okumanın sonuna yolculuk
ZeZe Kırmızı
 
 
 

Linkler

bosluklarergin.blogspot.com merickirmizi.wordpress.com game.alpersarikaya.com

 

 

 

by Fabio Sironi

ANTONIO TABUCCHI

‘SAUDADE’

zeki z. kırmızı

2018

Tabucchi İçin Bir Mandala


Senden izin alamam Antonio, sana sen diye hem de adınla seslenmek için ve…

Çocukluk arkadaşın değilim ya da çok eski bir dostun. Tanımıyorsun beni. Nereden tanıyacaksın ki?.. Olanaksız bu. Hem, birçok nedenle... Üstelik bunun için Gittikçe Geç Olmakta’dır (2001). O zaman bu cesareti nereden aldığımı bakışlarındaki kaygılı gülüşünle sormaktan belki de son anda gördüğün şey nedeniyle cayacaksın. Yine de Filistin’li şair Mahmut’tan (Mahmut Derviş) sonra öteki kan kardeşim olduğunu şuraya, bileğime kazımadan tek bir adım atmam.

Türkçeye çevrilmiş kitapların önümde duruyor. İzin verirsen önce bu güzel insanlara bu güzel çevirilerinden ötürü teşekkür edeyim, çünkü bu açıdan şanslı olduğunu kabul etmelisin. Tanıklığının geçicilik bilincinden kaynaklanan ince kederin ana dilinden sonra ikinci bir dilde da yankılanabildi sonuna dek ve sesinin Türkçe’nin sınırlarına doğru, sönümlenerek de olsa dalga dalga yayılmayı sürdürdüğünü duyuyorum kendi kulaklarımla. Sayıyorum dostum, saymasam olmayacak çevirmenlerinin adlarını: Neyyire Gül Işık, Münir H. Göle, Semin Sayıt, Kemal Atakay, Nihal Önol. Tümünün ellerine sağlık, çevirmekten öte, senin ne yaptığını ya da yapmak istediğini çok iyi anladıkları, neredeyse bildikleri için.

*

İlk yayım tarihlerine göre yukarıdan aşağı dizilmiş kitaplarının en alttakini çekiyorum küçük Pisa’yı devirmeden, asla nedeni olmayı düşünmediğin ama sanki tam da bu yüzden tanıklığını buruklaştıran, yüzünde acı, kırık bir gülümseyişe neden olabilecek bir yıkıma yol açmadan, özenle. Sen Lizbon’da yitiklere karıştıktan bir yıl sonra (2012) dönmeye başladı bu dokuz halka. Isabel için dokuz kez dönüyorsun Mandala’nda ve ben Antonio, sevgili dostum, senin için kaç kez dönebileceğimi kestiremiyorum şimdiden şu kendi Mandala’mda.

Usta bir iz sürücü olan senin izini sürmeye kalkan benim gibi birinin soluğu nerede alacağını kimse bilemez. Hangi kaçak Tabucchi imgesinin ardında boşuna döneniyorum kim bilir? Senin hakkında yazmak, düşünmek boşunaydı. İlk düşüncem senin tüm çabanı uzunca ele almak, anlamaktı. Ama bundan hemen vazgeçtim. Seni anımsayabilirdim ve anımsamaya çalıştığım sen daha da uzaklaşırdın her kezinde. Her dönüş, her çember, az önce yanımdan geçen, neredeyse dokunduğum, soluğunu, bakışını yakalar gibi olduğum o anda erişimsiz bir uzaklığı da barındırıyordu içinde.

Seni yola, ötekine savuran, bir odağa bağlanmaktan ısrarla kaçıran güç neydi, nasıl anlaşılmalıydı? Bulunduğun yere ve zamana neden yerleşemedin, sığdıramadın kendini, soruyorum. Bırak yurdunu, kendini hep dışarıdan, çemberin ötesinden, başkalarının yurdundan çağırdın, ama kendi adının seslerini kullanmadın bunu yaparken. Hey, An-ton-yo sesimi duyuyorsan bana doğru gel, yönel, demek yerine kendini başka başka adlarla çağırdın, kimsenin duyup da, dönüp de, bilip de tepki vermeyeceği adlar, seslerle. İşte Isabel. Senin çağırdığın, getirdiğin, geldikçe yiten, yitişi içinden bedenlenen, bedenleştikçe daha ve bu kez sonsuza dek yiten, onsuz ve onunla olamadığın, beki de ilk ve son kişi...

