ZeZe Kırmızı

Hayalet Yeşeriyor

Zeki Z. Kırmızı / 2020-2022

ŞİİR VE ANLAM


Doğrusu hesapta olmayan kitaplar araya girerek okuma ve yazma düzenimi allak bullak ediyor, kimseyi ilgilendirmeyen bir dizi seçenek olarak yazmak, kısa, uzun ya da hiç yazmamak arasında gerginlik yaşıyor, kitaba dokunmayı okumaktan öte yazarak okumak eylemi biçiminde içselleştirdiğim için küçük bir gerilim yaşıyorum. Aynı gerilimi, daha önce kitap olarak okumadığım ama şiirlerini oradan buradan bildiğim, pek de üstlenemediğim Gülseli İnal'ın yeni şiir kitabı Hayaletler Yeşeriyor1 konusunda da yaşadım. 1947 doğumlu ve 1981 yılından beri kitapları, öykü, roman, ağırlıkla şiir olarak yayımlanan yazar-şair, yanılmıyorsam şiir kitaplarını beğendiği ressamların içerik odaklı çizim (desen) ya da resimleriyle birlikte sunuyor. Kendine özgü, hatta öznel bir yazı-şiir çizgisi olduğu çok belli. Öylesine ki bırakın onu anlamayı (!), onu 'anlama çabalarını anlama çabası' takla üzerine takla attırıyor insana. (Ayraç içinde ünlem imi koymama karşın 'anlamak' kavramını çok sınırlı ve özel sunumuyla kullandığımı belirtme gereği duyuyorum bu arada.) Zırvalık düzeyi ya da zıvanadan çıkma düzeyinden söz etsek hiç yanlış olmayacak. (Örneğin Koray Feyiz yazısı2.) üzerine bir de örnekte olduğu gibi Türkçe sorunu bindirince, Ben anlamaz abi, deyip tır(ı)slamak en iyisi.

Yine de kolayına kaçmayıp birkaç konuya değinmek kaçınılmaz, İnal şiirine bakarak. İnal'ın şiirini anlamaya çalışmayacak, ondan esinlenerek şiir algı, beğeni, iletişimi üzerine birkaç şey söyleyeceğim, elbette tartışma ortamına katkıda bulunmak amaçlı...

Her düzeyden şiir okurunun şiir karşısında anladım-anlamadım türünden tepkisini ya da bu tepkiyle yetinmesini de ben anlamam. çünkü kurumlaşmış anlamıyla 'anlamak' kavramı güzelduyusal (estetik) bildirişimi çok sınırlı biçimde karşılayabilir, daha kötüsü karartabilir (çoğunlukla olduğu gibi). çünkü anlamanın düzgüleri her koşulda önceldir. Edinilmiş bilgi anlaşılması gereken şeye uygulanır. Düzgülerimizi (kod) sınarız anlaşılmak ya da ilişki kurmamız için önümüze konmuş şeyle. Ne yaratıcının ne