okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

Lars Von Trier ve Emret Patronum

PDF seçeneği için tıklayın >

DİREKTOREN FOR DET HELE (EMRET PATRONUM, THE BOSS OF IT ALL)
Yön. Ve Sen.LARS VON TRİER, 2006.

Emret Patronum değil de, sanki Patronum Her Şeyim daha uygun düşerdi Türkçede.

İnternette Türkçe ve İngilizce film hakkında dişe dokunur pek kaynak yok. Danimarka(ca)’da olduğunu sanıyorum. Bunu anlamak zor değil. Çünkü Lars von Trier’in hınzırlığıyla baş edebilmek yalnızca ülkemizde değil, batı kültürlerinde de kolay olmasa gerek. Üstelik, Batı Kültürü’nün Trier gibilerle bir sindirim (hazım) sorunu yaşadığı kanısındayım. Onda görmek istemedikleri görmek istediklerinden çoktur bana kalırsa. Bu yüzden aptal bir özet IMDB’den tüm dünyaya yayılır ve bununla da yetinilir. Başlık: Trier’den bir komedi filmi. Ne kadar ilgi çekici!

Bense hiç kavrayabildiğim kanısında değilim. Trier kendi toplumunun birikimine yaslanıyor ve kullandığı göstergeler (kodlar) kendi kültürüne ait. Öyle bile olsa ortalama bir Batılı, eğer öncü (avangard) dramaturg Gambini’yi, İsveçli yazar Strindberg’i, Norveçli Ibsen’i, Trier’in tam da kendisini (Dogma) az buçuk tanımıyorsa gerek anlatıcının (Lars von Trier’in sesi), gerek oyuncu-sahte patronun, gerekse gerçek patronun söylemlerini, konuşmalarını bir yere oturtmakta güçlük çekecektir. Bu düzey gerçi yönetmenin ikinci, belki de üçüncü derin katmanı, ama ona en yakın (kara yergisinin en çok işlediği) katmanı olabilir.

Sonuç olarak, film bir donanım gerektiriyor. Yönetmen, zekasını tüm ökelerde olduğu gibi bir kez daha kumara sürüyor ve izler kitlesini kendisiyle yarışmaya çağırıyor. Trier’le karşı karşıya gelip de tetiklenmemek, onunla kendini bir yarış içerisinde bulmamak olanaksız. Bu ‘kavrayışta inilebilecek derinlik’le ilgili bir yarışma kuşkusuz. Peki, donanımsız, hazırlıksız; bu film bir şey söylemez mi? Trier’in belki de tüm filimleri gibi dışarıda kalınabilir. Bu ne kadar Trier biriktirdiğinle değil, genel olarak ne biriktirdiğinle ilgili.

Eğer diyorum arkanda Cervantes, Rabelais, Sterne, Swift, Dostoyevski, Kafka, hatta diyorum Atay varsa, tümünü toplayalım, karnaval (şenlik duygusu) varsa filimden her durumda alınabilecek bir şey de vardır!

Filmin öyküsü üzerinde değil, öyküsünün akışsızlığı üzerinde durmak daha doğru olabilir. Görüntünün sesin sürekliliğine karşın kesintili, hoplaya zıplaya akışı Trier’in seyircisine rahat huzur vermeme konusundaki kararlılığının, hınzırlığının da bir kanıtı. Ama daha çok dile (anlatı diline) ilişkin bir seçim onunkisi.

