ZeZe Kırmızı

Yapıtı

Zeki Z. Kırmızı / 2020-2021

ZORUNLU AÇIKLAMA


Aşağıdaki okuma izlenimleri ileride yazılacak Barış Bıçakçı yazısı için, değiştirilebilir, vazgeçilebilir ya da geliştirilebilir ön izlenimler olarak anlaşılmalı ve okunmalı. Yine de yayımlamamın nedeni Bıçakçı hakkında genel yaklaşımımı az çok içeriyor olmaları.

Okunmayabilir.


I


Nereye dek sürdüreceğimi ve gerçek amacımı kestiremeden toplu bir Barış Bıçakçı okuması yapıyorum ve ilk iki yapıtını okudum. Aslında bir buçuk demek doğru olur. İlk yapıt olan Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’yi1 yarım bıraktım. Dün bitirdiğim ikinci Bıçakçı romanı: Veciz Sözler2. Beni yazarı okumaya iten şey aynı kuşaktan, dost oldukları belli üç yazarımızın; Behçet Çelik, Barış Bıçakçı, Ayhan Geçgin’in yazın üzerine bilgisunardaki (internet) yazışmalarından kotardıkları Kurbağalara İnanıyorum3 kitabını okumak oldu. Biraz dağınık ama özgün yaklaşımları, geçmişe ve güncele ilişkin yitim (kayıp) duyguları, yazınımızda 80 sonrası etkili olmuş bir anlayışın sözcüsü ya da temsilcisi olmaları nedeniyle örnek olay (vak’a) olarak okumak istedim üçlüden Barış Bıçakçı’yı. Behçet Çelik’i daha önce okumuş ve yazmıştım. Diğer ikisini hiç tanımadım. Bu yüzden kıyıdan ırmağa bir ağ attım, bakalım ne takılacak diye.

Şimdilik çok şey yok.

En iyisi başlangıçta sözü kendi yapıtlarını değerlendiren4 yazara bırakayım. Herkes Herkesle Dostmuş Gibi üzerine şöyle diyor 16 yıl sonra: “‘Herkes Herkesle Dostmuş Gibi’yi Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini okuduktan hemen sonra yazmaya giriştim. Woolf’un kahramanlarını gün boyunca sokaklarında dolaştırmasına ve bilinç akışı tekniğine heves etmiştim. Ama o zamana dek yalnızca şiir yazmayı denemiştim, bir karakteri derinleştirecek romancı görgüsü bende yoktu (hâlâ yok). Bu eksikliği, bir dolu insanın hikâyesini peş peşe anlatarak bertaraf edebileceğimi düşündüm. Böylece, edebiyatın hammaddesi olarak andığım duygu ve yaşantıları o karakterden bu karaktere zıplayarak anlatabilecektim. Üstelik hikâyeden hikâyeye geçişlerdeki oyun oynama, buluş yapma imkânı çok hoşuma gitmişti. Yazdım. Bendeki sözlükte ‘heves’ sözcüğünün iki anlamı var. İlki: Bir şeye duyulan istek, eğilim, arzu, şevk. İkincisi: Gelip geçici istek.” (s.86-7)

Açık sözlülüğüne diyecek olmasa da romanın 20 yılda 14 baskı yapmış olması hem yazarımızı hem de onun yeni okuru olarak beni yalanlıyor. Demek yazar ve okurlardan biri okurların tümüne karşı yanıldı (!), golü yedik.