algılayıcının düzgüleri bir kez öne sürülmüş yapıtın artık içkin düzgülerini birebir karşılamaya yeter. Yapıt yalnızca yaratıcı ve onun düzgüleme gizilgücünden sapma değil ondan da çok algılayanın tüm donatısından (imge havuzu ve dolayısıyla yerleşik düzgülerinden) sapmadır. Öte yandan yapıt bir sapma olarak yalnızca artı, olumlu (pozitif) bir sapma olarak nitelenemez. Yaratıcının, algılayıcının gerisinde kalan eksi, olumsuz (negatif) bir sapma olması olası. İlkinde ayrı ayrı, çakışan ya da çakışmayan yaratıcı/algılayıcı düzgü birikimleri yapıtın düzgü (imge) gönderimlerinin, imalarının altında, yetersiz kalmıştır. Yine uyarıyorum, iki öznenin konumu üçlü karelem (matris) oluşturur: tam çakışma (dolu, eş küme), tam çakışmama (boş, sıfır küme), kesişme (kesişim kümesi). Kesişim kümesi tartımında yaratıcı ile algılayan arasında ağırlıklar artı ya da eksi değişebilir. Dolayısıyla karelemin üçüncü kesişimli küme ilişkisini iki basamaklı düşünmek gerekir. Y(aratıcı)< A(lgılayıcı) ya da A(lgılayıcı)< Y(aratıcı). Yalnız bu bildirişim yapısının bir kusuru var. Söz konusu karelem içinden yargı, daha doğrusu beğeni yargısı çıkmaz. Ama sanatlar tarihi aynı zamanda yargılar tarihi olduğuna göre, eksik olan karelemi yürütmek, tarih(sel)lemek, geçmişten günümüze tüm bildirişim deneyimlerini üst üste biriktirerek, genel çakışmalar üzerinden bir geçenek (koridor) , yol boyu (güzergah) açmak. Zaten olan da bu. Yaratıcının ve algılayıcının yanılgısını deneyimlerin üst üste biriktiği tarihleşmek onarır, geliştirir. Ve bir şey daha. Tarih bitmediği, bitemeyeceği ve hep yapıldığı için yargısal sürecin de ucu açıktır. Şimdi buradaki uzlaşma çok şeydir ama her şey değildir. Bazen büyük, uzun zamanlar aşan uzlaşmalar, bazen de öyle sanılan ama ömürleri kısa uzlaşmalar dünyalarımızı, beğenilerimizi, hatta zevklerimizi dalgalandırır. Bundan çıkan sonuç ise tıpkı denizde olduğu gibi aynı zaman denizinde atımları, boyları, sıklıkları (frekans) değişik dalgaların bir arada söz konusu olduğu. Uzun salınımlar konuyu bir yere değin açıklar, iç içe salınımlardan, döngülerden (peryod) söz etmek doğru olacaktır.


