ZeZe Kırmızı

Kenarda

Zeki Z. Kırmızı / 2021

Birbirlerinden çok başka anlatım biçimleri deneyen; kalabalıklar içinde yitme, kendiyle baş başa kalanın kendisiyle ne yapacağını kestirememesi gibi izlekler, içlerinde koşulsuz algı kapıları, üçüncü gözler, duyarlıklar barındıran anlatıcılar ya da anlatı kişileri yaratma, siyasal-toplumsal duruş, tarihsel konumlanış, ayrıntı düşkünlükleri, vb. açısından birbirlerine çok yakın olmalarına karşın, dili (Türkçe) kavrama, tutma ve aktarma yöntemleri pek de benzemeyen, çoğu kez de karşıtlaşan üçlüden, yani Barış Bıçakçı (d.1966), Behçet çelik (d.1968), Ayhan Geçgin'den (d.1970) en genci olan üçüncüsünü toplu okumaya heveslenişim, ilk roman olan Kenarda1 (2003) ile biraz tökezledi ama ilk romana tüm haklarını, hatta çoğunu bağışlamak zorunda olduğum için kısa sürede ikincisini (Gençlik Düşü, 2006) deneyeceğim. Geçgin'in ODTü felsefe öğrenimli olduğunu biliyorum. Bir de bilgisunar üzerinde üçlünün gerçekleştirdikleri, yazın odaklı yazışmalarını2 okumuştum üç beş ay önce. Sahiciliği derin anlamında dert etmiş üç yazarımızın temel (!) başvurular (referans), öngörüler konusunda elleri çok yanmış olmalı ki 'yoğurdu üfleyerek yeme' konusunda sakınımlılıkları ciddi varlıkbilimsel (ontolojik) savrulmalara yol açıyor ve her birinde içeriği ayraca alırsak dışa vurma biçimleri başlıca özgünlüklerini oluşturuyor: Bıçakçı'da umutsuz, hatta ölümcül alay; çelik'te gündeliğin saldırgan edepsizliği içine oyulan boşluklara sığınma-yuvalanma çabası; Geçgin'de...göreceğiz. Sanki çoktan kaçırılmış bir/her şeyi, yaşamı ve onun tüm olasılıklarını anımsama tuta(n/r)aklarına geçirmek, dünyanın son atılmışı olmayı üstlenmek, kovulmanın (İsa, Bay K.) yalvaçsı yazgısını sürdürmek ama sürdürmek, sürdürmekten vazgeçmek değil. Bu ilginç bir nokta. Başka umutsuz yazarlarda karşılaştığım aynı sorunla yine yüzleşiyorum. Tüm olan bitene karşın bunu görüp, bilince çıkarıp yine de yazmak, sürdürmektir benim açımdan ilginç olan ve yanıtı bir türlü verilemeyen soru. Ama yine de yazmalarından hoşnudum okur olarak.

Ayhan Geçgin bana Sevim Burak'ı, onun uçurumdan yuvarlanır ya da boğulurken insanın bir dala, kola tutunma çabasını yankılayan çırpınışını, dünyanın nesnelerinin en sağlamını, güçlüsünü, güvenilirini buluncaya dek sürecek dökümleme (envanter) çabasını anımsattı. Ama tutamak, kurtarıcı kol her atılımda silinip yok olacak; nesne, varlık, orada sonsuzca sapasağlam durduğu izlenimi veren ve güvence kaynağı gibi duran hiçbir şey, bu düşen, yuvarlanan, boğulan insanı şimdi burada haklı, doğru yerde olduğuna inandıramayacak. Çölde, kentte, kırda, dağda, yolda yürüyüş, arayış, dışlanma, kenardalık sürüp gidecektir. Ve artık yazar gibi bizler de biliyoruz ki çilenin (Eyüp, İsa, Aziz Antonius, vb.) karşılığında söz verilmiş ülke, bir cennet hiç olmadı ve olmayacak. Yitip gitmişliğinin bilinci ve dinmeyecek acısıyla dünya ve onun yaşamlarıyla teğe(l/t)lenmiş kalacaktır evden atılmış, sokağa bırakılmış yazgıcıl sürgün.

Göçerliği tarihsizleştiren, varlıkbilimine (ontoloji) düğümleyen Geçgin tüm yerinden çıkmış, yola düşmüş, bunu yazgılaştırmış gelenekleri de üstlenmiş oluyor ki özünde bu yolculuk dirimden ölüme yolculuktur. Uzamdan uzama, zamandan zamana öteki yolculuklarımızın gönderimi (ima) aslında, kendimizi hiç kandırmayalım, öteye, bilinmeze, ölüme yolculuktur. Ölen özne (bilinç) ise buradan bir kurtuluş umudu doğar mı? Heidegger Dasein'ı ölüme bağladı ama son şarkısı (çözüm) varlığa katılmanın, varlıkta hep var kalmanın şarkısına dönüştü ister istemez. Bir büyük yanılsama! özne kendini kendi özneliğine, hatta varlık olarak adlandırdığı şeye karşı yeniden yanıltma girişimi, tasarı (proje) olmalı.

