okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
Sunuş
Okuyarak Okumak
Kitap Okumak
Resim Okumak
Sinema Okumak
Fotoğraf Okumak
Yazarak Okumak
E-Kitaplar
Deneme
İnceleme
Öykü
Şiir
Sunu
Kaynakları Okumak
Kentiçi Ulaşımı Okumak
İstanbul Ulaşımı
Ulaşım Sözlüğü
Yayınlar
Makaleler
 
 
 

Linkler

bosluklarergin.blogspot.com merickirmizi.wordpress.com game.alpersarikaya.com

 

Sosyal Medya

 

 

 

BELA TARR (2017)

Herkes hakkında yazılabilir, herkes hakkında yazılanı herkes okuyabilsin diye. Ama bu herkes dediğimiz sonsuz eksi birdir (∞-1). İşlemden geriye yine sonsuz (∞) kalsa da eksilen Bir (-1) sonsuza nitelik verebilir ve hakkında yazılamaz Bir(i)dir. Onun hakkında yazılan her şey sonsuzun ilgisini çeker amaBiri dışında:kendi.Bir'i, Kendi hakkında düşünmeye ne katılır, ne katışır. Yönelik düşünceyi daha ne olduğuna bakmadan yadsır, hiçbir yaklaşım ya da düşünce öylesi Bir’in içine sızamaz, yüzeyinden pingpong topu gibi seker. Onunla onun hakkında konuşmanız olanaksızdır. Her kezinde Bir, söylenmemiş, söylenmesi de bu varoluş içre olanaksız olan ve geri kalan şeyle ilişkilidir, hatta ilişkisizdir, söylenmemişten öte, söylenmemenin olanaksızlığıyla…

Örneğin Thomas Bernhard hakkında söyleyeceğiniz şey de söylenebileceğin yine bir eksiğidir, tıpkı sizin hakkınızda olduğu gibi Béla Tarr, öyle değil mi? En derin, kapsamlı kavrayışlar bile hınzırca yıkmanız gereken yakıştırmalara dönüşüyor gözünüzde ve yine her zaman olduğu ve olacağı gibi ıskalayarak sizi. Bu bir yazgı neredeyse… Dolayısıyla ben de sizi vuramayacağımı (!) biliyorum bu yazıda.

Deneme sizden söz edecek belki ama daha çok kendimden, kendimle ilgili bir yazı olacak hep olageldiği gibi. Son beş filminizi ikişer kez izledim, aralarda dönüşleri saymıyorum. Hakkınızda iki de kitap"> okudum. Uzun uzun alıntılar yaptım, bir kenara düşüncelerimi yazdım. Hayır, bu nerede ise bir yıla yayılan Tarr Çıkmazı’nda bir milim yol alamadığım gibi, şunu anlamış oldum. Anlaşılmakla, anlaşılmış olmakla bir derdiniz var ve üstelik bunun adını ‘Anlaşılma derdi’ olarak koymakla da pek ilgili değilsiniz. Kayıtsızlık görüntünüz sizi bütün zamanlara taşır mı? Tüm zamanların ölümsüz kan emicisi, vampiri olabilecek misiniz? Kıyameti hep umacakken ve o asla gelmeyecekken…bütün zamanların insanı (sanatçısı, sinemacısı) olabilecek misiniz?