Trier çok açık, yanlış anlamalara tümden kapalı bir kesinlikle, izleyiciyi koltuğundan etmeye, diken üzerinde oturtmaya kararlı yine. Koşullanmış algı yapılarımızdan kuşku duymamız için işte, gerçeklik sonsuz kez kırılıyor, hatta biçiliyor diyeceğim film boyu. Bu hasattan geriye kalan anlatılanın ne yanda kaldığına ilişkin (perdede bir imge olarak mı, burada benim  duygulanışım, etkilenişim olarak mı?) derin sayılabilecek bir kuşku. Jean-Luc Godard’dan tanıdık geliyor, hatta Yeni Dalga’dan diyeceğim (Hanna Schgylla’nın oynadığı bir filmi anımsar gibiyim). Buna sinemada Brecht’ten (epik) fazlası denebilir, yoksa Dogma bu mu? Gerçeği kırarak, onun kırılgan hakikatine ulaşmak ve Trier’le birlikte bundan bile kuşkulanmak? İroninin (karnaval: Bakhtin) keskin ve alaycı dili, Trier’in eşlikçi sesiyle bunu yapıyor, diğerinin yerine geçmiş imge, gerçeklik sanrıları, sanal göstergelerle kurgusal bir yapının bir tür yapısökümünü, yapıtaşlarını yerlerinden oynatmakla yetinmeyen, bütünsel bir eleştiriye varabiliyor. Öykü öykünün yerine, gerçeklik gerçekliğin yerine, rol rolün yerine oynuyor, bir şey diğerinin yerine oynuyor, patronlar patronunun patronunun patronunun… Elbette bunun sonu yok.

Bacadan yaşama giren oyuncu imgesi, ise bulanmış oyuncu, bacasız kentte, issiz kalabilir. Bundan mizahtan fazla bir şey çıkar (karnaval çıkar). Herkesin bulunduğu yer boştur, büyük harflerle yürüyen Büyük Yaşam’ın Büyük Anlatı’sı (Söylem) incecik bir toz katmanı denli uçucu, duyarsızlık kertesinde duyarlı (kırılabilirlik, kendinden hemen vazgeçebilirlik anlamında), etiketin arkasındaki boşluk (bundan hoşluk çıkaran Trier’in filmi de kolaylıkla komedi diye adlandırılır), sözleşmelerin allayıp pulladığı amorfluk (biçimsizlik), tanımların, terminolojilerin işaret ettiği kaypak, ele avuca gelmez, organik taşkınlık, aslında edinilememiş, sahibi olunamayan hiç, belki de, büyük olasılıkla hiç’tir. Ama Trier bunun peşine düşmez, onun ironisinin kıskaçları arasında can cekişen şey tam da yabancılaşmanın (sahteleşmenin) bu inanılmaz inandırılmışlık, benimsenmişlik düzeyidir ve yaptığı da budur: yabancılaşmanın yabancılaşması. Patron patron değildir, çalışan da çalışan, oyuncu oyuncu değildir, Danimarkalı bir Danimarkalı ve insan insan değildir. Peki neyiz o zaman?

Trier acı alayını sürdürür: biz mi neyiz? Bu tümcedeki (soru tümcesindeki) sözdiziminden, sözcelemden başlamalı işe. Bir anlatının parçasıyız. Bir üstün anlatının, bir Tanrı anlatısının değil de, öyle gösterilmiş, sunulmuş bir anlatının…

İşte tam burada Trier’in bıçağının keskin ucu batıyor bir yerlerimize. Sen, sen olamazsın, bu filmin seyircisi olamazsın, öyle sanıyorsan yanılıyorsun!

Kandırılmaya açıksın, yatkınsın, başka bir şey olarak gösterilmeye, aldatılmaya, istenildiği gibi yapmaya, yaptırılmaya uygunsun, ağlayacağın, öfkeleneceğin, kusacağın, küfür edeceğin, bedenini seks için kullanacağın, vb. zaman ve yer geometrik olarak belirlenmiş, tüm bu edimlerin yerlemlerine ilişkin ne kadar kuşku varsa silinmiştir zihninden. Geldiğin bu yerde o denli temiz, duru, o denli masum, suçsuzsun ki… Trier’in sesi ne diyor: asla iflah olmazsın!

Sen BT’lerin, büyük teknolojilerin, sunumların, sanal imparatorlukların egemeniyken, bir tuşa basarak para, mal, bilgi, vb. bir çok şeyi harekete geçirme gücünü taşıyor görünürken patronunun boş koltuğunda bir oyuncak ayıyla oyalanabilir, patronunun seni işinden etme girişimleri arkada süre giderken söylediği tatlı bir söz, gözünden akıtacağı sahte gözyaşı, seni kucaklaması her şeyi unutmanı, bağışlamanı sağlayabilir.

