ZeZe Kırmızı

Sagu

Zeki Z. Kırmızı / 2013-2021

[Yazı, Aziz Nesin üzerine yazdığım yayımlanmamış kitabımın sonuç bölümü olup ölümünün üzerinden 26 yıl geçmişken (6 Temmuz 1995) Aziz Nesin'in arkasından yakılan kişisel bir sagu1 olarak da okunabilir.]

Aziz Nesin'i ve yapıtını bir dizi önerme ve yargıya bağlamanın güçlüğü, hatta olanaksızlığı yukarıdaki çalışma boyunca anlaşılmış olmalı. Çoklu bir değerleme dizgesi ve eleştiri yordamı Aziz Nesin'e yakınlaşan bir görüntü (profil) sağlayabilir ancak. Bir insanın bedeninde taşıyabileceğinden daha çok kimliği taşımış, neredeyse kimlikleri arasında eşitlik ve tutarlılığı dengeli bir biçimde koruyabilmiş, tüm Aziz Nesinlerini bir arada onurluca yaşatabilmiştir.

Tarihsel tanıklığı çok önemlidir ama daha önemlisi tanıklığını ayağa düşürmemesi, tutarlı ve eleştirel bir nesnellikle tarihin sürekli-süreksiz (kesintili) akışını kişisel deneyim ve birikime dönüştürebilmesi, sonunda yapıtlaştırmasıdır. Aslında önümüzdeki örnek, yapıtın yapıtlaşmasından çok yaşamın yapıtlaşmasının bir kanıtı gibi durmaktadır. Böyle bir önermesi, açıklaması, göndermesi olmasa da yaşamı ve yapıtının bütününe bakan herkes yaşamla yapıtı arasındaki bu eşleşme, özdeşleşmeyi, karşılama, eşleşme düzeyini görmezden gelemeyecektir. Dolayısıyla onun, sanatı sanatçıdan ayrı düşünmemek için elinden geleni yaptığını, dürüstlük, doğruluk tutkusunun aktörel (etik) kaynaklardan çok güzelduyusal (estetik) kaynaklara bağlanması gerektiğini anlarız. Sıkı aktörel çerçevesinin de kökü yapıtına bağlanmak zorundadır. İlkesi yapıtına kazınır ve sanatın işlevi derken anladığı şey, bir dünyalının dünyaya karşı sorumluluğuyla doğrudan ilgilidir. Öylesine bir sorumluluk ki ileri yaşlarında, tıpkı büyük Japon yazarı Juniçiro Tanizaki (1886-1965) gibi doğrudan kendisini, bedenini tanı (teşrih) masasına, büyüteç (mercek, mikroskop) altına almaktan gocunmamış, sakınmamış, göstermiştir.

Hemen yeri gelmişken daha önce saptadığımız Aziz Nesin yaratım siyasetinin (poetika) altyapısını oluşturan olağanüstü gözlemciliğinin altını bir kez daha çizelim. Söylediğimi alıntılıyorum: "Aziz Nesin gözleminin kökü çocukluğa inebilecek tinsel devingesi (psikodinamik) iyi çözümlenmeli ki yapıtı yalnızca yazınbilimi açısından değil, tinbilimi (psikoloji), toplumbilimi (sosyoloji) açısından da yerli yerine oturtulabilsin. Göz(et)lemenin Nesin yapıtında yapısal işlevi nedir sorusu asal sorularımızdan biridir öyleyse."

Kendisi yazın anlayışını açıkça dile getirmiştir: "Öykülerime, kendi gerçek yaşamımdan kesitler olduğu izlenimi verdirecek gerçeklik kazandırabildiğim için seviniyorum. Çünkü bu, benim yazarlığımın amacıdır. Öykü olsun, roman olsun yazınsal anlatılar, okurlara gerçekten yaşanmış izlenimi verebiliyorsa, yaşam gerçeğiyle sanat gerçeği uygunlaşmış demektir." Dünya yazınının gerçekçilik (realizm) çizgisi içindedir ve bunu tartışmaz bile. Neden tartışmadığını önceki sayfalarda gördük ve burada da kısaca değineceğiz. Ona göre dünyayı betimleyen yazar aynı zamanda kendini de betimlemektedir.

Öte yandan çok iyi bildiği bir şey, yeryüzü kaynaklarının tükenmez olmadığı ve tarih boyunca çelişkili toplumların dünyanın kaynaklarını boşa harcadığı, yok ettiğidir. Bu anlayış, yapıtında ve yaşamında kökensel bir kıtlık yıldırısıyla ayrıca bağıntılıdır. Kıtlıkla, öyleyse savurganlıkla nasıl baş edilebilir? Aziz Nesin elbette eşitlikçi, toplumcu olduğunca aydınlanmacıdır, usçudur. Ancak us yazgıya, yazgıcılığa karşı çıkar, dayatmalara direnir, eleştirir, önerir, yani tasarlayabilir, bir yeni dünya düşü kur(gulay)abilir. Çünkü us derinlemesine bilir tarihin doğal ve yazgısal, kesintisiz bir süreklilik olmadığını... Tarihin aynı zamanda yapılabildiğini... Aziz Nesin kendini tam buradan, yani us çizgisinden görevlendirir ve onun görevi edimsel karşılığını, en devrimci eyleme biçimi olan sanatsal uygulamada yakalar. Sanat(sal yapıt); olabilir, olanaklı (mümkün) ikinci, üçüncü...dünyadır. Yapılabilirliğin sondan bir önceki imgesidir. Geriye, seçilecek sanatsal yordam kalıyor o zaman. Seçimini yazılı sanatlar içinde bir seçme zorunluluğuna bağlamaz, elini özgür bırakmaktan yanadır, koşulları, zamanları, uzamları gözetmesi kaçınılmazdır. Önermesini dışa vurmayı, anlatmayı (ifade) önceler, yazılı anlatmanın biçiminden, türünden çok. Öykülerle başlar, romanlar, anılar, denemeler, şiirler, kurgu dışı yazılar... yazar da yazar. Yazının amacı somutlaşacağı türü belirliyor gibidir. Tek önemli şey, amaçsız adım atılmaması, boşa asla kürek çekilmemesidir. Kaynaklarımız kıttır, düşünce kaynaklarımız, üretme, yaratma kaynaklarımız da. Bu yararcı (pragmatik) doğruluk varlıkla, özne ve nesnelerle yazarımızın ilişkilerini de belirlemiş, yönlendirmiştir. Yine kendimden alıntı yapmam kaçınılmaz burada: "Özneyle nesneyi özgün bir yapı içinde buluşturan ve taşıyan dil, sıra dışı bir varlık olarak Aziz Nesin'in önüne iki kat özen duygusuyla geliyor. Dünyanın canlı cansız hiçbir varlığını özellikle yararlılık ölçütüne bağlı olarak göz ardı edemeyen yazarımız, dili de aynı özen ve sakınımla gözetmektedir. Ondaki yinelemeler ve nicel çokluk, gerekli gereksiz bir yazı eylemini imler gibidir ama yanılmış oluruz. Hiçbir şey bir şeyin aynı içerik ve yapıda yeniden üretimini haklı gösteremez ona. Dolayısıyla tüm öyküleri de içinde olmak üzere yapıtının her bireyi kendi başına, bağımsız var olan küme öğesi (eleman) konumundadır ve her öğenin zamanı ve yerinde değeri 0'dan farklıdır. Aynı izlekler yeniden ele alınmış, başka yapılarda yeniden üretilmiş olsa bile dikkatle incelendiğinde başka yer ve zamanlarda bir izlek daha az artıklı (ergonomik) bir örnekle elden geçirilmiş, onarılmış, yeniden işlevlendirilmiştir. Asla kullan at anlayışına ödün vermeyecek, yazı gerecini yeniden onararak, işlevini, amacını yeniden anımsatarak kullanıma alacaktır. Yazdığı her çıktı aynı zamanda yapıtının girdisidir ve üretimci dönüşümcü yazın anlayışı Aziz Nesin'in belirgin özelliklerinden biridir."

