ZeZe Kırmızı

Zama

Zeki Z. Kırmızı / 2021

Arjantinli yazar Antonio Di Benedetti'nin (1922-1986) Türkçede başka kitabı var mı şu an bilemiyorum. 2-3 gün önce bitirmiştim okumasını. Neredeyse romanı yarıladığımda bir yargı üretememiş, yazarın tutuk anlatım diliyle çevirinin (Genç çevirmen Nurhayat çalışkan özgün dil İspanyolcadan çevirmiş romanı.) beceriksizliği (!) arasında sarkaçta gidip gelmeye başlamıştım. Ama sonuna değin gitmem iyi oldu. Böylece yazar ve çevirmen, özellikle Türkçe konusunda, son birkaç on yılın Türkçeyi eskitme ve kendi içinde tutarsızlaştırma akımı ( moda ) etkisinde olduğu apaçıksa da, elimden kurtulmuş oldular. İlk izlenimlerim yıkılmakla kalmadı, özgün bir dil tutumu, biçem ( üslup ) ve bunların Türkçede oldukça düzgün karşılandığı yönünde kanım güçlendi. Yüz seksen derece öteye kendimi savrulmuş buldum. Bundan keyif almayacak iyi okur azdır. Çünkü her şeyin ilk kez denendiği ve bu yüzden en iyiyle en kötünün iç içe geçebildiği, henüz akışkanlığını ve esnekliğini ( elastikiyet ) kazanmamış, dolayısıyla karanlıkları, gölgeleri bol, tutuk, kırılgan, dünyaya öncesiz bakan gözün leke tutmaz fizyolojik saflığıyla kotarılmış Zama 1 romanı, bu dil tutumunun kasıtla ve özenle kullanıldığının da kanıtı üstelik.

1956’da yayımlanmış Zama 18. yüzyılda İspanya Krallığı sömürgesi Uruguay’da Atlantik ötesindeki merkezi temsil eden sömürge valiliğinde bir yüksek memur (hukuk danışmanı) Diego de Zama’nın ben anlatısıyla kendine bir yer arama çabası ve bunca uzakta; limanda eşinden gelecek mektuba gözünü dikmiş, ayrı ayrı bir bedenin, görevin, beklemenin, yönetsel dalaverelerinin, cinsel açmazların, aşkı soyluca ve öte yandan acımasız, dümdüz, yüzeyde, soysuzca yaşamanın çoğu kez tutarsız, inişli çıkışlı, bir bütünsel uyum sunamayan kesintili öyküsü. Romanın dili, kişisine bağlı olarak, onu doğru karşılayabilmek uğruna hem utangaç adımlarla hem dans adımlarıyla hem de atak, tutkulu, vb. adımlarla ölüme doğru yürüyen bir dildir ve her zaman son seçimde yararcıdır (pragmatik). Apansız basan ‘Olay’ Diego’yu ve diğer kişileri en kötü durumda yakalar ve en kötü sonucu yaratır. Böyle bir kişisel tarihleme uygulamasında kişi kendine sonsuzca uzak, başkalarına ait hem de ta kendisi, yani hiç olmaması gerektiği kadar kendine aittir. En yakınla en uzağı beden ve us (tin) karşılıklı nereye dek simgeleyebilir? Aradaki kesik ne onduran ne öldüren, beklemeye tutsak eden bir kesik, eksilten ama bir türlü öldüremeyen yaradır. Dilin kendi de eli böğründe olanca kuşkusu ve cesaretiyle dımdızlak ortadadır. Ergen erkek düşüncesizliğine bağlanabilecek, olgunlaşmış bedenin olgunlaşmamış düşüncelerle köşe kapmaca oynadığı anlatı kişisi ve dili, acemiliğin, tüm olanakları içinde bile tıkız, yazılamamış, tamamlanamamış kişinin ya da onun öyküsünün (kişisel tarihinin) burukluğunu okurluğumuza geçirir. Sızdırır da diyebiliriz. Bende en azından böyle oldu. Giderek yaşam acemisine dönüştüm okudukça bu ‘tuhaf’, hatta ‘büyülü’ romanı.

Yer miydi yersiz kalan, yoksa zaman mı bulamamıştı kendi zamanını, özünü? Yoksa o yer ve zamanı henüz kendine ait kılamamışlığın çocuk(su) kişisi miydi Zama’yı ardsız arkasız ve aynı zamanda bir başlangıçtan yoksun bırakan.

Bir askıda roman gibi geldi bana. Bir deneyim, bu yanıyla eşsizdi. Günümüzde böylesi istense de yazılamaz artık.


NOT: Uzunca bir incelemeyi Zama denli hak eden kaç roman var acaba?


[1] Antonio Di Benedetti, Zama, (em>(Zama, 1956)), Çev. Nurhayat Çalışkan, Alakarga yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 323 s.