ZeZe Kırmızı

Patetik Senfoni

Zeki Z. Kırmızı / Temmuz 2021

HAYATİ BAKİ (PATETİK SENFONİ): ÖZELEŞTİREL OKUMA DENEMESİ


I. Olumsuzlama


Hayati Baki'nin epey bir aradan sonra yayımladığı yeni şiir kitabı Patetik Senfoni'yi1 okudum.

Daha önce Harfler Kitabı (2004) için uzun bir okuma-çözümleme yapmıştım, hatta Hayati Baki'yle de kısacık bir yazışmamız olmuştu. Bu kendini toprağa, kıra, hayvanlara adayan ve yaşamak için taşrayı seçen doğacı, şiirine kaynak aldığı izlekler açısından bir kafa karışıklığı yaşıyormuş gibi geliyor bana. Biçim önceliklerinden içerik kaynaklarına geniş ve tutarsız bir yelpazede sanki bir tür dizge dışılığa eğilimin kıyıdan (marjinal) şiirini yoklar gibi.

Çok yorucu ve halkçıl, dolayısıyla güvenilmez bir söylem sertliği, rastgeleliği ve diline başvurması yadsımasının (red) dayandığı yeri sorgulatıyor okura. Okuru de ikileme sokan tam burası. Onu bir yere yerleştirememek, tüm yorum ve tezlerin indirgeme niyeti taşımasından değil, şairin çoğu kez onaylanabilecek önermelerinin kendi aralarında birbirlerini besleyememesinden kaynaklanıyor. Yoksa son derece tutarlı önermeleri, tek tek ele alındıklarında kendi içinde ve bir bütün olarak insancalık (hümanizma) içinde görülebilir. Ama anlık imge saptayımlarıyla yetinmeyip süreçlere, ilişkisel akışa, bir şiirsel vadiye ya da ortama (habitus) yönelmesi gerekiyor sanki şiirsel savının.
Bu dediklerimden yazarın biçimsel çözümlerine yönelmek, durumun daha iyi kavranmasını sağlayabilir. İçerik ve köken tutarsızlığı biçimsel seçimlerde de yansıyor. Büyük abece imi kullanmamak bir seçim, sözü kesintiye uğratmak ve iki nokta ile ayırmak da bir başka seçim olabilir, vb. Ama bunların şiirin sözü aktarma, demeyle ve buna eşlik eden davranıyla (jest) tutarlı, tümleyici biçimde ilişkilendirilmesi gerekir. Büyük im kullanmamak zorbalığa direnişin simgesi mi? Bunu nasıl anlayacağız? Şiirin içinden buna ilişkin bir sonuç çıkmıyor. Üst üste iki nokta, sözün akışı içinde neyi imliyor? Keskin dönüşler, terslenmeler, sıçramalar, uscul zorlamalar, akak değiştirmeler, yan anlamlara açılmalar, basamak basamak yükselip sonul amaca dönük adımlar, vb., neyi? Tüm bunlar elbette söz konusu olabilir ve başka ve daha doğru açıklamalar da yapılabilir. Ama şiir boyunca bu imden vazgeçilemiyorsa artık bu im (örneğin üst üste iki nokta) şiirin duruşu, davranışı, edası, tepkisiyle içeriden, özden ilişkili demektir. Arkada yazan elin ve yazarın ırasal (karakteristik) bir seçimine tanıklık ediyoruz o zaman. Böyle bir sürekliliği, dil ve içerik tümlüğünü görememek Baki şiirini istenilen ya da olabileceği yere taşıyamıyor ne yazık ki (elbette ki benim kişisel okurluğum açısından).

Yarattığı izlenim dünyaya karşı Whitmansı taşkın bir duygulanım ve duygusal savrulmalarla yürüyen bir tepki biçimi. Boyun eğmeyen, başkaldıran özgür bireyin sözlü tepkisi. Kötü mü? Elbette değil. Tersine. Çünkü şiir her zaman herkese yazılmaz. İnsan öfke içinde salt kendisini yatıştırmak için de arada ıslık çalabilir (yani yatışmak için de şiir yazabilir) ve aslında şiirin kime, nerelere uzandığını da kimse kolayından kestiremez. Bilmiş gibi yapılır ayrı konu. Şiir anladığımız şey olamaz, hele benim anladığım, hiç...

Zamanım olsa Hayati Baki'nin şiirle ne yaptığını, yapmak istediğini ve yapamadığı bir şey varsa (ki pek sanmıyorum) ne olabileceğini düşünmek isterdim ama yok. Buncasıyla yetinmem gerek.