Peki ya güncellik bastırdığında sanatsal edimin (praxis) en küçük ortak paydası nasıl tutturulacaktır? Zor bir konudur bu ve Aziz Nesin'i de zorlamış, büyük yapıtının büyük boşluğunu, yanı sıra yaratmıştır. Bunu, sanılabileceğin tersine, yazarımıza bir övgü konusu yaptığımı belirtmeme bilmem gerek var mı? Kusurundan korkmamış cesareti taşıyan kaç yazarımız oldu, var? Güncel(lik) bastırmış, yazarımızı canlı, anlık tepkiler vermeye zorlamıştır ama bu baskının da çifte sonucu olmuştur. Güncel kendi payını ödün olarak beklerken bir yandan da kalıcı, sürekli bir direniş biçimi ve bilincine yol açmıştır. Yazarımız günceli daha büyük bir bağlamın içinden kavramış olmanın güvencesiyle atak davranmış, güncele sıkışmış birçok yaklaşımı küçük bir atılımla kündeye getirmiştir. Amacının ötekinin (dünya durumu) sırtını yere getirmek olmadığını da biliyoruz. Biliyoruz, çünkü yaşamının hiçbir döneminde, ünlendiği, etki çapının büyüdüğü döneminde bile kendisini öncelememiş, kendisinden çok öteki için yaşamıştır. Yaşamını adamıştır. Neye mi? çok şey söylenebilir, ama 1993'te onu Sivas'ta yakmaya kalkanlara bile... Çünkü ayıramazdı ve baktığında onlarda bile gördüğü şey, yeterli proteinle beslenememiş, beden ve düşünce olarak gelişmeleri engellenmiş insanlardı. Tanıklığını yaptığı ve yazıklandığı bu insan(lık) için çok acı çekti gerçekten. İçine sindiremedi, susamadı, görmezden gelemedi. Sonuçta aptalın yüzüne aptal deme cesaretiyle ilgili kaldı. Uyarmak, kışkırtmaktı derdi, konumunu yükseltmek, paye edinmek değil. Böyle şeylere hiç yüz vermedi ve bana göre yeryüzünde herhangi bir Efendi tanımadı. Efendisiz, özgür biriydi. Yapıtı baştan sona bu özgürlüğün, yani özünde eleştirinin somutlaşması oldu. Sevmesi de öyle anlaşılıyor ki efendisiz bir sevmeydi ve çok az anlaşıldığını düşünüyorum bu yanıyla. Sevgiyi bile rüşvet olarak kabul etmedi.

Böyle birini içinde yaşadığı toplumun yönetim erki (iktidar) elbette itip kakacak, köşe bucak sürecek, içeri tıkacak, susturacak, yaşadığına pişman edecekti. Ama yıldırabilecek miydi? Hayır. Hiçbir zaman hiçbir erk gücü, onun yalnız yaşama değil, özgür yaşama hakkını elinden alamazdı yaşadığı sürece. Böylece toplumun ona eklediği ikinci bir Aziz Nesin yaşamı da oldu. Kıtlık öngörü ve sakınımı bu yaşamı üstlenmekle kalmadı, bir belgeye ve belgeliğe de dönüştürdü. Yaşamına değmiş, algısına giren hiçbir şeyi kaldırıp atmadı, kenara koydu, sıraladı, dosyaladı. Bu onun yaşamı savunma biçimlerinden yalnızca biriydi. Yapıtını zaten biliyoruz. Ya çocuklar? Vakıf? Daha ne yapabilirdi sorusunun peşini asla bırakmadı. Son gözesine (hücre), son damlasına değin kanı ya da soluğunu dünyaya katmaktan, katılmaktan vazgeçmedi. Oysa yapıtı yetebilirdi, yetmeliydi değil mi? Bu soruyu böyle soran onu tanımamış demektir. Ayrıcalıklı, üstün ve baskın bir insan(lık) edimi yoktur ve olamaz. Yapıt (sanat) da değerini insanlık için girdi olmasından kazanır, kazanmalı. Yapıt aracı değilse, insanı insanlığa taşımıyorsa sorunlu demektir. İnsan, yetmezliğinin bilinci demek. Onun öğretisi, öğreticiliği biraz bu kaygılarla da ilgili. Sanatsal çabayı elbette herhangi bir insan etkinliğiyle eşitlediği falan yok. Ve kuşkusuz bu eylemi seçmesinin bir nedeni, gerekçesi var. Yazmayı seçti. Ama neyi seçmiş olursa olsun amaç gibi göründüğü yerde ve zamanda bile seçtiği şey bir aracı(lık) işlevi üstlendi. Aziz Nesin usu başka türlüsünü kabul etmezdi. Bir insan, türevi olan ustan ayrı, kendi başına, saltık bir töze dönüştürülemez, böyle anlaşılamazdı. Eğer böyle anlaşılırsa düşüngüsel (ideolojik) bir tuzak gelmeliydi usumuza. İnsana karşın (rağmen) değil insanlaydı sanat ve insanın ne olduğu belirlerdi sanat yapıtının konumunu. Bu güzelduyusal görevi aktörel bir çıktıya iliştirdi yukarıda belirttiğimiz gibi. Terimler çelişikmiş gibi görünebilir. Güzelduyuyla us, görev, vb. nasıl bir araya getirilebilir? Tarihsel eğilim bunları birbirinden ayırma yönündeydi. Getiren varsa da kaba saba indirgemeciler, özdekçiler (maddeci), vb. sayılsalar gerek. Öyle sayıldılar ve küçümsendiler. Birilerinin, dünyaya egemen sırça köşklerinden böyle seslenebilsinler diye yemlendiklerini tarihten biliyoruz. Ama tür içi varlığımız yalnızca bu nedenle bile hepimizi görevli kılıyor. Genel insan ve ekin (kültür) bağlamının dışında değil, içindeyiz. Ne yapsak yolumuz türümüze, insana çıkıyor. (Çıkmasa iyi olurdu kuşkusuz ve belki bunu da öğrenebiliriz, öğrenmek zorunda kalacağız bu gidişle, yani bizim kadar değerli diğer türlerle birlikte yaşamayı ve yaşatmayı...)

