okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 


Linkler

bosluklarergin.blogspot.com

alpersarikaya.com

game.alpersarikaya.com

elifesarikaya.com

 

 

YURTTAŞLIKTAN DÜŞMEK: ÇÜNKÜ YAPABİLİRİZ (2015)

Yurttaşlıktan düşmek karpuzun eşekten düşmesinden beter yapar insanı. Bir kez düşmeyegör. Eskiden, çok ama çok eskiden, henüz özgür, eşit, kardeş yurttaş sahne almadan önce; taşınabilen başka başka renkler, kokular, biçimler vardı ya hani, günümüzde matah bir şeymiş gibi gözümüze ikide bir ısıtılıp sokulan, onlar da artık taşınamaz olur yurttaşlıktan düşmüşsen bir kez. Küresel ve yerel siyasetlerin tıkanması, bataklaşmasına önce doğru tanı koymak nasıl da önemli. Siyasetsizleşmeden (apolitizasyon) daha kötüsü nedir biliyor musunuz? Salaklara özgü tam bir andavallıkla siyasete saldırmak, siyasete düşmanlık yapmak... Bunun gizli anlamı ise şu: (O) Bir kişi dışında hiç kimse siyaset yapamaz, yapmamalı. O kişi herkesin yerine yapar, yaşar, düşünür, karar verir, siyaseti de hem düz hem yamuk anlamında bir güzel becerir ama herkesin yerine yapmadığı, yapmayı da usunun kıyısından geçirmeyeceği son bir tek şey kalır: Ölmek. Herkes onun için ölür, ölmeli, karşı çıkanları da, geriye kalan kadir kıymet bilmez, nankör, doyunduğu kapıya sıçan isyancıları da haklı olarak o öldürür. Çünkü öldürmezse olmaz. Herkesin yerineleşen bu adanmış kutlu (er)kişi, bir de üstüne ölsün mü yani? O yaşasın diye yeryüzünün tüm canlı varlığı yok olsa değer.

Çürümüş bir şey var” günümüz dünyasında ve Anadolu’muzda, yurtluğumuzda (Yurdumuz derken bir konukluktan söz ettiğimi anlatabilecek miyim? Yeryüzü konukluğundan dem vurduğumu…) . Daha azına razı oldukça soluğu alacağımız yer dünyanın bokyuvarı, işkembesi. Efendinin bağırsak stratejilerinin önemsiz bir parçası, ayrıntısıyız orada. Dua edelim de bokunda boncuk aranan zamanlar gelmesin. Geldi mi yoksa? Aa! Hiç haberim olmadı vallahi!

Binyıl (milenyum) girişi arkamızda kaldı. Ne dar delik, ne geçilmez Sırat’mış… Yıl ne ki, yüzyıl, binyıl aşırttık sözde. Ama ne aşırtma, beş parmak birden ısırıldı. Aşırtıldık gerçekte. Kitlesel meze, ezme olduk, konulduk içki masalarına. Faust bile tinini satarak atlatmıştı vartayı. Günümüzün milyonları sefil hiçliklerini, olmayan şeylerini bile satmaya ve almaya zorlanıyorlar ceplerini şişiren kredi kartlarıyla. İletişim ağları, yüksek mi yüksek teknolojiler birer ağılı örümcek, böcek kapanı ve Gregor (Samsa), böcekleşen dostum, senin zamanların bile kurtarılmış zamanlarmış meğer… Böcek olma hakkını, son hakkını kullanabilmişsin. Her gün yaşamın hırgürüne takılıp da etkisiz öğe (yani eleman, yani 0) olmak, görünmezleşmek, yokmuşsun, esamen okunmazmış o bakışsızlığı, algıdan atılmak, varlıktan sürülmek ve dahası, şeytanın bile küçük dilini yutturacak…daha nice şeyler…

