okumanın sonuna yolculukZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

En Güzel Kendisi

Niceyim
Herşey Yok Olabilir Bir Çocuk Bile
Güvertede
Suçsuzum
Gitmek Denli
Üstelik Benmişim
Senin Adın Yağmur
İki Mart İkibinsekiz:Yıllardan Bir Düş Aylardan Aşk ve Günlerden Anımsamaktı
Amor/ti
Duydum ki Unutmuşsun
Öpmeyiniz
Nazlı Şiir
Bellek Anımsar
Fal
Durup En Güzel kendisi Oldu
Tennenni
Kirpili
Sivas Şiirleri 1. Meğer
Hiroşima ile Nagazaki Arasında Akrostiş
Hoşgelişler
Düşler 1. Düşüne Girdim Seni Özledim
Bencilleme 1. Ya Beni yok Et Ya Da Beni
Milonga
Bir Kızçocuğu Okula başlıyor
Sınır Karakolunda Ölmek
The Dark Side Of The Moon
Bir Kıvılcım Yeter
Zaman Tünelinde: Fotoğraf Kazıbilimi
Emma Bovary İçin

 

NİCEYİM

Tam da bu kent benim derdim
Ben kentinim sokağınım evinim
Dizine başımı koyup da unuturum:
Söyle hangi yerinden öpeyim

Balkonundandır yerleşik görkemim
Yeryüzü çarşılarından derlediğim
Senin iç çamaşırlarındı sevdiğim:
Yoksa bırak böyle düşeyim

Uykudan alınmışım bak çatılmış
Yuvarlanmış yaralanmışım
Külüm savrulmuş dört bir yana
Sonra değişiyor mu da dünya:
Ya ben neyim?

Kasım 2007, İstanbul

 

HERŞEY YOK OLABİLİR BİR ÇOCUK BİLE

Bir şiir yazmaya kendimden başlasam
Bakın şurada küçük Malik’tir parçalanan
Gün almamış üç yaşından

Kabil’de misketi şaşırmak
Kapıp elinden daha uzağa savurmak en uzağa
Savurmalıydım ölümünü Ayişa

Kendinden başlayan aşkla
Utanmanın ömürlük koşusunda takılarak
Ağlarına beyaz aptallıkta hiçliğin

Ağzımda buzlanmış bir şarkım var ancak
Koysam küçücük göğsüne duruyor
Yine kan

Beni bağışlayın çocuklar
Kendimden başlasam da tutmuyor uyak
Gövdeniz öyle çıplak

Öyle çatlak bu söz boğulmuş düşler
Petrol sızmış bahçeler
Sizin beşiğiniz

Üşümezsiniz biraz önce bunu unuttunuz
Hepimiz unuttuk ve siz gülmeyi
Annelerin umutsuz büyüyen elleri

Ne denli büyük olsa hayat
Akmayan gözyaşlarını silemez ki                                                       

Kasım 2007, İstanbul

 

GÜVERTEDE

En güzel haritamı çiziyorum bir geminin güvertesinde
Denize bir şeylerimi bırakıyorum ama anımsamadan
Ağız nedir yıkılan kim lombardan bakan
Ambarda kimsesiz kıvrılmış kalan
Haksız filiz sürmüş büyümüşüm boşunadır gülüşüm
Yersiz yer etmek bu benim boşluğum:
Seni
Dinle beni
Haraç mezat satacağım bu gidişle

Hayatım kötü seyrediyor yalpalamaktan
Seni öpmekten kayan bir yüzüm var
Belki sarhoşum belki suç bendedir
Gemileri birbirine karıştırıyorsam bundan
Her su üzerine kendi damgamı vurmaktan
Bir kez daha kurşuna dizilsem de ölsem de olur:
Hem
Ne gam

Deniz büyüyor içimde nasıl büyüyor bilsen
Çınlamıyor şarkısız karanlık bir rüzgardan
Damlayan nedir çürümüş kamaralardan
Çekilmenin ceziri cebir ve hile ile
Daha kırılamayışım bundandır ben çoktan
Düşmüşüm köpüklerin usundan
Geçmişim Karadeniz’i ortalayıp
Senin dinmeyen ağzının kenarından

Bir tutam unutulmuşluğu zencefille karıştırıp
Kamarot çok genç ve acemi olmalı
Servis tabağından düşürmüş işte gözlerini
Sonra saçının perçemi geminin bordasında
Düşlerimde ölmüşsün beşinci kulaçtasın
Sevmemişsin ve bunu ağırlık yapmışsın
Takmışsın teline umursamazlığı saçının

Tamam saçlarını ben öreceğim kendi ellerimle
Mizana direğinin dibinde kıvrılmış bir virgülden
Gelmişim  sonra evrilmiş boynunu sevmişim
Solumu sağ etmişim sağımı sol
Önüme uysalca otururken
Çınlamış içimde kampana
Ben ürpermişim
Bu gemi ne gemisi demişim korkudan
Filikalardan güverteye sızan ölüm
Ele geçirmiş gemimizi usuldan

Kendime gelemem çünkü bilemem
Adı silinmiş bu seferden
Deniz kuşlarının kanat kanat kanaması ırak
Kararmış bulutların kaslarında seyiren
Ve içimden geçen
Bilsem ne olacak ki:
Lütfen, lütfen acı bana
Beni sensiz bırak

Kasım 2007, İstanbul

 

SUÇSUZUM

Ben suçsuzum işime gidiyordum bu yüzden
Günaydın demedim kimseye hem bana ne
Düşmüşüm zaten kendime az önceki düşümden
Kanıma susamış olmalı biri hissediyorum
Bu bir sokak itidir belki şu bizim kutsuz
Geceden unutulmuş bir geceden çıkıp da
Bu geceden damla opera buffa bu nasıl fanfar
Suçsuzum geçecektim zaten böyle demiştim
Kent beni dinlemiyordu kütük gibi sağır
Mecbur olmasam zaten idam edilmezdim
Böyle havlamıştı sol kaldırımda duran kedi
Umarsız son kirpiye kirpi dedim değil mi
Aldırmaz bilmezdim incitmek istemezdim
Sordular Farisice son isteğin nedir diye
Bütün suçları işlemiştim bu kadar masum
Üstelik sevmiştim baştan sonra temizlemiştim
Kazıyarak künyeni bu cinayeti de işlemiştim
Kusuruma bakmayın ama siz de maktülseniz
Bu nasıl gece çiğ gibi yağmış sabahın döşüne
Gözüm üzerinde alıp götürüyor ama kaç
Kişiydim her sokağın girişinde şu izm’lerden
Yıkılmış bir sedirken nelerden geçtim
Geceden geçtim kendini bilmeyen kentten
Kanalizasyon içlerinden denizlere döküldüm
Selamsız sabahsız martılardan bile komik
Bir sen vardın bir de daha doğmamış üç beş çocuk
Kırgın eşinerek tipi içinde yürüyen körler gibi
Ben daha bir şey anlamazken üstelik özlemek
Yazardı dipnotumda okumuştunuz ne büyük
Oynamışlık ılık ılık akıtıyor aklımı kalbim
Dur dinle beni yorulup da durma lütfen bekle
Ben senin en güzel ölün olacağım bu gece