II. Yöntemsel Kuşku


Dedim ama şeytan dürttü. (Aslında Hayati Baki dürttü, çünkü daha yayımlanır yayımlanmaz alıp okuduğum kitabını imzalı bana göndermek inceliğini gösterdi.) Aradan dört ay geçti. Hayati Baki'nin son kitabıyla yeniden yüzleşmem gerekti. İyi oldu. Kendimi, şiir okurluğumu sınamadan geçirme, üstün körü, sığ ve yüzeysel yargılarımı eleme, yanlışlama olanağım doğdu. Bu satırları 18 Haziran 2021 Cuma gününden başlayarak yazıyor, sözü bu kez (bir kez olsun) uzatmamayı umuyorum. (Sonradan ek: Ve yine başaramıyorum.) Çelişkili sonuçlara varsam da yukarıdaki yazıyı bir özeleştiri örneği olarak tutacağım, bir özezerlik (mazohizm) örneği olarak değil. Ama ilk yargı küçük bir olasılık, doğrulanabilir de. Göreceğiz.

*

Şiirde görünür biçimsel ve geleneklere aykırı seçimler konusunda sakınımlı, belki gereğinden çok tasalı biriyim. Oysa şairliği en az 30 yıl gerilere uzanan bir şairin şiiriyle ilgili yapısal seçimlerini şair bağlamında tartışmamayı ilke olarak benimsemiş olmam gerekir. Tartışılacak şey genel şairler ve şiirler bağlamı içinde yapılan önermesel yapı seçimlerinin neyi imlediği olmalı.

Hayati Baki'nin şiiri yaşama yordamı olarak üstlendiği, şiiriyle kendisi arasında olabildiğince dolayımsız bir ilişki kurduğu açık ve bunun artı değerinin hakkı özellikle teslim edilmeli. Ayrıca ne günüyle sınırlanmaya ve de tersinden gününden kopmaya razıdır. Günün öfkesi onu günötesine sığınmaya, korunmaya zorluyor. Şiiri şiddeti yüksek bir yersarsıntısının (deprem) dalga boyu ve aralığı yüksek çizeneğini (grafik) andırır bu nedenle.

Her neyse. Bu türden genellemeleri şimdilik yazı sonuna erteleyip son kitabına ayak uydurarak yeniden eşlik edelim.


III. Yakın İkinci Okuma


Kitabın adı zaten yeterli ipucunu veriyor: Patetik Senfoni, adıyla da uyumlu Çaykovski'nin son (6.) senfonisi (1893). Çaykovski'nin, İngiliz yönetmen Ken Russell'ın çarpıcı ve belki de abartılı biçimde betimlediği (The Music Lovers: Yalnız Kalpler, 1971) korku ve kaygılarıyla biçimlenen çelişkili güzellikler anıtı senfonisi, Baki şiirinin duygusal tınlamasını da (ton) yansıtıyor. Aynı umut ve aynı umutsuzlukla...

Kitabın şiirleri üç bölümde toplanmış. körleşme, hayat gülsün artık, siyah papatyalar. Körleşme 'komedya'mızın gelip dayandığı ve son yılların en güçlü değişmecesiyle (metafor) gösterilen durumumumuz saptaması. İnsan körleş(tiril)miştir. İkinci bölümün adı alttan alta umutsuzca tınlayan bir dilek kipi, Baki senfonisinin düşlemsel atılımını çağrıştırır. Hızına (tempo) yeri geldiğinde bakacağız, yani Çaykovski senfonisiyle Baki bölümlemesinin eşleştirilmesini yapmaya çalışacağız. siyah papatyalar ise varılan yerin, final'in imgesidir sanki. Ekleyelim, senfoninin bitmesinden 9 gün sonra Çaykovski ölüyor.