Ulusu, ulusal kimliği geçici olarak onadı, ancak eleştirisiyle birlikte. Çünkü ötesinden, aslında dünyalılığından haberliydi. Solu, Marksizm'i özgün okuma, anlama, yorumlama biçimiyle yakından ilgili bir durumdur bu. Evrimi devrimle ilişkisiz hiç düşünmedi. Kısagörüsel (taktik) bağlamda ulustu sınıf çatışmasının çerçevesi ama uzakgörüsel (stratejik) olarak konu dünyanın sınıf çelişkileriyle ilişkiliydi. Yaşar Kemal gibi o da ulusal ölçek içine sığmadı, sığlığa kanmadı, kendini aldatmadı. Ama biri ölçeğin üstünde aldı, ötekininse eşiğin altına zaman zaman düştüğü oldu. Daha azına hiç kanmadı. Demek, solumuzun en gerçekçi öncülerinden biriydi. Onun için şimdi buradan başlayan şey şimdi burada bitmeyecekti. Düş gördü, düşlerini anlattı yazdı, ama düş görürken bile gözlerini kapamadı, neredeyse uyumadı, kendini yanıltmadı. Eğer bedeli, üzerine çarpı konulan bir Aziz Nesin olsaydı, yine gözünü kırpmazdı. Cumhuriyet'in bana göre biricik Don Quijote'si odur. Karşısındakinin, savaştıklarının ne olduklarını doğru algılamak ve bilmek yine de onu Don Quijote olmaktan kurtaramadı. Yaygın halk deyimiyle 'boyuna posuna bakmadan', bile bile atıldı. Anılarında bu huyuna değinir. Görmezden gelmedi, geleme(z)di. Her zaman kendinden yana çalışmadı bu özelliği. Ağırca yaralanmış olmalı. (Ne kadarını biliyoruz?) Daha kötüsü ise birçoklarınca yanlış (?) anlaşılmış olmasıydı. Ödünsüz, kavgacı, sivri, anlayışı kıt, katı töreci bir imgesi toplumda epeyce yayıldı. Yahu ben senin dostunum, diyenlerin de ayaklarına basmaktan ve onları ciyaklatmaktan geri durmadı ve hiçbirini canı öyle istediği için yapmadı. Davranış ilkesi; tam yeri gelmişken, şimdi burada neyi seçtiğindi, geçmişte ya da gelecekte neyi seçmiş olduğun ya da seçeceğin değil. Bu onu katı, tepedenci biri gibi göstermiş olabilir. Oysa yapıtlarını okuyan, hiçbir aydınımızın olmadığınca bir halk insanı, halktan biri olduğunu görecektir. Bu kitaptaki savlarımdan biri de budur: halkının dili üzerinden davranısını (jest), davranının arkasında yatan halk tinini (ruh) çözmüş, kavramış, bilince çıkarmış sanırım tek yazarımız, düşünürümüzdür. Yine kendimden alıntılıyorum: "Savım şu: Aziz Nesin bir güncellik güzelduyusu ge(liş)tirmiştir. Güncelin içindeki güzelliğin arayışına girmiş, yazısını olgu(sal)laştırıp güncele katmış, olgu arası olguya (ekmek arası katık gibi) dönüştürmüştür. Sanatı şuradan çıkarıyorum. Hep güncel kalabilmeyi başarmak... Çünkü güne bağlanmış güncel, günle geçip gidebilecekken Aziz Nesin'de gelecek günlere de açıklık getiriyor. İşte bu şaşırtıcı ve düşündürücü... O zaman büyük yazarımızı (aydınımızı) güncelliğin gömütlüğüne gömmekte ivecen davranıyoruz demektir. Onun gün(cel)e bağ(ım)lılığını henüz kavrayamadık demektir. Öyleyse bir doktora tezinin başlığını oluşturacak konulardan biridir; Aziz Nesin ve güncellik ilişkisi. Onun günceli kavrayışında toplumun ırasını, genetik düzgülerini kavrayan yapılar nedir, sorusunun ardına düşülmeli daha gecikmeden. Çünkü bir okur olarak en azından şunu ayrımsadım ki Nesin'in 50-60 yılları öyküleri 2010'ların da sahici anlatıları. Bunu kesinlikle ileri sürebilirim. Vardığım sonuçlardan biridir bu: Aziz Nesin'in metinlerinde güncelliğin süreğenliği, gündelik zamanı aşan kalıcılığı... Tüm zamanlar boyu güncelliklerin güncel öyküleri yargısı, ilk başta yadırgatıcı gelebilir. O zaman kaynağı (metin) çözümleyip bu çelişkiyi aşmamızı sağlayabilecek örgüler, yapı ilişkileri, aracı (taşıyıcı) öğeler, metinsel işlevler, dilbilgisel gidimleyiciler, düşünsel kapsamlılık, anlatıcı bakışının geometrisi, değişmeceler ve diğer anlatı öğelerinin ölçeklendirilmesi, gülmecenin kökünü oluşturan eşitlikçi yazı(m) siyaseti, vb. sayısız etkeni ayrı ayrı irdelemeli, bu yaratıcı beceriyi ortaya çıkarabilmeliyiz. Buradan yazınbilimi de aşan bir halkbilimine geçiş olası. Bu geçişin aracılığını ise toplumsal genetiğin gülme biçimleri (tarz), ırası (karakter) üstlenecektir kaçınılmaz olarak. Aziz Nesin gülüşümüzü yazı(n)laştırmıştır, ulusal ıraya bağlamıştır. Bu nedenle onun ortaya çıkardığı 'gülme tini' zamanları, uzamları, ilginçtir, gündeliği aşabilmektedir."