Önce hakkınızda bir inceleme yazmayı düşündüm. Thomas Bernhard ve benzeri birkaç yazarda buna yine de cesaret edebilmişken size gelince elim işlemez oldu. Bunun, düşünüyorum da nedeni olsa olsa, hakkınızda söylenmiş ve söylenebilecek her şeyin yapay, eklenti, eğreti kalacağı, yine geride baş edilemez bir şey olarak adı konamayan yıkıcı bir boşluğun egemenliğini sürdüreceği gerçeğidir. Sonra hakkınızda kenara ve belleğime yığdığım gerece baktım ve anladım ki sizin yaptığınız (en son 2011’de) ve kapattığınız sözcük üzerine bir sözcük konamaz, işleriniz açıklama, anlama girişimi artık gerektirmezdi. Hakkınızda yazanlar ve hatta siz insan onuru kavramı üzerinde dönüp dönüp dursanız da beni yeterince kandırabilmiş değil bu kavram. Onur sözcüğü bir tümleyen (tümleç) gerektiriyor ve belki eninde sonunda insanlar yalnızca birbirleri hakkında konuşabiliyorlar, denebilir. Film yaptınızsa en yakın ama aynı zamanda en uzak gerekçeniz bu olmuştur: Konuşmamanın olanaksızlığı. (Javier Marias’ı, İspanya’dan yazar çağdaşınızı, Avusturya’dan ve artık yaşamayan yazar Thomas Bernhard denli biliyor olmalısınız. Ama Thomas Bernhard adı, hadi Beckett’i geçtim, evreninizde neden hiç yankılanmıyor? Sizin, yani boşluğunuzun da boşluğu olduğu için mi?) İnsan bir canlı türü olarak belki en çok yumurtlarken (anlatırken) ıkınan ve yırtılan bir çokluk ve daha büyük ya da küçük çokluklarla ilişkilenen döngülü, tekdüze bir doğa çıktısı, atığı anca.

İçin’ değil, ‘Öyle’. Yine ve yine öyle… Karanlık; bezginliklerimiz, boş konuşmalarımızla yavaş yavaş üstümüze inecek, yani aslında yakıt (dil) tükenecek. Ocak, lamba sönecek. Tüm büyük harfli İnsan-lık da birlikte. Torino Atı artık ona verilen yemeği yemeyecek. Kuşkusuz sert ve acımasız, büyük sınavın ve rüzgârın içinden, arkasındaki arabayı ve sürücüsü çolak yaşlı adamı çekerek geldiğini, havada uçuşan tozun toprağın, börtü böceğin, dalın yaprağın uğultusu içinde perdeyi ve yaşamlarımız dediğimiz şeyi dolduran kafasını, dişlerini, gemini, boyunduruğunu çok yakından gördük, görmek zorunda kaldık ve yüzü, Torino Atı’nın yüzü, dünyayı, yaşamayı daha fazla çekmeyeceğini, arkasından sürüklemeyeceğini, bu en son düşüncesini uzun uzun ve yeterince anlattı bize. Rüzgâr gece gündüz kesintisiz sürecek, hepimizden atın vardığı yere varmamız beklenecek ve hepimiz için dünya çekilmeye değer olmadığında dinecek rüzgâr, ışık çekilecek, karanlık çökecek geri dönülmez biçimde anlatılarımızın, düşlerimizin, yaşam(a)larımızın üzerine… Kareer, Estike, Doktor, Irimias, Futaki, Valuska, Bay Eszter, Tünde, Maloin, Henriette, at arabacı, kızı ve komşunun üzerine. Eli kırbaçlı biri bizi acımasızca dövdüğü için değil. Dünyayı kımıldatacak en son neden de tükendiği, bittiği için.

Yağmur yağacak ve hiç kimse ummayacak bile dünyayı bardaktan boşanırcasına ve kesintisiz yağan yağmurun arıttığını. Yağmurun güzelliği artık bir yerden sonra kendisiyle ve çok uzaktan ilgili olacak. Kimse bu yapay ışık altında parlayan canlı deri gibi ıslanmış, kabarmış toprağın umudundan, bolluğundan, veriminden söz edemeyecek, ona güzel diyemeyecek. Estike’ye kalan son şey melek olmak, ölmekle aynı şey olacak. Estike fare zehriyle öldürdüğü kedi gibi öldürecek kendini ve bu ölüm de kullanılacak, bir çocuğun ölümü de kullanılacak ve biz utanmazca soracağız size Béla Tarr: Bir çocuk da mı, Çocuk da mı ölecek? Onu koruyamaz, ayraç içine alamaz mıydık? Alamazdık, haklısınız. Çocuk her zaman öldü, zamanın başlangıcından beri, zaman dediğimiz şey varken, var oldukça…