İrkin Aktüzün'den yararlanarak2 kısaca Çaykovski'nin Patetik Senfonisi'ne göz atalım. Senfoni, Baki'nin kitabından değişik olarak dört bölümlü. Üçüncü bölümünü ikinci bölümle birlikte düşünürsek 'hayat gülsün artık'la eşleştirmek olası. Ya da birebir eşleşme peşine düşeceksek senfoninin üçüncü bölümünü aradan çıkarabiliriz. Si minör tonlu senfoninin ilk bölümü (adagio-allegro non troppo), 'bas yaylıların yakarışıyla fagotun duyurduğu dört notalık karanlık tema ölümcül bir ezgiyi oluşturur.' Aynı izlek hızlanarak viyolalarla yansıtılır ve 'bölümün ikinci önemli teması, keman ve viyolonsellerde yakarış ve özlem dolu lirik bir şarkı biçiminde ağırca sunulur.' Sonra bir an yatışan izlek tutkulu ve canlı geri döner: 'Ancak kadere karşı bu yarışmanın boşluğunu trombonlarda beliren koral ezgi açıklar'. Huzur ve mutluluğun yitirilmesiyle ortaya çıkan burukluk olarak tanımlanan ikinci bölüm (allegro con grazia) birinci bölümle karşıtlık içindedir. Çaykovski'nin deyişiyle 'gözyaşlarıyla gülümseyerek' incelikli bir vals gibi gelişir. 'Daha sonra hafif bir melankoliye bürünürse de yine eski neşesine kavuşur.' Üçüncü bölüm (allegro molto vivace) 'büyük ses nüanslarıyla seçkinleşir', yükselen heyecan ve gurur, 'barbar bir marş'la sonuçlanır. Dördüncü bölüm (adagio lamentoso) 'bir ölüm habercisidir. Son yıllardaki yalnızlığı ve hüznü, gelecekteki ölümü arzulamayı anlatır. Yaşamın zevkleri bitmiş, onun yerini bir veda şarkısı almıştır.' Bu ağır tempoda pek rastlanmayan senfoni bitişi, bir tür kendi ölümüne ağıt (requiem) olarak yorumlanmıştır.

Böylece Hayati Baki kitabının genel gamının 'minör' tınladığını anlarız. Girişteki Güney (Sur, Fernando E. Solanas, 1988) filminden alıntı da bu izlenimi güçlendiriyor: "ben gökyüzü hep gri olan ve her şeyi unutan bir ülkenin evlâdıyım!"