Pessoa yola çıkamadığı için içinden yolcular çıkardı, yola çıkabilecek başkalarını. Senin yaptığınsa dostum, neredeyse tersi bunun. Son sınıra, son çembere gitmek ve ötesinde ne olduğunu, olabileceğini bulmak, böylece kendine varmak, kavuşmak istedin. Kaç yolcuya bölündün bilinmez ama tümü, senin adına, senden anlamaları gereken soruya ya da şeye doğru yola koyulmuşlardı. En sondaki halkanın sınırında karşılaşacağın Şey ya da Kendin hakkında umutlu bir umutsuzdun. Bereket, böyle bir yolculuğun, Mandala’nın sonu yoktu ve yalnızca yola çıkmak, yürümek düştü senin payına. Bir de tatlar, önündeki masada buğusu, rengi, kokusuyla derin mi derin bir dünya. O hazlar imparatoru Juniçiro Tanizaki’yi anımsamamak elde mi? Algılanan şeyin değil, algılamanın kendi, özbilinci, deneyimi… Tadıyorum ergo varım demek istedin sanki. Dolandığın her çemberde tadabileceğin varlıklar yörüngelerinde salındılar, çağrı çıkardılar sana. Görevlerinden biri, belki en önemlisi buydu. Tatman, tadarak olman gerekiyordu. Haz içindeydi bunun, Tanizaki’de nasılsa öyle, ama daha ötesinde bir deneyimden söz ettiğimi düşünüyorum. Yanılıyor muyum?

Çemberleri doğru dürüst izleyemiyor, kısa devreler yapıp Mandala’yı altüst ediyorsam lütfen bağışla! Mandala’nın, Sophokles’in dediği gibi, ölüler ülkesinin, bakarsın yasaları sahiden değişiktir. Ayrımında olmadan dönüp duruyorum iç yörüngelerde belki de. Ama haklısın dostum, şu çözemediğin ikilem büyük olasılıkla sahiden çözümsüzdür ve benim için de birebir geçerlidir: “Söz konusu olan, dünyaya karşı duyduğum suçluluk mu yoksa derin bir acıyla hesaplaşmanın yoksunluğu mu?” Seni okuduktan sonra işte en azından şunu anlamış oldum: Bunu asla bilemeyeceğiz.

*

Sevgili Antonio.

Bu bir mektup mu? Eğer öyleyse ucu sonsuza dek açık kalacak bir mektup. Ulaşamayacak yerine. Öte yandan Antonio’ya değil, onun arkasında duran, beni çokça andıran birinin eline ulaşabilir. Mektup daha şimdiden, daha yazılırken senin elinde yani. “Kardeşim benim.” (Nesli Çölgeçen, 1983.)