Kasım 2007, İstanbul

 

GİTMEK DENLİ

Ne denli dünya bu denli belli
Benli enli mi dünya
Elimde mavi sarı kara
Balon balon kuş kanat
Aa!  Çocuk
Aa! Sonra siz sonra

Acıma-/Hayır-
Siz uçlarında aşk
En inceltilmiş ipeğin
Kıyı iğnesinde
Ölen
Can-
Siz/mi/siniz

Ne denli dünya o denli kan
Kürek kürek
Kızgınsam rengarenk
Patlatıyorum tek tek
Kirpiğinden
Titreyen
Serçeliğinden senleri

Mağrıptan maşrıka
Çöl puantiyeli harmaniyemle
Taşıdım  ya gölgeni
Aa, delinin zoruna bak
Bensiz benlisin
Desteli

Ne denli düştüm bilmezsin
Günden  geceden
Gülmezliğinden bıkmışım  ama
Tuzsuz yavan bu dünya
Ne denli densiz
Sensiz

Uçan sevinçlerim var
Nasıl da yılmışım nasıl da
Sıtkım sıyrık
Patladıkça
Bir balondan geçip öbürüne

Ne denli benli de olsa dünyada hayat
Kömür gözlerindeki kanat
Saçlarının gizli kumrusu
Ciğerinden delmiş ama sevdiğim ok
Sevmek de nesi
Payıma düşeni
Gitmek buysa
Tamam tamam üsteleme
İşte gidiyorum gördüğün gibi

Ateşler korosuymuş bu ha!
Barutun sesi
Geçmiş olmamış belli
Mon amour hiroshima
Patlıyor dünya patlasın
Balonlarım
Aşkım

Elveda! Elveda!

Kasım 2007, İstanbul

 

ÜSTELİK BENMİŞİM

-Sevilmek başka sevgiyi taşımak başka,
dermişim
Bunun için yanan magmadan fazla

Özür dilermişim
Filistin askısında aydan mı kalır
Bunlar benim yansılarım

Anlamadığımı anlamazmışım,
Maskaram kol gezermiş yüzlerinde
Yolum su kavaklarını kesermiş
Bitermiş bir garip gecede

Kıpırdanışım
Zamana düşer yitermiş kuşkular içinde
Sevdim, dermişim
Bu üstelik benmişim

                               
Kasım 2007, İstanbul

 

SENİN ADIN YAĞMUR

Bak orada durmuş Cihangir’e yağıyorsun
Galata sen yağdıkça uzuyor görüyorum
Sırtını örgünle savuruyorsun yedi tepeye
Mor bereni afili takmışsın yine

Biliyorum içindeki Che Guavera gülerek
İlk purosunu yakmanın keyfiyle
Bu kent senin yüzünden öldürüyor beni
Asiliğini sığdıramam başka bir yere

Sen yağmursan böyle eflatun
Boğazda vapurlar birbirine karışıyor
Kekeme bir Bizans oluşuyor içimde
Anlatsam iyi olur ama anlatamam bunca şeyi

Denizi bu kadar güzel öptükçe sen
Şu balıkçılar yok mu şu aşk hırsızları martılar
Damla damla topluyorlar
Güzelim devrimlerini

Bak bir omzunu dayamışsın bordaya
Diğer omzun dağlara çıkmış
Çocuklar ölmesin diye çocuk olmuşsun
Z’den başlamışsın abeceye

 

Senin adın yağmursa ıslanmak boynumun borcu
Nereye gitsen fedain olurum
Her yerde ağzımdan bir parça unuturum
Sesimi bırakırım kırmızı

Bak orada durmuş kitap okuyorsun
Önce denizi topluyorsun nasıl oluyorsa
Sonra İstanbul ayaklanıp sana geliyor
Ben önünde eğiliyorum kavlimce

Bilesin ki şimdi mimarbaşı benim
Ağır anemiden ölmek üzereyim
Kırılmadan kalmış son düşümsen
Şimdi sana yağmur demek isterim

22 Ocak 2008, İstanbul

 

İKİ MART İKİBİNSEKİZ:
YILLARDAN BİR DÜŞ AYLARDAN AŞK VE
GÜNLERDEN ANIMSAMAKTI

Ben bu Marmara’ya aşkımı usulca bırakmak için diyorsam
Bir yer altı buluşmasıydı illegal seyir defterimdeki mavi
Hava bulutluydu biliyorum üstelik gülümsüyordu
Komünistler duymuştum çok acı çekmişler
Ellerinde şarkıları üşüyordu

Boğaz vapurundan son aşk iskandil edildi çoktan
Mine çiçekleri panzerle ezilecek dikkat edin lütfen
Sansaryan Hanı’ndan bir kez daha geçerken
Tertemiz aşkımın cam kırıkları üzerinde yürümeliyim
Söyleyin rica ederim çok fazla değil mi bu kan

İstanbul mor çatılarının altında o kadar da Bizanslı
Mariyalarının sofu belleklerinden kaçıvermiş
Bugün son kez bir umudun derdine düşmüştü
Bugün Kadıköyü’nün çarşısında patlayan ses ve tarih
Kesme billur kokuyordu

Şimdi martılardan öğrenebilirdim kanat vuruşlarının
Karabatak kardeşliğini dostlar ve yan yana
Kardeşlerim derken kuşkuyla havadan süzerek kenti
El içinde el beden içinde beden ve hayatın içinde
Buluttan sızan isyanımda ben

Biz başka bir dünya isteriz öfkeliyiz
çünkü diyorlar tekstil işçileriyiz ağlamak kayıptır
sonra dökülüp bir kovandan ala ala hey
örtüleri kayar saçlarından ama uyanık algoritmalar
utanmamışlardı hiç yine utanmadılar

Kıyıya insem en güzel adaya aşık olsam bıyıklarım denizci
Gün uygundu zaman uygundu adımlar sessiz ve anlaşılır mekik
Aldım dokudum çoktan unutulmuş kalın kitaptan
Derdim komünistlerdi onlar kurusa da karanfiller
Düş yapımevlerinde örgütlenecekler

Kimse bana İstanbul’u sevme demiyor bundan
Yüreğimden geçen bu hat Çamlıca’ya koşulmuş vapurla
Dünyanın bütün bayrakları ıslanarak geçiyor
Ve hayat bir perde gibi iniyor kızıl geceye
Biliyorum her şey benim bu avuçlarımın içinde

Ayaklarım benden saygı bekliyor beklesin yürümeliler
Güneşe teşekkür etmeliymişim bunca yakamozla ağzım
Aşkım bana aldırmazmış gün akıtmalıların günü ama
Bir damla elası bende gözlerinin
İsterse bugün tümünü geri vereceğim