*

Bir soruyla başlayan Baki'nin şiirinde simgesel anlamda erkin (iktidar) ilk alaşağı edildiği yer büyük abece imi (harf). Soru ise şu: "ne anlatır toz?" (toz, 11) Baki şiirinin artık kendi içinde klasikleşmiş dizemleme (ritim) tekniği müzikal anlatımları güçlü biçimde çağrıştırıp iki noktalı sus'larla (es) şiirin sorgusuna açılanmış çerçeveler oluşturarak ilerler. Yine de söz konusu olan, müzikal izlek (tema) dolayımlaması mıdır, yoksa kübist vb. resim anlayışının (ki sonuçları sinema dilinde doğallaştırılmıştır) nesnesini durma yeniden yüzeylemesi midir, kestiremiyoruz. Ama toz geçen zamanı, geçiciliği, yalnızlaşmayı, "karangu suların yıkadığı zihni" (11) anlatır. Bu kez şiirin okuru olarak biz soralım: Şiir (de) tozlaşır mı? Belki de şiirin yapacağı şey 'körleşme'yi, 'tozlaşma'yı göstermek, büyük yazgımızın başlangıçlar ve sonlardaki tozunu imlemektir. "yok oluyor var, varın içinde:" (bellek, 12) Ve belki de uyku uykunun içinde uyumaktadır (Berkeley). Neyi anımsadığımızı anımsayabilir miyiz? Bir an içinde olur: "henüz, şimdi kapıdaydı: gitti.- -" (12) Bellek var'la var'ın arasından kaydı gitti, yoksa yok'la yok'un arasından mı? "bu sonsuz dönüş bu yollar" (Nietzsche: sonsuz-bengi-dönüş) istenci yordu. (hayır, 13) Belki de iki uçurum arasından bir an parlayan, ışıyan sevinç daha gelirken gidenin iması, "aşkın acemi öpüşmesi"nin burukluğu. Daha anlayamadan yitirmek ne acı! Öyleyse "imdi, şarap vakti:" (13) Hayır, yine de olanaksızdır unutuluştan kurtulmak, yapayalnızlıktan, toza dönüşmekten: "yeğnik acının kasırgasında/ yolların yolculuğunda/ dolanık düğüm." (13) Ev, derlenip toplanma, dünyaya kazıklanma, durma ve durmayı sonsuz kılma sanılır, değil mi? Oysa ev: yalnızlık senfonisi'dir. Boştur, boşluğunda körlük tutunur evin. Balkon, orman, eşiğin tozlu ışığı, elin çoğalan çıplaklığı, kederden sırılsıklam aşk: "körelir bakmanın bekleyişi, pencere." (14) Tüm çalgılar, ana izleği dize dize katılarak yineler ve yükseltir: "burda yalnızlık oturur:" (15) Yalnızlığın dünyasını dolduran varlıklar ise :kitap tozları, :salıncakta gece, :ince öfke, hüzün, :emicem, kediler, :duvarlar, palto, :yılkı atları, :cesaret ve korku, :deniz ve derinlik, :günaydın öteki, :hayâlin hâlleri, :körlük, sağırlık, :sade yalnızlık, :içinde ateş, :dikkat, dikkat et ve :necati nesimi3, iyilik'tir. Anlarız ki 'burdaki' yalnızlık o denli de kötü, olumsuz değil. Belki evin içindeki boşluğu dolduran varlıkların birlikteliği bilincinden yükselen bir görü, körleşmeye direnmenin yollarından biridir. Şair, necati nesimi'yi yalnızlığı içinde görür, imgeler. Öyleyse şiirin üçüncü bölümünde şair artık sorusunu daha geciktiremez: "yalnızlık neyi besler?" (16) Toza dönüşmekten kurtarılacak her şeyi besleyebilir, evin boşluğunu şiirler, aşkı, belleği, 'bu harika' diyen sesi, kiraz çiçeklerini, "yalnızlık bu: bomboş evi besler.- -" (16) Demek, evi yaratır, düşümüzü ona yatırır, evi yurt kılarız, dünyanın bastıran tozuna karşı anımsamakta ayak direyen, şiirini tazeleyen bir soluk...gibi. Aslında bir yanıyla öykümüz yalındır. (basit şeyler) Her varlık kendini gerçekler. İnsan için bile bir yerde böyledir bu. Uzlaşmalar üzerinden öyle ya da böyle yapar eder, söyleşir, sevgi besler, konuşuruz. Bu noktada "gece, gecedir/ artık: suskunluk başlar, derin sözcüklerin/ ırmağında boğulmaktan korkarız!" (17) dünya evimizi basar, basabilir. Yalnızlığımızı korkuya bular. Yorgunluk çöker üzerimize. Acıma, sevinç bir anda uçar gider avuçlarımızdan. Hatta, belki de yaşam bu sanabildik: "boşlukta boşluk beyhude/ hiçleşince şeyler:" (18) Güneş, dil; niye, nereye uzandıklarını bilmez olur. Oysa "burası ne nerde soramadan hayat,// yaşamak istiyoruz! Ne var burada?: bu basit şeyde./ çayırla yılanın kardeşliği neyse, toprakla/ solucanın; oyunla çocukluğun büyümesi?