ZeZe Kırmızı

Öyküleri

Zeki Z. Kırmızı / 2014-2020

I1

Cazibe İstasyonu2 ve Yüklük3


Büke’yle (1970) ilk kez tanışıyorum ve elbette hayıflanıyorum öykümüzde böyle bir çıkışı ve bireşimi ıskalamayı nasıl becerebildim diye. 44 yaşında yazarımızla geç ama benim açımdan mutlu bir tanışma oldu bu.

Türk yazınını olabildiğince izlemeye çalışan, romanını, öyküsünü, şiirini okuyan biri olarak kafamın içerisinde soru imleri ile ortalamalarda gezinen Türkçe öykü çıtasının öncü kollarının aslında çıtayı nerelere değin yükseltebilmiş olduğunun sevindirici örneği birbirini izleyen son iki öykü kitabını bir arada okuyunca dank etti Büke’nin. Bir kişiden yeterli öykü okuru çıkmayacağını bilmez değilim. Ülkemizde okur sonuna değin yalnızdır. Okur, birikimini paylaşıp bir ortak başvuruya (referans) yazık ki dönüştüremiyor. Geriye yalnızca ödüller kalıyor ve bunun da kendi içinde açmazları (handikap) var. Bir Okur Bildirgesi’nin (manifesto) zamanı geldi de geçiyor bile. Yani diyelim, Türk öykü okurluğunun niteliğini yükseltmek bir büyük tasar olabilir. Belki de bir yerlerde (yazma okulları, topluluklar, dergiler, vb.) yapılıyordur bu.

Gelelim Büke’ye. Bu arada önemli ödüllerden kimilerini aldığını da geçerken söyleyeyim.

Cazibe İstasyonu, 2012 yılı içerisinde ikinci baskısını da yaptı. Girişinde şu sunu var: İş cinayetlerinde kaybettiklerimize. Belki de hakkında iyi düşünmem için yeterdi bu üç sözcüklü alıntı (epigraf). Ama kendimi yanıltmamak için çevirdim sayfayı. Karşıma bir dil derken bin dilin ayrı akan suyu, kapı çözen açkısı çıkıverdi. Dil renkten renge girdi, kendi içinde derişti. Dille birlikte dilin yüklendiği şu acınası ama tuhaf bir biçimde diri yaşam(a)larımız da.

İlk elde dikkatimi çeken birkaç önemli yazı özelliğini öne çıkararak, izlemeye alıyorum Büke’yi. Şu anda (Türkçe) öykümüzün en iyi birkaç örneğinden biri sayıp selamlıyorum.

Öncelikle gerecine yaklaşımındaki yaratıcı esnekliğe, olanaklılığa (plastisite) vurgu yapmam gerekiyor. Onda esneyen ve tüm olanaklarını olanca varlığıyla gün yüzüne çıkaran yalnızca biçimlendirilmeye yatkın bir dil anlayışı değil. Dilin arkasına yerleştirdiği düşünce, bakış ve kavrayış da aynı çoğul olumsallıkla okurunu henüz sayfalara konulmamış öykü dünyalarına taşıyabiliyor. Sorumlu (kurallı) oyunculluk dili rezilleştirmek, cambazlaştırmak yerine oynama, anlama çabamızı kışkırtıyor. Bir tür yapıt gerecinin dizisel ve en az iki boyutlu etkisini kitabın sayfalarından alıp dışarlıklı okurluğumuzla yansılıyor, öyküye kaldığı yerden aynı dalgaboyunda katılıyoruz. Öykü gibi eğilip kalıyor, ses çıkarıyor, öykünün derdini alıp veriyoruz. Çünkü Büke öyküsü, başlamak ve bitmekle, kapanmakla ilgili değil. Görmeyi baştan varsaymış, kendini amacı içre çatmış dil ve diğer öykü gereçleri (kurgu, anlatım vb.) yaşamı kalıplıyor. Uyandan değil uymayandan, kesilip biçilen, doğranandan gerçekten irkiltici bir etki doğuyor. Geleneksel yaklaşımlı, yerleşik öykünün aldatıcı, yanıltıcı, yetkin uydumculuğunu (konformizm) kanıksamış okur ve diğer uçta ardçağcı (postmodern) yazar, insancalığı (hümanizma) yutmuş, sindirim yapısı yiyip yuttukça gazlanmış, kafa ve bellek dağıtan, allı pullu, şaşırtmacalı, amaçsız kışkırtan soytarılığa savruldukça şamar oğlanlarına dönüşeyazarken Ahmet Büke gibi biri çıkıyor, hem dilin henüz tazeliğini koruyan büyük varlığını imliyor, hem de anlatmanın bin birinci biçimini. Hayır bayanlar, baylar, gördüğünüz gibi dil daha yeni başlıyor, anlatmak (yazmak) daha yeni(den) başlıyor. Bu dil, bu anlatım arkasında kaç bin yılın birikimini öyle iyi kavramış ki, kavradıkça gücü artmış, sokulgan, kırılgan, sevişgen, ayartan, bağlayan, katan, çağıran bir dilliğe yatmış, ötesini de sözleyerek. Yani dilden geriye eşsiz ve sınırsız gereçselliği kalmış. Orada gereksindiği şey bir ustadır yalnızca. Çünkü kendini bilen (kavrayan) dil, beni kullan dediğinde ustasına ve içeriğini sildiğinde, saltık içeriğe dönüşmüş demektir. Ya da saltık içerik taşımaktan başka bir şey yapamaz. Araçsallık, için’lik, bir olanağın teslimiyeti biçiminde beri gelir. Büke’de dil, tıpkı diğer öykü yapıları gibi bu anlamda biçimlenebilir (plastik) özellik kazanmıştır.