Toplu öldürüme (linç) yargılı biz geriye kalan, bırakılanların utancı çoktan dibe vurdu. Yıl 2015. Utançölçer saltık utanç göstergesine, sıfır düzeyine kilitlendi. Daha utanamaz olduk. Utancölçerler arka arkaya dayanamayıp patlıyor, dağılıyorlar büyük evren boşluklarına, kıyametsizliğe. Bir kıyametimiz bile olmayacak bu gidişle. Üzerimize yönelen erkcil kıyım aygıtları, parçalama, burgulama, delme, ezme, sindirme vb. işlemlerle ürkü ve yılgımızı ortalama kabullerin altına öyle çekti ki üstüne azıcık çıkıp seçenek yaratma yeteneğimiz felç oldu, dondu kaldı. Önce aklar (Asaf), yani kavramlar kirlendi. Kavram düşüncenin, tarihsel düşüncenin, biricik uygarlığımızın türevi, billuru değil mi? Ekinleri (kültür), çağları kat ederek yontula biçile önümüze düşen kavramlar daha balyozun gölgesi üzerlerine düşer düşmez çil yavrusu gibi dağılıp un ufak oldular. Yurttaş dediğimiz de insan(ın) billuru, kristaliydi. Daha yontulacak (traşlanacak), her açılan yüzeyiyle ışınımı daha artacak, pırıltısı, aydınlatma işlevi çoğalacaktı kuşkusuz. Yeni yüzeyler açma, yontma işi (Kim, nerede, nasıl, hangi yetkiyle açacak sorularını gündeme almak varken) sekteye uğradı, hatta birileri çıkıp dedi ki, elmasın elmaslığı yüzeylerinin tümcül geometrisinden (üç, belki dört boyutundan) değil, bir yüzeyinin özerkliğindendir. Şu hinliğe, aldatmaya da bakındı hele. Yurttaşın açıkta kalan kıçı ilk kez orada hava aldı, üşüttü.

Yeryüzü topraklarının, kaynaklarının iyesi insan, toplum, devlet olabilir mi? Tüm insanlar, kuşaklar, devletler geçiciydi, tarih(ley/sel)di ve kendimiz ve ürettiğimiz her şeyle beraber yeryüzüne konuk olabilirdik anca. Mülk ve sınıf kavramlarını tam da öğrenmişti yurttaş, yurttaşlık kavramını genişletmişti derken kimlik denilen o piranha sürüsü sahte yapılar, konumlar, belgeler, Tanrı, soy, seçkinlik vb. bahaneleriyle dünyayı kıymık kıymık, delik deşik ettiler. Adaletin iyesi, hakkın iyesi, yerineliğin (temsil) iyesi, mülkün iyesi hukuksuzluğunu, geçersizliğini şiddetle örttü, ta ki yerineliğin özü bile belleklerden kazınabilsin. Bu kazıma işini kelleler uçurarak da yaptılar, turfanda yurttaş kellelerini. Teknikle şiddet (bilimin suç ortaklığıyla) kat be kat büyüdü. Seçilen onu seçen yurttaşı nişangâh olarak kullanır oldu. Yenginin doruğu herhalde bu olmalı. Beni yüreğimden, beynimden, on ikiden vursun diye kıyıcımı, celladımı koşa koşa sandıklara gidip seçecek denli özgürleştim, böyle aval, böyle salaklaşıp yurttaşlıktan koptum, kıçımın üzerine düşeyazdım, darma duman oldum.

Daha geniş toplumsal yapı, örgüt, daha sıkı haklar, güvenceler, ön almalar demek iken; yurttaşlık geçmişin orasından şimdinin burasına onca kan, acı ve yitim pahasına bin bir zahmet taşınmış iken; hakiki yurttaşın ulusal yurttaşlığını dünyanın yurttaşlığına yöneltmesi, aşırtması umulur ya da beklenir iken; develer tellâl pireler berber iken; küresel rüzgâr bir çıktı, aman, el nino bir geldi, pek yaman, yurttaş mı, bir var imiş, iki yok imiş oldu, iki seksen uzatıldı yere. Tarihin bittiği dünya çöllerinde, varsa yoksa çok(tan)kültürlü kabile, cemaat, kan ve iman tutkallı kardeşlik ve kara mı kara bilisizlik; düşmanlar, düşmanlar ve daha düşmanlar; savaşlar, savaşlar ve daha savaşlar; kan, kan ve daha kan, diye çığlıklar atarak egemenliğini duyurmuş, yurttaştan geri kalanı da derdest edip kaldırıp attı çöplüğe, Vampiristan egemeni, kaniçici kıyamı işaret etti.