/ ne ise, dolambaçlı sonrasızlık: neyi açıklar/ sunar: neyi imler?: sessizce gidiyoruz/ gittikçe kalacak olan kanın rengi,/ alacaklı olacağız kendimizden: işte," (18) Şiir bitmedi, soluklandı ama arkadan ne getirecek bilemeyeceğiz. Ama kasırga kopacaktır, kestirmek zor değil. Öfke birikti içeride, ses onaylanmış aralığının (spektrum) ötesinden titreşmeye başladı bile. Tiz ve bas sesler, vuruşlar, vurmalı ve nefesli çalgılar karmaşayı (kaos) büyütüyor. Karanlık ('karangu') derişiyor, oradan yükselen bir ses, "hayati'nin bengisuya kazıdığı şiir, bu:", dikleniyor, ayağa kalkıyor. "bu, bir şiirdir:" (kritik ilişki şiiri, 19) hayati baki ne ise odur. Usundan, yüreğinden taşan, düşüp kalkmayan, dosdoğru ve sözü de gözü de sonuna dek, faltaşı gibi açılmış kişi. "yılan, iyidir insandan:" Hangi insandan mı? Şiiri okuyan bilecek kim olduğunu, kendisi mi değil mi, anlayacak... ":benim yılanım:/ aklım, ey aklım!: bağışla onları, çünkü". Ama öfkeni de az az su verip yatıştırma: "iyidir öfke: iyi,/ iyi gelir kırılgan sesime". 'Kritik eşik' nedir diye soruyor musunuz daha? "yılan, iyidir insandan:" (19) Şair, hançerin gölgesinde içinde karanlıklar, çöller, küller alıp verirken dünya tirşe suda ipiltili, taşın otun dinginliğinden yatışmış gibi. Balkondan bakıyor ve yaşamın çaldığı ıslık geliyor (flüt?) kulağına. Belki de karşıdaki park bakıyor ona, o parka baktığını, daldığını sanırken. Ağaçların gözlerinden yansıyan imge: balkonunda parka bakan bir şair kişi. Ağaç kendisine baktığını sananın körlüğüne bakıyor. Şairin körlüğüne tanıktır dünya, dalda kuş, yerde kedi. Yerde kuru yapraklar, hiçliğin, ölümün yakın soluğu. Ama birden yağmur yağmaya başladı; balkona, balkondaki kör adama, kediye, kuru otlara ve hiçliğin bezgin toprağına. Söyler misiniz, hangisi gerçek, gerçekten şairin deneyimlediği şey, yaşadığı...hangisi? İmgesinin neresinde durduğunu nereden bilecek? (tuhaflık, 20) Öyleyse dönelim ilk izleğimize (tema). Zamanlara ve zamanların tozuna. (Theo Angelopoulos, Zamanın Tozu, 2008; Bkz. https://www.okumaninsonunayolculuk.com/html/alt_sayfa/sinema_okumak/theo_angelopoulos.html) İlk şiirden, sözden beridir biliyoruz: "yalnızlık bir zamandır" (zamanlar, 21) Zaman savrulan yalnızlığında tozlaşmasını görür, bilir derinden derine. Şiir yalnızlığın görüsüdür. Yılanın ıslığının ardı sıra seğirtir. "gözlerin saati şeylerin vakti:" (21) Belleğini unutuş ırmağından çıkaran şair saplıyor hançerini dile: "bellek dili yarıyor, hançerle: ürperişle.- -" (21) İkinci izlek gecikmiyor: körleşme. Kaygılı, dönüp kaçmaya yatkın, kan dolmuş ağzıyla şair 'alfabe'sini bırakmayacak yere. "durma, çöplüğe dönüşüyor/ insan; ve, aklını kusuyor: tanrılar./ su kirli, ateş kör edici, solumasız yaşam./ dikkatinden kaçıyor incelikler, saydam/ rikkat: pisliğe bulanmış sözcükler:/ barış, bengisu." (22) Dünya 'tuhaf' da ya insan? "dünya bi'tuhaf insan ne peki?!:/ leşler yığıldı çöpler sidik kanalları: hayz ile/ mayalanan tanrıları emziriyorlar: memnunlar cahillikten/ piç melez hibrit kutsanmış ceninler prematür/ doğumlarla üreyip çoğalıyorlar durmadan/ durma dur! azazil kovuldu: sen ve başkaları/ cehennem artık! Siktiret/ 'yeter' de sıç ağzına/ kâinatın." (23) Ve körleşmeye öfke doludizgin, dizginlerinden boşanmış sürüyor: "eyâ partizan olmadan partisiz: ateist olmadan/ inanan garibân yalnızlık: gıdı gıdı şehvetle/ pıtı pıtı pıtırak pıtrak elbette alçak/ alçaklığın karnında kancuklarla kancuklarla/ kancuklarla kancuk ırkı: dini devşirip/ son deyü nehirlerde boğulan./ boğulduğundan habersiz itaat eden hâlâ!