Şirketin üst düzey çalışanları neden birer özürlü gibi, sakatlar. Çünkü Trier’in hakikatı gerçeği deşiyor ve gösteriyor ki, bu sunum, gösterim değil diye de avaz avaza bağıra çağıra, bu bir duyarlığa işaret değildir. Bu salaklaşmadır. Bu Dr. Faust’un ruhunu şeytana teslim ettiği en son andır.

Görünenle yetinme aymazlığıdır. Arkada bir şey yok. Her şey geçirgen, saydam ve saf, masum. Karanlık yok, kötülük olanaksız, tansık olsa olsa budur. Ama Lars von Trier diğer filimlerinde yaptığını yaparak, bu tansığı belki de gerçek tansıkla, olmayan bir bakışın, olmayan hafifliğiyle (gerçekte ağırlığıyla) sarsıveriyor. Bu bir deprem olabilir, ama ölenin artık bir şey öğrenemeyeceği, dersler çıkaramayacağı bir deprem. Trier ders peşinde de değil. Sanki hınzırlık doğasında, genetik bir dürtü. Ama bu bizi onun hakkında kör etmemeli, önümüzde Dogville’i, Manderley’i yapan biri var. Unutmamalıyız.

O zaman bu filmi eleyemeyiz, geride yine tüm film kalır, eleştirinin yeni bir aracı, bakışı olarak. Ama büyük harfle başlayan her şey gibi sanat da, Lars von Trier’in sineması da, bu film de Dogma’dan ağzının payını alır. Sanat kendisiyle dalga geçer, film kendisini ti’ye alır. ‘Trier’den komedi filmi’ denmesine rıza gösterir. Midede ne kaynatacağıdır önemli olan, bırakalım ne derlerse desinler. Yuttuğumuzun bir el bombası olduğunu anlarsak ne ala, sonumuzu kestirebiliriz, tezce gelecek sonumuzu, anlamazsak zaten sorun yok, son gecikmeyecek. Bu durumda bir değil, on, yüz Trier para etmez.

Dramı, sahneyi, dili, ruhu, şirketi, teknolojiyi, oyunculuğu, işi, işsizliği, evliliği, hukuğu, ekonomik göstergeyi, cinselliği, retoriği bilcümle dünyayı kentleri, topluluklarıyla birlikte yergi oklarının odağına yerleştiren bu hınzır adam, kar’a, pencerenin dışında oldukça da aykırı duran kar’a ve onun yağışına bir şey söylemiyor. O var, yağıyor. Atlıkarıncanın, atların üzerinde döne duran sahtekarların, bu saf, masum sahtekarların, yaptıklarından sorumlu tutulamayacak olanların, çünkü kendileri olmayanların üzerine. Bir kar var, kendi gibi olan.

Gerisi, Hitler. Heil Hitler! Sanırım Fellini de yaklaşmıştı ya da yaklaşabilirdi (Amarcord) buralara. Şişik anlatı, yalancı gebe öykü, duygusallık mezarında ölü uzanmış hakikat: duygusuzluk.

Her şeyin olmadığı şey gibi durduğu, olmadığı şey gibi yaşandığı bu dünyasal bağlam içinde, hem onun içinde olup hem dışarıda durabilmek, hem gülüp gülerken ağlamak, acıdan haykırırken bir an durup olmayan (duyulmayan) acının haykırışına kulak kabartmak ayracalığı ve ayrıcalığı az şey sayılmaz.

Sonuçta öykü öykünün kişileri tarafından, kahraman şu sünepece, iktidar oyunca, kavram dilsizlik, özürlü konuşmayla, aşk yanılsamayla (hatta yanlış anlamayla), yaşam yitirilmiş olanla, boşlukça yadsınmıştır. Koca bir dünya döngüsünü tamamlamış ama başlangıçtaki yerini bulamamıştır (differentia). Boşlukta dönenen dünya boşlukta kalmıştır. Bundan daha iyisi Lars von Trier!

Domuzuna hınzırlık. Anlamanın bize kalan çok az yollarından biri.

Ağrıya bile, acıya bile alıştık, alışabiliriz. Hem de kolayca.

Trier Kumpanyası sunar:

Eğlencelik komedi! Hiç bu kadar gülmediniz, gülemeyeceksiniz! Koşun, kaçırmayın!
Ama yarısında da pes etmeyin, benden demesi.