Mart  2008, İstanbul

 

AMOR/

Çizginin çizgiyi çizerken çemberi bilmesinden
Böyle bir tansımayla iç geçiriyor dolu dolu oluyorum
Patapat üşüşüyor düşlerim aslında ben bu dünyaya gelmezdim
Eğer milli piyango çekilişinde bana düşmeseydin

Hayatım bıngıldaklarında yeni kırılmalara doymayacak hiç
Aşil topuğu üzerinde çalışacağım kendimden büyük bir aşkı
Hayır gitmeyeceğim kalıp burada sizlere inat
Kendi aleviyle eriyen bir mum gibi dikeceğim

Dualarım kabul edilmeyecek biliyorum kış gelecek
Bomba patlayacak en kalabalık yerimde aldırmayacak kalbim
Herkes benden önce ölecek bunu affedemem
Okşamaya uzanmış parmaklarımı kör bir kurşun biçecek

Bugünlerde şarkılar tenimden akıp gidiyor
Bugünlerde kendimi bir duvarın dibinde donmuş kaskatı
Anlamadığım şeylerden korkmuyorum asıl anladıklarım
Bütün kaygılarımın kaynağı ve en çok anımsadığım

Sana sığınmışlığımın eflatun kuytularında
Acıkmış köpekler için çoğaltılmış ne kadar gözüm varsa
Tümüyle kandırılmış kendimi bir çapari ucunda tutsak
Ak köpüğün kanatları altına bırakarak uyuyorum

Oysa her şey yalan ne sen oldun ne de bana sen deyişin
Amortisi hayat olan bir biletle tek başıma kalmışsam
Kalanı da senin olsun al götür tuzu ekmeği nem varsa
Ama bir kerecik olsun dönüp de arkana bakma

Mayıs 2008, İstanbul

 

DUYDUM Kİ UNUTMUŞSUN

Yağmurun salkım saçak mor kirpiğini bile unuttum
Galata cemaatinden nemler kapmayı
Bizans duvarına yuvalanmış işkilli kırlangıcı
Sarıp kucaklamayı
Durgun su birikintisi uçurumlarından atlamayı bile

Kedi sidiği kokusu sarmış kenti
Alıp başımı gitmişliğimde yerine oturmamış
Gırtlak kurdeleleri var oyunsuz ve batmış ve dokuz boğum söz
Ucuz saç tokaları var
Tüylü tıraşsız bacaklarının bodrum katları

Ah bırakılmışlığım çok eskidir hayattan bir an geçsem de
Göğsünden esen meltemden söyle vazgeçtim mi
Ellerimle yakaladım üçüncü kattan sokağa attığın
Gramofon sesini

Duydum ki unutmuşsun
Gözlerimin rengini

 Haziran 2008, İstanbul

 

ÖPMEYİNİZ

Küçücük bir meleğin yanaklarında kalmış
Unutmuşum dudaklarımı
Bu seni mutsuz ediyor olmalı
İlk güvercin postasıyla gönderir misin

Ne kadar da yaşlanmışım
Ne kadar acıyla ve umutla
Konmuşum çatık kaşlarının yayına
Kalakalmışım böyle olsun istemeden
Şimdi sırası toplamalıyım kendimi
Şimdi sırası tüm sevdiklerimden

Lütfen, rica etsem geri gönderir misin?
Yaşam hiç iz bırakmamaya kararlı benden
Omzundaki hercai şey duruyorsa ürkek 
Onun adından ve yetim kalmış sesimden

Unutmuşum o küçük insanın gözlerinde
Bütün maceralarımın atlarla doludizgin
Adalarımı düşlerimi sevdiklerimi
Hüzünlü dönencelerimi

Acı da olsa doğruyu söylemeli
Unuttuklarım şimdi de gerekmiyor zaten
İstiyorsa onda kalabilir rüzgarım
Saklanmış doğum günü mumları gibi
Belli olmaz belki bir gün işe yararım

Haziran  2008, İstanbul

 

NAZLI ŞİİR

Doksandokuz kerre aşkla girilen şu kıssa hisle
Gönlüm bütün yüzleri okumaya kefildi
Bilerek attım remil üç kemikten sözcük
İşte önümde belirdi:

Biri naz dedi oysa naz köpürmez dedim
Biri göz büyütür bakardı denize
Deniz yunuslar zıplatırken içinden
Karadut yemiş de mora kesmiş ağzı
Güler gibiydi bir uçtan diğerine

Öteki şu bildiğimiz deniz olmalı
Das Man’ın imbiksiz suyunda ağır kuyudan
Köpüğünü gezdiren Heidegger değil mi
Varlık ve Zaman’dan bu sıralar
Geleneğin şalını mı kaldırsam

Son sözcük ak
Yardan mıdır of bu yaralar
Bak bu son taşım Afrodit’i muştular
Akdeniz’i gezen gemiler
İzin ver de seni yüzünden öpsünler
N’olur izin ver gel etme naz

Yine atsam doksandokuz aşkla taşımı
Kadıköyü’nden kalkıyor Kabataş vapuru
Akça deniz nazlıca bir şehnaz
‘Zarla şans dönmeyecek’
Bu kez şansım daha caz

*
Dönmüşüm binnaz ile kendime
Denizi ve ak kemiği seyreltmiş
Sözlüklere gizliden iliklemişim
Kimse bilmesin bir tek o bilsin
İlk denizi çaprazlamasına biçmişim

Diyorum ki
İşbu sözlük üç vakit
bir naz
bir ak
bir deniz sayıklar
Attığım taşlardan
Yüreğimde genişleyen halkalar

Haziran 2008, İstanbul

 

BELLEK ANIMSAR

Anımsarım birden sensin gelen günberi burcunda ilk güneş
Önümde yükselen pirinç dağında taze ekmek kokusu
Mayalanmış kabaran bir hayatın seli mi bu
Periler kalbimde tamtamlar çalar

Sonra geceysem özlemişsem gölümden topladığım
Köpük köpük ve soluk soluğa kalmış amazonlarım
Kasıklarından çoğalttıkları sütle yıkıyorlar beni
Sen gelince saklanıp kara orman içine

Fısıldıyorsun sessiz dolunayın yaprak ayasına nakışladığı
Çocuk beşikte uyuyor kapı çalıyor ahırda at uyanıyor
Havada gülüşünün kokusu var yorganın kaydığı
Yerde ılımış az önceki yerim

Senler sahne alır orkestra kaldığı yerden başlar
Şef bageti atar sevip öper sabah mahmurluğunu
Sonra halılar önünde kat kat açılır da sen bir kraliçeysen eğer
Bunu ölü bellek anımsar

Haziran 2008, İstanbul

 

