ZeZe Kırmızı

Yazma Deneyimi

Zeki Z. Kırmızı / 2021

Haruki Murakami bir dünya yazarı. Türkçede hemen her kitabını okudum ve hakkında uzunca yazdım. Şu an elimde dört kitabı var. Üçünü okudum: Pinball 1973, (1980), Kadınsız Erkekler (2014), Mesleğim Yazarlık (2015). Kumandanı öldürmek (2017) adlı oylumlu romanı da bitince tüm Murakami çalışmalarımı, yeni yazacağım bölümle birlikte güncelleyip bir araya getireceğim. Vikipedi'den 2020'de yeni bir roman yayımladığını da gördüm (Birinci Tekil Kişi) ama Türkçede henüz yayımlanmadı.

Yazınsal açıdan gittikçe kuşkularımı büyüten bir yazar olduğu açık ama savsızlığı, yalın, dingin kişiliği ayrıca bir çekim kaynağına dönüştü benim için. Bu yargımı pekiştiren ise özellikle Mesleğim Yazarlık1 adıyla Türkçeleştirilen ve kendi yazınsal deneyimini alçakgönüllülükle serimleyen kitabı oldu.

Büyük sözlerden, yapıtı üzerine konuşmaktan hiç mi hiç hoşlanmadığı belli Japon (Dünya) yazarı Murakami; Roman yazarları neden hoşgörülü insanlardır? başlıklı birinci bölümde zeki ya da bilgili olmanın roman yazarlığı için yetemeyeceğini ("Roman yazmak -ya da öykü yazmak- denilen eylem oldukça düşük hızda, küçük viteste yapılan bir iştir." 19), roman yazarının gereksiz şeylere gereksinim duyan biri (21), dağın tepesine tırmanan ve ona bakmadan nasıl bir şey olduğunu anlayan bir insan olduğunu (23) söyler.

Roman yazarı olduğum ilk zamanlar'da (2.bölüm) sıradan yaşamı içerisinden nasıl bir romancı çıkardığını, bunun rastlantılara (daha doğrusu özel bir deneyime) olan borcunu dile getirir. Japonya'da 70'li yıllarda yazın, yazınsal eleştiri ve ödül evrenine de kırıcı olmayan, anlamlı dokundurmaları (serzeniş) vardır. Bir saptaması gelecekteki tüm yazarlığını biçimlendirmiştir. Nedense en başta İngilizce bir metin yaratma isteği duyar ve gerekçesi şöyledir: "Ancak sınırlı sayıda İngilizce sözcük kullanıp sınırlı kalıplar içinde cümleler yazabilirdim. Cümlelerim doğal olarak kısa oluyordu. Aklımdan ne kadar karmaşık düşünceler geçirsem de, bu düşüncelerimi olduğu gibi ifade edemiyordum. Anlatmak istediğimi olabildiğince basit sözcüklerle ifade ediyor, söylemek istediğimi kolay anlaşılır halde açıklıyor, betimlemelerdeki fazlalıkları kesip atıyor, tüm metni konsantre bir hale sokuyordum; adeta elindekini sınırlı bir kaba koymaya çalışmak gibi, başka çarem yoktu. Cümlelerim kulağa kaba geliyordu. Ama böyle böyle yazmaya çabaladıkça bir süre sonra cümlelerde gitgide bana özgü bir ritim oluşmaya başlamıştı." (37) Hatta ekliyor: "Kısa cümlelerden oluşan güzel bir ritim, doğrudan, açık cümleler, duygusal olmayan kesin betimlemeler. Bu şekilde çok önemli şeyler yazmadan da derinlerde gizlenen esrarlı bir atmosfer oluşturulabiliyordu." (38) İstediğinin, 'saf edebiyat sistemi' denen şeyden olabildiğince uzak durmak, Japonca kullanarak doğal sesiyle öykü anlatmak olduğunu da belirtiyor. Yazarlığa başlangıcı hakkında yorumu şöyle: "Bana, ne olduğunu bilmediğim özel bir güç tarafından roman yazma fırsatı verildi ve hiç de azımsanmayacak bir şans bahşedildi." (42) Bu sözler okurunu yaratan bir yazarın kendi yazın anlayışının (poetika) çok yönlü bir özeti.