Bu soru karşısında söyleyebilecek bir sözünüz yok elbette. Ne diyebilirsiniz? Ölü çocuk etiyle semiren şu dünyanın karşısında son yapabileceğiniz şey, biliyorum onurdan bile söz etmemek olacak artık, onurdan bile. Siz ve filmleriniz hakkında söyleneceklerin tümünün yanlış olduğunu, gerçekte filminizden söz edilmediğini bileceksiniz. İşte tüm bunlar yüzünden... Siz Açıklamayı silmediniz mi? Açıklanma gerektirmeyecek zamandan, yerden, şişirilmiş, kurmaca boyutları tek tek eleyerek, sessizlikten tüten bir şarkı değil mi söylediğiniz ve yanıp çoktan içine çökmüş, tüten bir dünyanın şarkısı? Birileri armoni tarihini geriye sayıp dili başlangıcına taşımaya çalışacak, öteki adanmaktan (İsa, Valuska) yanılsamalar, avuntular, gerekçeler çıkarmaya çabalayacak, kimi devrim yapacak, kimi kıyama kalkacak, ama son insan; çükü küçülmüş, sarkmış, çıplak, büzülmüş duvarın önünden bize bakacak, helikopter iyiliği sindirip ezecek, ölü balina her türden anlatıyı zıvanasından çıkaracak ve kadın yarı karanlıkta bir şarkı söyleyecek: Kész az egész

Yanlış anlamayın. Gerçi ne doğru, ne yanlış anlamaya zaten yeltenecek değilsiniz ya size aktörel, eski ya da yeni bir yer, coğrafya tanımlıyor değilim. Böyle bir budalalığı bırakın size, kendime de yakıştıramam. Siz ne kurtarıcı, ne mehdi, ne kılavuz, ne temsilcisiniz. Brueghel gibi bu körlüğün dışında (Pieter Brueghel, 1568) ve ötesinde ama belki asıl yanan (kişi) olmanın tam bilincinde, cehennemin dışından ve içinden ses alıp verdiniz. Bu seslerin de erişebileceği bir sınır vardı. Sınırın ötesi düşleyemeyeceğimiz türden saltık karanlık, yokluktu. Ötesi hakkında konuşmak saçma, gülünç olurdu. Bu seslerden birkaçı yakalanabilir ya da büyütülerek yankılanabilirdi. Öyle sanılabilirdi. Ses, ses hakkında bir şey demiş olurdu (sanki). Ses, yokluğunu, saltık sessizliğini ima ederdi, büyük sessizliğin oldukça sahte bir girişi olduğunu. Size göre sınırlı bir girişim. Öyle ki aydınlanma, kavrama, erme, olma bekleyen biri düş kırıklığı bile yaşayamayacak, buna asla zamanı ve bir yeri, bir uzamı olmayacak filmlerinizde.

Peki bu ilencin kutsal bir kökü yoksa, kıyameti nasıl bizim kıyametimiz kılacağız? Tüm bu biçem, söylem, kurusıkı atışlar, parlak ve yine de zamansız uçuşan sözler aslında yine kendilerini mi göstermiş olacaklar, bizim sözümüz, bizim zavallılığımızın belirtisi, imi olarak…