FAL

Seni görsem başlar kışikindi
Bir rahmet selidir ki
Köprüler sundurmalar
-Kız hayırlara vesile
Kimmiş ki acep
Bu kanat bu tavus
Yengeç burcundan
Bulutu kaldır bak
Altından
Senler kıratı
Kesme billur
Aşksa yanılmayasın bak
Tam da budur

Nasıl desem kokusu
Kaç minareymiş boyu
İner iner bıkılmaz
Öpsem
Dudağının manası
Kelebekler kalkmaz mı
Ben bu dereden geçmezdim
Velakin
İlle de sağ omuzunun
Canım sorusu

Seni görsem gamzem artar
Tornacının çırak bi’hamarat
Anlar halimden
Koşturur çay getirir
-Buyur ağabey
Nasıl desem
Ihlamur ağacı suya bakar
Dere durup durup yeni baştan
Ihlamur kokar
Bugün bir şey söyle bana
Bugün kirpiğini arala da bak
Esirgeme merhemini
Bugün kalk salınarak yürü şöyle bir
En çok kimi seversin hayatta söyle
Beni mi yoksa
Bırak da artık
Şu yetim ellerim
Değsin yüzüne

Seni duysam bayram gelecek
Lunaparktaki hispanik mi isterik mi anlamadığım
Kara saçlı kara gözlü çingene
Savuracak eteklerini söylemedi deme
Göz kırpacak biliyorum aleni
İçim gidecek
Bayrama diş bileyeceğim
İçimden onu öldürmek gelecek
Sonra rüzgar diyeceğim
Elli gram rüzgar ver ağzının kıyısından
Kısrak yeleli olsun deli
Ayrıca biraz pudraşekerli

Ben ölürüm bu gidişle
Üç maymunla yat kalk sinemde
Sus da ürkmesin peri
İçsin suyunu bi’ hoş
Tilki ensesinde gezinsin
Bir kaz sürüsü gelsin uzaktan
Tüyünü bıraksın üstüme
Aman
A ile mi başlardı zaman
İnsan yoksa seninle

Temmuz 2008, İstanbul

 

DURUP EN GÜZEL KENDİSİ OLDU

kendinden başkası yaptı, gitti çağrılınca
ondaki başkasına uzandı
soğukça öptü acıklı anıları

sonra neşeyle
yapması gerekeni yaptı
belinden tuttu ve çekti ve bastırdı göğsüne

uzak rüyaların içinden
egemenlik kol gezerken
Belki bir an çöl
bedevisine gülümsedi

adaktı
gözleriyle yalvardı kurbanı olsun diye
uzatıp boynunu sunağa
tütsüler yakıldı
göğsünün ortalık yerinde yanan bir ayazma

kendisinden şimdi
sahibiyle ölmüş bir köpek yapacaktı
şarkıları vardı

kokladı
yasemin manolyayı gördü manolya onu gördü
sonra durup en güzel kendisi oldu

Temmuz 2008, İstanbul

 

TENNENNİ

Tenini güneşe ser
Güneş kulağına fısıldasın
Portakalı unutma

Tenini geceye ser
Gecenin en sessiz yıldızı
Kaysın üzerine

Tenini zamana ser
Unutma
İğne oya işler

Tenini tenime kat
Tenini tenime ver

Temmuz 2008, İstanbul

 

KİRPİLİ

Arzuyla ve acıyla sen
Kirpilik kirp
Kabarıp gülersin önümde
Pembe bulut kirpik kip
Salıp göğe sağ memenden
Ölmek de sever seni
Kirp
Terziler loncasında ustayısam
Alırım atlasımı geri
Bu denli kolay mı
Bırakırsan beni sen
Öridikirp
Anımsa orfe’ni ki senin’çin
Sevmişti cehennemi
Yanmıştı kirpik
Ardına az bakmadan önce
Araf çok dik geçemedik

06 08 2008, İstanbul

 

Sivas Şiirleri 1

MEĞER

Hoştum iyiydim nerden bilirdim
Sordum pirimden

Avaz avaza Sivas’a
Düşürdüm yolu

Ocağa döndüm ki yüzümü
Gördüm önüm sıra ölümü

Çıra tutuştu geçti can
Madımaktan

İnsan
Oy

Temmuz 2008, İstanbul

 

HİROŞİMA İLE NAGAZAKİ SALINCAĞINDA AKROSTİŞ

H yazdım özene bezene kağıdım ak ve doygundu
İ geldi solgundu uzun beklentili ve kederli
R’ye hiç dayanılmazdı çok sıcaktı bir kere
Uzak tuttum onu O deyince ölüyordu çünkü
Kanatlanmış bunca Şden iplik iplik gece
İ’nin ikizinden inip de ilk kez
Katlanamıyorum bu alfabeye diyor M
Katlanamıyorum kavrulmuş küçüklerin
A’laz alaz tutuşmuş yüzlerine

Cinnetim artıyor av’cumun içinde kabarık
Şişman ve neşeli mantarlar
Başkalarının şarkılarından azmışlar
Başkalarının buğdayını yakıyorlar

Bu kez N’den desem belki unuturuz
A yine yuvasından akmış göz
Hiçbir yağmura benzemiyor G alın işte
Ağızsız bir A seslenemiyor kör kardeşine
Mezar kazmıya yetmiyor Z harfi bile
Bu da inliyen A bir damla su diyen ilk ve son çocukluğum
K kederin adı oluyor efendim bir de bombayla ölmüş tüm kedilerin
İ inceldikçe inceliyor kopacak yardım edin
Yaşam sevindirmeyecek bir daha hiç kimseyi
Geçmeyecek zaman
Duracak şimdi benim olduğum yerde

Harfleri dağıtıyorum karıştırıp iyice
Bırakıyorum ak kağıdımın üstüne
Sonuç aynı değişmiyor düş aynı
Salıncakta buluyorum yine kendimi
bir Hiroşima’da yok oluyorum bir Nagazaki’de

Ağustos 2008, İstanbul

 

HOŞGELİŞLER

İstanbul senin bilmediğin şey yoktur
Hadi bir el ver beni yükselt
Beni en yaygaracı çocuğun yap
Bana bir kent ağzı çiz
Üzerinde ilk nereye bastıysa onu buldur bana
İyi koku alır görmüş geçirmiş burnun
Benden hoş kokulu bir manolya yap
Ayaklarının ucuna bırakıver onun
Bırak basıp geçsin üzerimden

Ama beni yalnız bırakma İstanbul
Yedi tepen birden ayaklansın çalsın davullarını
Zincirlerinden boşanmış sevincim
Bütün sara krizlerim geçsin törenle
Köpürdüğünle kalma ey kent sessiz ol
Geldiyse dokunduysa baktıysa sana
Az öte kay beni yerine say
Benim başım dönsün
Kat beni delirmiş lodosuna
Sen kenarda kal

Hadi koro olalım bir ses olalım
Hadi İstanbul gel tut kollarımdan
Sesimi örsünde biçimle adı halk olsun
Köprüaltı çocuğuysam and olsun ki
Yokluğunda yığdığım
Azatlı martılarımın çığlığı
Doldursun gökyüzünü
Mahyalar tutuşsun ve alevin diliyle:
Bu kent sana ecem
Hoş geliş olsun

Ağustos 2008, İstanbul

 

Düşler 1.