/ insan olduğundan dehşet/ orgazm içinde harbi." (23) Uzun alıntı kaçınılmazdı. Artık yakın tanıklık içinde dilimiz gündeliğin ezici, yıkıcı tınlamasını, vurgulamasını üstlenmek zorunda. Düşüncenin serin, kavrayışlı üst dili bu 'tuhaf' dünya için asla yetmedi, yetmeyecek. Sokağın diliyle yankılanmalı sokak. Çöpüyle bizi boğmak üzere olan sokağa anlayacağı dilden konuşmak gerek. Bu yasasız dili şiirin neresine sokacağımıza gelince belki şiiri dünyaya dünya dilince verilen yanıt olarak düşünmek bir çözüm olacaktır. Baki yaşadığı gibi yazmayı özellikle seçmektedir. (Bkz. Yeraltı, Underground yazarları.) Geldiğimiz yer körleşmeyi ayrımsamamızın bizi çıldırttığı noktadır, yazalım bir kenara. Tam bu noktada tartışmamız gereken şey ya da daha doğru deyişle şiirin şiirliğinin doruk bilinci 'teslimiyet' olsa gerek. Şair ve şiir direniş alanı olarak teslim olmaya karşı çıkmakta, yılanını canlı tutmakta, buna çabalamakta, canlı dirime, yaşama bırakmaktadır varlığını. Çöplüğün karşısında imgelemin gecesi: "zambaktan bir gece: şaraptan, atlardan/ ay, göğsünün buğusundan doğuyor, doğuruyor/ taylardan (...) viyolonsel/ inliyor, mağrur hayâlinde köpürüyor/ isteğin tohumları, iniltili: teslimiyet." (24) Akşam istekle dolu, capcanlıdır (celvavivace). Teslimiyet, şiirin sonunda anlıyoruz ki gönüllü ve karşılıklı bir 'teslimiyet'tir. Büyük inişler çıkışlar, sarp yollardan sonra yeni bir soruyu sormadan edemiyor besteci (Çaykovski) ve şair (Baki). "nedir ki insan?!.-" (insanın hâlleri, 25) Soru şairimizi bir başka büyük şairimizin yanına yerleştiriyor: Dağlarca. O da bu soruyu böyle sorardı, sormuştur. Hangi çelişkinin, saltık dinginlikle dinmez kıyametin aralığından uç verir insan? "yokluk mu varlık mı?!:- -" (25) İnsan, nenemiz, şairin ninesi olabilir, hatta odur şaire ve bana göre (de). Onda tarlakuşlarının, çiğdemin, çavdarlı akşamın, çayının bilgisi içkindi, vardı. Bütün bunların tümü bir arada ninesiydi şairin ve hepimizin. Ama ninemiz tüm dünya kalıtıyla sessizce çekip gitti. Geride: "bellek ayna kül:" (su damlası, 27) Zamanın tozu. "sonra uyku sonra uykusuzluk" (27) Sis basar, sesler yiter: "haburada tükeniş idi yitik idi yalağuzluk" (27) öğle göğünde uyku deneyimi sessizliğin, bulutun, yılanın, atmacanın ağışının deneyimidir. 'Patika' deneyimidir. (Bkz. Heidegger.) Uykumuzun ve düşümüzün hangi yanındayız, peki? "hiçbir şey, yoktur:" (28) Öğle güneşinde uyku deneyiminin imgesinden başka. Ama imgeyi imgeleyen kim? (Bkz. Descartes.) Bu büyük existenz'i tümleyen musikî, doğayı birbirine alıp vererek devşiriyor, solucan mı toprağın toprak mı solucanın ikilemi, varlık bilincine taşıyor hepimizi. Bir ve aynı şey, hiçbir şey, yokluktan varız. musiki, I'in üçlü atılımlarla sonrasına ulanan ezgisi deneyimi derinleştiriyor. Son dize şöyle: "göğkuşağı serinlik mi? atlas," (29). Sondaki virgüle dikkat! Öte yandan tüm atılımları boşa çıkaran büyük evrensel soğuma sürmekte, zaman usulca kaybolmakta'dır. "uykuyu unutmuş/ evler." (görüntüler, 30) Ana izlek üzerine çeşitlemeler bir türkü tadında yankılanır örneğin: "kendimi küredim kar oldum/ odundum yandım kül oldum/ hayydım: hayatın hayvânı oldum/ toprağa tutundum gül oldum" (31) Kendimi uçurumda, yalnızlıkta, sessizlikte buldum belki ama her şeye karşın yine: "rüzgârda uçuşan kalbin kalbi/ 'burada günışığı türk'" (31) körleşme'den gelen izleksel (tematik) çizgi kendi çırpıntılı ve öfkeli diliyle çürüme'nin betimine boylu boyunca dalıyor. "libasları hayzın metaforu: esvapları alegori:/ piçliğin, pisliğin, arsızlığın: iktidar bunlar,/ her daim iktidar: paranın, zinânın,- bankaların, holdinglerin: küresel/ rûspîler:" (32) Artık sesler sesletime dönüşerek (ikileme, yansılama, vb.) birbirinin içine girerek müzikal bir yağdırma, ilenme donuna bürünüyor: "ler lay lay lom! Leylim ley: ferhengi lügatında" (33) Çamurun, çürümenin, yozluğun dili yankılanmaktadır kulağımızda. "eblehlerle semiren aptallarla iktidar/ olanlar: ha hı he haytalar!:" (33) Sescil kakışma (kakafoni) dünya keşmekeşini simgeler ama bir çanağın içinde çürüme, çanağı çürümenin imgesine dönüştürür kendiliğinden. Şiir bir temsil, tümcül imge, bir dünya betimi, durumudur. Bunun karşısında, belleğin ve zamanın tozlaşmasının izin verdiğince, silindikçe kulak pasımız, başka bir ses duyulur alttan alta, şu ikinci ses, izlek: eski zaman sesleri. "çamçakladım kımızla şiirimi kopuzladım/ türkü olup çağlayanda ırmaklar boyunca" (34) Bunlar bilincin derin, kişilerden