Öyleyse:


  • Kapalılık, örtüklük (hermetizm) şiirde değişik biçimlerde anlaşılabilecek ve şiir öznelerinin başka başka (yazı) siyasetleriyle ilgili olarak tartışılması gereken bir konudur. çok boyutludur. Şiirin hiçbir kurucu öğesi başına buyrukluk, saltıklık savına bağlanamaz. Bu andan başlayarak geride şiir kalmaz. Gizli gömü göndermesi alıcısını güçlükle bulur, önemli ölçüde de varılan sonuç yanlış olur, yanıltıcıdır. Öznelerden biri ya da özneler kümesi kendini ve birbirlerini yanıltakorlar. Bin tehlikeden biri de çin budizmi Zen (Ch'an) yorumunun anlamı kilit altında tutan, dolayısıyla her türlü anlam atamasından (atıf) kurtulan, atış özgür (serbest) noktası. Anlam yakalandığı an sonsuza değin kaçırılmıştır. Bu eşik sanki şiiri şiir yapan eşik gibi görünür ama bana göre şiirsizlik çizgisi (hat), eşiğidir ve şiir bir altından ya da üstünden belirir. Ne demek istediğimi Heidegger okumasında3 Pierre Bourdieu yetkinlikle dile getiriyor.


  • Kapalılık ama neye göre kapalılık? çünkü kavram ekinsellikle bağıntılıdır. Ekin içi ve dışı kaynakların kullanılma yordamları (burada) şairin göndermeler, dolayısıyla göstergeler siyasetiyle yakından, hatta doğrudan ilgilidir. Ama en sonunda amaçlanan kitleye (okur) şairin yönelmesi, asla içselleştirilmemek (anlama eyleminin parçası olmamak) ile kesinlikle içselleştirilebilirlik (anlama eylemini gereksiz kılacak kerte düzgü örtüşmesi) arasında sayısız geçiş seçeneğiyle olur. Burada yazar (şair)-yapıtı ve okuru içeren bağlamsal küme aynı ekinsel ortam (habitus) ise gösterge ikinci uca kayar. Tersi durumda, yani yazar-yapıt-okur üçlüsünden her biri kendini ayrı kümelerden tanımlar ya da kurgularsa, bulunduğu yerin somut, özdeksel kaynaklarını kullanırken göndermelerini başka bağlamlardan (küme) kotarıyorsa, yazınsal (şiirsel) imge üretimi zora koşulmuş, hatta olanaksızlaşmış olur. Tutum, bir yanıyla devrimci bir yanıyla gerici (içe dönük, içkin, deruni) bir davranıyla (gestus) dışa vururken artık yazın toplumbiliminin bile değil imge toplumbiliminin sularında yüzme sorunsalıyla baş başayız demektir. Tüm bu konuları uzun uzadıya çözümlemeyeceğim burada. Yalnızca sorumu Gülseli İnal bağlamında şöyle soracağım. Eğer kendi ekinsel ortamının içinde yaratma konusunda bir bağlamlaşma (transparadigma) derdi yoksa, yapıtını ve okurunu kendi toplumsal bağlamının içinde tasarlıyorsa, imgesini oluştururken söz konusu bağlamın öğesi (eleman) sayılamayacak imlere (işaret), göstergelere başvurmasının gerekçesi ne olabilir? örneğin evrencelik (universalism), ekinlerarasıcılık (interculturality), ulusötecilik (enternasyonalism), hatta bir tür insancalık (humanism) mı savlanmaktadır? Böylece ekinleri kardeşliğe çağıran, ortak yazgıya davet eden bir genelleştirilmiş dil dokuması mı önerilmektedir? İnal'ın böyle bir genel altlık önerdiğinin ipuçlarını bulduğumu söyleyemem şiirinde. Şiirin öznesi, evrensellik iletisini kapalı ve alttan yedekliyor demek için yorumu aşırı zorlamak gerekir. Hiç de kişiselliğini silerek ilerleyen bir İnal şiir dili yok. Tersine özgünlüğün, kendine özgülüğün alışılmamış ve seçmeci (eklektik), düşünceyi daha ilerletirsek seçkinci (aşırı benci) bir dışavurumu söz konusu. Peki aldatılan ya da yanıltılan kim? Türkçenin, Türkçe dilinin coğrafyalarından birindeki toplumbilimidir yanıltılan. Elbette Gülseli İnal, birçok şairin düşleyebileceği gibi bir yandan da okur işçisi, kendi okurunu yapmanın (inşa) emekçisidir. Bir sakıncası var mı? Şöyle var. Sürecin sonu tek yazar-tek okur, kendini yazan-okuyan kendidir. Uç yorum göstergenin eğilimini imler ve yazarın hakkı yazara ancak yazarın başına buyruk çizdiği sınırlarda değil, yazarın yapıtın ve toplumunun kendinden anladığı uzlaşma ve uzlaşmasızlık sınırlarında verilir. Hiç kuşku yok, yazar biri için yazmaz ve yine de yazar. Kimse onu başka bir siyasete bükemez. Seçtiği her koşulda kendi şiir siyasetidir, yapıtı bir ölçüde, okuru ise genelde bağlamaz. Okurunu yaratan yazar ve yapıt zaten kendi tapınağını (loca), tapınanlarını (inançlı, mürit) ve tapınma biçimlerini (ritüel, dua, yorum paylaşımları, vb.) oluşturmuş demektir. Hem de sıkı, içine girilmesi ve içinden çıkılması zor bir yapıdır.