Veciz Sözler (2002) hakkında yine yazarı şunları söylüyor: “Sonra, Nabokov gibi sözdizimini sakız gibi çiğnemeye ve kuytudaki duygulara ulaşabilmeleri için cümlelere bir esneklik kazandırmaya heves ettim. Lolita’yı okumuştum. Ama elimde yine hammaddeyle heves dışında bir şey yoktu. Veciz Sözler’in radyo programı kurgusu da işte bu yokluktan doğdu. Ayrıca radyo programı aracılığıyla edebiyatın büyük söz söyleme, altı çizilebilir, günlük hayatta kullanılabilir söz söyleme sanatı olarak algılanmasıyla da dalga geçmek istiyordum. (Bu sonradan başıma dert oldu. Açıkça gülünsün, küçük görülsün diye yazdığım veciz sözlerin altında adımı görünce nasıl utandığımı tahmin edersiniz.” (s.87)

Tümünü okuduğum ve okudukça tedirginliğimi çoğaltan bu kısa romanda çamaşır gibi sıkılan şakadan karayergi (ironi) çıkmaması üzerinde durmak iyi olabilirdi, bizi yazında karayergi üzerine düşünmeye yöneltebileceği için. Ama dil abartılmış, alaysamada düzey tutturulamamış, yazarın aşırı ve yersizce kurguya bulaşması centilmenlik sınırlarını zorlamış, şaşırtma Wilde benzeri (Bkz. Dorian Gray’in Portresi, özgün dilde 1890) yapıtı eğreti, yapay kılmış, eleştiri varsa da bana göre hedefini tutturamamıştır. Söylem (retorik) eleştirisi, hele dille, dil üzerinden hiç kolay değildir.

İleride, ardçağcı (postmodern) yazına ülkemizden örnek olarak yeni Barış Bıçakçı okumalarımı sürdürecek, gelişmelere göre hakkında düşüncemi belki de dönüştüreceğim. Bakalım.


II


Aramızdaki En Kısa Mesafe’de (2003) bir hevesin ürünüdür. Veciz Sözler’deki (2002) esneklik, gevezelik, parlak zekâ işi cümleler beni bunaltmıştı. Daha gösterişsiz bir dil ile, kahramanın algısına daha hapsolmuş bir şey yazmaya heves ettim. Bir çocuğun hizasında durup aileye bakmak… Çok zorlandım, elimi tutmak için epey güç harcadım. Ne yaptığımı bilerek yazdığım iki kitaptan biridir, diğeri Bahar’da Yine Geliriz. (2006)5

Doğrusu Barış Bıçakçı’yı kendine dönük acımasızlığı ve açık sözlülüğüyle bir kez daha kutlamak isterim. Aslında hiç de küçümsenemeyecek bir kendini nasılsa öyle sunma ve bunun yazınsal çabalarında yankılanma biçimlerini korkusuzca dile getiriyor ve yargılarında son derece haklı. Ben de yazara kendi yapıtıyla ilgili olarak katılıyorum. Üçlünün (Bıçakçı, Çelik, Geçgin) birbirlerini de etkileyerek yazınla daha önce Türk yazınında olmadığı biçimde ilişkilenmelerine dikkati özellikle çekmek ister(d)im. Bu sınırlı da olsa özgün bir değer(liliğ)i karşılar bana göre. Ama yeter mi?

Bir yandan da her yaratma girişiminin yeniden deneme ama deneme olduğu konusunda Bıçakçı yaklaşımı diğerlerinden önde. O daha bilimsel bir yöntembilim (metodoloji) peşinde. Bir tür, deneylikte yaratıcı yazma eyleminin ölü kesimini (teşrih) yapıyor ve her kesim işlemi (cerrahi) girişiminde geriye kalan seçeneği deniyor ve eliyor. Burnundan kıl aldırmaz birçok sanatçı (!) için olmayacak şey.

Acaba, demekle yetiniyorum. Şimdilik şu geçici eşleştirmeler:

Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000)- Kesit, rastlantı, ağ,

Veciz Sözler (2002)- Söylem, gösteri, yeraltı,

Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003)- Dili çöpünden kurtarma, atomaltı algı.