DÜŞÜNE GİRDİM SENİ ÖZLEDİM

Düşüne girdim el salladım camından
Sana bir başka dünyadan göçmen kuşlar uçurdum
Baktım yüzünde en uzun leyleğimin gölgesi
Güneyi soruyordu
Uykun gülümsüyordu

Sonra savaş çıktı seferberlik
Sonunda ölüm kaçınılmaz dediler
Ne düşündün sevgilim

Bir an unuttum seni güldüren şeyi
Sabah perdeyi aralayıp kabarınca yüreğin
Buğday tarlalarını biçen
Silah sesleri takırtılarıyla
Kırdı yüzündeki özlemi
Tuzla buz olup dağıldı gözlerin

Canını yakan
Sana ulaşamadan vurulup düşen mektup
Kaybolan nefesimdi
Yanındayım bilmiyorsun ama birlikte okuyoruz
-Neredesin,  derken
İçlenişin

Gökte yedi rengin kapısı
Ürpertiyor seni birden
-Kim var orada sen misin?
Ellerinde birikmiş seher vakitleri eski
Ben değilsem peki
Kimdi söyle bana
Beklediğin

Yola çıkıp da boşuna yorulma
Avucunda sımsıkı sakladığın
Tılsımı bırak usulca suya
Su onu yıkasın
Böyle belki anımsarım seni
Düşündeki avluda
Yoktum biliyorum ama sevgilim
Nasıl da nasıl da seni özlemişim

Ağustos 2008, İstanbul

 

Bencilleme 1.

YA BENİ YOK ET YA DA BENİ

İçinde olmadığım düşü mü görüyorsun
Görme
Benden başka yağmurun mu var
Benden başka hiçbir yağmur ıslatmasın seni
Kimseye gülme kaşlarını çat
Bela ol herkese
Adın yıkım olsun
Yalnız beni sev

Yaşamla ilgili ne düşünüyorsan şimdi onu düşünme
Kimse takılmasın gülüşünün çengeline hiç kimse
Geceyi bana bırak
Sen bir tek gülünü tak o kırmızı alevi
Omzunun en çıplak yerine
Yalnız ben yalnız koklayayım diye

Seni nedir mutlu eden söyle
Gizli ordularım adım adım izliyor seni
Bakışını çalan şeyden
Toplamak için gözlerini
Bana ihanet etsen de seni incitemem
Biliyorum sıradan yaşamak seninkisi
Kaderime boyun eğip kederle
Öpüyorum gölgelerini

İyi şeyler düşünme gökyüzüne bakıp da
Benden iyisini bulamazsın unutma
Geçir törenle gökkuşağının altından
Baktığın yıldız yörüngesinden çıkar
Ama sen yola çıkma hava kötü
Yolun üzerimden geçmiyorsa
Ağrın benim olsun
Sende kıskanacağıma

Ya beni yok et sevgili
Ya da yine yok et beni


Ağustos 2008, İstanbul

 

MİLONGA

I

Göğsüne soluğumla işlediğim milonga
Düştü düşecek yaklaşan güz rüzgarlarıyla

Vos y el me cantaban. Piantaron. Y a esta

Son arzumu soracaklar asılmadan önce
Giysilerimi çıkarın öyle bırakın sokağa

Vos y el me cantaban. Piantaron. Y a esta

Yalnızlığın mührüyle unutulmuşluğum
Damlıyor kırılmış kaldırım taşlarına

Vos y el me cantaban. Piantaron. Y a esta

Göğsünden kanatlanmış mektuplar
Keskin nişancıların namluları ucunda

Vos y el me cantaban. Piantaron. Y a esta

Daha çok dayanamam işte benim göğsüm
Açık onikiden kızıl dudağının vurgununa

Vos y el me cantaban. Piantaron. Y a esta

Ağustos 2008, İstanbul

 

II

Pequeno nino perdido
La soledad te crio

Kırmızı rujlu dudakların
Sokağımı çaldı

Tramvayın çanı anımsattı
Hayatımı

Bütün duvarlarda
Senin sessiz itirazın

Bir sineği kovar gibi
Uzak tuttu aşkımı

Çıkardım mendilimi
Son ruj lekesi için

Ellerim kan içinde
Ellerim suç aleti-

Tanıdım sokağın sonunda
Uyumuş kalmış gövdemi

Sen –bir gece -gizlice
Ölüm koymuşsun kalbime

 

III

Yüreğim sığ yüreğime
Sustalım dur yarı yolda
Milonga
-Çabuk ol çabuk acili ara
Dayanamayacağım bittim ben
Damlayan kanın kırmızısına
Söyle doktor
Beyaz güvercin konacak mı yine
Göğsümün ortasına

Kafamın içinde zaman ayarlı
Canıma yetti bu hayat
Patladı patlayacak
Milonga
Bu sokakta sürüklenirken
Beş parasız umutsuz
Bakacak gözlerim
Hiçliğin son efendisi olarak

Bir bulmaca bu
Acıdan ötesi var inanma
Milonga
Küçük fahişe bedenini satıyor
Sokak lambasının çiğ ışığı
Teselli edemez onu
Yoksulluk da şarkı söyler
Zengin beyefendiler
Para verip sevişmeyi severler

İçsem unutsam
Çıplak dalında ağacın
Karga
Gördüğü bir cinnet aşağıda
Paramparça aşkım
Elimde kanlı sustalımla
Bir daha bir daha mı hayat
Milonga
Ağustos 2008, İstanbul

 