  • Ve belki tam da amaçlanan budur. Sorumuzu sürdürebiliriz o zaman. Ya okunmak değil de birebir kendi benzeri okurlarca ayinsel bir beklenti, kaygı içerisinde yazmakla ilgili ve sınırlıysa sanatçı (yazar). Anlama ve anlaşılmanın indirgemeci sığlığını dert etmiş sanatçı aslında çoktur ve seçeneklerinden birinde içe döner, bildiğini okumayı, etkinlik alanını daha da daraltarak, yarıçapını küçülterek sürdürekor, takmaz okur beklentisini ya da öteki seçenekte havlu atar. Bu da iki türlü olur. Ya ödün verir, kendini ortalama anlayışa bırakır ya da yazmaktan vazgeçer. Tam bu noktada yaratıcının (sanatçı, yazar) toplum-tinbilimsel (sosyo-psikolojik) varlığı devrededir. Öte yandan bu etkiyi geriye, tarihe doğru, yani tarih yaparak yürütmek gerekir. Şunu da unutmadan. Geriye doğru her türden yürüme girişimi geleceğe dönük bir atılım, önermedir olumlu olumsuz anlamda ve kaçınılmaz biçimde. Ama konu bu değil. Tarihe dönüp baktığımızda evrensel düzeyde kapama/açma ikiciliğiyle (düalizm) yürüdüğünü görürüz. Kapama egemenin dili, yeğlemesidir. Ama buna aracılık eden her özne erkcil öznedir demek ileri gitmek olur, yanlıştır. Tersi niyetlerle bile, gizlilik (illegalite) bir güçlü, hatta devrimci seçenek işlevi görür. Nasıl ayırt ederiz o zaman örtmenin, gizlemenin, kapa(t)manın gerekçesini? Sanat uğraşısını, seçimini yazar, yapıt, okur ötesi okumalarla ancak. Yani bir üstel fonksiyon gibi kavrayarak...


  • İnal bağlamına ve şiir uygulamasına dönersek, bir başka özelliğine göz atmadan geçemeyiz. Şiirinde sıkça kullandığı yabancı sözcük, özel ad göndermeleri daha çok Batı (Avrupa) ekinine ve özellikle de Yunan-Roma söylenlerine (mit), Batılı söylenlerin kişilerine dönük. Kuşkusuz şiirinin genel bağlamıyla zorunlu ilintilerini kurmaktadır gönderimlerinin... Ama bu ilinti onun anlığına içkindir ve yazdığı dilin öteki taşıyıcılarında yankılanması yok ya da azdır. Ancak özel ilgilisi ya da çözümleyici (analist), söz konusu özel gönderimleri ayrı ayrı saptayıp şiire, yapısına eklemleyebilir ve bu uğraşı şiir okuma eyleminin öteki gereklerini ne ölçüde karşılar, ayrı bir sorudur. Tabii İnal bu şiir anlayışının yerel uygulayıcılarından biridir ve yazın tarihi, özellikle şiir bu türden örneklerle doludur. Pound'un Kanto'ları (The Cantos, ilk yayım 1922) 20.yüzyıldan bir örnektir örneğin. Joyce'un yapıtları ot yolduracak kerte sayısız yerel-evrensel kaynağa gönderimlerle doludur ve ekin içi okumalar bile baş etmekte zorlanır Joyce yapıtı önünde. Hemen ekleyelim ki Grek-Roma söylenleri eşelendiğinde Doğuya doğru (Mezopotamya, Asya, vb.) kayılacağı bilinir. Dolayısıyla sorun söylenin anlatısı, içeriği, öyküsü, kişisel temsilleri değil de adlandırmalarıyla ilgili gibi gözükür. Gerçekten İnal bu adları, kişi, yer adlarını özgün biçimiyle kullanır. Açıklama da yapmaz, bu adı şiirine hangi umuyla (niyet) geçirdiğine ilişkin. Kuşkusuz bir yere değin haklıdır. Okuyan tümlemeli ona yönelik gönderimleri elbette. Ama yukarıda belirttiğimiz gibi ne yazar ne yapıt ne de okur genel soyut değil, hepsi de biri, kendidir. Bir ekinsel yurdun özne ve nesneleridir. Bu durum, imi yazardan okura uzlaşılmış kapalı ya da uzlaşmak üzere önerilmiş açık imgeye taşımanın önünde ciddi bir engele dönüşür. İm şimdi burada, okuma ve yeniden okuma edimi içerisinde imgeye çıkamaz. İm olarak, şiirin içinde soğuk, yıkıcı, yabancı bir nesne-varlık olarak kalakalır. Şiiri soğutur ve bizi acaba şair, şiirini yer yer soğutmak mı, okurunun kolaycılığından kaçırmak mı istemektedir sorusuna taşır. Olabilir. Okuruna kızgın, onun anlama, indirgeme çabasına asla yüz vermeyecek şairler vardır ve bazen soylu şairlerdir bunlar, ama her zaman öyle midir, tartışılabilir.