Çemberler başımı yeterince döndürdü, yazdıkların gibi. Tüm yapıtın ya da her biri ayrı ayrı iç içe dönen çemberler, burgaçlı dönüşler ve okuyanda baş dönmesi yaratan dört boyutlu geometrilerden oluşuyor ve ben daha ilk okuduğum kitabında vertigoya yakalanmıştım: Zaman Hızla Yaşlanıyor. (Il tempo invecchia in fretta, 2009). Son kitaplarından biriydi ve baştaki öykünün adı Çember’di. Bir yazı yazdım içinde ne olduğunu bugün anımsamadığım. Ama seni anladığımı söylemek istemişimdir. Sonra burgacına takılıp döne döne aşağı ya da yukarı sürüklendim o gün bugün. Sorana, Tabucchi tuttu, geçer birazdan, diyorum, seni unutabildiğim, nasılsa bunu becerebildiğim, usumdan düştüğün gündelik zamanlar(ım)da. Bunun bir tür yaşam tutması olduğunu tümcelerini bitirdikten sonra kavrayabildim. Lizbon’da tüm Pessoa’ları birer küçük yıldız ya da göktaşı (meteor) gibi yörüngelerine bağlamış dönen ama tüm kenti de avluları, sokakları, çamaşırları, kokularıyla çeviren çırpıntılı döngüne tutulmuşken, ardın sıra dönüp durmadığım, çarpmadığım yer kalmadı. Girit’e, Hindistan’a ve diğer halkalardaki çizgilere bulanıp neredeyse dokunabileceğim denli yaklaşmışken kendimi bir anda savrulmuş buldum dilinin görünmez kıldığı kayalıkların ötesine, boşluğa, o erişimsiz, olanaksız yere. Bir yüzün, bir kadının ya da bir erkeğin yüzünün çizgileri belirginleşip sıcak dalgalarının ısıl basısını kendi yüzümde duyumsadığımda her şey çok kolay ve erişilir gelmişken bana, bir kez daha yiten, yitip giden o yüzle ve bu yitişe karşı içimde kabaran isyan duygusuyla baş dönmesi yaşamamam olanaksızdı. Biraz gölgeli, nemli, hüzünlü bir Ay tutulması gibi sana tutulmak, yani Tabucchi tutulması. Yüzün silinip de gün ışığını yitirdiğinde tüm biçimler, ilişkiler, sesler ve arkasından insanlar da yitiklere karışıyor. Bir bozgunu yaşadık, yaşıyoruz. Kendimizden bir şey anlamak, kendimizi bulmak istemiş, bu uğurda tüm insanların, yaşamalarının peşine düşmüş ama bulduğumuz şey ardına düştüğümüz şeye yine de ve hep uzak kalmış… Ötekilerin bakışı da yetmiyor olmaktan bir şey anlamaya, demek. Bu muydu dostum, söylemek istediğin?

*

Ne Mandala, ne çember kaldı. Ölmek dönmeyi, böylece baş dönmesini de bir anda kesiyor olmalı. Tam bir kurtuluş (!) gibi görünüyor ölüm. Kurtulmak için ödenecek bedel yüksek gibi ama yapacak bir şey de yok. Yok mu sahiden? Bu da yanıtsız sorulardan…

Küçük vapur Arrábida İskelesi’ne demirledi. Bir-iki damla yağmur yağmaya başladı. Isabel çantasından incecik bir yağmurluk çıkardı ve üstüne geçirdi. Tıpkı vedalaştığımız gece gibi, dedi. Yağmur hızlandı. Dur, Isabel, dedim, bana bir kez daha elveda diyemezsin. Isabel kalktı ve beni öptü. Tadeus, dedi, bu son görüşmemizdir, kesinlikle birbirimizi bir daha görmeyeceğiz, elveda. Tıpkı o gecede olduğu gibi uzaklaştı, küçük iskeleyi geçti, solgun bir neon lambasıyla aydınlatılmış bir lokantanın önünden geçti, boynundan beyaz eşarbını çıkardı ve son bir selam olarak bana salladı. Ben de çekinerek bacaklarımın arasına sıkıştırdığım elimi kaldırdım ve onu selamladım.” (Isabel İçin Bir Mandala, s.125)

Evet, yapacak bir şey yok. Ne denli çağırırsan çağır yine gidecek o. Ve sen bunu her zaman bileceksin, sözcük ağzında biçimlenmiş, dudaklarının arasından süzülerek dışarıya çıkarken ve bir ses olup ve bir ad olup adı taşıyan varlığı çağırır, hatta dönsün gelsin diye yalvarırcasına tınlarken, aslında gel(e)meyeceğini, gelse de bunun bir yanılsama olacağını ve seni burada bir çağrı olarak yapayalnız, bir başına bırakacağını bileceksin. Öyle ki umarsız çağırıcıdan öte bir şey olmadığın dank edecek kafana. Değil mi Antonio? Belki arada çağırıcı yerine çığırıcı demek, sessiz bir bağırtıdan, haykırıdan söz etmek yerinde olurdu. Ama çok iyi bildiğin gibi küçük sesin duyulmadığı yerde büyük ses hiç duyulmazdı. Büyük ses küçük ve tek insanın sesini 20. Yüzyıl boyunca kesti, soluksuz bıraktı onu ve sen de kişisel yazgıların olanaksızlığını acı acı şarkıladın. Olan bu. Bir insanın güçbela kanıksadığımız ölümünü bile neredeyse özler olduk yazgısız kitle kırımlarından sonra. Seninkisi dostum, karşılığını bulamayan bir yas çalışması, çaldıkça parçalanan çalgının ağıtıydı. Yazdıklarını böyle anladım ben.

