okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

 

YAŞAM(A)LAR: HANGİSİYİM? (2014)

Bir yaşam içerisine kaç yaşam sığar? Yaşamını güden, biçen, gören türümüzün (homo erectus) böyle bir eğiliminden, koltuk altına birden çok yaşam sığdırma niyetinden söz edebilir mSiyiz?

Buda’nın çevrimleri, çemberleri bir yana.

Şeyi de geç. Hani şu… Bunu daha önce tıpatıp böyle yaşamıştım (déjà vu).

Ya Proust’u ne yapalım?

Geçelim kardeş.

Şimdi burada, hiçlik suyuyla yunmuş yıkanmış ellerimiz böğrümüzde duralım hele bir. Geriye kalan; olsa olsa içimizden akan, hem de birbirine karışmadan akan üç beş dere... Dereler nereden çıkar, hangi yoldan akar ve bizden neleri taşırlar, nasıl kavuşmaz, kaynaşmaz, kendimizle kalışımızı ha bire ve ayrı ayrı yağmalar, akadururlar?

Başka, bambaşka dünyalardan, yaşamlardan insanlar, nesneler, eşyalar, yerler sökün ediyorlar. Bu şarkı nereden çıktı? İrkilip tasalanıyorsun işte. Baskın mı var? Bu şarkının arkasında, edinilmiş, öğrenilmiş değil, doğrudan içinden geçilmiş, boydan boya yürünmüş, kendini sarmalayıp iliklemiş, başlamış, yükselmiş, sonra sönmüş ve de (Perdeee!) kapanmış bir yaşam var. Hemen bir yerleşmeyi (Kent? Kasaba? Köy?), yolu, yapıyı, kapı önünde merdivenlerde itişip kakışmayı, günbatımında bozuk kaldırımda yürüyen o seni anımsıyorsun. Yanına başka anları, yaşantı parçalarını ekleye düze koca bir yaşam örüyorsun. Durakalıyorsun birden. Evet, ben oradaydım dostlar; tanıdıklarım (Kimlersiniz?), tanımadıklarım (Kimlersiniz?) ve ben kendim (Kimdim? Orada olduğunu düşünen ben peki, burada kimim? Yarın anımsayacak ya da unutacak olan kim olacak?).

İşler karıştı iyice ve karmaşaya son vermeliyim, değil mi? Suyu düğümleyerek başlayabilirim işe. İçimin derelerini birleştirerek… Yaşamları aynı beden içinde tutup bağlayarak birbirlerine… Bir tek beden uzak anıları, varlıkları toplar, bir araya getirir, iyi kötü taşır diye umarsın. Sonuçta o beden varsa nice ayrık, başka görünse de, onunla taşınan yaşam(a)lar ilişiktir, o bedenle gelir, o bedenle de giderler. Önü ardı duvarsa yaşamak bir fare kapanıdır. Kapan ise kapalı yapı demek... Böyle düşünmek kolay, yatıştırıcıdır hem.

Zaman, şu an bunu böyle düşünen bana kalsaydı, hatta sana ya da ona kalsaydı, evet, dinginlik, hoşnutluk gibi yatıştırıcı bunca şey bırakıp gitmezdi bizi. Başka bir zaman, belki daha başka zamanlar da var, kişisel zamanımı sarıp sarmalayan, kuşatan. Tam kendi zamanımı kotarmış, hale yola koyduğumu sanırken zamanımla beraber kendimi olmadık yerlere savruluyor bulmak da var işin sonunda. İşte buydu, kaygı verici olan…

Düşünürsen iş iyice sarpa sarıyor. Senin zamanın tamam, içinde bulunduğun küçük topluluğun, sonra büyüğünün, ülkenin ve ötesine yettiğimizden beri dünyanın… Güneş dizgesi ve ötesinden sahiden söz etmeyelim, ipin ucu kaçtı kaçacak... (Sanki kaçmadı da.) Bunca iç içe zaman, koyun koyuna, akıllı uslu, tek yönde, doğrultuda aksa hiç dert değil. Ne varsıllık, ne çokluk, ne görkem ama, der geçersin. Biri diğerine seyrek ayak uydurur, bin bir yöne saçılır, birbirinin üzerine basar, zamanlar birbirlerini kıya kıya açarlar yollarını.

Ya bizden, insandan bağımsız yer(ler)in zamanına ne diyeceğiz. Kentin, evin, çatının, ağacın, parkın, denizin, atın, trenin, martının zamanına… Her gün al baştan girişiriz bitmek bilmeyen şu resme. Daha dün şuradan ak martı zamanı çizmemiş, köpüğünü suya düşürmemiş miydi? Zaman olsa olsa budur dedirtmemiş miydi a dostlar! Daha dün bir, bugün iki... Artık o zaman ve o resim yok. Dün olan şey bugün yok. Dünden bugüne çek hadi, çekebiliyorsan renkten renge giren çizgiyi. O zaman, bu renklerin rengi renksizlikte belki zaman da yok. Ve eğer zaman yoksa o zaman birden çok yaşam bir bedene bal gibi sığar.