Hiç kimse Anadolu halkını onun gibi içeriden kavramadı, derin okuyamadı. Bir halk gülüşünden bilinir, bilinmeli. Nasreddin Hoca'da yankılanan şeyin ne olduğunun anlaşılması gerekir ne demek istediğimin anlaşılması için. Halk yaşadığı coğrafyaya, havaya, suya, komşusuna nasıl tepki verir, nasıl susar, konuşur, sever, aldatır, paylaşır, korkar, ölür ve öldürür?.. Nasreddin Hoca'da yankılanan şey yüzyıllar arkasından Aziz Nesin'de yankılanır. Ses sesi, toplum toplumu karşılar. Halklar ve onların Anadolu'su yankılanır yapıtında. Nasıl oluyor sorusunun yanıtı ise dilde, Türkçededir. Başka hiçbir şey, dilin açığa çıkardığı toplum tinini dil gibi somutlayamaz. Öyleyse rahatlıkla söyleyebiliriz. Aziz Nesin Türkçeyi duymuştur, konuşulmadığı, ezgilendiği, hışırdadığı, böğürdüğünde ve tüm öteki durumlarında. Elbette bu sesleri orasından burasından işitmiş, duymuş, saptamış, kâğıt üzerine işlemiş başka büyük yazarlarımız da olmuştur. Ama hiçbirinden bir toplum ırası (karakter) çıkmaz, çıkmamıştır, Nazım'ı ayırırsak (bana göre). Konu Nesin'in gülmeceyi, halkın gülme yeteneği ve gizilgücünü, tepki verme kalıplarını biriktirmesi, sıralaması, sınıflandırması ile sınırlı değil. Bilim adamının, sanatçının bir adım ötesinden halkıyla halkça konuşması onu hem halkının bir parçası hem gözlemcisi yaptı. Dilinin işlekliğini, tüm durumları karşılama yeteneğini ayrımsayanlar olmuştur kuşkusuz. İşlenmiş bir dil hiç işlemden geçmemiş bir doğallığı nasıl yansıtabilmiştir? Soruyorum, çünkü Nesin'in dil titizliği, duyarlılığı okuyanların yabancısı değildir. Dili kendi doğal evrimine (!) bırakacak aymazlardan biri hiç olmadı, onu yalnızca bir araç (enstrüman) olarak görenlerden de... Yazılan dil yazılmadan önceki dil değildi, olmazdı. Her söz, yazı aynı zamanda bir dil önermesiydi. Böylesi dil kavrayışı ondan bu yana sürekli gerilemiş, Türkçemiz ulaşabileceği daha güzelliğinden yan çizmiş, yitirmiştir. Öyleyse bir dil devrimcisidir ve arkasından, izinden giden yazarlar, aydınlar, vb. günümüze değin Aziz Nesin'in gülmecesinin kaynakları konusunda ne yazık ki onun duyarlı emeği ve bilincinin gerisinde kalmışlardır. Gülmece anlayışının hele 80'leri izleyen siyasal iklimde, kökü, özü yadsıyıp Aziz Nesin kabuğuna, görüntüsüne takılan ve bağlı kalan, onu çoğaltmakla siftinen ardılları, gülmesini unutmuş bir toplumu yaratmaya katkıda bulunmaktan öte geçemediler. Gülmek, dışarıda ve içeride zaman birimine, bir anın içine tıkıldı, sıkıştırıldı, yakın-uzak tüm öteki gönderimlerinden soyutlandı. Yani artık gülmemiz tepki (reaksiyon) değil tepkeydi (refleksiyon) ve Aziz Nesin bununla savaşmıştı, anımsayalım. Türkçemizde gelmiş geçmiş en parlak gülmece anlayışına sahipti ve bundan eşsiz bir dünya eleştirisi çıkardı. Karayergi (ironi)demiyorum. Aziz Nesin'de bu olanaksızdı. Dilimizde karayerginin başyapıtını verebilecek birikimi vardı, hatta kimi verimlerinde çok yaklaştığı oldu karayergisel yazına ama her kezinde bilinçle kendini durdurdu, kıyısından döndü ya da sıyırıp geçti. Bunun anlaşılması önemli. Yazınsal düzeyde, bir yazı öğesi olarak karayergi belli birikimlerde toplumsallığı karşılar. Yazınsal bileşene dönüşebilmesi için toplumsal durumda ve durumla yankılanması gerekir. Oysa Aziz Nesin toplumu, üzerinden kezlerce geçilmiş, ezilmiş, yine yeniden yekinmesine karşın gülme yeteneğini korumanın ötesine geçerek umutsuz, hiçci bir gülmesiz gülme düzeyine çıkamamış bir toplum. Ancak gülebilmiş ve bunu da çoğu kez saklama gereği duymuş, suçtan, ayıptan ayrı düşünememiştir. Oysa acıtan, hiçleyen, geleceksiz gülme, yani gülmesiz gülme (ironi) tarihsel zamanın kırıldığı ve geçmişin geleceğini yitirdiği uçurum kıyısı tepkisidir. Ötesi olmadığı için ölüm kurtuluş düşüncesinden ayrıştırılamaz ve ölmemenin biricik açıklaması, niye ölmek sorusuna niye yaşamak sorusu denli kanmamaktır. Öyle bir yer ki, olmayan bu yerde seçmek anlamını yitirmiş, geriye çılgın, tutaraklı ve kanamalı bir düşünsel gülme kalmıştır. Aziz Nesin zaman zaman bu duygusal gerilimi yaşamış biri olarak kendine karayergi yazarı hakkı tanımamış, gülmenin umudu ya da umudun gülüşünü savunmayı seçmiştir. Yazınımızda Oğuz Atay'ın bile sonuna değin taşıyamadığı yazınsal seçim giderek ülkemizde zamanını ve zeminini kaçırmaktadır. Oysa böylesi bir sanatsal anlatımın, değişik sanat türlerinde elbette, acıtıcı, uyarıcı yanı da önemliydi.


*

Bu arada ileri yaşlarının, epeyce de eleştirilen özyaşamöyküsel sevi (aşk) öykülerini nasıl anlamamız gerektiğine geçerken değinebiliriz. Yine kitabımızın ilgili bölümünde üzerinde durduğumuz bir konuydu bu. "Sevi ilişkilerinin çağcıl (modern) birey tarihleri içerisindeki yerini düşündüğümüzde Aziz Nesin yazını (son öyküler) kendi içinde iç çatışmaları derinleştirerek (dramatizasyon) çocuksu (naif) ve yığışımlı (kümülatif) bir özlemle eskil (arkaik) söylenceyi duygusallaştırır. (Bir tür geç-coşumculuk, romantizm diyebiliriz.) Üstelik yazarımız Tanizaki gibi ne yaptığının ayrımındadır ve bunu (artık) kazanılmış hak olarak görmekten öte herhangi bir açıklaması yoktur. Bu konuda haklılığını da davranışıyla, edimiyle anıştırır (ima), sözle ya da yazıyla değil. Sözle, daha çok da yazıyla gerçekleştirdiği ise sanat kaygısı, dışa vurum, bilinçli gösterimdir, gerekçe ya da özür gibi anlamamalıdır Nesin okuru, son dönem öykülerini. Böyle anlarsa onurlu yazarımızı sahiden incitmiş, üstelik yanlış anlamış olacaktır."