  • Söylensel ad (kahraman) kurumsal anlamda yerleşik bir büyü (aura) taşır ve kulak dolgunluğu bile önümüzdeki (şiirsel) metni gözümüzde, daha okumadan gizemli ve önemli kılmaya yeter. Adın arkasındaki öyküyü daha bilmeden, bu öyküyü şiire yedirmeden (katmadan) bile az bulunur (nadir) bir elementle karşılaştığımız duygu baskını yaşayabiliriz. Ucuz etkileme siyasetleri bir yana göze alınan şey şiirinin genel ve ayrıntılarda özel imgelerinin yeniden kurulumunu zora koşmak, hatta olanaksız kılmaktadır. Bir şair ve şiiri bunu niye göze alır, nereye değin alır? Söylene ilişkin kilit sözcükler (büyülü söz) nereye değin şiirin kapısını açar, aralar? Yoksa tersi mi olur? Sözcük büyü etkisini asla girilemeyecek yapı imgesine mi bağlar? Bu şiir okunmamak için yazıldı. Tanrının sözü (vahiy) anlaşılmak için değil ve olamazdı. Anlaşılsaydı Tanrının sözü olamazdı, vb. Sorular geliştirilebilir ve geliştirilmeli. Tartışma da...


  • Sınırlı bir azınlık için yazmak yazılana giriş ve çıkışta gizaçar (parola) gerektirir eninde sonunda. Gizaçarı önceden bilen şiire girer ve çıkar. Peki ilk bilen?.. Yine de evrensel açkının (kilit) bilmecesi, son söz Tanrınındır ve asla okunamayacak, bilinemeyecek söz(süzlük)dür o. Evren kendi içine, karanlığına kapanacaktır ve şiir (söz) kendi içine dönen sarmal yolculuğunda söz dizilerinden söze ve sese, sonunda saltık sessizliğine varacaktır. Her türden anlamanın dışında, yalnızca kendi olan ve yalnızca kendi olmayan şey (hiç) olarak. Bu düşlemsel gibi görünen yargı bir genel yazma eğilimi ve siyasetinin, yazının öbür yüzünün, Tanatos'unun anlatımıdır. Sanatın ilk ve oradan başlayıp yürüyen doğurgan, yaratıcı, açımlayıcı ve önermesel Eros'uyla ilişkisini ise insan-özne bağlamı içinden sürekli yeniden ve yeniden üretir. Belki de olmayan şey saltık ölüm ve saltık dirimdir. İkisi arasından sızan yazı olsa olsa çıkış, Oluş, Dirilişi simgeler. İnsan böylesi mutsuzluğun türevi, çocuğudur bize kalırsa. Şiirin değişmecesi, yani olma gerekçesi son çözümde olumludur (pozitif).


  • Şiir burayı, yurdu öteler, evren kılana dek. Yurt evren olana değin yazılacaktır şiir. Uygulama sorunları da buradan kaynaklanır. Beriyle ötenin ilişkilenme biçimlerinden. çünkü bileşeni sanılandan çoktur ve büyük uyum (harmonia) şairin durduğu, baktığı yer ve görü açısıyla bağlantılıdır. Belki de gereken dar ya da geniş açıya bağlanmak ve bağlı kalmak değil, gözümüzü tüm açılarda devinir kılmaktır. O zaman şiir matematiktir zaten. Tüm imleri imge, tüm imgeleri herkesin, tüm yeryüzünündür. Dil engeli artık aşılmıştır. Öyleyse Gülseli İnal örneğindeki tasarıları bir de bu gözle irdelemek, okumak ona fazladan bir nitelik yüklemek olmayacaktır, çünkü konu İnal'ın ötesinde kavranılması gereken bir konudur. Şiirin uygulamalı (pratik), yerel öncelikleri gözetilmeli tabii ama bu öncelik yeter ve gerek öncelik asla sayılmamalıdır.


Ekim 2021