Buradaki sorun şu. Bu dilyazısal aşkınlık zaman ve uzamda yerele, güncele sıkıştığında hak ettiği evrenselliğe ulaşamayacaktır. Çağının duyarlı ve sorumlu yazarı, dili acısına vurduğu için, şimdi burada tepkisini elinin altında en iyi kullanabildiği araçla, yazıyla vermek zorundadır. Ama dili genişletme ve olanaklandırma gibi evrensel bir dil tutumunu yedeklemiş yazar, yerel okurun açısına bağlanmış görünüyor. Haklı ve aynı zamanda bir insan olarak somutu dolanıyor, somuta bağlı (sadık) kalmayı önemsiyor. Bu onun siyasal, aktörel (etik), düşünsel duruşuyla ilgili. Çünkü yazısının arkasında böyle bir insan olduğunu anlamamak olanaksız... O yazının arkasında Ahmet Büke duruyor. Kendini karartmıyor, silmiyor ama durup durup da ‘bakın bu benim’ demiyor, diyemez. Zamanı getirip, günün köşesinde kıstırmak ve onu dirense de ayan beyan görünür kılmak ve okuru bunu görmeye zorlamak, eğer okuyorsan kusura bakma bunu görmek zorundasın, demek yazınbilimin temel tartışmalarıyla buluşturuyor ister istemez bizi. Yazar kim? Ne zaman yazardır ve ne zaman insan? Yazısıyla bire bir özdeş mi? Günceli ve yereli kavramanın evrensel biçimi var mı? Şimdi burada, her zaman her yerde eşitliğini sağlayacak bir yapı, daha zamanın ve uzamın içindeyken zaman ve uzam aşır(t)an bir deme, eyleme biçimi olası mı?

Onun buluncundan (vicdan), duruşundan, yüzleşme eğiliminden, yazmaktan anladığı şeyden, yazıyı yükseltme biçiminden, cesaretinden etkilendim. Ben de buralıyım. Onun zamanında, yerindeyim. İstiyorum ki bir başka yerin ve zamanın okuru da bu kusursuz estetikten (plastisite) yararlansın. Çünkü günceli böyle yakalayan ve anlatan (siyasal) dil, bizi evrensel izleklere de yetkinlikle taşıyabilir.

Birine dilimizden öykü önerecekseniz yazarı Ahmet Büke olmalı.

(Ayrıntıya girmeyecek, çıkan kitaplarını öncelikle izleyeceğim. Belki geriye doğru da dönmem gerekebilir. Çünkü böyle Türkçe ve yazın (öykü) tadı aldığım, hele son yıllarda azdır.)


II4

Varamayan5


Ahmet Büke’nin yapıtları aşağıda izlenebilir. Toplam 19 yapıtın 1’i deneme, 7’si çocuk, 11’i öykü kitabı. 51 yaşındaki (2021) Büke şimdilik öykü ve çocuk yazarı olarak görünüyor. Kumrunun Gördüğü ile 2010 yılı Sait Faik Hikâye Ödülü kazandı. Öykü kitaplarından 3-4 tanesi de özel bir dizinin ürünü ya da gençlik öyküleri, kesin bir bilgi olmasa da. Ben öykülerinden Cazibe İstasyonu (2012) ve Yüklük’ü (2014) okudum, çok etkilendim. En son okuduğum öykü kitabı ise Varamayan (2019).