IV

Benim küçük ama büyük hayatım günlük yörüngesinde biraz daha eskiyerek, biraz daha yıpranarak da olsa yol alıyorken pupa yelken,
Benim küçük ama büyük hayatımda sert bir rüzgar çıkıyor birden,
Birkaç yağmur damlası çalıyor kapısını
Hayatımın. Benim şu küçük ama büyük hayatımın…
Biliyorum geçecek, birazdan havada uçuşan gazeteler, kuş tüyleri, naylon torbalar,
Biraz sonra inecekler sokağa, kaldırımın üzerine.
Aldırma küçük ama büyük hayat, katlan azıcık ıslanmaya, erimezsin, şeker değilsin,
Bak polis devriyesi geçiyor sessizce, güvendesin, gerektiği zaman seni koruyacaklar, endişelenme
Ara 155’i yağmur için, bir şey yapıp yapamayacaklarını sor,
İmdat! De, imdat! Belki boğulabilirim,
Şu egzoz dumanı, bunlar sabahın ilk belediye otobüsleri, kusuyorlar üzerime,
Hayır, itiraz etmiyorum, milyonlar işe gidiyor, gitmeli yetişmeliler,
Ama işsizler de var, ne kaygısızlar yarabbi, hale bak!
İstanbul’un ortası, Taksim meydanı, altta metro istasyonu,
Havalandırması açık sonuna kadar,
Ve havalandırma ızgaraları üzerinde iki genç adam, masum, düşsüz ve derin bir uyku içindeler,
Püfür püfür sıcak hava esiyor altlarından,
Metrodan çıkan insanlar, çöpçüler, otobüs şoförleri, geçip duruyorlar sağlı sollu habire,
Şöyle bir bakıyorlar, şaşkın tedirgin benim gibi,
Bu da ne! Olacak şey mi? Sere serpe uzanmış iki genç adam birazdan, altlarından püsküren havayla
Havalanacaklar sanki. Yükselecek sürüklenecekler rüzgarla.
Buyrun bakalım!
Şimdi bir gazeteci mesela, dünya ne der, rezil oluyoruz
İki genç yavaşça,
Hala uyanamadılar, incecik giysileri var, havayla balon gibi şişip duran, göğüsleri bağırları açık, hala uyuyorlar,
Belimin hizasına çıktılar, biri durdurmalı onları, itfaiye mi çağırmalı,
Hayatlarından taşıyorlar, yüksek atlıyorlar, bozuyorlar düzeni,
Yoksa, bana ne mi, vitesi boşa al, unutmaya tak,
Boşalttım belleğimi bak-
Ne kolaymış.
Ayakları çıplak ve dalgacı uykuda konuşuyorlardı,
Birinin derin uykuda eli omzuma dokundu,
Bu kadarı fazlaydı, hayat onlarda daha küçük durmalı, uykuları asla konuşmamalıydı,
İmdat! Acil, dedim içimden
Rüzgarı delip geçtim, sığındım, güvenli öte yakaya, ateme’ler, banka, hepsi oradaydılar,
Güven veren vitrinleri, işveli çağrılarıyla,
Sildim bu kıyısız martıların
Yurtsuz çığlıklarını, makasla kestim fotoğraftan ustalıkla
Benim bir kalem, benim bir ailem, bir devletim, koca koca
Dosdoğru güvenilir çok hoş ihanetlerim vardı,
Düzenli,  yolunda güzel güzel akardı zamanım,
Elini sıkmadan kimseyi öldürmedim hiç,
Her şeyi kitabına uydurdum,
Doygundu hayatım, kendinden hoşnut,
Gizli dökerdim artıklarımı, sifonu çekerdim üzerlerine, bu suçsuz uyku
Havalanmasaydı, böyle tuhaf kanatlanıp, yükselip de
Gökyüzüne.

Birden, ellerim koptu ayrıldı bedenimden, bakakaldım arkalarından
Sonra gazetem terk etti beni, oysa yurttaşlarından, iyicelerinden
Şovenist değilsem de severdim ülkemi, sorunum yoktu, işim vardı, maaşım, kimlik no’m,
Sonra bu ızgaradan soluyan
Yeraltının, bataklığın, ölümler ülkesinin nefesi,
Kent de beni terk etti,
Altta metro istasyonu var, gaz var, sıkışmış, birazdan patlayacak
Otelin kapısındaki adam yüzüme bakmıyor,
Ellerim kaçıyor, bırakmayın yakalayın onları, yardım edin, diyorum
Çınar ağaçları arkamdan konuşuyorlar, benim hakkımda, gizli
Kıyısız martılar şimdi nedense hep bir ağızdan sustular
Sonra ayaklarım da uzaklaştılar, terk ettiler beni, üstelik iki ayrı yöne,
Biri tramvaya atladı durakta,
Hey! Yanlış tramvaya biniyorsun, diyorum, sesim çıkmıyor,
Havalandırmanın üzerinde iki gencin uykusu biraz daha yükseliyor,
Onlara yetişemem, ellerim yok. Hem
Geriye kalan şeyim, neyim,
Bilemedim.

Yalnızlık gibi duran birinden ateş istedim,
Tutuşturdum ağzımı, bıraktım yansın, sonuna dek,
Eğildim, ellerim yoktu, düşmüş sözcüklerimi toplayamadım
Ayaklarım da çekip gittiler, yürüyüp
Bunlar senin için diyemedim seveceğim birine,
Bir kadın, neden olmasın, dudakları kana bulanmış,
Geçkin ve akşamdan kalma
Çirkin bir kadın, olsun, bunlar senin olsun, kim olduğunu anımsa,
Öptüm, iç cebime koydum.
Bir mucize bu!
Hayatım, dürüst hayatım, yoruldum ben,
Her ölenin adını koymaktan,
Her ölene bir mezar kazımaktan, görevimi yapmaktan
Küçük ama büyük hayatımdan,
Katladım dörde, öptüm, iç cebime koydum
Bana yazılmış bir zamanlar o ilk ve son alfabesiz
Mektuptu. Çoktan unutmuştum onu.

Meydanı geçtim.
Çocukları geçtim tinere gömülmüş burunlarını,
Hayatımı geçtim, küçük ama büyük  olanı,
Ezdim olmayan ayaklarımla izmaritini,
Havada uçuşan uykusuna iki genç adamın, el sallamadım, bana ne,
Ağzımı yakmıştım az önce,
Bitti işte şarkım.
Bu kez kötü vuruştu,
Çok kötü bir vuruştu,
Bu kez sanırım ıskaladım.                         

Ağustos 2008, İstanbul

 

V

‘En un bondi color humo’

Traş oldum sinekkaydı
Mavi gökyüzüne batırıp yıkadım yüzümü
Cilalıydı ayakkabılarım
Boynumda mor ipek fularım
Ağzıma iliştirdiğim fiyakalı ve yorgun
Islığımla
Çıkıyorum kapıdan
Hazırım şimdi hayata

Ama neden güldünüz
Komik bir şey mi var?

Alışveriş merkezinin kapısında
Yarı çıplak zavallı bir kadın
Aldırmadım
Aklım bugün yapacağım vurgunda
Hayatımın en büyük vurgunu olacak
Ya batacağım
Ya kurtulacak

Ama neden güldünüz
Komik bir şey mi var?

Cinayeti gördüm
Terör kurbanları paramparça
Geceden kalmış kent cinnet
Berbattı her şey berbat olmasına
Kusmuk artıkları çöpler ihanetler yenilgi
Ve çığlıkların yankıları hala süren
Ama yıldıramaz bugün hiçbir şey beni
Bugün kuşandım bütün küfürlerimi
Yüreğimi biledim ölümcül bir bıçak yaptım
Belime sokulu namlunun soğuk ucu
Bitirmek için onu
Hazırım şimdi hayata

 

Ama neden güldünüz
Komik bir şey mi var?