Bilmekten bilisizliğe nasıl geçildi? Bilgi nasıl inancın dilini üstlendi? Bilgi bilgi, bilmek bilmek değil miydi yoksa? Yurttaş nasıl yurttaş olmaktan vazgeçebildi? Bir hakkı üstlenmek, yasaya geçirmek çok mu kolaydı da aynı kolaylıklarda vazgeçildi tümünden? Yanıtı bilmek, kestirmek, dile getirmek eninde sonunda işe yarar, bundan vazgeçmemeli. Yanıt kuşkusuz yalnızca ve yalnızca yeni (!) sorudur, öyle değil mi?

Us körelmesi, usun uzam-zamansızlaşmasıyla ilgili bir dizi, artık yeryüzü ölçekli, strateji ve taktiklerle bağlantılıydı yaşanan gerçek-lik. Yani, us bedenden koparıldı, ayrıştırıldı, beden ana tıkıldı ve zararsız deliliği, bir tür tatlı kaçıklığı üstlendi. Deliler evine tıkılmayı dert etmedi, tamam öyleyse, dedi küresel deli beden, siz söyleyin biz yapalım. Ne derseniz yapacağız. Yanıt gecikmedi: Satın alacaksın! Kutsal Kitap’da yerini gösterdiler. Meğer Tanrı(lar) insanı, bulduğu şeyi öteki insana satması ve ötekinden, elinde ne varsa satın alması için yaratmış. (Homo Economicus) Eski yeni bütün Ahit’lerde işte apaçıkmış (!) buyruk. (Ah, hermeneutik!): Satan ve satın alanlardır ki onların daha şimdiden cennette yerleri vardır. O cennet ki…

Timler, aygıtlar, sayısal (dijital) ceza sömürgeleri kuruldu, kitlesel ayıklama ve iyileştirme (rehabilitasyon) işlem merkezleri, yapıları, kampları yerkabuğunu köstebek yuvasına çevirdiler dört bir yanından. Uzaktan erişim, algılama ve izleme teknolojileri (iletişim, bilişim ve geri kalan tüm şimlerin kusursuz big brother’ları) uykuları da içinde olmak üzere her insanın 24 saatini (=1440 dakika, =86400 saniye) doğum çipleri ile izlediler (Bkz. Orwell, Tavernier.). Bu büyük (mega) küresel izleme uygulaması sayesinde insanlar ikiye ayrıldılar: İçeridekiler, yani 24 saat boyunca satın alan ve satanlar; Dışarıdakiler (Hariciler), yani uykularının o son bir saniyesinde satın almayan ve satmayanlar, o son saniyeyi boşa harcayanlar... Küresel anayasada ilk madde en büyük suçu tanımlıyor işte bu nedenle: Gün 24 saatin, her nerede ve nasıl olunursa olunsun, herhangi bir anında, alışverişin dışında kalmak en büyük suçtur. İşte bu maddeye dayanarak ensesinden tutulup yeraltına, arıtma kanallarına, alışveriş eğitimine alınıyor ne alıcı, ne satıcı olmayı o tek saniye içinde gerçekleştir(e)meyenler. Düşünün ve hesaplayın: 1 milyon kişi 1 saniye alışveriş yapmazsa ne olur? Anladınız mı? Benimle birlikte haykırın o zaman: Alışveriş yapmayan alçaktır! Kredi kartı olmayanın yaşamaya da hakkı yoktur! Cep telefonu kullanmayanlara ölüm! İnternet hesabı ya da alanı olmayanlar bin kez kahrolsun!

Kabile ile yüksek (!) teknolojinin bir araya gelmesinden ‘nevzuhur’ ardçağcı (ne kuş ne deve) garabet gecikmez düşer önümüze: Çıkılan deliğe tıkılma, sıkılan tüpe geri sokulmadır gerçekte olan biten. Dinine, diline, ırkına gömülme, rahme sinme. İnsandan (yurttaştan) eksilme. Teknoloji tabutluk işlevi görür. Binyılın giriş trajedisi de budur: Pazarı küresel kılmanın zorunluluğu, yetersiz de olsa ulusal yurttaşı devletiyle birlikte çökertmek, önce basınç odasına alıp, eski bildik biçimlerle (Türk, Türkçe, Hanefi, vb.) yatıştırmak (ikna), (ana)yasalaşmış tüm yurttaşlık hakları kazındıktan, yeterince uyumlandıktan sonra milyarlarca yeni köleyi küresel pazarın dişlileri arasına fırlatıp atmak ve tüm bu haltların küresel, yerel siyaset(!) biçimlerini mide kaldıracak iğrençliklerle yürütmek, bunu yürütmenin zorunlu parçası olan, dolaylı bile değil doğrudan doğruya şiddeti iliklerimize varıncaya dek uygulamak, yani karanlık ortaçağdan daha da karanlık yeni ortaçağ.

