ZeZe Kırmızı

Yeni Faşizm Üzerine

Zeki Z. Kırmızı / 2020

Ergin Yıldızoğlu'nu neredeyse bilim bileli izlerim. Şiirlerini, anlatılarını ve gazete yazılarını hep okudum ve okuyorum da. Yaşayan birkaç kutup yıldızımdan biridir. Saygım, sevgim hep onunladır. Kuramsal ve kılgısal (pratik , uygulamaya ilişkin) çözümlemelerinde beni yadırgatan, onun gibi düşünmediğim hemen hiçbir şey olmadı. Bir tür ikizim gibi gördüm ve düşündüm.

Hakkında yazmak istediğim bir anlatısı (5280, 2014) rafta duruyor, sıra gelmedi. Ama Yeni Faşizm1 kitabı çok önemli.

Kitabın girişinde Umberto Eco'dan yaptığı alıntı anlamlı: "21. yüzyılın insanının en büyük yanılgısı, faşizmin tekrar NAZİ üniformasıyla geleceğini sanmasıdır."

Günceli tarihsel derinlik içinde kavrayan yetkin bakışıyla kavramlar ve onların bugünkü sunumu konusunda kafa karışıklığını giderecek uyarılarını yaptıktan sonra tartışmayı artık 'liberalizm' ekseninde değil 'başka şey'i anlamamızı olanaklı kılacak totalitarizm, faşizm ekseninde yürütmemiz gerektiğini söylüyor. Üstelik bugün söz konusu kavramları 1920'lerin, 30'ların içerikleriyle kavramak yetmeyecektir. Ama ayrım kavramın özünden çok, özü oluşturan öğelerin kapitalizmin evrimi içinde 'yeni sosyoekonomik, kültürel, hatta teknolojik koşullara göre düzenlenmesiyle' ilgilidir. (s.21) Soruyor: "Ya bugünün faşizmi 'Yeni Faşizm', geçen yüzyılın faşizminden (klasik faşizmden) farklı biçimler sergileyerek yükseliyorsa?" (s.24)

1.Bölümde 'Faşizmin Kısa Tarihi'nin duru, açık, anlaşılır bir özetini yapıyor. Solun klasik çözümlemesiyle uyumlu bir özettir bu. I.Dünya Savaşı, Ekim Devrimi ve 1929 büyük ekonomik bunalımı tarihsel faşizmin zeminini oluşturdu.

2.Bölümde (Faşizmin Doğuşu) İtalya örneğini iki aşamasıyla anlatan Yıldızoğlu, 3.Bölümü Almanya örneğine ayırıyor. Burada ilgimi özellikle çeken bir dipnotu alıntılamakla yetineceğim: "Türkiye'de sosyalist hareketin 1970'lerde faşizme karşı sürdürdüğü mücadele birçok hatalarına karşın faşizmi durdurmayı başardı, egemen sınıflar için bir seçenek olmasını engelledi. Egemen sınıflar da faşist hareket ya da faşist devlet gibi, yapısal ve kalıcı bir dönüşümü benimsemek yerine, devletin bir kolu olan orduyu ve ara bir geçici rejim olarak askeri diktatörlüğü kullanmayı tercih ettiler." (s.34) Yine Almanya örneğini anlatırken ilginç bir saptamasını yine dipnotta belirtiyor: "Tarih hiçbir faşizmin iktidarı darbe ile alma girişimlerinin her yerde fiyaskoyla sonuçlandığını gösteriyor. Darbe yaparak iktidara gelme projelerinin hepsi var olan iktidarın devlet makinesine çarparak dağıldı. Faşizm iktidara geldiği her yerde parlamenter araçları, yolları ve düzen partilerinin, liberallerin, muhafazakârların verdiği desteği kullandı. Liberallerin ve muhafazakârların devleti anlamaktaki yetersizliği onlara sahte bir güven veriyordu: 'İktidara gelince, kurumsal yapıya tabi olacak nasıl olsa...' Paxton, Almanya'da Faşizmin kendisinden çok daha güçlü Sosyal Demokrat ve komünist partilere rağmen iktidara gelmeyi başarmasını, bunların, Mussolini kaynaklı 'Roma yürüyüşü' mitolojisinin etkisiyle bir darbe girişimi beklemekte, parlamenter süreçlere gereken önemi vermemiş olmalarına bağlıyor." (s.48)