 

Bir de alıntı: “Onlara baktım. Onlara baktım ve ilk kez ikisinin de bir gün öleceğini düşündüm. (s.86) Bu alıntının arkasında Faruk Duman olabilir diye düşünürdüm herhangi bir yerde önüme çıksaydı, imzasız. Belli bir yazar kuşağımızda bir dil kalıbı mı oluştu sezdirmeden ve bu kalıp Yaşar Kemal diliyle nasıl ilişkilendirilebilir?


III


Barış Bıçakçı’nın dördüncü kitabı, Bizim Büyük Çaresizliğimiz6 bir roman. Doğrusu bir yansılamayı, hatta yamultmayı özgün yapıtın (ya da yaşamın) yerine, karayerginin hangi ölçeği ya da düzeyiyle (doz) geçirmenin doğru olacağını ve durulması gereken yerde durabilmenin ne kadar önemli olduğunu roman bana az çok gösterdi, diyebilirim. Bir sınırı var, yansılamanın, karayerginin bir sınırı var. O sınır aşıldığında, deneysel ya da eleştirel olarak da adlandırılsa bir girişim, olay, yapıt, vb. aslının çok altına düşebilir, hiç istemediği şeye, aslının çok daha kötü tıpkılanmasına (kopya), hatta yerlerde sürünebilir. Asılın iyi ve kötü oluşundan bağımsızdır bu.

Duygusal (melodramatik) sözce ve kalıplar karayerginin (ironi) kaçırılmayacak gereci olarak düşünülebilir ve doğrudur. Ama nereye dek? Nereden sonra amacı ters yönde yürümüş, amacımızdan düşmüş oluruz? Yüzülmüş deriden geriye kalanın imge değeri kendini sonsuz bir hızla sıfırlar. Karayergi belki deri yüzme işleminin kendisidir, geriye kalanın gösteriminden çok.

Kitabın toplumda neden bunca yankılandığını kestirmek hiç zor değil. Yazarın niyeti de sonucun çok gerisinde kalmış görünüyor. Bu konuda kendisi ne demiş, yarın ona bakıp ekleyeceğim.

Şöyle demiş Barış Bıçakçı bu romanıyla ilgili Kurbağalara İnanıyorum’da7:

“Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in ardında nasıl bir heves vardı? Bir kere çocukluk arkadaşıma ve arkadaşlığa bir methiye düzme hevesi. Ama hemen sonra, bir hayal gerçekleşirse ne olur, bir eksik tamamlanırsa ne olur, insan hayal etmeyi, arzu duymayı bırakabilir mi, gibi soruların zehirli cevaplarını üzerimde gezdirerek zehirli hayvanat ile gösteriler yapan şu adamlar gibi bir gösteri sergilemek hevesi. Cortazar’ın Seksek’teki (çok severim Cortazar’ı ama bir türlü başlayamadım bu romana, orasını burasını karıştırdım durdum!) iki cümlesini taklit etme hevesi. Bizim Büyük Çaresizliğimiz’in girişi, Cortazar’ın şu cümlelerinin hesaplı bir yankısıdır: ‘Namuslu mülk sahibine güvence üstüne güvence veren gerçek bizim ne işimize yarar ki? Bizim olası gerçeğimiz uydurma olmalı…’

Bu romanı yazarken bir yandan da Nabokov’un Ada ya da Arzu’sunu okuyordum, dolayısıyla yine sık bir kumaş dokumak peşindeydim. Hatıralarımı cephane gibi kullandım. Bir arkadaşın ötekine seslenmesi buluşu üslupta tutarlılık sağladı. Ama romanı bitirdiğimde duyduğum, aynı Veciz Sözler gibi bir şey yazdım hissi kötüydü. Elimde güzel cümlelerden başka bir şey yok gibi hissettim. Kendimi tekrar etmişim.”

Okumayı sürdürecek, Barış Bıçakçı üzerinde ayrıntılı duracağım.