Kına yak, 300 yıllık anamalcılık (kapitalizm)! Kına yak, sömürgecilik (emperyalizm)! İnsanları (yurttaşları) ulus ötesi dünya yurttaşları, kardeşleri yapmak; ulus-devleti ancak böyle aşmak, buna hazırlamak (hakikaten dünyalılaşmak, hakikaten küreselleşmek) varken, ölümü gösterip köleliğe razı etmeyi becerdin. Ulusun dibine, çukuruna, çöplüğüne, bataklığına düşürdün, insanı kendi azına, insan(lık)dışına razı ettin neredeyse. Türk, Kürt, Ermeni, Sünni, Hanefi, Alevi, Diyarbakırlı, Cizreli, İstanbullu, Mülkiyeli, ODTÜ’lü, Arap, Suriyeli, AKP’li, Galatasaraylı, vb. de kala-dona-kaldık, canhıraş, ölümüne bunları ve benzer şeyleri savunur olduk. Oysa bu mezbelelikte, daha azından siyaset olmazdı. Yalan (Aziz Nesin, Tahsin Yücel bunu görmedi, göstermediler mi? Bunu yazdım ve arkasından Tahsin Yücel’in ölüm haberi geldi. Vah bana, vahlar bana! Tarih: 23 Ocak 2016, günlerden bir cumartesi.) bu nedenle doruk yaptı. Hiç kimsenin yurttaş, yani insan olamadığı yerde, doğrunun tam kalbindeyken bile, yaşanan yalnızca yalandır. Sahte yapılar daha derin sahteliklerde süregiderler. Seçiyor, temsil ediyor, karşılıklı yönetişiliyor gibi yapılır. Lenin’in tezi böylelikle acı biçimde doğrulanır. Demokrasi diye diye (artık denmiyor) demokrasi tepelenir, evrensel (sosyalist—komünist) demokrasiye evrilmesi gereken ulus-yurttaş demokrasisi bile geriye savrulur, ketlenir, yok edilir. Adı daha önce konmuştu bunun: Faşizm. Onun da bir bayağısı (komiği) varsa, en bayağısından (komiğinden)…komikopera faşizm.

Siyaseti (burjuva demokrasisi) insanlar değil ancak yurttaşlar yapar. Çünkü yurttaşlar seçmesini ve seçilmesini az çok bilir (varsayılır) ve bu yönde tarih yaparlar. Yurttaşı hedefine koyup topa tutan, üstelik bunu yurttaşlar hukukunun olanakları ve açıklarından yararlanıp yapan kul, köle siyasetleri, yani gerçekte siyasetsizlik (efendi ve köle düzeni, efendinin sadakaları ve kulun yakarıları, vb., vb.); daha daha çok ve açık şiddet uygulamak zorundadır erki bir kez elegeçirmeyegörsün. Buna neden karşı devrim demeyelim?

Bir kez daha soruyorum: Siyaset nedir? Nietzsche diliyle; kendini, yani geriden getirdiğini alt etmektir siyaset. Yurttaş, edinilmiş bütün kimliklerini yenen, daha genel soyut yurttaştan şimdilik arkada kalmamış kimlikler getirendir. Yani, kendi yurttaşlığını (bile) yokluğa, hiçliğe süren, bu cesareti gösterendir. Bir töz müdür peki? Hayır, gelecekteki yokluğu, yurttaşsızlığıdır yurttaş ve şimdiden buralı yurttaşlığında ölçüt, hangi alt kimlikleri, yurttaş altı kimlikleri aştığından türer. Ne kadar az şu, şuralı, şuradansa o kadar yurttaştır ama yine de şu, şuralı, şuradandır. Ama onu yurttaşlığa asla bırakmayan bir güçlü çekim var ki bu nedenle yurttaştır zaten, kimliksiz kimlik, yokluktan varlık, nedensizlikten neden, şimdi buradadan sıtkı sıyrık şimdi burada.