İyi de o zaman biz kimiz Béla Tarr? Üzerinde son birkaç yaprak-sözcüğün serpiştirileceği biz ölüler, biz ölüm öncesinin iyi ki ölmek üzere olan adayları, bitmez tükenmez şarkıdan kalan son kötü nağmeler, yapabileceğimiz en iyi şeyin bir an önce ölmek, yanmak, yok olmak olduğu bizler, kimiz? Bu ses, kimin sesi peki? Yanıtı bilemezsiniz elbette ama soruyu öyle soruyorsunuz ki bu soruyu anlamadan (!), yani duymadan edemiyoruz, budalalığımızı, yıkıcılığımızı, içler acısı yoksunluğumuzu, burada, böyle olmaktan utancımızı ele veriyor, sergiliyoruz. Siz bunu amaçlamadınız, biliyorum. Utan(dır)maya yatırım yapmış, bunu ummuş, dile getirmiş değilsiniz? Tüm kapılarınız, pencereleriniz, havaya, gökyüzüne açılışın tüm aralıkları, yolları kapalı. İyi ya da kötü ama dışarıdan gelecek, içimize sızacak hiçbir ses yok gerçekte. Bunu da görüyoruz. Bizim çıkardığımız sesler ise karga, kurbağa seslerinden daha iyi değil. Unutana değin içmek, sevişmek, dans etmek ve sahte yalvaçlar, ermişler gibi ortalığa sözler salmaktan, hep yeniden bıktırırcasına onarılmış örümcek ağlarımızdan sonra yolsuz, çulsuz, kimsesiz kalakaldık biz bize. Sokulduk koyun koyuna. Ve siz buna, koyun koyuna yatan bizlere, sarkmış, çarpık, kaymış yüzlerimizde yankılanan düşlerimize, onların kıtlığına, çölüne de baktı(rdı)nız. Bunu da yaptınız. Thomas Bernhard denli canımız yansın diye uğraştığınızı sanmam ya da biraz diyelim ve yer yer. O çünkü bu zavallı, acınası şeye hiç dayanama(z)dı. Sizde ondan ayrı olarak öykünün kendisine değil de, öykünün olabilirmiş, ondan ayrılabilirmiş gibi, duygusuna ilişkin ısrarlı bir arayış, tarama var. Bu duygu, gölge yakalanabilir, herhangi bir şeyi anlamamızı, olmamızı açıklayamasa da, bu duygu oraya çakılabilir, (Valuska ile Bay Eszter’in kasabanın sokağında yan yana yürüyüşlerinde, köylülerin eşyalarıyla uzaklaşmalarında, Estike’nin, doktorun yağmurlu gecede umutsuz dönüp duruşlarında, rıhtıma çarpan ve dalgalardan başka bir şey olmayan dalgalarda, sokak lambasının çamurlu ıslak yola düşen yeğin ışığında, meyhanenin küçük, kirli penceresinden görünen insanlarda, sağanak altında dans eden adamda vb.,) yalnızca bir gölge ya da yansıma olmaya değermiş, Platon’un mağarasındaki yanılsama bir süre bizi teselli edebilirmiş gibi… Tüm bunların boşuna olduğunu sizin kadar biz de biliyoruz. Kamerayı, bakışınızı dünyanın üzerine nice tutsanız da boşuna uğraşmış olacaksınız: Kimse için adalet gelmeyecek, kimse haklı olmayacak, kimsenin kendine yaşamaktan ya da dünyadan çıkarabileceği bir pay(ı) olmayacak. İnekler, evler, ağaçlar, köy, vb., onlara böyle uzun uzun ve ısrarla bakan sizin için de orada değiller. Bu sorgulamayı öyle uzun yaptınız, oraya öyle kesintisiz ve uzun baktınız ki, bakışınız da amacını yitirdi, o bile kendini bir yerden sonra doğrulayamaz oldu. Anlaşılan bu kitap okunabilecek son (ve belki de tek) kitaptır ve dürüst olmak gerekirse (olanaklı mı Bay Béla Tarr bu? Her şey ayraç içine alındıktan sonra, bir insan kendine karşı dürüst olabilir mi ya da bunun herhangi bir anlamı var mı?) yabancıların at arabacısının kızının eline tutuşturdukları ya da Valuska’nın toplu kıyım sırasında yıkılmış kilisede eline geçen kitapta olduğu gibi, okuyana kıyametin ortasında kıyamet hakkında bir kitap okuyan biri olduğunu bildirecektir. Yani değişmece yok, simge yok, imge öldü ve her şey kendidir, yani ölü, bir ölüdür, pipo pipodur, başka da hiçbir şey tam o anda, yerde. Siz bunu bilmenin dehşeti ve olanca dinginliğiyle Béla Tarr, yapılacak bir şey, söylenecek söz kalmadı dediniz. Yaşasaydı Thomas Bernhard’ın da eninde sonunda diyebileceği gibi.