İyi ama ne bu şimdi?

Bir yazıya nasıl başlanmayacağının çiğ, sevimsiz, hamhalat örneği…

*

Bak, bu sesin, görüntünün, davranışın olduğu bir zaman ve yerde olmuş, yaşamıştım. Bu sesin, görüntünün, davranışın burada karşıma çıkışında bir tuhaflık var ama benim bu uzak seslerin, görüntülerin, davranışların olduğu bir yer ve zamanda yaşamış olmam daha az tuhaf değil. Çağrışım deyip geçmek de var tüm bu olan bitene. Oysa yalnızca çağırmakla gelenin ötesinde geriye doğru kurulan bir şey var. Olumsuz ya da karşı(t)-çağrışım mı demeli? Kuşkulu. Çünkü gerilerde bir nokta, özne gerekiyor yine. Oysa geriye-kuruluşu da yapan şimdi buradaki beden... Bir im (bir yerden sonra im-ge) bedenden kaçışımızı aralamaya haydi haydi yetiyor. Hemen üzerine yığıyoruz biçimleri, içerikleri. İpin somut ucu şimdilik elimizde diye sırça köşkü çatmaya başlıyoruz, oyuna sıvanıyoruz yani. Bir taşı, iki taş, üç taş, beş taş yapalım derken arta çoğalta duvarı çektik bile. Söyleyeceğim şu. Duvar varsa her şey, bir yaşam var demektir. İş ilk taşta (ilk taşı atan en günahsızda), ilk noktadadır. O noktadan sınırsız evren çıkmadı mı? Yumurtadan dirim? Duvarı yükselttin mi usta, ikinci duvar da yükseliyor demektir. İki duvarın arasından ne uzanır gider, hadi söyle. Sokak. Taşlı sokağın yalnızca otu mu var yeşil yeşil gülümseyen, kayrak taşları arasında? Karıncasını unuttun mu? Duvar dibinde ballıbabasını? Isırgan otu arzuyla, baka, nasıl da uzanır cıbıldak süt bacağa. Süt bacak da nesi? İnsan yavrusu demek... Şu duvarın başımıza ördüğüne bakın. Bir çocuk kapıdan çıktı ve kapı sokağı eve bağladı, evi sokağa. Delireceğim o evin içinde olanı biteni düşünedurdukça. Öyküler, ölümler, kutlamalar, acılar, sevinçler, doğumlar, kavgalar, kapıyı vurup çıkmalar, gramofondan 78’lik şarkılar, açılan pancur, çerçeve içinden maviyi çizileyen gök şahin… Ufff! Kötü adam Ahmet Tarık Tekçe kötülüğünü yapmak için sinmiş karanlık köşede, sabırsız saatine bakıyor. Burası bizim mahalle. (Sevgili Sulhi Dölek, her neredeysen öpüyorum ellerinden.) İncir ağacı bir incir için koca dalını kırıp indiren piç kurularından illallah demiş… Müzeyyen Senar’ın sesi camdan aşağı saçlarını döküyor, gönül nedir bilene. Genç kadın beride sarkmış camı siliyor dışından. Durdu, kulağını verdi, neleri anımsatmadı bu şarkı ona… Ben gönül nedir bilir idim.

Mavi krem 56 Chevrolet pat pat geçti sokağın bağlandığı ana caddeden. Daha defnesi taze bu tak, bayram, kutlama, şenlik, tören falan derken onun bunun yorumlu tarihi siniyor köşe başlarına, ağaç altlarına, kapalı salon koltuklarına. Dolaba 10 kuruş attın, bastın düğmeye, kol oradan bir 45’lik kaptı, kaldırdı tepsiye yerleştirdi, iğne uzandı, indi plağın üzerine, çalıyor. Doris Day mi o? Perhaps perhaps perhaps… Langırt oynuyoruz. İkiye karşı bir… Ooolum, feriştahınız gelse…

Yağmurla yere basılan kömür kokusu; altında bacalar, çatılar, bir kent gerektirir. Bu kent hepi topu bir avuçtur, bir yandan yarı gizli taşrası avuç içlerinde yiter, öte yandan avuçtan taşan bir boy atması, filizlenmesi var ki… Hanım radyoyu aç, ajans saati.

Lodosun denizde köpük köpük teğellediği o yaşamın içinden yürüyüp geçen kim ola? Ben miyim? Yoksa senin anlatından kendime pay mı biçtim abla, ağabey? Bu giysi, bu yaşam, senin artık giymediklerin olmasın.

Beyaz çoraplarınla tahta üzerinde kâğıda basıyorsun. Kunduracı elinde kısacık kalem ayağının resmini çiziyor kâğıda. Kalemin etinde sürtünürken yarattığı duygu, hoş, hafif, ürpertiyor. Ayağın kâğıdın üzerinde kaldı. Baban elinden tutmuş, tek ayak, sekiyorsun.

Kamyonet kasalarında kenti sevince boğan sarışın mandalina kahkahaları… Kaça?

Limanda hamallar iki büklüm.