Geçgin'in ilk romanı Kenarda'yı orasından burasından tırtıklayarak okuduğumu belirtmek zorundayım. Biri çıkar, romanı kavramak için buncası yetmez derse haklıdır. Ama hiç değilse yazarımızı bırakmıyorum, okumaya çabalıyorum, çabalayacağım. Aynı deneyimi Barış Bıçakçı'da da yaşamış, sonraki romanlarıyla git git yazarlığına yakınlaşmış, ısınmıştım. Son sayfadan yapacağım aşağıdaki alıntı yazarımızın yazarlık niyetini yeterince serimliyor bana kalırsa:

"Çok önceden başlamış, başlangıçsız, biçimsiz bir hikâ sürüyordu. Ne kim tarafından söylendiği belliydi, ne de ne için var olduğu, ne için sürdüğü belliydi. Bir sürü hikâ birbirinin içine giriyordu. Hikâler karışıyordu; kim kimi anlatıyor, kim kime anlatıyordu, sesler havaya karışıyor, birbirine karışıyor, yukarıda dönüp duran bir uğultuya dönüşüyordu. Sigara dumanı gibi çöküyor, duruyor, yayılıyor, ara sıra dalgalanıyordu. Hikâ kimseye ait değildi, bu uğultu, bu dumandı. Sanki konuşanlar yalnızca dudaklarını kıpırdatıyor, konuşulanlar da sigaraların, kızartmaların beslediği kir renginde bir duman gibi yukarıdan gelip, onları dile getiren ağızlarla ilgisiz, havayı dolduruyordu. Öteki devam ediyordu. Bir sürü işe girmiş, çıkmıştı, bir işte uzun sure tutunamıyordu, şimdi bir iş yaptığı yokmuş, ne yapacağını da doğrusu bilmiyormuş, babası pek bir şey demiyormuş, iyi, düşünceli bir adammış, utandırmamak için bir şey demiyormuş ama yavaş yavaş o da usanmaya başlamış haklı olarak, bu aralar babasıyla pek karşılaşmamaya bakıyormuş, onun karşısında utanıyormuş biraz, ama ne yapalım diyordu, öyle. Hikâ anlatıla anlatıla anlaşılmaz bir yığına dönmüştü, bir çalı topağı gibi rüzgârda sürükleniyor, çözülüp dağılıyordu. Hikâ yoktu, çoktan zamanını doldurdum, bitmiş, sona ermiş, bir çukurda kaybolmuştu. Bunlar ölü bir dilin artıkları, sırıtan, çok önce ölmüş ama ölmeye karşı koyan, bir gevezelik gibi kendini yenileyip duran sözcük parçaları, paçavralar, bir çuval dolusu çöp, bitmeyen uğultuydu, bir toz dumanıyla her yeri kaplayan karmaşaydı. Karmaşanın gerisinden bazı bazı henüz dil olmayan, sessiz bir şey kapalı bir ağzın içinde, dişlerin gerisindeki bir dil gibi kıpırdayıp kendini belli belirsiz duyuruyordu. Gece iniyordu. Birahane yavaş yavaş boşalmış, şimdi tek tük müşteriler kalmıştı, şurada bir küme, orada bir çift. Garson hesap pusulasını getiriyordu, öteki gece pavyona gideceğim diye devam ediyordu, her zaman gittiği yermiş -bu arada garsona pusulayı geri verip hesabıma ekle diyor- buradan çıkıp oraya gitmelilermiş, ondan önce birkaç yer var, oraya da uğrarlardı, ısrar etmiyordu ama gelmesini de istiyordu. Dışarı çıkıyorlar, Taksim dolmuşlarına doğru yürüyorlardı. Gece serindi. Kalabalık azalmış, dükkânlar kapanmıştı. Semt yarı karanlık içindeydi. İnsanlar gelip geçiyor, dolmuşlara, son otobüslere binmek için hızlı hızlı yürüyorlardı. Geri kalanlar da yukarıya, gecenin sürdüğü, ışıkların sönmediği erlere doğru çıkıyordu. Öteden denizin kokusu, rüzgâr üzerinden bir karabatak gibi eserken kanatlarına bulaşan, şimdi küçük, mavimsi tozlar gibi bu kanatlardan serpilen serinliği geliyordu. Dolmuşu beklerken birden aklından iskele geçti. Oraya doğru gidecekmiş gibi döndü. Beşiktaş iskelesinin yanındaki büyük çöp bidonunu birkaç kedi eşeliyordu. Vapurlar yan yana iskelelere yanaşmış, karanlık içindeydi. İskelenin yanındaki açıklık da karanlıktı. Bir çift bir sıranın üstüne oturmuş birbirine sarılarak denizi seyrediyordu kazıklara çekilmiş kayıkların yanında üç kişi ayakta dikiliyor, fısıltıyla konuşup bira içiyorlardı. Öteki uçta yalnız biri denizin kenarına kadar gelmiş ileriye bakıyordu. Karanlığın içinde hareketsiz gölgeler gibiydiler. Deniz gözün sızamadığı bir karanlık içinde genişliyordu, sanki yoğun karanlık kara bir sis gibi oradan yükselip karada yayılıyor, içine alıp yok eden örtüsüyle yavaş yavaş kenti sarıyordu. Ara sıra bir fenerin solgun ışığı denizi tarıyordu. Dev bir gemi öteden karanlığın içinde yavaş yavaş yol alıyordu. Dalgalar kıyıya vuruyor, sonra hafif, fısıltı gibi bir sesle geri çekiliyordu. Yukarıda yarımay gümüş bir haleyle sarılı parlıyordu. Her dalgada toprak biraz daha aşınıyordu." (198-9)


[1] Ayhan Geçgin; Kenarda (2003), Metis yayınları, Üçüncü basım, 2016, İstanbul, 199 s.

[2] Barış Bıçakçı (66)/ Behçet Çelik (68)/ Ayhan Geçgin (70); Kurbağalara İnanıyorum, İletişim y., Dördüncü basım, 2020, İstanbul, s 88-9.