TÜR

KİTAP ADI

İLKBASIM YILI

öykü

İzmir Postası'nın Adamları

2004

öykü

Çiğdem Külahı

2006

öykü

Alnı Mavide

2008

öykü

Kumrunun Gördüğü (Sait Faik Hikaye ödülü)

2010

öykü

Ekmek ve Zeytin

2011

öykü

Cazibe İstasyonu

2012

öykü

Mevzumuz Derin

2013

öykü

Yüklük

2014

öykü

İnsan Kendine de İyi Gelir

2015

deneme

100 Tuhaf Kitap

2015

öykü

Gizli Sevenler Cemiyeti

2016

çocuk

Eyvah Babam Şiir Yazıyor (Zeyno)

2017

çocuk

Annemle Uzayda (Zeyno)

2017

çocuk

Gökçe'nin Yolu

2018

çocuk

Neşeli Günler

2019

öykü

Varamayan

2019

çocuk

Kırlangıç Zamanı

2019

çocuk

Paspas Tepemde Kapiş Paçamda

2020

çocuk

Çayırın En Tuhaf Yuvası

2020


Günümüz Türk öyküsü üzerine soldan ve yazık ki biraz tepeden, belki çokça haklı tartışmalar bir yana diğer türlerde olduğundan daha çoktur öyküde eleğin üstünde kalacak yazar sayımız. Olumlu olumsuz nedenlerini, yayıncılıktan değişen dünya koşullarına sıralamanın bir anlamı yok. Bu yazın toplumbilimi, tinbilimi gibi alanların işi ve kesinlikle yararlıdır. Bizim gibi ülkelerde içeriği büyülü kılmak için bu tür bilimsel altlıklar oluşturma yönünde girişimler göz ardı edilir. Örneğin, Türk Şiiri ya da öyküsü üzerine üç boyutlu bir uzamsal haritalama (kartografi) ve yazılımı (program) düşüncem ham düş(ünce) olarak kalmaya yargılı. Ama konumuz bu değil. Ahmet Büke, diyeceğim, eleğin üstünde kalan öykü yazarlarımızdan...

Okuduğum iki kitabı beni coşturmaya yetmiş, hemen kaleme sarılmıştım. Yukarıdaki yazım (AyrıcaBkz. www.okumaninsonunayolculuk.com 2014 Okumalarım).

Varamayan (2019), kitaba adını veren ilk uzun öyküsüyle (Varamayan Ahmet) beni biraz düş kırıklığına uğratmış olsa da Büke’nin yazınımızdaki özgün yerini korumasını sağlayan bir öykü derlemesi... Beklentimin yüksek oluşu bu tür sonuçlar doğuruyor ama geçici bir durum olduğunun ayrımındayım bunun. Çünkü bu kitabıyla, özellikle ikinci bölümüyle de Büke dünyaya yanıt verme düzeyi ve yeteneğini (plastisite) dil ve biçem bağlamında korumuş görünüyor ve artık yazınsal (poetik) bir duruşu olduğu açık. Bugün olmayan yarın olacak, geçici iniş çıkışlara karşın yazınsal çizge (grafik) yükselecektir.

İyi budalanın (varamayan Ahmet gibi) dünyada ve yanılmıyorsam Türkiye’de ünlü yaratılmış kişileri geçmişten günümüze çoktur ve ortalama insan-lık yazgımızda etkileri kesinkes imlenmiştir. Halk anlatıları ve onlarda yaratılmış kişilerden (stereotip) büyük yazılı anlatılarda kusursuz anlatılmış böylesi iyi budala saflığının, dünyanın bilmişliği, hinliği karşısında uyumsuzluğu ya da çözümsüzlüğü toplumsal ortalamamızda bir bulunç (vicdan) sızıldamasına yol açsa da üstesinden kolay geldiğimiz, tezce unutup kıyısından geçiverdiğimiz bu örnekler karşısında yine de berkitilmiş yerimizden edildiğimiz duygusu, sapması yüzünden ikilem yaşamadan edemeyiz. Bize bulaşmadığı, uzak durduğu sürece onaylar, ulular, hoşlukla anar anımsar, hatta yeri geldiğinde bu örneklerle taşı gediğine koymaktan kendimizi alıkoymayız. Mahallenin delisi deyip geçmeyiz her zaman. Hatta belki bu kişiliğin bir halk yaratısı olduğunu öne sürebiliriz de. Halk ortalamasının her zaman kendisiyle birebir özdeşleyemediği bir çıktısı, safrasıdır iyi budala. Hepimizin unutmaya yatkın olduğumuz bir yanımızdır ve hele Ahmet Büke’nin anımsatmasıyla bizi ‘nereden çıktı bu’ diye yerimizden hoplatacak, dünyanın kurnaz dolanaklarında en az istediğimiz şeydir. Anımsadığımız şey bana göre ortalamamızın ‘iyi budala’laştığını, aslında toplumun genel ölçeğinin uydumcu, dayatılanı tartışmayan, sindiren, uyumlu, yönlendirilmeye açık en olumsuz anlamda bir budalalaşmayı yaşadığı gerçeğidir. Anımsatıcı, gösterici (yazar) bize, olumsuz (negatif) budalalığımıza üstelik olumlu (pozitif) ama yine de yitiren (kaybeden) bir örnek üzerinden ayna tutmaktadır, tıpkı Mancha’lı Don Quijote, Amerikan taşrasından uyanık George’un koruması altındaki Lennie gibi. Yüzyılımızın görünmez egemenleri incelikli (sofistike) aygıt ve yöntemleriyle, tüketici ortak paydasında biçimlendirip tıpkılaştırdıkları milyarların her birine ‘iyi’si bir yana ‘budala’ demenin öteki yolunu yaratabiliyor: akıllı insan, homo economicus.