Evet, elbette bu ölümcül gösteriniz ne ilk ne de son gösteriydi. Sonun umutsuz, kederli şarkısına çok uzun zamandır yabancı değiliz. Ama indirdiğiniz darbe Rilke’nin çırpınışlarının da sonu oldu. Beckett neredeyse bir tutamaç, tutunacak bir yer size göre. Varoluşçuluğun, insanı tersleyen son düşüncenin de terslenmesinden artık bir şey çıkmıyor. Sanatın ne olduğu, ne işe yaradığı, son bir gerekçe, bir çığlık olup olmadığı yönündeki sorunun bundan sonra da sorulabilmesinin tüm olanaklarını yok ettiniz, sanatın sonuncusunu yaptınız sanki. (Üstelik bu da bir yanılsama gibi görünüyor, yanılsamaların görkemli bir yanılsaması gibi...) Anlatmanın tüm tarafları, tüm nedenleri, amaçlarıyla birlikte çıktıkları deliğe girdi, evren toplandı, başa, hiç(liğ)e döndü ve bu tersine öyküyü anlatmanın artık bir nedeni kalmadı çünkü okuyacak, çarpıtacak, bozacak ve böylelikle sonsuz bir dizide aktaracak kimse kalmamış oldu. Birine anlatılmamış anlatı ol(a)maz. Anlatırız, diler isteriz ki dirimin en budala türü olarak bozunumların en iyisi ve en kötüsü gelsin başımıza, dağıtılıp yeniden toplanalım, karılalım, yeniden başlamak, yapmak için nedenlerimiz olsun. Oysa yağmur bize yağmıyor, fırtına bize esmiyor, kıyamet bize, yani bizim için kıyamet değil. Kıyametimiz yok ve kıyameti olmayan bir insanlık olanaksız, bunu en iyi siz gördünüz ve gördüğünüz şeyi göstermeseniz, anlatmasanız olmayacaktı. İşte bu filmleri yaptınız, ta ki yapmanın kendini bitirdiği yere dek. Dolayısıyla gölgenin duygusundan ne denli söz edebilirsek, kederden, umutsuzluktan, yitirmekten, vb. de o kadar söz edebiliriz. Bunlar insan bağlamı içre anlatılar, oysa sınırları eriyen bu bağlamdan geriye orada öyle olan belirsizleşmeden, bozunumdan başka bir şey kalmadı. Eğer bir kamerayı (bakışı) devindiren ekinsel (kültürel) o büyük bağlam dağıldıysa ve bir kamera arkasında bakan insan olmadan kendi kendine çekim yapmayacaksa, kendi kendine çeken kameranın, olasılıkları içinde bir olasılık olarak umulabilir şey, sonsuza dek (yani zamansızlığa dek) yitirilmiş demektir. Öykü burada yitirilmiş, kendi üzerine çökmüştür.

Öykü kararır, ışıklar söner, Valuska’nın kurmaca gök dizgesi evreni kurtaramayacak, budalalığımız derinleşecek daha. Budalalık anlatılacak bir şey değil Béla Tarr, bana öyle geliyor. Belki son kez denenebilir ama bitmesi gereken bir anlatı bu. Buna köpekleşmek mi demeli, çamurlar içerisinde Kareer gibi havlaşarak gerçek bir köpekle karşılıklı? Eğer ‘köpek’ adı bizim ötekine verdiğimiz bir adla(ndır)ma işleminin sonucu olmasaydı, buna evet diyebilirdik ama diyemiyoruz. Yani hiçbir şey hiçbir şeye taşınamayınca ya da sizin sinemada yapmak istediğiniz, gösterilenini yitirmiş, dolayısıyla baştan, yani gösteren olmaktan çıkmış, çamura bulanmış göstereni, gösterenliğini (yani göstergeliğini) yatsıma pahasına göstermek (!) olunca sinema, kendi canına kıymasından, sinemasal bir özkıyımdan (intihar) söz edebiliriz artık. Kurtuluş ummasak da anlatmaktan vazgeçmiyorduk, oysa şimdi yarım yamalak ağzımızda geveleyip durduğumuz kıyametimizin bile bizim olmadığını, bir kıyametimizin olmadığını gördük. Bir şeye doğru yürümüyormuşuz meğer, çemberin yayı boyunca kendimizle yeniden buluşuncaya dek yürüyormuşuz ama bir kez başlangıca vardığımızda bir yolda yürüdüğümüzü (yaşadığımızı) asla kanıtlayamayacağız. Arkamızda kalan bir şey(imiz) yok. Sizin de bir şeyiniz kalmamış olmalı kuramsal olarak Sayın Béla Tarr, aynı yere geldiğinizi hepimizden çok bildiğinize, kavradığınıza göre.