*

Sanırım Fado tüm bunları anlamak için yeterli bir sözcük, asla bir daha, asla yeniden olamayacak ama yine de özlenen bir şeyle ilgili olduğu için. Oysa senin başka bir önerin var Antonio. Başka bir sözcük önereceksin, herkesin az çok bildiği ama hiçbir dile tam çevrilemediği gibi, yeterince anlatılamayan, bir yanı eksik kalan ve eksiğiyle de anlamlanan Portekizce bir sözcük: Saudade. “Tamam işte! Şu anda yaşadığınız ânın özlemini duymaktasınız. Bu geleceğe dönük bir özlemdir. Saudade’yi bizzat deneyimlemiş oldunuz.” (Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar, s. 170)

Arkama Portekiz’i alıp (Pessoa, Saramago) bir av köpeği gibi iz sürerek bu sözcüğün arkasına düşeceğim şimdi ve seni ya tam anlamış olacağım ya da hiç. Çünkü aslında sözcüğün nasıl anlaşılması gerektiğini yazdın ve ben nedense ayak diremeyi sürdürüyorum. Kulağım Portekiz’in sesinde ve yapılmış tüm tanımları, gündelik kullanımları da arkama alarak sözcüğü bir de kendimce anlamak istiyorum ve daha şimdiden eksiği olduğunu görüyorum. Alacakaranlık sürüyor. (Trier, Tarr.) Ve kimse de sözcüğün hakkını senin kadar veremeyecek, anlıyorum.

Şimdi yaşadığımız anın özlemini duymak demişsin ya ben de buraya düğümlendim bir bakıma. Ama özlem neye, neredendir sorusu dürtükleyip duruyor usumu. Ancak bir yerde(yke)n öteki yer özlenir, burası olmayan bir yerden (ve elbette zamandan). Şöyle düşündüm sonra. Kendimi uzaktan, başka yer ve zamandan görüyorum. Görebilir miyim? Kendimi aynanın arkasına yerleştirip aynanın önünde aynada kendine bakan beni, bakılan tüm zaman ve yerlerde düşleyebilir miyim? Nasıl biriymişim? Yüzüm nasıl da sandığım yüz, biçimim sandığım biçim değilmiş. Onun öyküsü, yapıp ettiği benimki olabilir mi? Onun, orada o zaman ve yerde olanın içine buradan sığabilir miyim? O olmadan neyim peki, bu başka zaman ve yerde bir izim, anlatım, yazgım olabilir mi? Yetersizlik, açmazlar, acılar ve sevinçler, geri dönüşsüz vedalar, gözyaşları ve çınlayan kahkahalar (Theo Angelopoulos), tüm bunlar ve başkaları özlenebilir mi? Gidenin arkasından sesler de gidiyor, uğultularla. Ah, keşke, derken, olduğum şeyi olmamak ve olduğum şey olmak için bir fırsat verin, demek isteriz. Bir şeyleri, kendimizdeki bir şeyi geri gelmeyecek biçimde yitirdiğimizi şimdi, şu anda biliyoruz ve bilmek içimizi parçalıyor, kaç kişiye, ki her biri ötekilerin özlemiyle kavrulup tutuşan. Demek, herkesle ve en başta kendimiz dediğimiz şeyle (bile) yapayalnızız. Kendimizden her an çıkarıp oraya bıraktığımız şeyle hem bir umut hem de umutsuzluk olarak kıvrılıp kaldık. Ve yarım kalmışlığımızın kederi kireç katmanları, oolitik kum gibi sardıkça sarıp kuşatıyor bizi.

Antonio, kederli dostum, aynı şeyi mi anlıyoruz acaba? Bu keder, yitirmenin kederi değil, yitirmekten ibaret olduğumuzun kederi. Bunu bilmenin kederi. Üstelik dışarıda biri ya da bir şey değil, içeride, burada, kendimizde olan bir şeyden, onu yitirmekten söz ediyoruz. Biz olamamamızın, bunun her koşulda olanaksızlığının kederidir Saudade. Ağ her kezinde yaşam denizine bırakılacak büyük av düşlerimizle ve bir daha toplanamayacak, çekilemeyecek güverteye. Yirminci yüzyıl asla kapanamayacak büyük yarayı açtı bağrımızda. Yaramıza baktıkça ne olduğumuzu, başka neler ya da kimler olabileceğimizi de anımsatıyor ve biz işte buna dayanamıyoruz. Buna dayanamıyoruz.