Faşizmler ve Faşizm başlıklı 4.Bölümde uygulamalar arasında ayrımları imleyen Yıldızoğlu, liberal, Marksist ve 80 sonrası 'Muhafazakâr-milliyetçi devrim' nitelemeli faşizm tanımlarına bakıyor. Sonuncusu faşizmin 'bütünsel bir ideolojisi' olduğunu varsaymaktadır. İlk tanım faşizmin diktatoryal, ikincisi sınıfsal, üçüncüsü ise popüler yanını öne çıkarırken üç tanımlamada doğru ve yanlışları irdeliyor. Can alıcı nokta burasıdır. Liberal ve Marksist tanımlamalar faşizmi devlet biçimi olarak ele alıyorlar. Marksist yaklaşımda ise yazara göre iki kusur söz konusu: 1) Faşizmi kapitalist sınıfın temsilciliğine indirgemek ve diğer sınıf ve katmanların önemini göz ardı etmek, 2) Faşist hareketin ortaya çıkış koşullarını, kurucu öğelerin özelliklerini özgün bir siyaset olarak ele almamak. Poulantzas, Gramsci'den esinlenerek bu kusurları düzeltmeye çabalayan Marksist düşünürlerden biri. Ama onun da yorumu bazı açılardan sorunludur. Yıldızoğlu'na göre, "Faşist hareketin ideolojisinin başarısı bir lider kültünün aracılığıyla, farklı kesimlerin yaşadığı farklı zamanları birbirine bağlayabilmesinde yatar." (s.58) Ayrı zamanları yaşayanların arzularını dışa vuran 'fantezilerin' her birinin içinde gerçeklikten parçalar var. "Faşist ideoloji bu, farklı zamanları yaşayan toplumsal kesimlerde farklı biçimlerde kendini gösteren, son derece meşru, insani, dayanışma, güvende olma, ekonomik olarak kimseye muhtaç olmadan yaşayabilme, daha iyi bir gelecek beklentisi gibi duyguları ırkçılık, milliyetçilik, tanrı gibi bir ana gösterge altında birleştirilmesiyle şekillenir." (s.58) Tezlerden biri buradan çıkar: Tüm bu 'fantezileri' ilerici, sosyalist bir siyaset de bireşimleyebilir (sentez). Faşizm zorunlu çıktı değildir. Söylediği bir önemli başka şey ise şu: "Ancak bu ana gösterge işlevini, karmaşık programlar üstlenemez." (s.58) Duygusal ve yalın bir niteliği olmalıdır ana göstergenin. Sanatsal girişim devreye alınmalıdır. Bu düşüncelere altlık olarak Umberto Eco'nun 'Ur-Fascism'2 adlı yazısını gösterir. Tarihsel örneklerde parlamenter yöntemlerle erki (iktidar) ele geçirmesi olanaksız olan faşizm önce milis güçleri oluşturarak 'şiddet'i örgütledi. Güçlü sol siyasetler ve sendikalar parlamenter siyasete bağımlı kalmanın ağır bedelini ödediler ve güçlerini faşizme karşı yöneltemediler. "Parlamento ve grev dinamiği içine sıkışmış işçi hareketi ve sosyalist muhalefet, bu başlangıçta küçük bir grup tarafından harekete geçirilen şiddete, faillerini yıldıracak yok edecek fiziki ve kitlesel güçlerle cevap veremedi; var olan yasallığın içinde hareket etmeye devam etti.Faşist hareket komünistlere, solculara, grevlere vurdukça güçlendi." (s.62) Yıldızoğlu'nun ikinci önemli tezi de bu gözlemden çıkıyor: Faşizme karşı salt parlamenter yollarla savaşım verilemez. "Faşist tehlike ortaya çıktığı anda, daha kitleselleşmeden, egemen sınıfların güvenine layık olacak, iktidara aday olacak noktaya gelmeden, bütün araçlar harekete geçirilerek, bütün olasılıklar göze alınarak durdurulmalı ve ezilmelidir. Faşist hareketin demokrasinin kuralları içinde kalmasını beklemek, liberal demokrasinin kurumları tarafından ehlileştirilmesini umut etmek, geçici ittifakları kurabilmek için yaptığı manevraları verdiği tavizleri ciddiye almak, bunlara güvenmek ölümcül bir hata olmuştur." (s.62-3) Sonuçta işçi hareketi, "kapitalist sınıf açısından faşist seçeneği benimsemenin maliyetini taşınamaz bir düzeye yükseltmeyi başaramamışlardır." (s.63)