kopmuş, ortak benliklerin parça pinçik sesleridir ama hepimize kendimizden yakındır da. Bu seslerin ayırt edilebilir bir çizgisi de merhamet'dir. Bu şiire düştüğü dipçede Hayati Baki, Arif Damar'ın seçtikleri olarak Cumhuriyet Gazetesi'nde 5 Ekim 2008 tarihinde yayımlandığını belirtiyor şiirin. Arif Damar'ın övgülemesini alıntılıyor. Yalnız bırakılmış dünya ve varlıkları "unutuşun belleğinde/ hüznün kardeşi merhameti bekliyor." (eski sesler: merhamet, 35) Ninenin kulakta çınlayan sesi, bağışla, diyor. Merhametini esirgeme. ":mülkiyet, esarettir; aşk, bu yaşta başa belâ, korkarsın,/ en iyisi hayat topla:". "bernhard ol, cioran ol, Nietzsche ol: yenilen!" (36) Nükleere direnen ot, yapraktaki tırtıl aşkına, 'zavallı' insan aşkına, merhamet et! Ninenin uzak yurdu annenin (asiye baki) yakın yurduyla sürüyor. Şair yurdunu annesinden devşiriyor. Avludaki anne imgesinden. Fesleğenler sulanır, "yer, yağız; gök, gökşindir gördüm,/ gülhatmiler büyürken: yollarla yolculuklar,// akşamın yalnızlığını uğurlarken köpeklerle:/ ıssız yüreğimi unuturum orada, orada/(...)/ sezdim de geldim, kendimi almaya: içrek kendimi,// kim bilir hangi aklımla?: ayakizlerimin bengi rengini.- -" (37) Bir yan- ama derin izlek yeniden belirir: "burada günışığı türk": "cânın teni tenin tini burada/ yalağuz türk." (38) Buradaki türk, yapraktaki, kederdeki, yazıdaki türk'tür, yaşam kardeşliği, ses uyumudur, "yağmur yağmur eytişim,/ uçmağa var: kurgana var,// 'burada günışığı türk': burada: dirimin kardeşi: şiir yumağı.- -" (39) Eski seslerin ısrarla anımsanmış bir kaynağı da değirmen'dir. Kurtarılmış sesler, izlekler dizisinin halkası değirmen, güneş altında öğle uykusu deneyimini bütünler. Zaman varlığı toza dönüştürür, peki ya değirmen? Buğdayı una dönüştüren değirmen belleksizleştirmez, anımsatır tersine, ekmeği (zamanı) avuçlar çocuk, "suyun zihnini avuç avuç avuçladığım cânla." (41) Acaba zaman geri dönecek, dip dalgası yükselecek, bellek sonuna değin açacak pencerelerini, dünya tüm unutulmuş varlıklarıyla geri dönecek mi? Attila İlhan ve Özdemir İnce'ye ince göndermesiyle dip dalgası yükselir yükselir yükselir: "gençliğe: kızlı oğullu/ kızlı oğullu izler bırakarak dağ çiçekleriyle/ dağ limanları suvararak Ergenekon alazlı/ temür tavlı şiirle: köktengri adıyla: ne gözel/ cumhuriyyet: cumhuriyet saati, şölen içre" (43) Ama tüm sorular yanıtlanmış oldu mu, düze çıkılmış oldu mu? Merhamet, dünyayı anlamaya, bağışlamaya yetti mi? Yoksa 'acun ıssız' mı hâlâ? Şair kendine gelmiş, nerede olduğunu yine ayrımsamıştır. Soru ortadadır yine: "şiir kimden yana ne yapar şair!:" (sorular, I, 44) özgürlük dediğin, yürüyoruz başımız dik ama bok içinde: "vivo, dario fo!:" (44) Demokrasi? Birey? "hayat, hayatlarımız: güneşi vurdular/ köreldi ışık," (44) Thomas Bernhard okudun da ne oldu? Beethoven, Stein? "acıdır, tek gerçek olan,/ ışık yontuyor tiran duyguları./ bahçe sulamıyor kimse: peki, nedir insan?/ bir cellât, kurban mı yoksa?!/ her yerde kuşlar öldürülüyor.// ey aklım, sakın delirme: bana şarkılar söyle.- -" (44) Şair son anda düşünden, düşleminden çıkıyor, dünyanın çöpü önünde buluyor ve sorguluyor kendini. Kendi balkonundaki bakışına kederle bakıyor: Yanıldım mı? Sorular üşüşüyor, sürüyor. Bunalım (kriz) derinleşiyor, çarpıntılar, bulantı: sorular, II, sorular, III. "yurdum: hangi yurdum?: yeryüzü." (45) Orman çekip gitti, us kirlendi, kuşlar yok. "urunu yiyor tanrı: ütopya yok/ düş yok düşlem yok." "burası filistin/ burası dünya: ah yurdum/ dipsiz kuyu uçurum." (45) Nâzım güzel günler görmekten söz ediyor, çocukça. "her yerde ölümün leşkerleri,// ey hüznüm, artık gülümse: bana şarkılar söyle!--" (45) Şair imdi, dünyaya baktı ve oturdu ağladı, hayvanca pek hayvanca, insana... "baktım aynaya, dünyaya ağladım./ bu mu ayna?: demek dünya bu! dünyamız:/ savaş her yerde:" (46) Çığlık çığlığa haykırıyor: "nerede etik?/ hani estetik? reel olan ne? soruyor, eduardo/ galeano:" (47)