*

Bu ve benzeri saptamalar, her şeyi kusursuz tasarladığı, yaptığı anlamına elbette gelmiyor. Kendi anlayışı, çerçevesi içinde eleştirilebilecek sayısız girişimi, ürünü söz konusu. Ben de saptamalarımı tüm okumam, araştırmam boyunca yaptım zaten. Kendisi açık yüreklilikle dile getirmiştir yanlışlarını, eksiklerini, (özellikle güncelerinde). Kendini yanıltacak, hafif biri hiç olmadı, olamazdı. Tüm insanlara bir sözü vardı, söz vermişti ama söz verdiklerinin içinde kendisi de vardı, kendine verdiği sözden dönemezdi öncelikle. Kendini yanıltmaktan korktuğunca hiçbir şeyden korkmadı ve kimi yanlış tutum ve girişimlerinin arkasında, olsa olsa kendini ve başkalarını yanıltmaktan korkması vardı. Bilinçle yanıltması değil, yanıltmaktan korkması... Oysa birçok önemli aydınımız, yazarımız bu konuda kaygısız, tasasız, sonuca bakalım'cıdır, biliyoruz yine. Bu kavrayış içinde elisıkılığını (cimrilik) eliaçıklığına (cömertlik) kolayca bağlayabiliriz. Çelişki yok. Bırakın insanlığa, ötesinde dünyaya borçluluğunun öylesine bilincindedir ki dünyanın tırnağını bile boşa harcayamaz ve üzerinde nesi varsa kendisinin değil dünyanın olduğunu bilir. Onun dünyacılığı türsel (homo sapiens sapiens) dünyacılığı, yani insan için dünya anlayışını çok aşar. Onunkisi dünyanın dünyacılığıdır, türünden, türünün bireyi olarak kendisinden öte bir dünyacılık. Ülkemizin ilk gerçek anlamda çevrecisidir bana kalırsa, dünyayı tür(üy)le ilişkilendirmesi açısından. Dünyaya, dünyanın artığına bile kıyamadı. Bu nedenle biriktirdi, bir gün gerekir diye, dünyanın atılmışını, satılmışını, göz ardı edilmişini. Tüketimden, tüketmek için tüketmekten tiksinti duymuş olmalı. Yazarlığı biraz bundandır. Onun onaylayabileceği, bir parçası olacağı tutum, alışkanlık değildi, tüketmek. Buna karşılık çevreci (ekolojist), kadıncı (feminist), vb. Çevrelerden aldığı kimi sert eleştirileri onu derinlemesine okuduktan sonra yadırgamıyoruz. Sanırım tüm bu çevrelerden bir adım öndeki atağını (hamle) ayrımsayan çok az kişi oldu. Herkes geçmişin, deneyimin yeterli nedeni oluşturabileceği, her şeyi açıklayabileceğini sanır. Var olan (mevcut) durumun içinden olayın (olgu demiyorum) yorumu, topal, topal olduğunca da haklılığına körlemesine inançlı (dogmatik) bir yorumdur. Neden-sonuç çizgisel bağıntısını aşamayan gerçekçilik ancak indirger. Sonuç, karşıdaki varlığı algı sınırlarına kilitlemektir. Aziz Nesin, çevresinin algılarıyla epeyce avlanmış, kilitlenmiş, yani indirgenmiş biridir, demek istediğim. Haksızlık edilmiştir ve üzerine de bir güzel yatılmıştır. Arkasından övgüler yağdıranların birçoğu zamanında bu haksızlığı ona yapabilenlerdi yazık ki. Olsun. Yazarımız susmadı, erinmedi, üşenmedi, ciddiye aldı, sert biçimde yanıtladı, anlatmaya çabaladı, kendince, elinden geldiğince. Doğrudan ya da dolaylı şiddet de uygulamadı bana göre, bu izlenim oluşsa, aman aman kabartılsa da. Yorulmadı, yıpranmadı diyebilir miyiz peki? Hayır, diyemeyiz. Yanlış yapmaktan (bile) korkmadı.


*

Yazınımızın iki devinin, Nazım Hikmet'le Aziz Nesin'in, tabii yanı sıra öteki büyük yazarlarımızın da (örneğin, Orhan Kemal) sürekli izlerinin sürüldüğü, kovalandıkları, aç bırakıldıkları bir ülkede yaşamak gibi bir şansları (!) oldu. Bırakın kurumlaşmalarını, yaşamlarını savunmak zorunda bırakıldılar sıklıkla. Nazım'ı, Cumhuriyetimiz, dilinin doruğu olarak ululayamadı. Anca soldan örgütler, kuruluşlar, yaklaşımlar onu üstlenip yaşatmaya çabaladılar. Siyaset, özellikle gericisi, yeri geldikçe çiğlikle yalnızca kullandı ve adını ağızlarına almasalar çok daha iyiydi. Aziz Nesin de sivil kimi kuruluşların yaşatmaya çabaladığı bir öncü ama durumu biraz değişik. Yaşarken bileğinin hakkıyla yarattığı tüm kaynaklarıyla bir vakıf oluşturdu (Aziz Nesin Vakfı, 1973, Çatalca-İstanbul) ve gelirini kimsesiz çocukların bakımı, eğitimine adadı. Yine de benim sözünü etmek istediğim kurumlaşma bu değil. Kuşkusuz yapıtı ve belgeliği korumaya alındı, sürekli canlı biçimde çevrime sokuluyor (çocuklarınca, özellikle Ali Nesin). Bunlar iyi. Ama daha çoğu gerek. Bir Aziz Nesin Enstitüsü oluşturulmalı, bu enstitü Aziz Nesin yazın-toplumbilimi yanında, Türk yazın-toplumbilimi öğrenimi (akademi) işlevi görmeli. İlle de ulusal çerçeveler ya da izlenceler içine taşınması, orada yapılanması da gerekmez. Konu büyük yazarın yapıtının ve kendisinin toplumuyla ve öteki toplumlarla ilişkilenme biçiminin çözümlenmesi ve ötesinde yazınımızı gerçek anlamda karşılaştırmalı tarihlemek, içkin bir yazınsal (sanatsal) ölçüt geliştirmek ve sonuçları başka ekinlere (kültür) açmaktır. Belgelik, bunun en kolay biçimidir ve bir biçimde bugün yapılıyor. Önemli olansa toplumun Nesin'i iç(sel)leme biçimi, nedenleri, arkasında yatan toplum-tin bilimsel verileri ve toplumun ırasını okunur kılmak, gizilgücünü yapıt üzerinden açığa çıkarmak... Tüm bunlar daha çaplı örgütlenmeler, amaçlar ve izlenceler gerektiriyor kuşkusuz. Yine de kaba çizgileriyle önerimizi burada koymuş olalım biz. Zaten kitabın ilgili bölümünde şu sözlerle bunu dile getirmişim ve buraya uzunca alma gereğini duyuyorum yine: "Aziz Nesin için (tüm yaşamı bunu kanıtlama çabasıdır neredeyse) yazar sayılmak önceliklidir. Birinin ondan yazarımız diye söz etmesini her şeye yeğlerdi. Değil mi peki? Ortadaki büyük kitaplığa, halkının (dünya insanlarının da aynı zamanda) onun üretimlerini benimseme düzeyine, yapıtlarını ekmek gibi asla yerde bırakmamasına, yerden alıp öpüp kaldırıp alınlamasına ve yine kaldırmasına bakılırsa hiçbir yazarımız da (Nobellisi bile) onunla aşık atamaz. O zaman önümüze yazınbilimin, yazın toplumbiliminin, güzellikbiliminin gelmiş geçmiş tüm tartışmaları yığılıyor. Bu olgu enine boyuna işlenmeyi, çözümlenmeyi, anlaşılmayı hak ediyor. Bence bilim çevrelerimizin en önemli araştırma (doktora) konularından biri alt başlık olarak Aziz Nesin Toplumbilimi olmalı(ydı). Böyle kapsamlı bir araştırma izlencesinden öğrenilebilecek ne çok şey olduğunu kestirebiliyorum. O tek başına toplumbilimi, toplumsal tinbilimi, insanbilimi, halkbilimi, vb. demek ve Türk çağdaşlaşmasını anlayabilmenin yolu onu anlamaktan geçer (...) çocukluk ayağı, dağılan imparatorluğa basan, Cumhuriyet düşmanı bir babanın ve Anadolu'nun yitik kızlarından biri olan annenin oğlu Aziz Nesin keskin bir neşteri başta kendi üzerinde kullandı ve sonra onu kuşatan dünyada ve diğer insanlarda. Çok renkli olmayan kavrayışı karası ve akıyla (iki renkli) turnusol kâğıdı işlevi gördü. Kendisini böyle iki kutuplu çattıktan sonra bombardımana tuttu dünyayı. Bildiğim en etkili karikatürleri çizdi. Dünyayı da iki kutuplu düzlemsel ölçütlere uygun olarak ölçüp biçti. (Siyah beyaz filmlerin etkisini düşünün.) Dökümünü çıkardı ölçüp biçerken. Kendi doğrusuyla dünyanın doğrusu öyle çarpık eşleşti ki bu kıçını toplayamayan, sürgün (ishal) olmuş dünya en saf(tirik), düz, yalın Nesin anlatımlarında bile gülünç, saçma, abartılı göründü. Aziz Nesin dediği, yazdığı zaman güldürüyordu. (Ne dediğinden, yazdığından ayrı olarak neredeyse. Hem asıl derdi güldürmek miydi tartışılabilir.) O bize emek vermeyi ve üstünden atlanıp geçilemeyecek basamakları, aşamaları sürekli anımsattı. Havadan kapma, emeksiz yemek olmazdı. Ortaya çıkan şey nice al(a)lanıp pullansa da haksızlık giderek büyürdü. Birileri dördüncü, beşinci, sonsuz boyutun ardına düşmüşken 'ufak at da civcivler yesin' diyen bir Aziz, gerçekten Azizdi (Saint). Şunu yavaş yavaş anlıyorum ki cesaret, yanlış (!) yapmamaya çalışmak ama daha çok da yanlış yapmaktan korkmamaktı bir bakıma."