*

Şimdi dönüyorum, gözlerim kararsa da kim olduğumu unutma pahasına bu yazı az sonra bitmeli.

1.çember: Tersyüz Okulu.

Günlerden bir gün, hayatın önceden kestirilemeyen koşulları sonucu, belli bir şeyin ‘öyle’ olmakla birlikte, aynı anda başka türlü de olduğunu fark edişim[e]. Beni tedirgin eden bir keşifti o.” (s.15)


2.çember: Hint Gece Müziği

“‘Kim bilir,’ dedim. ‘Bilmesi zor, yazan benim ve bunu bilmiyorum. Belki bir geçmişin peşindedir, bir şeyin yanıtını arıyordur. Belki zamanında kaçırdığı bir şeyi ele geçirmek istiyordur. Bir anlamda, kendi kendini arıyor. Yani, söylemek istediğim beni ararken, sanki kendini arıyor: kitaplarda sık sık böyle olur, edebiyat işte.’ Bir süre sustum, çok önemli bir noktaya varmışım gibi, sonra da gizli bir şey söyler havasıyla, ‘Gerçekte iki tane de kadın var,’ dedim.” (s.105)


3.çember: Önemi Olmayan Küçük Yanlış Anlamalar

Ben de yanlış anlamalardan söz ediyorum, ama pek hoşlandığımı zannetmiyorum: sadece onları bulup ortaya çıkarma eğilimindeyim. Yanılgılar, kararsızlıklar, geç anlamalar, gereksiz pişmanlıklar, belki yanıltıcı anılar, saçma ve çaresiz yanlışlar, yerinde olmayan şeyler beni karşı konulmaz biçimde çekiyor, bir gönül eğilimi, soylu yanı olmayan bir çeşit dağlama gibi. Bu çekimin karşılıklı olduğunu bilmek de yatıştırmıyor beni. Var olmanın kendisinin de bir yanlış anlama olduğu ve herkese bol bol yanlış anlama saçıp savurduğu fikriyle yatışabilirdim, ama bu da Barok eğretilemesinden pek farkı olmayan, kasıntı denebilecek bir aksiyom olurdu.” (s.12)


4.çember: Ufuk Çizgisi

“‘Benim,’ dedi alçak sesle, ‘Geldim.’

Biraz daha bekleyip daha yüksek sesle yineledi: ‘Benim, geldim işte.’ İşte o zaman, o yerde kimsenin olmadığından kesinlikle emin oldu. Elinde olmadan, önce alçak sesle, sonra kahkahalarla gülmeye başladı. Arkasına döndü, kendinden birkaç metre ötede ışıldayan suya baktı ve karanlıkta ilerledi.” (s.90)


5.çember: Kara Melek

Bir Şeyin Getirdiği Sesler, Ama Söylemesi Olanaksız Neyin.” (s.17)


6.çember: Düşler Düşü

Francisco Goya y Lucientes, sen kimsin, diye sordu.

Köpek boynunu uzatarak, ben umutsuzluğun hayvanıyım, dedi, ve senin acılarınla alay ederim.” (s.37)


7.çember: Requiem

Biri kalkıp bu Requiem’in gerektirdiği görkemle icra edilmediğine dikkatimi çekseydi, onunla aynı kanıda olurdum. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, hem kendi müziğimi yapmayı yeğledim, yeri daha çok katedraller olan bir orgla değil, insanın cebinde taşıyabileceği bir armonikayla ya da sokağa taşınabilecek bir laternayla, Drummond de Andrade gibi, ben de hep ucuz müziği sevmişimdir ve onun dediği gibi, Haendel gibi dost istemiyorum, ve kulağım meleklerin şarkılarını işitmiyor. Sokaktan iletişiz gelen bana yetiyor, bizim kendimizi yitirmemiz gibi, o da yitip gidiyor.” (s.7)