5.Bölümde (Canavarların Zamanı) Ergin Yıldızoğlu Hegel'in anlamlı kavramına başvuruyor: 'Kötü sonsuza sıkışmak'. Değişemeden devinmenin tanımıdır kötü sonsuz. Tarihsel tıkanma, sıkışma. Bölüm boyunca dünya ekonomisinin önemli göstergelerini kullanarak kapitalizmin yeni dünya düzenindeki bunalımının resmini çiziyor. Ekonomik, finansal, teknolojik bunalımı (kriz) daha geniş sorunsal içerisine yerleştirmeyi öneriyor. Böylece 30'larda olduğu gibi finansal bunalım arkasından durgunluk döneminde, liberalizm gözden düşmüş, terk edilmektedir. "Halkın, özellikle emekçi sınıfların, yönetici seçkinlere, bunların aymazlığı, halkın kaygılarını umursamazlığı yüzünden ülkeye doluşan yabancılara, uluslararası kapitalizmin (küreselleşmenin) getirdiği rekabetin emek piyasalarında, sanayiler üzerindeki olumsuz etkilerine yönelik öfkesi artıyor." (s.82)

6.Bölüm (Faşizmin İklimindeyiz: Yeni Faşizm) günümüzdeki faşizan eğilimin temel özelliklerini belirlemekle ilgili. Yukarıdaki çözümlemelerinin ışığında Fransa, Almanya, İtalya, Avusturya, hatta İngiltere, ABD gibi kapitalist ülkelerde ulusalcı faşist yapıda tepkilerin yükselişi; Macaristan, Filipinler, Hindistan, Türkiye, vb. Ülkelerde faşizmin yeni çeşitlemelerinin 'güçlü adam rejimi', 'illiberal demokrasi', 'otoriter neoliberalizm' gibi adlarla anılmasına karşın ortak özellikler sergilemesi ve bu adlandırmaların aynı zamanda örtbas işlevi görmesi anlaşılabilir. "Faşizmi bugün bir olgu, bir süreç olarak tanımaya çalışırken, fanatik milliyetçiliği, otoriter eğilimleri, azınlıkların ya da genel olarak 'öteki', 'yabancı unsur' olarak tanımlananları 'şeytanlaştıran', onlara şiddet uygulayan, lider kültünü besleyen, sözde kitleleri temsil eden ve onları demagojik bir söylemle, yalnızca kendilerini düşünen elitlerin 'düzenine karşı' kışkırtan demagojik ve fanatik (milliyetçi, ırkçı, ya da dinci) bir entelijensiya, hem parlamenter düzeni yetersiz bularak küçümseyen hem de çoğunlukçu biçimde yönetmek isteyen, medyayı ve yargıyı, güvenlik güçlerini siyasallaştırarak idare ve iktidar partisine bağlayan, en son teknolojileri kullanarak 'vatandaşların' özel hayatını hiç çekinmeden ihlal eden, izleyen bir rejimi süreç olarak tanımlayacağız. Bu rejimin bir toplumsal harekete, tabana dayanacağını dün olduğu gibi bugün de son tahlilde egemen sermayeden besleneceğini ve onun çıkarına çalışacağını kabul edeceğiz; terörist ve militarist eğilimler, refleksler sergilemesini bekleyeceğiz." (s.88) Bu özellikleri günümüzde gösteren birkaç örneği de ekliyor çözümlemesine Yıldızoğlu. Trump (ABD), Bolsonaro (Brezilya), Orban (Macaristan) belirgin, öne çıkan örneklerdir. Aslında Erdoğan (Türkiye) de yabana atılır bir örnek sayılmasa gerek.