Elbette Ahmet Büke bu tartışmalara girmiyor. O bu toprağın yarattığı bir genç adamı gözlemiş... Buralı (Anadolulu) oluşu öyle belirgin, somuttur ki ‘iyi budala’mız Ahmet’le ne yapacağımızı bir türlü kestiremeyiz okur olarak. Yardım etmek, bağrımıza basmak, yol göstermek, yitip gitmesini önlemek ve annesine kavuşturmak için elinden tutmak isteriz ve hiçbir şey yapamayacağımızı biliriz. Göz göre göre bu içimizin duru, saf iyisi kayıp gidecektir elimizden, içimizin bir yanı, belki derin yanıyla birlikte. Hatta giderek acımasızlaştığımızı, katılıp kaldığımızı, bu budalalar yüzünden hepimizin yitireceğini, onlar olmasa yaşamalarımızın düze çıkacağını belli belirsizce geçireceğiz içimizden. Onlar dünyanın yolunda, akması gerektiği gibi akmasını önleyen engellerdir aslında ve her birimizin ‘uscul’ (akılcı) yaşamı, tekeri böyle bir takoza çarpıp kırılabilir. Onlar yüzünden yeterince katılaşamamış, çıkarımızı ödünsüz gözetememişizdir. Oysa onlar sahnede, bizleri gülmekten kıracak birer seyirlik oyun olarak kalsalar başımızın üstünde yerleri var ama yalnızca orada, yine akıllı birinin gösterileni olarak.


*

Borlulu Ahmet askerde ilk nöbetinde düşünüp durur: “Hep unuturum ben. Her şeyi unuturum.” (18) Askerlik de biter. Tezkere zamanı. Ergün Başçavuş emanet Ahmet’i tek başına ‘memleket’ine gönderemez. Yavuz Onbaşı’ya para verir ve söz alır. Ahmet’i önce köyüne bırakacaktır Yavuz. Tamam komutanım. Asker ocağından hoşnut Ahmet’in tezkere işine canı sıkılır. Kötü bir şey mi yaptı da onu kovalıyorlar buradan? Sonra dönüş yolu… Trenler. Uyanık Yavuz’un tembih üzerine tembihle Ahmet’i yarı yolda tek başına bırakması ve bitmeyen yol. Ahmet ineceği istasyonu bir türlü belleğinde tutamaz, gider gelir, uyur kalır, mekik dokur. Sonunda demiryolu üzerinde yürüyerek gidecektir köyüne: “Tam o anda bir şahan kavakların üzerinden geçti. Ok gibi gökyüzüne çıktı da çıktı. Sonra doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına; batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar baktı./ Cümle mahlukat varma telaşındaydı bir yerlere…” (44)


*

Varamayan’ın II. Bölümünde kısa kısa 12 öykü yer alıyor. Çok kısa öyküler ve Türkçe lokmaları. Kıtır kıtır, şerbeti kıvamında, boşluksuz, billur (kristal) anlatılar, insan durumlarımız (hâl). Bu öyküler hakkında yazılacak şeyi öykülerin kendileri zaten yazmışlar ve Ahmet Büke, sözü daha nasıl kısaltabileceğinin, sessizliğe nasıl ulaşacağının ve susmanın her şeyi anlatmak anlamına geleceği zamanın ardına düşmüş...

Tenimizi ateşe tutan, tüyümüzü kavuraçalan, bizi dünyanın dalgasına çırılçıplak, öylece bırakan öykülerin için Ahmet Büke, çok yaşa ve yaz, hep yaz!


[1] Bölüm 2014 yılında yazılmış, 2020’de gözden geçirilmiştir.

[2] Büke, Ahmet; Cazibe İstasyonu (2012), Can Yayınevi, İkinci basım, Ekim 2012, İstanbul, 89 s.

[3] Büke, Ahmet; Yüklük (2014), Can Yayınevi, Birinci basım, Nisan 2014, İstanbul, 87 s.

[4] Bölüm 2020 yılında yazılmıştır.

[5] Büke, Ahmet; Varamayan (2019), Can Yayınları, Birinci Basım, Ekim 2019, İstanbul, 87 s.