*

Aziz Nesin yaşam çizgisinin (hat) yazgı, yoksunluk, yaşama direnci, erken yitimler (anne), yatılı öğrenim, dayatılan gerçekliği yadsıma (çocukluğunda yalan söyleme alışkanlığı), yaşam için zorunlu dikkat, gözlem, öğrenme tutkusu (merak), tanıklık, tanıklık acıları, sorumluluk (uyarma), yapma, eyleme, örgütlenme, adanma, ödetilen haksız bedel, direnme ve yine direnme (yazma ve yine yazma) halkalarından bütünlendiğini söylemek, özetlemek yanlış olmaz. Bu çizgi onu toplumsal tarihsel yaşamımızın en önemli siyasallaşma örneklerinden biriyle buluşturuyor. Öylesine ki yazmak, tümce tümce, sözcük sözcük, hatta dilbilgisi ve noktalama imlerine değin siyasal bir eyleme, eyleme biçimine dönüşüyor. Bunun için yukarıda bir kavram uydurmuştum şakayla karışık: PraxisArt, yani eylemcil sanat. Aziz Nesin poetikasını özetle deseler şu söylenebilir: "O bir taşla bir kuş vurmayı yadsır. (Burada, kuş vurmak nice yadırgatıcı olsa da geleneksel deyimin açıklayıcılığından vazgeçemediğimi belirtmek isterim.) Bunu ussuzluk, kaynak yitimi olarak görür(...) Ussuz, güvenilmez bir tür(dür insan türü). Gerçi bu düşüncesini daha sonra toplum-siyasetbilimsel (sosyo-politik) veri ve yorumlarla destekledi, geliştirdi, ilişkilendirdi. Daha kabul edilebilir bir anlatıma taşıdı. Ama altta, dipte varlığını koruyan, dolayısıyla duygusal herhangi bir anlatımı (ifade) genelde yapıtından sürgün eden bu çıkış noktası, Nesin'i nesnel (ve yansız) denebilecek bir gülmece anlayışıyla buluşturdu. Diğer gülmece yazarlarımızdan onu başka (farklı) kılan şey tam da bu temelde duran kıtlık kaygısıdır (olumsuz yokülke, distopya)." öte yandan bu yaşam çizgisinden süzülen Aziz Nesin'i yaratan süreç kişiliğini iki çelişik uçta oluşturdu. Yapıtı ve iletisi söz konusu olduğunda ödün vermez, nesnel, acımasız imgesini apaçık ortaya koydu ve savundu, arkasında durdu. Ama kendisinin de söyleşilerinde sıklıkla yinelediği gibi çocuksu, aşırı duygusal bir yanı da hep oldu ve zorunlu kaldıkça insan insana ilişkilerinde bu yanıyla baş edemediğini, düş kırıklıkları yaşadığını ve 'palyaço' gözyaşları döktüğünü biliyoruz. Hangi kimliğinin derin kimliği olduğu sorusunun ardına düşmedik, düşecek değiliz. Çünkü özünde yalnızca yapıtla ilişkiliyiz.

