağımız şey budur. İmgeçözüm bizi aşırı tepki biçimlerine bağlayabilir ki bunlara giden tüm yollar tek tek denenmek zorundadır. Ortaçağdan (hatta antik çağdan) başlayarak dışavurumculuğa, gerçeküstücülüğe, karayergiye, yıkıcı alaya, vb. dek, her yol ‘mübah’tır. Ama küçük aracı unutmadan, tümü aynı zamanda uygulayımdır (teknik) anlayışını eşanlı biriktirerek öte yandan.

Yaşar Kara önüne gelen Türkçe’yi, kabuğuna vurduğunda çıkacak çınıltıyı merak etmiş bir biçimde, hatta çatlatmaya bile cesaret etmiş. Birçok şiirde dil zevki Pan zevkine varıyor neredeyse, okur ormandan fırlayıp subaşlarında perilere musallat azgın teke (Pan) coşkusuyla ağzı açık kalakalıyor. Burada peri dildir. Sanırım o da subaşında basılmayı en derin yerinden dilemiş olmalı. (Bu eril benzetme için bağışlanmayı dilerim.) Ama dil bir okyanus, kendi sınırsız olanaklarının (aynı zamanda olasılıklarının) devşiricisi. En son yer ve zamanda, kendini ekip kendini biçen varlık. (Heidegger’e göz kırpmak neden içimden gelmiyor?) Bu durumda şairin yaptığı dil denizinden kepçesiyle bir dilim su kotarmak. Ama daha şimdiden ke(le)pçelenmiş bir dildir: Biçem (üslup). Ama üzerinde durduğum konu henüz biçemin berisidir. Dili oyunlamak diyebilirim, biraz kaleydoskoplamak gibi. (Ne demekse?) Şiirin bedeninde kayarken yol (nehir) birden çatallaşıyor, biraz sonra birleşen gövde yine ikiye ayrılıyor. Bir gerilim (anksiyete) kaynağıdır okur açısından bu. Çünkü şiir biriciklik ideasına (ütopya) derinden bağlı türdür, parça bölük sunumların bile (somut şiir örneğin) ereği kurmaca kusursuzluk, tümlük, teklik, biricikliktir. O zaman okuma siyasetimizi yeniden gözden geçirip tek okumamızdan iki akaklı bir okumaya geçelim. Bir öyle okuduk, bir böyle. İçerik (gövde) ikizlendi, saptı (paralaks), astigmat baskını usumuzu (imgelemimizi) bozguna uğrattı, iki görüntüyü de taşıyan sahici beden hangisiydi sorusuyla ağrılarımız, tutaraklarımız tuttu tutacak, yarıldık yarılacağız handiyse. İlginç bir şey daha var. Nehir bu dilbazlıkla (ustalık sayıyorum) iki kola, iki coğrafyaya, içeriğe ayrılıp güzel güzel akıyor, bu durumda monolitik usumuz kollardan birinin keşfine yöneliyor, ama yazı tura atmalı, oyuna katılmalı mı? Sağdan mı, soldan mı? Yoksa şiirin buluşma noktası derken, gerçekten bir kavşaktan, doğum yeri ve anından mı söz ediyoruz (ki bu Yaşar Kara şiirinde en azından gömülü.) Ee, ne yap’ca’z o zaman? Bitmedi, daha kötüsü var. Nehrin kavşağında ‘zarla şansı dön’dürdük, şuradan dedik, şuradan gidelim ve gittik, sandık ki su denize çıkaracak bizi, ama kısa bir süre sonra nehir dereleşti, dere sığlaştı, sonunda sağırlaştı, ortada ne su kaldı, ne izi. Yitirdik ya da yittik. Öteki koldan yürümeli, denize erişmeliymişiz. Ama bir dakika! Buraya nereden geldik, neyin peşine takıldık, neyi anlamaya çalıştık, görmek istedik. Bir akışla, akan bu suyla, suyu taşıyan bedenle ilgiliydik ve o beden bu şiirin bedeniydi. Şair Pan atağıyla Pan’ikletti bizi, hoplattı, havada askıladı okurluğumuzu. Yarılmışlığızla kalakaldık ortalık yerde.

Ne demek şimdi bu? Şiir oyun(bazlık) değilse nedir? Belli ki oyun bile şiire araçtır ve ortada bu araçların toplamından çıkan şey şiirdir demeden iki kez durup soluklansak iyi olur. Şiir ideası diye bir şey yok. En iyi şiir oradan çağırmaz şairi ya da okuru. Şiirin sonsuz deneyimselliği, her türden yerleşik sözlüklerini (bedensel devingeler atlası da şiir sözlüklerinden biri sayılmamalı mı?) onay ardı yadsıma biçimi evrensel uzlaşmalarımızı (yazma, yayma, okuma) pekiştirir, güçlendirir, hep beraber şiire bir gıdım daha yaklaşırız. Kim kimden el alır peki? Çırak ustadan mı, tersi mi? Yoksa… Sonuçta ben Yaşar Kara dil tutumundan (başka dil siyaseti örnekleri de vardır kuşkusuz) bir soru çıkarmaya çalıştım. Şu: Şiiri çokseslendirme, çokbedenleme ile aynı şey olabilir mi? Tek şiir üzerinde yukarıda durmuştum. Kapalı olduğu uzlaşımla benimsenmiş küçük dizge, kendine yeten beden (şiir) izlenimi verebilir ve bu kullanışsız değildir. Okuduğumuz şiirler böyle bir varsayımla temellenir. Ama benim derdim şu: Şiiri ne(reye dek) kırabilir, şiir uydumculuğundan (konformizm) nasıl sıyrılabiliriz. İmge ise konumuz, fındık ya da cevizkıracağı işimizi görür mü? Şiir en başından beri kıra kıra bedenlenmiştir, bunu da anımsayalım. Burada kesiyorum. (Yoruldum.) Daha çok şey kuşkusuz söylenebilir. Dediklerimi örneklendirebilirdim. Daha büyük bir kaynağa, zamana mal olurdu bu. Değerdi kuşkusuz. Ama Parra bekliyor, Dağlarca bekliyor, Şahin bekliyor, daha onlarca yazar, kitap orada sıralarını sabırla bekliyorlar. Haksızlık etmemeye çalışıyorum elimden geldiğince. Ama ya bana haksızlık eden bensem, tüm bu laf ebeliğimle?