Edebiyat ödülleri hakkında (3.bölüm) ise kendisinin biraz acı deneyimlerinin öyküsü. Yine kimseyi suçlamadan Japonya'daki yazın ödül çevre ve anlayışlarını eleştiriyor, yumuşak katır tepmesini anımsatırcasına. Ama yine çuvaldızını kendine batırarak. Örneğin, ilk iki romanı Rüzgârın Şarkısını Dinle (1979), Pinball 1973'ü (1980) anarak onlar hakkında kendisinin de yeterince kanmadığını belirtiyor. (46) Kendine ilişkin söyledikleri ise oldukça anlamlı: "Ben son derece kendine özgü bir insanım. Benim yapımdaki bir kişinin içinde kendine özgü, kişisel bir vizyon vardır, dahası ona bir şekil veren özel bir süreç vardır. Bu sürecin devam etmesi için rafine bir yaşamdan, bireysel biri olmaktan feragat edemem. Böyle yapmazsam, yazamam." (55)

Özgünlük kavramını irdelediği özgünlük üzerine (4.Bölüm) adlı bölümde, çokça caz (Thelonius Monk) ve halkçıl (popüler) müzikten (Bob Dylan, The Beatles, The Beach Boys) örnekler vererek çıkardığı ilk sonuç, özgünlüğün 'kendine bir şey katmak'la değil 'kendinden bir şey eksiltmek'le ilgili olduğu. (72) Çok fazla bilgi, seçenek olunca yazınsal bağlam kurban edilebilir. Yazar, ona göre, 'Ben neyi istiyorum?' demek yerine 'Bir şey istemeyen ben en başta nasıl biriyim/ nasıl bir şeyim?' sorusunu sormalı. (75) "İnsanların yüreklerindeki duvarlarda yeni bir pencere açıp oraya taze hava doldurmak isterim (...) Mantığı bir kenara bırakıp, yalnızca ama yalnızca en saf haliyle." (77)

Peki ama ne hakkında yazmalıyım? başlıklı 5.Bölümde Murakami, "'etkili bir şekilde bir araya getirilmiş bağlamı olmayan hafıza (Joyce)', kendine özgü bir sezgiye sahiptir ve öngörü taşır hale gelir. Ve bu, hikâyenin itici gücüdür," (83) diyor. Spielberg'in ET (1982) adlı filmine gönderme yapıyor: "Harika bir roman da mutlaka o şekilde yapılır. Malzemelerin kalitesi o kadar önemli değildir. Orada her şeyden önce olması gereken, 'büyü'dür. Günlük basit materyallerden başka bir şey olmasa da, sade ve yalın sözcüklerden başka bir şey kullanılmasa da, eğer orada büyü varsa bizler bu şeyden şaşılacak denli arı bir değer ortaya çıkarabiliriz." (85-6) İstenilen düzeyde bir müzik çalgısı çalamasa da Murakami müzik yapar gibi yazmayı hep istemiş. Doğru dizemi (ritim) bulma tutkusu diyor buna. (89). İyi bir roman için gereken, önce dolayımızı dikkatlice gözlemlemek. "Dünya gözünüze sıkıcı görünebilir ama gerçekte bir dolu büyüleyici, gizemli cevherle doludur. Roman yazarı bunları keşfedecek göze sahip kişidir. Harika olan bir başka şey ise, bunların temelde bedava olmasıdır. Doğru gören bir çift gözünüz varsa bu değerli cevherlerden istediğinizi seçip alabilirsiniz." (93)

Zamanı yanına almak - uzun romanlar yazmak (6.Bölüm) kişisel yaratımının daha teknik yanlarına değinen bir bölüm. Zemberekkuşunun Güncesi'ni (1997) yazarken sildiği bölümlerden Sınırın Güneyinde Güneşin Batısında'yı (2000) çıkardığını belirtmesi ilginç. (100) Bölümü şu tümcelerle bitiriyor: "Kendi 'gerçek hissimize' her şeyden çok güvenelim. Etraf ne derse desin, etkilenmeden. Yazan taraf için de, okuyan taraf için de 'gerçek his'ten üstün başka bir temel yoktur." (113)

Tamamen kişisel fiziksel aktivite (Bölüm 7), iyice kişisel gelişim alanına ilişkin denebilir. Yaratma sürecinde bedenin sağlam, sağlıklı tutulmasındaki önemi kandırıcı bir biçimde anlatıyor Murakami kendi deneyimi üzerinden. Geçerken şunları yazıyor: "Israrcı olduğum için affedin beni. Roman yazmanın temeli hikâye anlatmaktır. Ve hikâye anlatmak, bir anlamda kendiliğinden bilinçaltına inmektir. Yüreğinizdeki karanlığın dibine dek inmektir, yazar büyük bir hikâye anlatmaya çalıştıkça daha da derinlere inmek zorundadır (...) Kuvvetli bir hikâye anlatmaya çalıştıkça onun altındaki karanlık da azar azar ağırlaşıp kalınlaşır." (122)