En geniş anlamda siyasallaşmasının kişisel kaynaklarına da değindikten sonra yürütebileceğimiz tartışma ve önümüzdeki görev, Aziz Nesin'in siyasallaşma düzeyi ve bilincini; yaratma eğilimi, güzelduyusal eylemliliğiyle nasıl ilişkilendirebileceğimizdir. Terimleri nasıl ilişkilendireceğiz; eşit, çelişik, bağdaşık, kesişimsiz (boş), ters ya da doğru orantılı, vb. mi? Sanırım tarihsel toplumsal bağlam yorumları, değişik ilişkilenme biçimlerini yalnızca geçici olarak öneriyor, çoğu kez de geçici olan, olması gereken çözüm bastırılıp kalıcılaştırılarak saltıklaştırılıyor, tüm zamanlara uzamlara yayılıyor. Yanlışlık burada. Yer yer ve zaman zaman bir terim ötekinin önüne ya da arkasına konabiliyor, karşıtlanabiliyor, biri ötekinin eksiltmesi olarak kavranabiliyor, daha çok da kavratılıyor. Oysa siyaset en yüksek bilinç biçimi olarak aktöreyi, bilgiyi, güzelduyuyu bireşimler, bireşim en sonunda bir bedenle(n)me önermesine ulanır, her varlık kendi ve bilinir, dönüşümü içinde kavranır bir imge olarak zamanlanır. Nesin'den belki dört dörtlük güzelduyu (estetik) değil, hatta siyaset de değil, ama sonuna dek aktöre (etik) çıkıyor, benim de yolum Nesin okumalarında dönüp dönüp aktöreye bindiriyor gibi görünse de aktöre, yanı sıra öteki terimler olmadan boşa düşecektir. Gündelik yaşama ilişkin kavramlar bile hepimizi Aziz Nesin yapıtı karşısında zorlu bir seçime (siyasete) zorlar. Bunlar elbette buyrultu kipiyle gelmez Aziz Nesin'den. Çok daha kolay yutulur, hatta yanlışlıkla yutulabilir gündelik gülmece yatağında akan sözcüklerle gelir. Bu nedenle yapıtı insanlığın büyük, öğretici ve derslerle dolu anlatılarıyla (Aisopos, La Fontaine, vb.) derinden ilişkilidir.

Kavrayışın doğrudan kendidir zamanlama, ayrı bir zaman yoktur. İmge geçmişe ve geleceğe yönlü salınır, daha doğrusu salınır ve yükletimi (şarj) onu zamanlamanın içinde bir geçmiş ya da gelecek oymaya yöneltir. İmgelem üzerinden geçmiş ve gelecek hep yeniden okunur, üretilir, tarih hep yeniden yazılır, bireşimlenir (sentez). Rastgelelik, keyfilik sanılmasın durum. Her imge eşanlı olarak bir kurumlaşma, böyledirleşme önerisidir, daha böyleliğinde böyle değilini yuvalarken içinde. O zaman şunu söyleyebiliriz. Tümcül (bütünsel) önermedir siyaset. Ama belki türümüz, türsel bağlamına içkin olduğundan okunamaz, okunması olanaksız daha büyük bir önermenin terimlerinden yalnızca biridir. Bunu böyle söylememizin nedeni türümüzün kendi üzerine çıkamayışı, yarattığı ekiniyle (kültür) kapanıyor olmasıdır. Demek, siyasetin terimleri güzelduyu, bilgi, aktöre, vb. olan bir geçicitümcül önermedir ve işte bu anlama biçimini arkalayarak Aziz Nesin'in yapıtıyla siyasallaşma bilincini ilişkilendiriyoruz. Yani o hiçbir zaman şunu yapmamış oldu: Ben yazıyorum, siyaseti başkası, (örneğin) siyasetçi yapsın. Bu, yaklaşımın terimleri, içinde yer aldıkları önermeyi omuzlayamıyor, taşıyamıyor, demektir. Yani aslında ne sanat ne siyaset söz konusudur söz konusu yaklaşımda. Artık anlamak ve Aziz Nesin'in hakkını Aziz Nesin'e vermek zorundayız: Siyaset (sözde) siyasetçiye bırakılamayacak ilk ve son şeydir. Ee, öyleyse siyasetten bugün anladığımız(ı sandığımız) şu şeye, ne mi diyelim? Şimdilik benim önerim, azınlığın çoğunluğu siyasetsizleştirme niyetinin uygulamasıdır güncel siyaset (!) uygulaması hem Türkiye'de hem dünyada. Bu çarkı ne, nasıl kıracak sorusu ise ayrı. Ama Aziz Nesin böyle bir bilinç taşıyıcısı ve aydın örneğidir, bunu teslim edelim.


*

Yukarıdaki saptamalar Aziz Nesin yapıtının doğasına ilişkin kimi sonuçlara taşıyor bizi. Yeri geldiğinde kitabımızda buna ilişkin gözlemlerimiz oldu. Önemli bulduğum için burada kısaca değinmek, yinelemek isterim.

Onun genel yapıtı doğanın kendini yineleme yapısını anıştırırcasına geometrik artımlı (fraktal) bir yapıttır. Türünü gözetmeden tüm yapıtına baktığımızda sonsuz yinelemenin (örneğin, billurbiliminde, yani mineraloji, kristalografide görüleceği gibi) yapıtının yapısal eğilimi, yönsemesi olduğunu göreceğiz. Anlatı kişileri döngüsel ve sonsuza gönderircesine yinelenmekle kalmıyor, olay örgüleri, söyleşimler, uzamlar, sahneler, gülme düzgüleri, eğretilemeler, anlatıcılar ve anlatım yordamları, biçimsel yığma (istif) düzenekleri, vb. de tıpkı bir ağacın kendini kendi biçimlerinde (sürgün, filiz, dal, yaprak) çoğaltması gibi yinelenip artıyor, sürekli ve dirimsel canlılığa taşıyorlar yapıtı. Bir tür oluş (performans), canlı gösterim sanatları çağrışımı söz konusu. Sanki bitmez yapıt, mevsim döngüleriyle, toplumların evrimiyle salınımlı, uyarlı, döngüseldir. Aslında dönen yaprak, tümce, öykü başka bir yaprak, tümce, öyküdür. Ama algı bir yaprakta, bir tümcede önceki ve sonraki tüm yaprakları, tümceleri, öyküleri de algılar. İnsanın döngü dışına taşmış, döngüden kaçmış bilinci, bir bakıma özgürlük arayışı, bu dizemlilikle (ritim), yinelenmeyle hep savaştı. Büyüsünün etkisinden hem yararlandı hem ürküp kaçtı. Bunu müzikte dizem örgü ve etkisiyle örnekleyebiliriz. Bizi hemen içine çeker, doğallaştırır ama bir bakıma ölüm anlamına gelen dizemlenim tek başına, ham biçimiyle bilinçli (!) türümüzü korkutur, hem de bazen çılgınlık düzeylerinde. Çelişkisinin üstesinden Eros-Tanatos (dirim-ölüm) itim-çekimi içinde gelmeye çalışan, dilini ve sanatını bu çelişkiye odaklayıp yoğunlaştıran insan, doğayı bilimle sanatla adlandırarak (nominalizm) kurtuluşa yönelse de aslında çözümsüz bir bağlam (kontekst) içindedir ve aynı çözümsüzlüktür yine bizi artım, yinelenme çabası içinde ondan kurtulmaya, yani yaratıcı sanatsal çabaya dürten, itekleyen, yönelten gerekçemiz. Aziz Nesin yapıtının bütünü bu artımlı benzeşik çoğalmanın, yinelenimli yenilenmenin genel, yapısal bir imgesini de sunar biz okurlarına. Bunu da bir kez daha saptamış olalım. Sanki yapısal örgü ağ (network) çağrışımı yapar gibidir. Yazarımızın yapıtının ağsı kurguyla ve düşünümle ilişkisi üzerinde ayrıca durmayacağım ama tartışılmaya değer bir konu olarak vurgulamış oldum.