Sonuç Yerine adlı 7.Bölümde yazar vardığı sonuçları özetliyor. 1) Faşizmi bir 'şey', bunların tümünü içeren eytişimsel (diyalektik) bir süreç olarak düşünmeli. 2) Dün olduğu gibi bugün de egemen sınıf 'entelijensiya'sı "milliyetçi, ırkçı, dinci özellikleri kendisinde topluyor ve bunları kitlelerin arzularıyla birleştiren bir söylemi üretiyor. Siyasi iktidara ve topluma üretilen ekonomik artık bu söylem üzerinden ve bu söylemin üretimini kontrol edebildiği sürece ulaşabiliyor." (s.108) 3) Entelijensiya yeni koşullarda eski varlık ve düzeyini koruyamıyor ve kabuk değiştiriyor: Bürokrat ya da yeni kapitalistler...ortaya çıkıyor. Öte yandan geçmişten başka olarak milis şiddeti en son başvurulacak seçenek olarak geride tutuluyor. Parlamenter görüntü olabildiğince korunuyor. 4) Yeni faşizm de klasik faşizm gibi en az iki aşamalı yükseliş çizgisine bağlı yol alıyor. İlki devleti ele geçirene dek bağlaşıklar, ödünler, ötekileştirme girişimleri. İkincisi devleti ele geçirdikten sonra demokratik kurumsal yapıları tek odakta birleştirme, tek tipleştirme. Benzer süreçler tüm örneklerde az çok izlenebiliyor.

Son olarak Yıldızoğlu'nun Türkiye'deki sürece ilişkin bir yargısını aktarayım: "Ancak devleti yönetmekten sorumlu Kemalist entelijensiyanın, özellikle soğuk savaş döneminde 'emperyalist sisteme' ve kapitalist sınıfa eklemlenerek, orijinal -bağımsız kalkınma- projesinden uzaklaşma, İslamcı entelijensiyayı komünist harekete karşı kullanma eğilimi, bu akımın var olmaya ve gelişmeye devam etmesine uygun zemin sağladığı da bir gerçektir." (s.110)


***

Aşağıda Korkut Boratav'ın Yıldızoğlu'nun çalışmasıyla ilgili eleştirisinden 3 alıntılar yaptım:


  • Dünyamızın ve Türkiye'nin bugünkü durumunu kavramamızda "neo-faşizm"in önemli bir yer taşıdığını düşünüyorum. Tarihsel faşizmlerin bazı özelliklerini taşıyan dönüşümlerin bir habercisi...


  • Bu tespitim, ("neo-faşizm" terimini kullanmadan)Türkiye'nin Faşizmleri ve AKP(İmge, 2015) başlıklı kitapta yer alıyordu. 2015 sonrasında çeşitli yazılarımda da Türkiye ve dünyadaki kimi gelişmeleridoğrudan doğruya "neo-faşizm" olarak nitelendirdim.


  • Batı'da yeni faşizm, liberal düşünürlerin, küreselleşmeci burjuvazinin eleştirileriyle karşılaştı. Ancak, bu eleştiriler, doğrudan "faşizm" suçlaması ile değil, "popülizm" terimi kullanılarak yapılmaktadır. Üstelik, emekçi sınıfların çıkarları açısından neoliberalizme karşı çıkan "sol"muhalefetle birleştirilerek... Örneğin, Brezilya'da sınıf mücadelelerinin karşı saflarında yer alan faşist Bolsonaro ile solcu Lula, popülizmin "sağ" ve "sol" kanatlarını temsil eder.


  • Yıldızoğlu arkadaşımız İngiltere'de yaşıyor. Johnson'un iktidara gelmesini bu açıdan (ne yazık ki) incelemiyor. Ama, yeni faşizmin özelliklerini sayıyor. Bunların "popülizm"olarak nitelenmesini benzer gerekçelerle reddederek düğümü kesiyor.

  • "Yeni faşizm"kavramını yeğlemesi, liberal çerçeveyi aşan sol bir eleştiriyi güçlendirdiği için doğrudur. Örneğin AKP iktidarını, CHP gibi "tek adam rejimi, anti-demokratik, otoriter" yaftalarıyla kınamak zayıf kalmaktadır. Yaşadığımız dönüşümün "faşist" niteliğini, "İslamcı" özelliği ile birlikteteşhis, etkili bir eleştirinin ilk adımıdır. Yıldızoğlu da bu eleştiriye ve tespite katılıyor (s.85, 109).