IV


Baharda Yine Geliriz,8 Barış Bıçakçı’nın içine sinen ilk romanı. Ondan önce dört romanı daha var ama onları deneysel arayışlar olarak yorumluyor. Daha önce kendini yineleme duygusundan kaçma hevesiyle, diyor, “Vüs’at O. Bener’e dadandığım zamanları. Onun gibi yazmaya heves ettim. Hikâyelerin aralarındaki Şehir Rehberi bölümleri benim kendimce edebi açıdan varıp varabileceğim en üst mertebenin ürünleridir. (Orada bize şehri anlatan ‘süreksiz özne’ tuhaf biçimde bana şiirlerde rastladığımız ama bir türlü ele geçiremediğimiz özne gibi gelir. Çoğu şiir öznenin süreksizliğine yaslanarak şiir olur. Bir şiirde bunu kim söylüyor, onu kim yaptı, takip edemeyiz bir türlü.)9

Bana göre de tümlük kaygısını en başından kenara koyan ve okurunu bu yönde zorlayan Barış Bıçakçı’nın, aslında yine deneysel, ama anlatı üzerine daha yalın biçimde düşünüp döndüğü bir romanı. Özneyi dağıtmak, ilişkisiz kesişmeler denemek, çizgisel ilerleyişi dışlamak, öykü(leme)den yine de kaçmayı başarmak, yaşamın kopuk kentsel dağılmasını dil parçalarıyla (fragman) yansılamak… Dil parçaları derken sahneyi düşünmeli, sözcelemi değil. Çünkü sözcelem düzeyinde son derece derli toplu, hatta gereğinden çok bir iç tutarlılık taşıyor metin.

Şehir Rehberi konusu nereye dek özgün kestiremeyeceğim. Dünyadan kimi esintiler, etkiler gözlemledim ama sorun değil. Öznenin bırakılan yerde bulunamaması bir kent durumudur demek ancak bir ucundan tutmak anlamına gelir bana kalırsa.

Yazarımızın buluşçu anlağı ve gücüne ise diyecek yok. Baharda Yine Geliriz, el altında tuttuğumuzu sandığımız şeylerin (anların) bazen yürek burkan bazen de ölümcül etkilerini anımsatan ve hiç de çarpıcı olmayan (iyi ki), yalınlığın son noktasından göz kırpan sahneler içeriyor ve…

Bakalım arkası nasıl gelecek?


V


Barış Bıçakçı 2008 tarihli Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra10 romanını Kurbağalara İnanıyorum’da 11 şöyle yorumluyor: “Salinger’in Glass ailesi gibi ‘duygusal’ bir aile anlatma hevesinden doğdu. Hikâyenin gerisinde belli belirsiz bir yaşanmışlık, kurtulmak istediğim bir yük de var. Yine eli yüzü düzgün bir roman kurgusunu beceremediğimden, yine bir buluşa mecburdum. Bir onun, bir bunun konuştuğu, bir o zamana bir bu zamana gittiğimiz anlatma biçimi beni epey rahatlattı. Bölümler arasında kurduğum bağlantılar mühendislik zevki verdi. Bu kitapta da güzel cümle sergilemek isteğime gem vurmuştum.”

Baharda Yine Geliriz’in (2006) Barış Bıçakçı yazarlığında önemli bir dönüm noktası olduğunu, yazma yaklaşımını (deneysellik, çarpıcı söylem, olaylar, vb.) sürdürmekle birlikte en azından kimi çatalağızlarını aştığını, kendine özgü bir akağı (vadi) oluşturduğunu daha iyi anlıyor, yazara katılıyorum. Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra; yazarda öne çıkan, önceki yapıtlarından izlediğimiz, ‘rastlansal ve kişisel iç çatışkıların’ (kaza, ölüm, fiziksel yitim, hastalık, vb.) abartılı yeri, çatışkı (dram) düşkünlüğüne henüz bir çözüm getirmese de ilginç biçimde yazarının biçimleme, yapılandırma güdüsüyle (sanırım buna mühendislik dememi kendisi de onaylar), duygusal çıkarmaları ve can alıcı ya da çarpıcı söylemi beylik söylemin az önünde tutmayı yine de beceren sıkıdüzen (disiplin) eğilimleri arasında belki kendisinin de amaçlamadığı bir iç gerilimi, kurgusal çözümü okur ağzında tat bırakacak yerlere yükseltebiliyor. Ama hep, tüm bunların bir yerden döneceği havası, umutsuzluğuyla…