Zeki Z.
26.12.2006

EK 1.

Trier bir biçimci, ama biçimi içeriğin aracına dönüştürme konusunda çok duyarlı. Duygusallığı usun zoruna, yalazına tutma konusunda bilinci tetikte, ayakta sürekli. Dolayısıyla deneysel sinemaya ve stilizasyonlara yatkın. Baktığımız şeyle değil nasıl bakığımızla ilgisi onu soğukkanlı olmaya, duygusal etkilerden (effect) uzaklaşmaya zorluyor. Dolayısıyla çağdaş naiflikle de (bu delice etkili olabilecek ve herkesi kolayca etki alanı içine alıp uyuşturabilecek, razı edecek) bir alıp veremediği var, yürekten katılıyorum ona, masumiyetle de hesaplaşıyor ki, son çözümde dediği, “ben ağrınızı dindiremem, dindirmek de istemem!”.


Trier kendisine katılınmasını, anlaşılmayı isteyecek biri değil. Bundan huzursuz da olur bana kalırsa. Ama yine de bu filmi yapıyorsa, yine de filim yapıyorsa… Ne diyeyim?

27.12.2006

Usta yönetmen Lars von Trier’in son filmi Emret Patronum, bir şirket sahibinin işsiz bir oyuncuyla anlaşıp, onu patron olarak tanıtmasıyla yaşanan komik olayları anlatan bir kara komedi… Ülkemizde daha önce 12’nci Avrupa Filmleri Festivali kapsamında Gezici Festival’in programında yer alan film, ilk olarak Kopenhag Film Festivali’nde gösterilmişti…


Filmin konusu:

Bilişim teknolojileri şirketi olan bir adam, bir gün sahip olduğu şirketi satmaya karar verir. Ancak ortada ufak bir sorun vardır, patron uzun zamandır ofisin içinde sıradan bir çalışan gibi çalışamamaktadır ve kimse kendisinin şirketin sahibi olduğunu bilmemektedir.

Şirketi almaya talip olan yatırımcılar yeni patronla yüz yüze görüşmek konusunda ısrar edince patron çareyi profesyonel bir oyuncu ile anlaşmakta bulur. Başlangıçta her şey yolunda giderse de sahte patron zamanla kendini iyice rolüne kaptırır…


Emret Patronum / The Boss Of It All

Yönetmen: Lars von Trier Oyuncular: Jens Albinus, Jean-Marc Barr, Casper Christensen, Benedikt Erlingsson, Friðrik Þór Friðriksson, Peter Gantzler, Sofie Gråbøl, Iben Hjejle, Anders Hove Senaryo: Lars von Trier Türü: Kara komedi Yapım: 2006 Danimarka, İsveç yapımı Gösterim Tarihi: 22 Aralık 2006 (Bir Film)
Emret Patronum

Lars Von Trier, yaptığı iki 'vaaz' filminden sonra (Manderlay ve Dogville) daha 'şen şakrak' bir filmle beyaz perdede. Bir bilgi teknolojisi firmasının patronu Ravn, çalışanlarını kendilerini kontrol eden, büyük bir patron olduğuna ikna etmiş ve böylelikle sevimsiz bütün kararları bu 'büyük patron'a yıkmayı başarmıştır. Şirketini satmak istediğinde ise almaya niyetli kişiler, bu hayali patronla masaya oturmak ister. Çıkış yolu bulamayan Ravn, patron rolü oynayacak bir aktör tutar. Film tam Trier'e yakışan bir komedi. Tür: Komedi Yönetmen: Lars Von Trier Oyuncular: Jens Albinus, Jean Marc Barr, Casper Christensen, Fridrik Thor Fridriksson

 

EMRET PATRONUM

 

The Boss Of It All

Büyütmek için resme tıklayın.

Orjinal Adı: The Boss Of It All / Direktoren for det hele

Yönetmen: Lars Von Trier
Oyuncular: Jens Albinus, Jean-Marc Barr, Casper Christensen, Benedikt Erlingsson

Senaryo: Lars von Trier
Kurgu: Molly Marlene Stensgård
Tür: Komedi
Süre: 84 Dk.
Yapım: 2006 - Danimarka
Dağıtımcı: Bir Film  www.birfilm.com

Gösterim tarihi: 22 Aralık 2006


  6,1 (99 oy)  
IMDB.com bu filmin sayfası


Editörün Notu: Usta yönetmen Lars von Trier'in son filmi "Emret Patronum" hınzır bir kara komedi örneği.