Bu derede yüzdüm mü ben, suyuyla yıkandım, kıyılarına çarpa çurpa sürüklendim ve onun denizine ulaştım mı? Orada kendi bedenimi yerleştirebileceğim bir yer, zaman sahiden oldu mu? Yoksa…uyduruyor muyum, duvardan duvara aşırtarak.

*

Sonra ötekiler. Ötekileri yukarıdaki dünyanın içine bir türlü iliştiremiyor, ekleyemiyorum. Ya başları, ya kıçları açıkta kalıyor. Şu salak liseli ben olmalıyım. İyi de yürüdüğü sokak öncekilere hiç benzemiyor. Gökyüzünün rengi başka orada, kuşların ötüşü de… Bu insanlar daha önce yoktu, konuşma biçimleri, dostlukları, sevgileri, nefretleri… Parmağını bastırıyorsun. Neye bastırıyorum diye merak ediyor, parmağını çekiyor bakıyorsun. Sirk dünyası. Sihir. Büyü. Kitap. Müzik. Alçakgönüllülükle maskeli ikiyüzlü kibirlerden bir kibir…

Devrimciye de bak sen. Teksir. Kurtuluş yarından da yakın. Aşka ayıracak zamansa hiç yok. Aşkın boşlukları, kendi içine çöken hiç. (Aşk ne ki? Küçük burjuva oyunu.) Ama ya yokluğunun, boşluğunun ağırlığı?.. Yoldaşlar kulak verin, ondan eksilen, her şeyden ama önce devrimden eksiliyormuş. Eksile eksile dikilen bu kazık-yaşam neşesini yitirdi yitirecek. Buraların o genci, nefes nefese nereden gelir, nereye koşarsın? Senin yaşamöykün nasıl çatılmış ya da çatılabilir-di. Oradaki seni de yaşayan ben miyim, hele bir soluklan da fısılda kulağıma. Ne yaşadın, kimlerdensin, anan baban, kardeşlerin kimlerdi? Şimdi neredeler, öldüler mi, kaldılar mı? Ayak uydurabildiler, yüklerini tuttular mı?

Ungaretti. e e cummings. Pound. Neruda. Dünyalar ve dünyalar ve dünyalar Toros doruklarında çiçeklenmişler salkım saçak, ‘rengâhenk’. Fikret öfkeden boğulmuş, Yahya Kemal’ın ağzı ve elleri yağ içinde, Cansever anlattıkça karanlık artmış, geceye nasıl dayanacağız, okuma (kitap) gelmiş gelmiş okumaya (kitaba) toslamış. Harflerin yıldızlandığı bu gök kafeste süregiden yaşamın benimle ne ilgisi var? Yıldızları yiyemezdin. Bilerek yıldız topladın, bile bile aç kaldın. Seni tanısam bir türlü, tanımasam başka… Bedene bedeni kavrattın, bedeni bedenden kurtardın, sonra yine o sokağa döndün.

O gün geldi. Senin olmayan günlerden bir gün... Senin olmayan o gün soyundun: Çırılçıplak insan oldun işte or(t)ada, dikine durup tersine akan, insanlara yan bakan. Sana birisin diyemedikleri o dünyada çizgilerini düğümlediğin yaşam, bu dünyanın, bu bedenin yaşamı mı? Kim bilecek bunu? Ölçüye biçiye gelmedi, taştı eksildi, umudu umutsuzluğa perçinledi, olması istenildiği gibi olmamak en azından diye kora kesti. Tam adını söyleyecektim, önceki yıldan getiremedim, dilimin ucunda kaldı (Quignard, Agamben; merhaba!) Tutuşmuş yanan biri tutuşmuş yanan ötekinin elinden nasıl tutsun?

Görüntüler evreninde görüntüler arasına karışıp yürüyen ve sesler evreninde sesler arasına karışıp yürüyen ve… imgelerim. İçe dolan, yaşam türevleri. 0’ın 1’e, 1’in 0’a bakışından bedene çarpıp duran, çın çın çınlayan Ben’ler… Her birinin ayrı yaşam(a)ları…

Şerefe!

Buzlu rakıdan bir yudum…

Rakıyı tutan derisi lekeli el... Kimin eli?

Eli uzatan çok uzak beden. Kimin bedeni?

Düşünceler. Hangi yaşamdan doğup büyüdükleri, kabarıp köpürdükleri bilinmeyen…

Düşünceyi ime mıhlamak, çakmak… Bir nesneye, sese, görüntüye, dil üzerinde belirip yiten bir tada, tüyleri diken diken eden şu dokunuşa, serin, anlık esintiye ebelik eden kente, dünyaya, toprağa havaya suya ateşe.

Oysa nesne, ses, görüntü, dokunuş, tat, koku, beden hep aynı, her yerde, her zamandaydılar. Her yerden ve zamandan adlandılar, yaşamlandılar. İçimde kaç düğüm oldular böyle. Kaç imge? Kaç ben?

Hangisiyim? Hangisine, hangisinde, hangisinden-

İm.

ZeZe Kırmızı