Bıçakçı dünyaya yapıtlarının gösterdiğinden daha duyarlı. Ama ilginç biçimde bunu örtmek için acemilik, ilgisizlik kavramının arkasına sığınmaktan da vazgeçmiyor. Umut etmeyi kendine yakıştıramıyor. Bundan da bir suçluluk duygusu çıkarmaması aslında olumlu… Oysa kurgu anlayışı ve roman algısı hiç de acemice sayılmaz, her ne kadar bu izlenimi vermek için akla karayı seçiyorsa da…

Birkaç kitabı kaldı okunmadık. Sonra onunla ilgili genel bir yazı yazacağım.


VI


Barış Bıçakçı toplu okumasında sona yaklaşıyorum. Sinek Isırıklarının Müellifi12kendi keskin, sivri, bilmiş dilinde varabileceği son yer, doruk gibi görünüyor. 2 kitabı daha var okuyacağım. Bence iyi yapıtlarından biri, en iyisi Sinek Isırıklarının Müellifi. Okur eğer onun söz (laf) yetiştirme, özlü alaycı (sarkastik) dil engellerini aşabilir, bu çok doğru ve zekice, hatta yaratıcı oturtmalarının albenisine (cazibe) kapılıp sürüklenmezse… Ama bunlar çıkarsa geriye ne kalır bilemiyorum. Yoksa az öz yazması, gereksizi titizce ayıklaması, küçük insan durumlarını kent dolambaçlarında damıtması, vb. açılardan dikkate ve saygıya değer bir yazar. Her şeyi ‘espri’ patlatmaya bağlayan bitmez tükenmez diriliği, bereket, ayrıntılarda yatan o sürekli yitirme duygusunu tümden yok edemiyor. Şöyle yazıyor Kurbağalara İnanıyorum’da: “Ama artık biraz güzel cümle yazmak, yaşımın bana bahşettiği hafifmeşrepliğin tadını çıkarmak istiyordum. Kendimi tekrar etme pahasına: Sinek Isırıklarının Müellifi.”13

Doğru. ‘Hafifmeşreplik’ ağır kaçan bir yargı olsa da… Daha önce algıladığım, kendisini de huzursuz etmiş, aynı ses tınlaması, aynı duruş (Nasıl?): dışarıda kalmış, aslında istemeye istemeye ama kendini tutmayı da bir türlü beceremeyen doğrucu, acımasız gözlemci, yabancı-göz, örtük, saklı duyarlılık yalnızı. Yalnızlık. Iskaladığını sanırken ıskalanan akıllı aymaz, uyanık saf.

Onu etkileyen kaynaklar öyle belli ki.


VII


Dün akşam Barış Bıçakçı’nın sondan bir önceki küçük romanını 14 bitirdim. Sahaf ve Don Quijote’nin son örneği Rıfat’ın dünya içinde serüvenini, yapayalnızlığını ve yine de kuyruğu dik tutuşunu, başkaldırısını anlatıyor özgün ve bağımlılık yaratan diliyle Bıçakçı. 40 yaş altının Bıçakçı bağımlısı olmaması olanaksız. Günün akımına kapılıp söylersek Y, Z kuşağının, bir açıdan çok da başarılı yazarı. Yazınımıza katkısı nedir, sorusu kulağına gitse gülmekten sinir bunalımı (kriz) yaşardı sanırım. Ve haklı olurdu. Çünkü bu sorunun altı, temeli, zemini yok neredeyse. O Türkçenin dünyaya verebileceği, Oğuz Atay’dan bu yana pek örneği görülmemiş tepkisini, karayergi (ironi) yüklü yönelişini bir yalnızlık, delilik diline yakınlaştırıyor. Uygar görünümlü bir şeytan, Mr. Hyde’ın yeni türevi, hatta yerlisi. Bıçakçı, kendini ele vere vere, yakalanabilir kılarak dünyadan ve sonunda belki dilden kurtulacak. Yazması saltık yazmazlığa tutaraklı bir yatırım. Her şey anlamsız, biliyorum. Bunu bildiğimi bilene dek yazmak ve sonra bırakmak istiyorum uçurtmanın ipini.