Dışarıdaki dünyanın orada sürekli yinelenmesinin az berisinde, bu yakada, insan-lık yakasında tüm nesneler (!), özneler(!) öykü içre ve sahteler. Bu iki ıralı (karakter) anlatıdan sürekli türeyip yayılan ve ortalığı Baudelaire’si bir çirkefe, iğrenç bulamaca çeviren çöplük ve kokusu, yani tüm bir sanat, bu cehennem, bu çamurla, dışkıyla katışık aşkla, duygularla en son kendini ağı(r)layacak akrebin yazgısını sonlandırmasına benzer biçimde, sizin yaratıcı zehrinizle Son’u yazacak ve kuşkusuz bu da gerçek bir Son olmayacak… Çünkü siz de içinde olmak üzere gerçek üzerine bugüne değin kimse konuşamadı, konuşamayacak da. Ama size göre konuşmak da artık yersiz, saçma, boş.

En son şeyi görene dek bakmak, bakışın içindeki bakışın içindeki bakışın içindeki şeyi görene dek ısrarla bakmak ve duvarlardan kaymak, zamanı sıyırmak, insanları uzamlara tıkıp kutulamak, göklerin aptallıklarımızı kutsarmışcasına üzerimize kapanmasını beklemek, karanlığı karanlığın kendi konusunda seçeneksiz bırakmak, kaba saba bir ayağın ezdiği karınca sürüsü gibi, varken bir anda yok olmak ve ikisini de, olmayı da olmamayı asla ve aslında bilmemek, öyle bakmak, öyle bakmak ve öyle bakmak ki hiçe kalmak, büyük Odysseus yolculuğunu bu kez bir daha okunmamak üzere kapatmak, büyük felaketleri ya da kıyametleri silmek, tarihi sonu gelmez bir uğultuya dönüştürmek, böylece kalmak, kalakalmak karanlığın içinde, ölümü bile kurtuluş olmaktan çıkarmak, çöken karanlığın, inen sessizliğin içinde anlatmaktan ve anlatılmaktan çıkmak, ne boşa ne doluya değil olmaza, olmamaya düşmek ve şimdi artık hiçbir şey görememek, hiç görülemeyeceğine göre görmenin, bakmanın isteğini, arzusunu yitirmek ve sizin kameranızın arkasındaki bakışınıza katılmak yine de ve onurdan çok cesaretle, hiçliğin cesaretiyle ve bir kez daha bakmayı bitirmek için…bakmak.

İyi ki Béla Tarr, siz de ne yapsanız bakışı tüketemediniz, sıfırlayamadınız, bu kendinizi, kendinizden her ne yaptınızsa onu sıfırlamak olurdu. Film yapmasanız da sinema hakkında düşünmeyi, konuşmayı sürdürdünüz. Kışkırtabildiniz mi? Hayır, çünkü istediğiniz, sinirlerle oynamak, insanları kışkırtmak ve başkaldırmalarını sağlamak değildi, daha ötesiydi. (Aslında daha berisi...) Camus’nün (Sisyphus Söyleni, özgün dilde 1942) kırıldığı yerden süren filmleriniz, sonsuz günahın ve cezanın içindeki örtük, gizli son umudu da sildi süpürdü, antik korodan ayrı, bir başka tanrıya, karanlık yazgıya özgü dış anlatıcı sesle kendi sonuna doğru orada, öyle sürüklenen bir dünyanın son Söz’ünü (Vaaz) yankıladı. Bu sözü hiç kimse taşıyamaz, ne olursa olsun, bakıp bakıp da bir şeyi görmemeye hiç kimse katlanamazdı, şeyler ve kimseler sıfırlanmadıkça.



  • Macar film yönetmeni ; (Doğ.1955). 2011’de artık film yapmayacağını söyledi.

  • Kárhozat(Lanet), 1987; Sátántangó,1994; Werckmeister Harmóniák(Karanlık Armoniler), 2000; A Londoni Férfi (Londra’daki Adam), 2007; A Torinói Ló (Torino Atı), 2011.

  • Jacques Ranciére: Belá Tarr, Ertesi Zaman (2011), Çev. Elif Karakaya, Lemis y., 2016,İstanbul; András Bálint Kovács:Béla Tarr Sineması: Çember Kapanır (2013), Çev. Mehmet İbiş, Hayalperest y., 2015, İstanbul.