8.çember: Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü

Pessoa bir yanağını yastığına yerleştirdi ve bitkin bir şekilde gülümsedi. Sevgili Antonio Mora, dedi, Proserpina diyarında beni bekliyor, gitme zamanı geldi, şu yaşam diye adlandırdığımız imgeler tiyatrosunu terk etme zamanı geldi. Ruhumun gözlüğüyle gördüğüm şeyleri bir bilseniz, yukarıdaki sonsuz boşlukta Orion’un kollarını gördüm, şu yeryüzü ayaklarıyla Günayhaçı takımyıldızında yürüdüm, parlak bir kuyruklu yıldız gibi sonsuz geceleri, imgelemin şehvetin ve korkunun yıldızlararası boşluklarını aştım, erkek, kadın, ihtiyar, küçük kız oldum, Batı başkentlerinin geniş caddelerindeki kalabalık oldum, sessizliğine ve bilgeliğine imrendiğim Doğunun dingin Budası oldum, kendim ve başkaları, olabileceğim herkes oldum, onurlar ve onursuzluklar, coşkular ve yılgınlıklar yaşadım, erişilmez nehirler ve dağlar geçtim, huzur dolu sürüleri seyrettim ve başıma güneş ve yağmur geçti, kızışmış dişi oldum, sokakta oynayan kedi oldum, güneş ve ay oldum, çünkü yaşam yeterli değildi. Artık yeter, sevgili Antonio Mora, benim yaşamım bin yaşam demekti, yorgunum şimdi, mumum eridi artık, rica ederim gözlüğümü verin bana.” (s.52-3)


9.çember: Pereira İddia Ediyor

Akşam serindi, her şey gözüne güzel göründü, sözünü etmek istemediği geçmiş yaşamı, Lizbon, renkli ampullerin üzerinde görünen gökkubbe ve içinde büyük bir özlem duydu Pereira ama neye özlem duyduğunu söylemek istemiyor.” (s.17)


10.çember: Damasceno Monteiro’nun Kayıp Başı

“‘Çamlıkta bir ölü buldum,’ dedi Manolo kısık bir sesle.

Karısı anlamadı. Manolito’nun saçlarını tarayıp briyantin sürüyordu.

Ne diyorsun, Rey?’ diye sordu yaşlı kadın.

Bir ceset, meşenin yanında.’

Bırak çürüsün,’ diye karşılık verdi karısı, ‘burada her şey çürümüş zaten.’.” (s.18)


11.çember: Gittikçe Geç Olmakta

Aynı nedenle, aynı çocuksu, aynı nedensiz memnunlukla, hiç yazmadığım ama yine Semerkand’a yapmadığımız yolculuk kadar ince ayrıntılarla sana anlattığım kitapları düşünmeye koyuldum. Yazmadığım son kitap, aynı zamanda sana anlattığım son kitaptı, Seni Ararken başlığını taşıyordu, alt başlık da ‘Bir Mandala’.” (s.172)


12.çember: Tristano Ölürken

Neden bu kadar üzgünüm bilemiyorum. Çok eskiden kalma bir masal ruhuma girmiş...” (s.26)


13.çember: Zaman Hızla Yaşlanıyor

“‘Ona o dönemleri sordum, henüz genç, ateşli, açık yürekli, salak, düşüncesiz olduğumuz zamanları. Gençliğin dışında da bir şeyler kalmış olmalı, diye yanıt verdi bana.’” (s.13)


14.çember: Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar

Hepsi güzel yolculuklardı (belleğimde öyle olmayı sürdürüyorlar). Ama belki de en olağanüstü olanlar aralarında yok. Onlar hiç yapmadığım, hiç yapamayacağım yolculuklar. Yazılmayacaklar ya da geceleri kapalı gözkapaklarımın arkasında kendi gizli harfleriyle yazılmış, saklı kalacaklar. Sonra uyku bastıracak ve demir alınarak yola çıkılacak.” (s.16)