Konu: Bilişim teknolojileri şirketi olan bir adam, bir gün sahip olduğu şirketi satmaya karar verir. Ancak ortada ufak bir sorun vardır, patron uzun zamandır ofisin içinde sıradan bir çalışan gibi çalışmaktadır ve kimse kendisinin şirketin sahibi olduğunu bilmemektedir. Şirketi almaya talip olan yatırımcılar yeni patronla yüzyüze görüşmek konusunda ısrar edince patron çareyi profesyonel bir oyuncu ile anlaşmakta bulur. Başlangıçta her şey yolunda giderse de sahte patron zamanla kendini iyice rolüne kaptırır.



FİLMDEN KARELER / MOVIE PICTURES


  thebossofitall   thebossofitall

  thebossofitall   thebossofitall

  thebossofitall   thebossofitall

 

The New Scandinavian Cinema of the Absurd
The Boss of It All (Direktøren for det hele) Lars von Trier
The Bothersome Man (Den brysomme mannen) Jens Lien
Reprise Joachim Trier

Container Lukas Moodysson

Ion Martea
posted 25 October 2006

'No. You are in no man's land. Which never moves, which never changes, which never grows older, but which remains forever, icy and silent.'

(Harold Pinter,
No Man's Land)

The Theatre of the Absurd, through its most obvious precursor Dada Theatre, was originally developed by two Romanians working in Paris, and brought to utter perfection by Beckett and Pinter. Cinema, despite its avant-gardistic period in the 1960s America, has never truly got to grips with the creation of artistic empathy through the Absurd. A Dane, two Norwegians and a Swede show at the 50th Times BFI London Film Festival that Cinema of the Absurd is not only possible, but has proved capable of producing some of the strongest, most thought-provoking works at the festival.

Kierkegaard's definition of the term is that, 'to act by virtue of the absurd, is to act upon faith' (Søren Kierkegaard, Journals, 1849). In creating a narrative, the Absurdist artist then is not only constructing characters that do not act rationally (though they do not have to be irrational), but has to impose an overarching vision of the piece driven by instinct, rather than rationality.

Lars von Trier's The Boss of It All is a work that heralds the movement in its seemingly rational construction. Ravn (Peter Gantzler) is the owner of an IT company, but not wanting to be held fully responsible, pretends to his employees that he is merely a co-owner of the business, not the sole proprietor of the company's assets. Consequently, when Ravn decides to make an important transaction affecting the company's future, an Icelandic businessman who is interested in the deal (Friðrik Þór Friðriksson), insists on talking to the company's president, and not merely the executive. At this point enters Kristoffer (Jens Albinus), an actor who assumes the role with such seriousness that he calls into question the sheer morality of his character's action.

A situation comedy opens up, guaranteeing laughs for even the iciest of spectators. Yet, by the final frame, von Trier has played the cards so well that the twist, though it is void of rationality or human empathy, turns out to be the only available action for all involved. Kristoffer's Gambini-esque final performance is astonishing to us and the characters in the film - who are caught up in a well-structured existentialist comedy without ever realising it.

One might fault The Boss of It All for failing to achieve the spontaneity impregnated with meaning that comes from the visibly disjointed narrative that is so dear to Absurd Art. Arguably, the Danish director relies too much on Automavision shooting (which effectively makes the cinematographer redundant) to make visible any unexpected moments that come about during the performance. Yet this criticism misses the point. Absurd narrative is a painstaking technique because it is trying to establish a lack of rationality through an instinctual, rigidly structured text, out of a desire to extinguish the possibility of logical consciousness.

The Norwegian film The Bothersome Man is clearer about the thought process at work in the construction of an Absurd film. Jens Lien introduces Andreas (a tour de force from Trond Fausa Aurvaag) as a man with no past, present or future. The disjointed narrative, moving senselessly through time, shows Andreas meeting a person he does not know, who gives him a job he doesn't know how perform (though he seems to be dealing well with what looks like accountancy), easily meeting a woman he moves in and out with, and a lover who loves everyone. If it sounds like Kafka, that's not far off, though one needs to add an abundance of Grieg's lyricism. Nevertheless, Lien is not so much interested in the absurdity of the social organism, so much as questioning the need for emotional sensations in a world that is perfect in its very outset.