Solun çalışması, soyut(lanmış)-insan öntasarım çalışmasıdır. Her yerden, her şeyli, her şeydir soyut insan ve kendi değilliğinden, ötekiliğinden, hatta azlığı, eksikliğindendir. Yurttaşı destekler, daha ötesini imler. Çabası kendi yurttaşsız yurttaşlığınadır hakiki (sol) siyasetin. Yurttaşın düşmesinin geçerli bir tek koşulu var: Gereksizliği. Eğer dünya mülk, insan iye (burjuva yurttaş) olmaktan kurtulur, dünyaya iye (sahip) olunamazsa bir gün, yurttaşa da gerek kalmaz. Tersi durumda, yani dünya hâlâ bir metalar yığınağı ise, yurttaşın azı ya da altı eşitsizliği çoğaltır, yani adaletsizliği, kanı, cinayeti.

Dünyada ve hele ülkemizde olan budur.

Kan artıyorsa bilin ki yurttaş azalıyordur.

Ne yapmalı?

*

Kavrama, yapıta sahip çıkmalı, çıkmak zorundayız. Beş bin yıllık uygarlığın bedeli ağır ödenip kazanılmış kavramlarını uluorta sakız yapıp çiğneyemeyiz ve çiğnetmemeliyiz. Örneğin; siyaset, yurttaş, devlet, sınıf, anamalcılık, para, piyasa, özgürlük, hukuk, vb. bunlardan birkaçı… Sisi dağıtmak, elimizdekinin ne olduğunu kavramak zorundayız öncelikle. Çünkü tartışıyoruz sandığımız durum havlayıp durmaktan farksız ama havlayan köpek dostlarımız gereksiz, anlamsız, yalan yere hiç havlamazlar. Türümüz köpekleşip havlıyorsa kavramın ipini çekmek için havlıyordur. Sözlüklerimiz yaralanıyor, ey kendini aydın sayanlar, sözlükler bu gidişle dilsiz yoluk kaza dönecekler, sözlüğümüz şar şar kan yitiriyor. Dil, ambarı doldurmak değil, her taneyi soru kılmaktır. Ancak soruya dönüşen dil ölü toprağını silker, kendini diri, pek tutar. Dilden vazgeçenin geriye vazgeçmeyeceği hiçbir şey kalmaz. Dil yoksa oyunu düşleyemez, sahneleyemez, dilden sanat üretemeyiz. Toplum…

İyi ama bunlar bilinen, hep söylenegelen şeyler ve artık yineleme, gevezelik.

Soru yerli yerinde ve sımsıkı, dirençle duruyor, bana mısın demedi.

Ne yapmalı?

*

Önümüze, ye, diye konulanı, ne olursa olsun, açlıktan ölsek de yememeliyiz.

Bizi daha aptallaştıran gündemi (her) bir yerinden yırtmalı, hiçe saymalı, kendi sevinçli, şen şakrak gündemimize dönüp dönüp bakmalıyız.

Hiç ama hiçbir şeyi höte göre yapmamalı, höte rağmen yapmalıyız.

Siyaseti havaya suya toprağa ateşe karmalı, içimize çekip derin derin solumalı, gerektiği yerde ve anda da kusmalıyız. (Zıçmalıyız desem daha mı iyi olurdu?)

Boka adıyla seslenmeli, boka yekten ve açıktan bok demeliyiz. Belki bokun da yanlış anlaşılmamak gibi bir derdi vardır, öyle değil mi? Façasını almalı, cakasını, fiyakasını bozmalıyız hiç de önemsemeden, umursamadan, tınmadan, ama şarkıyla, ama dansla, ama çizip karalayarak, güle oynaya, aşkla…

Çünkü böyle ölmek, öyle yaşamaktan iyi… (Büyük laf ama olsun.)

Çünkü bizi inandırmaya çalıştıklarının tersine, yapabiliriz.

Ya-

pa-

bi-

li-

iz.

ZeZe Kırmızı