  • Yıldızoğlu "süreç olarak faşizmin" sınıf haritasına değiniyor. Ama belirleyici dinamiği bu haritada değil "entelijensiya" diye adlandırılan "toplumsal kategoride"tespit ediyor. çarlık Rusyası'nın muhalefet akımlarından kaynaklanan bu kavramı ilk kullandığında İngilizce "intellectual" ("aydın") sözcüğüne referans veriyor; ama"aydın anlamında değil;bağlamlar-arası bilgi üreten kişi"olarak tanımlıyor."Sanatçı, din adamı, filozof hatta polis bile olabilir"(s.27).


  • Bir "kafa emekçisi", ama biraz ötesi... Üstelik, rejim değiştirecek bir gücü var:"Kapitalizme sadık bir entelijensiya, milliyetçilik, ırkçılık, dinci bağnazlık gibi ideolojik-kültürel biçimlerle öfkeli kitlelerin enerjisini birleştirebiliyor ve bu bileşimden... iktidar yaratabiliyor"(s.108). Burada sözü geçen iktidar, "yeni faşizm" sürecinin tamamlanmış hali olacaktır.


  • Yıldızoğlu'nun bu üstyapı çözümlemesi, bence, "yeni faşizm"in temel nedenini, dinamiklerini açıklayamaz. "öfkeli kitleler" tespitinden hareket eden aşağıdaki sınıfsal açıklamayı yeğliyorum:


  • Yeni faşizmin kaynağında kırk yıl önce başlatılan sermayenin sınırsız tahakkümünü tüm dünyaya yerleştirme tasarımına emekçi sınıfların (Yıldızoğlu'nun da değindiği) "öfkeli" tepkileri yatmaktadır. "Neoliberalizm" bu tasarımın adıdır.


  • Neoliberalizmin ilk yirmi yılı, emekçi sınıflar tarafından "başka seçenek yok" sloganının etkisi altında sineye çekildi. Ağır sonuçlar, yeni yüzyıl başlarken direnme dalgalarını tetikledi. İlk sonuçlar, Latin Amerika'da neoliberalizmin bölüşüm sonuçlarını hafifleten, kısmen tersine döndüren sol iktidarların yaygınlaşması oldu. Yıldızoğlu'nun da vurguladığı 2008 krizi (s.84) sermayenin tahakkümüne karşı yeni bir halk muhalefeti dalgasını ABD'de, AB'nin zayıf halkalarında başlattı. 2011'de Tunus, Mısır halkları ayaklandı.


  • İsyankâr halk muhalefetine karşı sermayenin tahakkümünü hafifletecek ödünler vererek uzlaşma seçeneği gündemdeydi. Batı'nın egemen sınıfları, "Altın çağ" benzeri, sınıflar-arası yeni bir "toplumsal sözleşme"ye geçme fırsatını kolektif olarak reddetti. "Güney" coğrafyasının direnme odakları, emperyalizmin geleneksel yöntemleriyle; sivil, açık darbelerle, şiddetle, kan dökerek yok edildi.


  • Bu yöntemlerin imkânsız olduğu toplumlarda ise, emekçi sınıfların tepkileri, her toplumda farklı biçimlerde var olan "milliyetçi, ırkçı, dinci" bağnazlıklarla beslenen "yeni faşist" akımlara yönlendirildi. Yeni faşizm, böylece, halk muhalefetinin sınıfsal tepkilerini etkisizleştirdi; bu anlamda eski faşizmin işlevini üstlendi.


  • ABD'de, İngiltere'de büyük sermaye, küreselleşmenin bazı öğelerini frenlemeye rıza gösterdi. Yeni faşist iktidarlar, egemen sınıfların küreselleşmeci ve korumacı kanatları arasında (belki de geçici) bir ittifaka dayandı. Sermayenin sınırsız tahakkümünü reddeden sol seçenekler etkisiz kılındı; öfkeli kalabalıklar faşizmin seçmen tabanını oluşturdu.


  • Yeni faşizm, bence, sınıf haritasındaki bu dönüşümlerin sonucudur.


[1] Ergin Yıldızoğlu, Yeni Faşizm, Cumhuriyet yayınları, Birinci basım, 2020, İstanbul, 110 s.

[2] Umberto Eco,'Ur-Fascism', New York Review of Books, Cilt 42, Sayı 11, 22 Haziran 1955.

[3] Korkut Boratav; 'Yeni Faşizm', Sol Portal, 17.07.2020