*

Daha söylenebilecek çok şey varken Sonuç bölümünü kapatıyor, geriye kalanı kitabımızın okurlarına bırakıyorum. Önerim elbette öncelikle Aziz Nesin yapıtını okumalarıdır. Sonra gelir okumanın okuması olan işbu çalışma.

Çalışmamız boyunca görünür olanın yanında görünmez okumaları anımsatmak isteriz. Türkçede edindiği anlamdan tedirgin olsam da "eleştiri, evrensel uzlaşımları sınayarak yol alır, almalı ve dönüp yapıta (bir kez daha) bakar, bakmalı. Soru gecikmez: Aziz Nesin kendisiyle kendisini nice karıştırdı ya da nice ayrıştırabildi? Sanatın yolu kıl inceliğinde sırat köprüsü sayılmamalı. Yazar-eleştiri-okur üçgeni yolu genişletir el ele, iş birliği yaparlar, yani yapmalılar."

Borges'in Nathaniel Hawthorn için yargısı doğru ve anlamlı bence de. Şöyle demişti: "'Sanatı vicdan muhasebesi olarak kullandı ya da kullanmaya çalıştı.' Bu örnekten sonra sevinerek söylemeliyiz ki Aziz Nesin ilk oyunları dışında denediği yazın türlerinde genel olarak ödün vermiştir ama safçı (püriten) Nathaniel Hawthorne denli ileri gitmemiş, gülmeceye yönelmesi yapıtına düşen ham ve sert ışığı yumuşatmış, sindirimini (hazım) kolaylaştırmıştır. Hatta şu söylenebilir ki Aziz Nesin yapıtına yansıtmaktan asla vazgeçmediği öğretiyi öyküsünün arasına, yapay, eğreti bir öğüt (ders) olarak hiç sokmamış, yarattığı öyküsel sahnenin kendisi (durum, situasyon) algıya, çoğu kez de algının (okurun) bilinçaltına öğüt ya da öneri olarak gitmiştir."

Yine çalışmamın içinden yapacağım birkaç alıntıyla bitiriyorum bölümü. Özetlemek haksızlık olacak gibi geldiği için. Tüm bu saptamalar yazarımız için önemli tartışmalara atlama (tramplen) noktası olur diye umalım.

Us duyguyla çelişik birliktir. Gülüşün kaynağı usun dünyada yankılanması, aksaması, geri tepmesidir. Gülmece ise bunun bilincidir: "Büyük, genbilikcil (ansiklopedik) bir sınıflandırmanın, genel yapıtın arkasında düşünce, yaklaşım biçimi, hatta yöntem olarak yattığını ileri sürmüş oluyorum böylelikle. Bu savımı onun yaşamını adadığı aydınlanmacı çizgiyle, anlaşılabilirlik, değiştirebilirlik sıkıdüzeni (disiplin) ve yılmazlığıyla, dayanıklılığıyla kanıtlamak kolaydır. Doğal ya da üretilmiş hiçbir varlığı ölümüne ya da işlevsizleşinceye dek gözden çıkarmayan yazarımızın güçlü hak (adalet), eşitlik duygusunun kaynağında da şaşırtıcı biçimde duygusal önvarsayımı yatar. Duygusallığının nedeni varsayımdan nedene çıkamamasıdır diyebiliriz. Zorunlu bir ilk nedene bağlanamayacak varsayım tüm varlığı tüm özellikleriyle doğru yerlemine (koordinat) oturtmak, işlevli kılmak gereği duyar. Sınıflandırma usun ayrılmaz düzeneklerinden biridir. Ama indirgemeler üzerinden de (usu dışlayarak) sınıflandırma yapılabilir. Devrimci sınıflandırma, olabilecek olandan, olanaklıdan alır esinini, ki sonvarsayım diyeceğim buna. Aziz Nesin'in başlangıcından ve sonundan devinimle yaşamını çizip düğümleyen varsayım (ön-son) bir tür özdekçi canlıcılığa (animizm) varır. Dolayısıyla tüm varlık, ayrımsız iki varsayım, yani seçim arasında gerekçelenir. Elbette yazarımızın yaşamı, daha birkaç yaşam da eklense bu genbiliği (ansiklopedi) yaratmaya yetmeyecekti. Onun özellikle öykülerindeki gülmecesi de ilginç biçimde ussal çözümünün yeryüzü ve topluma tosladığında aksamasıyla ilgilidir."

Kişisel yaşamına ilişkin bir gözlemimi, belgeci yanını ve nedenlerini de şöyle dile getirmiş oldum: "Aziz Nesin çok erken dönemlerinden başlayarak özel yaşamını kamusal bir varlık olarak üretti, gördü ve üstlendi. Bu, yapıtının önünde yürüyen yaratıcı anlak (zekâ), atılan her özel adımın yarın kendine yönelik karşı adımla yanıtlanacağını, bir dizi acı deneyimden geçtikten ve kavradıktan sonra; her sözünü, tümcesini, davranışını, yazısını aynı zamanda belgeye dönüştürdü ve belgeliğine (arşiv) kaldırdı. Nedeni, hem geleceğe ve gelecekten gelecek her türden saldırılara karşı sakınımlı olmak hem de tüm deneyimlerini geleceğin yapıtına sürmek, yani sağken, ileride yazı gereci olarak kullanmak ya da böyle bir olasılığı yedekte, el altında tutmaktı. Onun kişiliği yaşadığı anın içinde olabildiğine düz, açık (sarih), değişmecesiz (a-metaforik, kendi kalmak, dolayısıyla yaşamı yapıttan ayırmak ama daha ikinci saniyeden başlayarak tüm gelecek varoluş anlarını yapıta adamak, bağlamakla ilgili yapılmış bir kişiliktir. Onun özeli (mahrem) an'ın özelidir. An bir biçimde atlatıldığında geriye yaşamın sıfır düzeyinin yazısı, yani saltık yazı kalır. Her şey, yazar bakışının önünde, yazıdır. Orada özel hakkı, kendi olma hakkını tanımaz kendine, yoktur."

O zaman Aziz Nesin kimdir sorusunu son kez, yineleme pahasına yanıtlayalım: "Günümüz Türkiye'si ve dünyasını ondan daha iyi ve derinlemesine kavrayanı, saptayanı, yargılayanı yok. Yargıları acımasız, kaba saba görünse de yer yer, durum bu. Öngörü ve sezgiyi en geniş anlamında anlıyorum, belirtmeye gerek yok. Ama şu bir gerçektir: Aziz Nesin kendi zamanında yarını yazmış, anlatmıştır, yani bugünümüzü. İçi kan ağlayan gülmedir onunki ya da katıla katıla gülen acıma, katılıp kalma. Ünlü palyaço öyküsü tam da onun öyküsüdür."


[1] Eski Türklerde ölenin ardından yas ve övgü için söylenen söz, şiir, ağıt.