The concern for the metaphysical emerges as an unexpected tragedy in the rigidity of a world with all the perfect lines one could wants to hear. Therefore in the mere recreation of a rational world, Lien's instinctual search for humanity remains as a poignant afterthought, highlighting the tragedy of not being able to cry at laughter, or laugh at sobs.

A similar comedy with a bitter after-taste is Joachim Trier's debut feature Reprise, though this one is less obviously an Absurdist work. The story of two writers in their early twenties aiming for literary recognition (played outstandingly by Anders Danielsen Lie and Espen Klouman-Høiner) looks by the end like a coming of age parable, richly portraying youth, but also the passions of artists. The central dichotomy is between Philip (Lie) - who becomes successful from the word go only to end up suffering from psychosis, yet happy with a loving girlfriend by his side - and Erik (Klouman-Høiner) - who slowly secures his position as one of Norway's leading writers through remaining friendless and alienated. Trier seems to suggest that through rationality, each writer achieves less than they wanted, yet the passionate drive for artistic endeavour brings in itself the only available outcome - even in contradiction to the agent's conscious vision.

In all three of these features, the echo of Pinter's No Man's Land rings with a deafening intensity. In all of them, the agent remains with the chimera of rational thought, yet one is always deciding for the Absurd. The auteurist vision thus captures the true disjunction between form and meaning: the former is shaped by the illusion of logic and the latter is defined through instinctual action. The mere pinpointing of the decisional act of faith means all three films burst into a heavily structured web of absurdity.

Lukas Moodysson, in an exclusive interview for Culture Wars, claims that a work like Container, despite its extreme disjunction of thought, image and sound, has a strict mathematical algorithm dictating the structure. This may seem an odd comment after listening for 74 minutes to an uninterrupted whispering monologue by Jena Malone, that sounds like a mixture of monotonic Dada poetry and an extended version of Beckett's Not I, superimposed on a juxtaposition of black-and-white images centred around an autistic woman trapped in a man's body (Peter Lorentzon) and his carer/friend/stranger man trapped in a woman's body (Mariha Åberg). Or are they trapped in each other? Or maybe their perception is at fault? Or maybe our perception is at fault? Moodysson's ideal spectator would leave the cinema perplexed after a first viewing. The director admits that in subsequent viewings even he is utterly mesmerised by the density of thought, and the congestion of ideas in it.

Certain critics have labelled Container pretentious. This says less about Moodysson than the critics themselves, who are clearly not confident that they understand the work. Such labelling shows an intellectual and emotional laziness (not understanding or not liking the film are a different matter). And no, Mr Moodysson, these were not Americans, but rather British journalists, who 'damage their intelligence by being so very happy with how intelligent they are' (Lukas Moodysson, Sacramento - Czernowitz, 17 January 2006).

It is true, Container is a painstaking chore to go through, yet the abundance of ideas on sexuality, gender politics, body politics, war, religion, poetry, text, celebrity culture, and much more, plays like a ballet of afterthoughts, beautiful, pure, and rewarding. In the disjunction of form, Moodysson is technically celebrating cinema as the most accomplished medium for the birth of the Absurd in its chaste form. The search for truth never ceases to be the driving force of the narrative, such as it is. The disavowal of continuity, verbal and visual, despite doing away with our received perception of language and vision, is ultimately the background for a metaphysical search for the essence of things.

'When something really works, it works on many different levels,' considers Moodysson. Lukas, Lars, Jens, Joachim - all have achieved individually a multi-layered canvas that is provocative in its refusal to accept the rational consciousness. It may not be quite the same as the Theatre of the Absurd, but these Scandinavians are building the foundations for a novel cinematic movement. As with any movement, they do not need to sit around tables and debate with each other whether they are creating something that might be recognised academically at a later stage. The aim is to make the best films they can, and to pursue their faith in their own potential. Maybe not all is icy and silent in 'no man's land'.