Dili, cini basmış Barış Bıçakçı’yı. İstemediği gibi ama başka türlüsünü yapamadığından yine istemediği gibi yazmayı sürdürecek yitik yazarlardan biri.

Gençlerin onda bulduğu ise, umutsuzluktan, bezginlikten çok kayıtsızlıktan özgürlük çıkabileceği sanısı. Çünkü umutsuzluk biraz da, ‘sosyal medya’yla sınırlarına varan şu sonsuz alaysılıkla (saraka), ‘espri’ patlamalarıyla dışa vurmaz mı kendini. Bereket, Barış Bıçakçı bunların ve daha çoğunun ayrımında.

En önemli yapıtlarından biri Seyrek Yağmur bana kalırsa.

Çizdiği uzam (mekân) gözümde, Taksim’de arka sokaktaki kedili kitapçı-sahaf, Simurg’u canlandırdı ‘fena halde’. Kapandı sanıyorum yıllar önce.

VIII

 

Tarihi Kırıntılar15romanıyla şimdilik Barış Bıçakçı okumam tamamlanmış oldu. Bundan sonra yayımlayacağı kitapları bekleyecek, okuyacağım. En belirgin özelliği ‘tutkulu deneysellik’ olan ve yazdığı hiçbir yapıtı kendisine yetmeyen, yazınımızda ortalamanın üzerinde okur yakalamasına karşın yine de bir yer bulma, edinme sorunu olan (ve olmayan, çünkü böyle bir derdi yok görünüyor), aslında melodramla gerçekilik arasında ikiyanlı ve yönlü bir bireşim ardına düşmüş, toplumsal duyarlığı çok yüksek ama bu duyarlığı siyasete ulamakta sakınımlı, önlemli hatta alaycı ilginç bir yazarı okudum, tanıdım ve hoşnutum.

Gevezelik yapmaktan hoşlanmaması,

Kenti az anlatılmış ilişkiler üzerinden alımlaması,

Entelektüel çevrelere karayergisel (ironik) bakışı,

Dünya ekinine dünya örnekleri üzerinden deney(im)lere başvuracak kerte yakınlığı (aşinalık),

İçtenliği, Oğuz Atayca dürüstlüğü, kendine dönük kertmeleri,

Yayın basın evrenine dönük eleştirel gözlemleri,

Roman öykü arası parçacıl, döngüsel kurgu yaklaşımı,

Okurun eklemleme, tümleme yeteneğine sağladığı olanaklar, vb. açısından önemliydi.

Yalın, indirgenmiş bir duygusallıkla bizim gibi tepedenci, kibirli okurlara da aralıklı duran Bıçakçı hakkında bir yazı yazmak gerekiyor. Bunu istiyorum.

Tarihî Kırıntılar, şairin ve şiirin romanı denebilir. Bıçakçı ‘poetik’ araştırmasının ürünü olan yapıtında bizi ve kendini şiir üzerine yeniden düşünmeye zorluyor. Şiirle ilgili herkesin özellikle okumasında yarar görürüm. Kitabın sonundaki Sunuş’unun arkasına eklediği Poetika’sını olduğu gibi alıyorum aşağıya:

Bir gün biri bana kaybettiğim şeyi bir şiirde bulabileceğimi söylerse ona hemen inanacağım ve bir şiiri hissetmenin bütün araçlarını yanıma alarak o şiire doğru yola çıkacağım.