Ah, tabii ya! Unuttum
Avucumda bir gül vardı
-Son ağır lafımdı ona saklamıştım-
Elimi yaktı

Ağustos 2008, İstanbul

 

BİR KIZÇOCUĞU OKULA BAŞLIYOR

Okulun kapısında duruyorsun
Hiç ama hiç korkmuyorsun

Biliyorsun
Bu kapıdan girersen

Görmeyi öğreneceksin
Hiç böyle görmediğin anneni

Şarkısını duyacaksın
Küçük kırmızı karıncanın

Minik burnun
Rüzgarın kokusunu alacak

Yurdunun tuzu ve ekmeğini tadacak
Doyamayacaksın

Bir bir dokunacaksın her şeye
Sevmek ne demek anlayarak

Annenin resmini yapacaksın boya kalemlerinle
Dünyadaki bütün anneler gülümseyecek sana

Yürümek ne kolaymış diyeceksin
Su üzerinde yürümek

Ve uçmak mavi bulutların arasında
Sana ne kadar yakışacak

Artık masalları sen okuyacaksın
Hayal kurmayı unutmuş insanlara

Bak öğretmenin seni çağırıyor
Bak dönmeye başladı dünya

01 Eylül 2008, Dünya Barış Günü  (İstanbul)

 

SINIR KARAKOLUNDA ÖLMEK


Seni sevdiğimi söylemeye korkuyor ağzım
Bir roket yola çıkıyor Baysan Vadisinden
Yüzümün yarısını alıp götürüyor bir yerlere     
Düşüp kalıyorum kendi sözümün üzerine

Sana seslenmeye korkuyorum menzilim kısa
Kaç yerinden biçilecek otomatik ölümle
Askeri helikopter beni hayata yetiştiremez
Hayat beş yaşında kızımla donacak geride

Adımı taşıyacak bir bedenim olmayacak havan
Acıtacak kalbimi yurdum belki de sen olduğundan
Haykırsam senin için asıl yaşamak istediğimi
Öpmekten başka bir şey istemezdim ellerini

Madem öldüm yağmur gibi yağan kurşunla
Kalkıyorum ayağa dağları savurup iki yana
İnce bir su bulmalıyım diyorum yeşil bir vadi
Kızıl bir gül bırakıyorum seni arasın diye suya

Rasim Onbaşım gülüyor o da öldü az önce
Olur böyle şeyler diyor bizimkisi bir hayat
Bilmiyor ki bu akşam nöbette çekip bir kenara
Anlatacaktım ona neden yaşamam gerek

Yapılabilecek hiçbir şey yok hastane uzak
Kaç ölüm geziyor bedenimde saymakla bitmez
Seni sevmekle geçecek bir ömürden kopmak
En güzel dünya düşümden yurt kardeşliğinden

Seni seviyorum desem hain ölüm bırakmayacak
Beni ancak başkalarının da sevdiğini o son anda
Düşünmek kurtaracak o zaman bağışlayacağım
‘Kan uykularda’ paramparça olmuş gövdemi

Ekim 2008, İstanbul


THE DARK SIDE OF THE MOON

Bir gün uyandım ülkesiz kaldım
Bana kalan unutulmuş bir armağan
Büyüyen uçuruma baktım

Uçurumun kıyısından sevmek
Sürgüne tutsak edilmekti
Ay’ın arka yüzüne

Zaman esnerdi ve zamanlar kırık
Kurban hep beklerdi kıyıda
Kıyısı içilmiş suda

Ay bir gece
Ağrılar salarken usuma

Uçurumu dolduran
Ayakları yorulmuş atlardan
Baht almışım ben

Bir gün uyandım
sanmışım bunu anladım

Ekim 2008, İstanbul

 

BİR KIVILCIM YETER

Ey ruh! Seni arayan bulur
Yeryüzünün balığı yakarsa fenerlerini
Seni bulurum ve çalınmış bir ayinle
Kadehime doldururum

Bedenle bedeni buluştursam
Kaynakçı ustasının düşü bardağa düşer
Işık durmadan
Akıp gider

Beden kırıksa ruha elveda
Buzul dönemi yeniden
Sesi gömer kar

İnsan bir kıvılcımla da
Yanar

Kasım 2008, İstanbul

 

ZAMAN TÜNELİNDE: FOTOĞRAF KAZIBİLİMİ

Si vis amari, ama
Sevilmek istiyorsan önce sev.

Güzellik onu arayana görünür.
Binbir Gece Masalları

I

Olmadığım yer, bana seslenmediğin hayat, güzelliğinin
gökyüzünden Ay ışığı gibi indiği ve yokluğumun kaskatı gecede
taş kalbinle itildiği uçurum… Damatsızlığım,
kiraz dudaksızlığım, buklesizliğim, duvaksızlığım benim.
Hiç olmamışlığım, kimsesizliğim, sensizliğim…

 

II

Senin bakışınla aranmış ve bulunmuştur,
veda edilmiş son bir yankıda izleri hüznün.
Ah, nice unutmaların eşiğinde,
çam kütüğü avluda ıslanmış olsa,
sevdiğin adam ben olsam, uykunda ortaya çıksam,
sen uykusunda gezen bir gelin olsan,
Kendi sütünü koysan pişirdiğin yemeğe
duvağındaki çiçeklerle, aşk kokan.

 

III

Senin bir pencere olduğunu unutmuşum.
Yatıştırıcı denizlerden bir deniz olduğunu,
kente sığınmış barışın göz alıcı ak kuşusun…
Kanatlarının altındaki kokuyu
ben unutmuşum ya da yokmuşum ya da bir masaldan
inmeye korkmuşum avucuna…
Ama sen baktıkça böyle kara ve derin,
biri olurmuşum.

 

IV

Frida ya da bu işaretle başlayan suysan, dedim
beni göğsündeki fideliğe
eker misin?

Kalın, kara kaşlı bir şarkıysan, dedim
Çocuksam ağzından havalanmış, güvercinim,
sever misin?

Gözlerinin anımsadığıysan, dedim, sen
Zühre misin?