15.çember: Isabel İçin Bir Mandala

Bu Makao gecesinde sonbahar ekinoksunun arifesinde bir özet çıkarmak çok hoşuma gidecek, özet şudur: Ben de denizleri kabarttım, işte günahım budur. Rahip, Bu bana pek açık seçik görünmüyor, oğlum, dedi, daha iyi anlatmalısın. Kitaplar yazdım, diye fısıldadım, günahım budur. Rahip, Bunlar ahlaka aykırı kitaplar mıydı? Diye sordu. Yok canım, dedim, ahlaksızlıkla hiç ilgileri yoktu, sadece gerçeği küçümseyen bazı şeylerdi. Rahip purosundan bir nefes daha çekti. Affedersiniz Aziz Peder, dedim, lütfen dumanı yüzüme üflemeyin, dikkatimi toplayamıyorum. Rahip dumanı havaya üfledi ve, Küçümseme, büyük kilisemizin ilkelerine göre kibir demektir. Sen kibirli olmak günahını işledin ama daha açık söyle, dedi. Bakın, dedim, bir zaman geldi, hayalimdeki öyküleri gerçekten olmuş gibi düşünmeye başladım ve kötü öyküler yazdım, sonra kötülüğün yaşamda gerçekten var olduğunu büyük bir şaşkınlıkla fark ettim, kısacası, olaylara öncülük ettim, işte benim kibirliliğim budur. Rahip, Sonra? Diye sordu. Ne sonrası? Dedim. Rahip, Yaşamında işlediğin bütün öteki günahlar, dedi, kim bilir daha ne çok günah işledin. Bir sürü, dedim, ama onlar önemli değil, insanların zavallılıklarıyla ilgili şeyler, aldırma, boş ver.” (s.90-1)


  • KAYNAKLAR:
  • Tersyüz Oyunu, (Il gioco del rovescio e altri racconti,1981), Çev. Neyyire Gül Işık, Can y., Birinci basım, Nisan 2016, İstanbul, 215 s.

  • Hint Gece Müziği, (Notturno Indiano,1984), Çev. Münir H. Göle, AFA y., Birinci basım, Eylül 1994, İstanbul, 111 s.

  • Önemi Olmayan Küçük Yanlış Anlamalar, (Piccoli Equivoci Senza Importanza,1985), Çev. Münir H. Göle, Can y., Birinci basım, Eylül 2006, İstanbul, 175 s.

  • Ufuk Çizgisi, (Il Filo dell’Orizzonte,1986), Çev. Münir H. Göle, AFA y., Birinci basım, Eylül 1994, İstanbul, 91 s.

  • Kara Melek, (L’Angelo nero,1991), Çev. Neyyire Gül Işık, Can y., Birinci basım, Mart 2018, İstanbul, 135 s.

  • Düşler Düşü, (Sogni di Sogni,1992), Çev. Semin Sayıt, Can y., Birinci basım, Nisan 2006, İstanbul, 83 s.

  • Requiem, (Requiem,1992), Çev. Münir H. Göle, AFA y., Birinci basım, Eylül 1994, İstanbul, 107 s.

  • Fernando Pessoa’nın Son Üç Günü, (Gli ultimi tre giorno di Fernando Pessoa,1994), Çev. Münir H. Göle, AFA y., Birinci basım, Eylül 1994, İstanbul, 60 s.

  • Pereira İddia Ediyor, (Sos tiene Pereira,1994), Çev. Münir H. Göle, AFA y., Birinci basım, Nisan 1997, İstanbul, 174 s.

  • Damasceno Montero’nun Kayıp Başı, (La testa Perduta Di Damasceno Monteiro ,1997), Çev. Kemal Atakay, Can y., Birinci basım1998, İstanbul, 214 s.

  • Gittikçe Geç Olmakta, (Si Sta Fecendo Sempre Piú Tardi, 2001), Çev. Neyyire Gül Işık, Can y., Birinci basım, 2002, İstanbul, 269 s.

  • Tristano Ölürken, (Tristano muero,2004), Çev. Semin Sayıt, Can y., Birinci basım, Ekim 2006, İstanbul, 166 s.

  • Zaman Hızla Yaşlanıyor, (Il tempo invecchia in fretta,2009), Çev. Nihal Önol, Can y., Birinci basım, Ocak 2011, İstanbul, 133 s.

  • Yolculuklar ve Öteki Yolculuklar, (Viaggi e altri viaggi,2010), Çev. Semin Sayıt, Can y., Birinci basım, Nisan 2016, İstanbul, 217 s.

  • Isabel İçin Bir Mandala, (Per Isabel: Un Mandala,2013), Çev. Semin Sayıt, Can y., Birinci basım, Mart 2015, İstanbul, 127 s.