Neler almalıyım yanıma?’

Başka şiirler, sabah saatleri, yalnızlık, sözlükler, ansiklopediler, yakın gözlüğü, deniz gözlüğü, Kaçkarlar’da gökyüzü, galeta ve portakal reçeli, yumurta biçiminde bir taş, bendir, sinemanin dökdörtgeni, edebiyat dergileri, elektrik sobası, çocukluk…” (194)

Romanın değişmecesi (metafor) zaten şiirin kendi. Canı ve anne babasını bir şair uğruna bırakıp giden ve bir daha da görünmeyen Meral belki de imgelerin imgesidir.


[1] Barış Bıçakçı, Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), İletişim yayınları, Ondördüncü basım, 2019, İstanbul, 113 s.

[2] Barış Bıçakçı; Veciz Sözler (2002), İletişim yayınları, Dokuzuncu basım, 2018, İstanbul, 110 s.

[3] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Kurbağalara İnanıyorum: Edebiyat Üzerine Yazışmalar (2016), İletişim yayınları, Dördüncü basım, 2020, İstanbul, 220 s.

[4] Agy, s. 86-7.

[5] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Agy.

[6] Barış Bıçakçı; Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), İletişim y., Ondokuzuncu basım, 2019, İstanbul, 167 s.

[7] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Agy, s 88.

[8] Barış Bıçakçı; Baharda Yine Geliriz(2006), İletişim y., Onbirinci basım, 2018, İstanbul, 108 s.

[9] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Agy, s 88-9.

[10] Barış Bıçakçı; Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), İletişim y., Onikinci basım, 2019, İstanbul, 136 s.

[11] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Agy, s 89.

[12] Barış Bıçakçı; Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), İletişim yayınları, Onuncu basım, 2018, İstanbul, 166 s.

[13] Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Agy, s 89.

[14] Barış Bıçakçı; Seyrek Yağmur (2016), İletişim yayınları, Beşinci basım, 2020, İstanbul, 100 s.

[15] Barış Bıçakçı; Tarihî Kırıntılar (2019), İletişim yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 194 s.


Kaynaklar


  • Bıçakçı, Barış; Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000, Roman), İletişim Yayınları, Ondördüncü Basım, 2019, İstanbul, 113 s.
  • Bıçakçı, Barış; Veciz Sözler (2002, Roman), İletişim Yayınları, Dokuzuncu Basım, 2018, İstanbul, 110 s.
  • Bıçakçı, Barış; Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003, Roman), İletişim Yayınları, Onüçüncü Basım, 2020, İstanbul, 97 s.
  • Bıçakçı, Barış; Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004, Roman), İletişim Yayınları, Ondokuzuncu Basım, 2019, İstanbul, 167 s.
  • Bıçakçı, Barış; Baharda Yine Geliriz (2006, Roman), İletişim Yayınları, Onbirinci Basım, 2018, İstanbul, 108 s.
  • Bıçakçı, Barış; Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008, Roman), İletişim Yayınları, Onikinci Basım, 2019, İstanbul, 136 s.
  • Bıçakçı, Barış; Sinek Isırıklarının Müellifi (2011, Roman), İletişim Yayınları, Onuncu Basım, 2018, İstanbul, 166 s.
  • Bıçakçı, Barış; Seyrek Yağmur (2016, Roman), İletişim Yayınları, Beşinci Basım, 20208, İstanbul, 100 s.
  • Bıçakçı, Barış; Tarihî Kırıntılar (2019, Roman), İletişim Yayınları, Birinci Basım, 2019, İstanbul, 194 s.
  • Barış Bıçakçı/ Behçet Çelik/ Ayhan Geçgin; Kurbağalara İnanıyorum (2016, Yazışma), İletişim y., Dördüncü basım, 2020, İstanbul, 213 s.