 

V

Orman kuşlarını anımsasın
Ey evrenin kök topazı
Yağmursa gecenin kanadı
Yorulup bırakırsa
Göğsünden düşen
Son hayatsam
Rüzgâr çizip dursun yaprağa beni

 

VI

Razıyım teslimim geceyim
Sevmeden gitmeyin beni
Gölgeyim anımsadığım:
Beni kör eden büyük patlamaysa
Üzgünüm kederliyim benim
Küçük bir dere gibi sessiz
Kendi kıyılarımı gezerim

 

VII

Onun
Çok güzel ağzı için
Ve bu ağzıyla böyle güldüğü için
Kardeş kardeşi
Vurdu

Gözleri için
Savaşta
Çok ölen oldu

Eli eli
Böyle güzel
Konuşsun diye

Şimdi
Sıra bende
Şimdi sıra
Yitirmede

 

VIII

Kendi yağmuruna yağan yağmur
Kendi göğüne tırmanan albatros
Ve kendi şarkısını dinleyen bir şarkısın
Menzilimin dışındasın
Dalmışsın yine diplerine
Bir içim su-
yekpare varlığının

 

IX

buğdaydan ocaktan ve ağustostan
insan insana böyle kardeş olur
yola düşerim yol uzun
ya bulurum ya bu yolda sen olurum
elimde kızıl ateşim
bazalt üzerine de çizsem yüzünü
mevsimler geçer unutursan
Gece gizli gece örtsün üzerimi

 

X

Zamanı zamana boşaltmak
Bir aralıktan
Aşkın en güzel filmine bakmak
Bir kelebek olmak
Kelebek dudak
Bir dudaktan ibaret olmak
Çıplak omzuna

Zamana en aykırı su 
Bağışsız kırgın asi
Su gibi akmak
Avuçlarından

Pembe kum giyip
Zamanın sonunda
Seni sarmak
Seni sarıp sarmalamak
Kucaklamak

 

XI

Seni bir ırmak getirdi.
En alımlı balığıydın düş kesesinde.
İyi bak ona, dedi, koyup elime,
İyi bak, dünyada hiç kimse
Gülmemiştir böyle.

 

XII

Küçük tanrıça
Ne fısıldarsın kulağına
Acemi zakkumun

Işıkla yarışma
Gün utanıverir
Kendi aydınlığından

Senden güzel çiçek yok
Budur sana armağanım
Kulağına küpe yap
Unutma

 

XII

Yedi bilginin yedi göğün yedi suyun yetmediği
Yedi sözün yedi yerden yükseldiği
Sevmek için anlaşılan seni
Mecnun kadar Kerem kadar Ferhat kadar ölmeli

Yedi yürek yetmez sana
Yedi şarkı da ne ki
(Ben)
Bilmem ki, ne sanırım kendimi

 

XIII

Bu kız, demişti annem, adı duyulmamış
bir çakıltaşı bulacak ve dokunacak ona.
Bir düş görecek, düşüne gireni
mutlu edecek... Şarkısını söyleyecek,
günboyu.

Bu kız, demiştiannem, (en büyük yanılgısıydı),
Özleyecek, sevecek seni.
Annem yok artık, çıkmayan kehanetleri de.
Ama bu kız çocuğu var, parmaklarıyla
okyanusa dokunan. İçine
çakıl taşları bırakıyor.

 

XIV

Teniçi yaprağınsam
Teniçi bir derin kuyu
Yol almışsam
Küçük korulukların yabanıl

Sincaplarını çağırsam
Kalbimi koysam alkışının ayasına
Bal tutmuş parmağına konsam
Sevgiyle diri saf

Gülüşünden alsam da payımı
Gerilmiş kaşınla
Tenin’çin vurulsam
Senin’çin

 

XV

Kuş ya aparırsa seni
Çıplak minik ayaklarını
Saklasam mı

Kolun dünyanın
Unutamayacağı bir şarkı
Omzumda asılı

Gözkapakların
Eski bir Sümer baskısıdır
Anılar kitaplığında

Ya alıp kaçırırsa hayat seni
Ya umutsuz çığlığım kalırsa yankısız
Boşlukta

 

XVI

Yapma dedim, değil mi?
Küstün mü?

Döktün mü sütü,
Kedi?

Suçun büyük,
Cezalısın.

Sakın çıkarma sesini.
Yoksa bak, dinlemem,
öperim seni!

Seni gidi
(Küçük Melek), seni!

 

XVII

Bedeli olmayan şeylerin
ve tartıya gelmeyecek şeylerin,
karşılığı hesaplanmayacak, çünkü paha biçilemeyecek aşkların,
armağanların, öykülerin, düşlerin,
tüm öpücüklerin ve büyük sevme cesaretinin,
ütopya devletini kuran… Siz sevgili kadınlar, gerçek devrimciler!
Lütfen, beni de
yurttaşınız yapın!

 

XVIII

Diz çöktüm
Öptüm tohumu

Gördüm
Yazgımsan

Ellerimle büyüttüm
Yalnızlığımı

Kapı çalıyor
Bu sen misin

Veda mı
Bir ölüm

 

XIX

Bakışının ağında
İskete kuşuyum
Bir karınca çalışkan
Anlatan

(pür dikkat izliyorsun beni)

Büzülmüş ağzının
Buruk telaşıyım

(gücünü topluyorsun öpmek için)

Kulağındaki kıvrıma
Sığmışım ben

(İlk ve son şarkımı dinliyorsun)
                                                                                   
İstanbul, Aralık 2008

 

EMMA BOVARY İÇİN Mİ MİNÖR

Madame çok güzeldiniz.
Filistin’i, Gazze’yi nerden bilecektiniz.
Derdiniz sevilmekti, hepsi bu.
Size bir su damlası kadar benzeyen Berthe’i bile
Doğru dürüst öpmediniz .

Ve Madame, ben sizin kalbinizdeki
Çocukları unutmuş ekmekle suyu
Ben sizdeki yanığın en üst derecesini
Sıra hiç gelmemişti ki

Öyle de güzeldiniz, yaşasaydınız…
Kıymasaydınız… Biraz da bizimdi hayatınız.
Size bir öfkeyi anımsatabilirdi Gazze.
İstekle titreyen, küçük, beyaz eliniz…

Ama Madame, hayata direnişiniz
Nasıl sığacaktı gömütlüğe
Ama sığdınız ve çocuklar, en başta kızınız
Anlamadılar, yalnızca acı çektiler o günden bugüne.

Ah, biliyorum, siz sevilmek istediniz.
Merak etmeyin, kalbim bunu anlıyor,
Zamansızlığı içinde yüce bir devrimciydiniz;
Aşk için başkaldıran, ölen…

Sizin kadar töre dışı kalmayı Madame
Sizin kadar cesur,
Sizin kadar yanlışı da göze alarak,
Bilseniz, nasıl istedim.

Gazze’nin güzeller güzeli kızı
Bir kır çiçeği demetini, hiç tanımayacağı
Sevgili Madame, sizin için
Çölde gizlemeli

Lütfen karşı çıkmayın, her şey açık!
Ve herkes bilir bunu:
Siz, bağışlanacak kadar güzeldiniz.
Gazze’nin çocukları,
Yaşayacak kadar çocuktular.

Ocak 2009, İstanbul

Bir mitingin arkasından

Turgut Yarkent’in yazıp, Selahattin Altınbaş’ın bestelediği muhayyerkürdi makamlı şarkının bir dizesi.

Sözlükten restgele seçilmiş naz, ak, deniz sözcükleriyle bir deneme.

Das Man: Heidegger’in niteliksiz ortalama insanı karşılayan kavramı

Stephen Mallarme’nin bir şiirinin adı.

Pink Floyd, 24 Mart 1973

Gustav Flaubert’in eşsiz başyapıtı Madame Bovary’nin kahramanı tutkulu kadın Emma Bovary.

Çünkü sevilmeyen sevmezdi