Okul hakkında 8.Bölüm'de eğitim dizgesi ve kendi eğitim anlayışını açık yüreklilikle sergiliyor Murakami. Önemli noktalara değiniyor kuşkusuz. Aslında sıkı denebilecek bir eleştirisi söz konusu. Onun okulu, "Birey ve sistemin karşılıklı özgürce hareket edip sakince uzlaştığı, her biri için son derece faydalı yanların ortaya çıkarılacağı bir yerdir (...) Her bir insanın orada özgürce elini kolunu uzatıp rahatça soluk alabileceği bir yer." (144) Hatta şu kesin yargıdan çekinmiyor: "'Okuldan hoşlanıyorum, okula gitmezsem kendimi çok yalnız hissederim' diyen insanlardan roman yazarı olmaz. Demek istediğim roman yazarı kendi kafasının içinde kendi dünyasını kuran kişidir." (147)

Nasıl karakterler yaratalım, 9.Bölüm'ün başlığı. Roman kişisi yaratma konusunda Natsumo Soseki'yi örnek aldığını söyleyen Murakami, kendi romanı Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları (2013) için şöyle yazıyor: "Benim için kesinlikle büyük bir anlam taşır. Tarz olarak, 'gerçekçi roman'dır ama yüzeyin altında pek çok şeyin iç içe geçtiği, yine metaforik olarak ilerleyen bir roman olduğunu düşünürüm." (161)

Zor bir soruyu başlık yapan 10.Bölüm'de (Kime yazarız?) bu konuda 'en ufak bir fikrinin olmadığını' belirtiyor. (171) "Benim zihnimde canlanan şey sonuna dek, 'hayali okur'dur." (173)

11.Bölüm, Yurtdışına açılıyorum, yeni sınırlara başlığını taşıyor. Özellikle ABD deneyimini, nasıl yoğun ve bilinçli bir izlenceyle (program) başarılı sonuç elde ettiğini, konuyu rastlantıya bırakmadığını açık yüreklilikle yine anlatıyor Murakami. Bu işlerin yalnızca yapıt ve yazınsal değerle başlayıp bitmediği anlaşılıyor. Ama kendisi şunu da yazmadan edemiyor: "Roman denilen şey, sonuna dek insanın içinden doğallıkla çıkıp gelen bir şeydir, öyle stratejik şekilde düşünüp, üstünkörü biçimde gözünüzün önündekini değiştirip gidemezsiniz. Pazar araştırması yaptırıp onun sonucuna bakarak bilinçli olarak içerik yazılmaz. Diyelim ki yazıldı, bu tür sığ bakış açısından doğan esere çoğu okur ikna olmaz. Kısa bir süreliğine ikna oldular diyelim, bu eser ve yazar uzun ömürlü olmaz, çok geçmeden unutulur gider." (193) Bir gözlemi var. 1992'deki büyük toplumsal sarsıntının (Sovyet dizgesinin çöküşü) ardından o ülkelerde kitapları çok okunmaya başlıyor. Kendi deyimiyle 'katı sarsılmaz sosyalist diktatörlük' yerini 'yumuşak kaos'a bırakmıştır. "Böylesi değer algısı değişikliklerinin olduğu durumlarda benim sunduğum hikâyeler hızla yeni bir dünya gerçekliğini sergileme görevini üstenmeye başladı diye düşünürüm." (195) Ardçağcılık (postmodernizm) tartışmasına ise girmek istemiyor. (197) Ona göre Doğu Asya, Japonya ardçağcılığını önceleyen çağcılık (modernizm) gerçek anlamda olmamıştır çünkü.

Sonsöz'de ise söylediği şu: "Ancak anlamanızı istediğim şey, benim temelde 'son derece sıradan bir insan' olduğumdur." (206)


Aralık 2021


[1] Haruki Murakami; Mesleğim Yazarlık ((職業としての小説家: Shokugyó toshito no Shósetsuka, (2015), Çev. Ali Volkan Erdemir, Doğan Kitap yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 207 s.