Zamanın kızarmadığı ama tozardığı yer, usun da yok olduğu, delirmenin eşiği mi?


*

Belki yaşam gülümseyecek ama con grazia, gözyaşlarının arkasından. Kim bilir, belki de barış olanaklıdır. Hüzünlü, yorgun günlerin, yanmış evlerin ardından yine de bir ağaç filizi dikilebilir toprağa. Arkada kalan "boşluk içinde dünya", ölümün kıyıcı dili ama önümüzde kar delenler var, "yıldız yıldız akşamüstü pencere," (hayat gülsün artık, 51) Demek su herkesin suyu ve aynı, her yerde ve zamanda, türküler de, aşk da. Peki, o zaman nedir bu ardımızdan kovalayan karangu? "hayz içinde kapital. sağır ve kör insanat:" (52) Yurdum yurduma ağlıyor ama ya ötesi? "varlığın değeri ne?: sana ait şeylerle,/ varoluşun?:" (52) Unutalım mı arka bahçede olan biteni? Yaşam, artık biraz gülümseyebilir mi? Hayır, kendimizi kandıramayız: "adil değil hayat:" (hayat, 53) Ota, çimene, yaşamı öğrenemeden ölen çocuğa, ormana, uluslara, tarihe, doğaya, el yazısına kaderin, sor, yanıt hiç değişmiyor: "adil değil hayat." Elbette güzeldir ama şairin sözünü ettiği 'hayat', "öznesi insan olan şiddet olan" yaşamdır ve "ekmek ve şarap hakkıyçün/ söyleyelim: adil mi hayat?:/ ceylan'ı öldüren ne?/ kurşuna dizen uğur'u?/ serap'ı yakan kim?" (53) Dedem Korkutça "bilgi bildim", "diriliğin diriminde göz gözledim:", "söz üşürdüm:", yine "akşama kaldım gündüz." (kalı>halı: kalıt, 54) Hem nasıl? "çiy üşümeler, çiğ gövdeler şaşkınlığı./ oyunlar oynadım: insan nasıl öldürülür,/ gömülür törenle: devlet nasıl kurulur,/ tiranlaşır ins:" (54) Coğrafya (Ortadoğu) patlar; saçılan kollar bacaklar... "tabletlerde sumer gelinleri sancılı, sonyaz/ ikliminde buzlanıyor asrî çağ:/ zarını deliyor puslu gece,/ böğründe barbar eşik cini, rap rap tempo, bismihû," (55) Oysa şair, batı doğuyu kucaklar, birbirine can suyu olurlar, diye ummuştu. "sandımdı yanılmam artık: kayıt defterinin imlâsı/ bozulmaz, mümkünsüz bu:" (56) Ama sonunda gördü karın kurtlandığını, temmuzun ayazında. karangu kuyu daha derindir şimdi. "değerlerle semiren iğdiş hurufatın fuhuşevleri: hayır/ hâneleri siyahî ve neftî leylî leylâların albastılarını/ bir bir, bire bir memelerinden akan irin cüruflarını" (57) Güzellik yanmıştır. Kimyasal çökmüştür dünyanın üstüne. "hangi diyardandır gelüben katiller: cinnete, cennete/ çağırmaya kalbleri, göz yaşlarını rahmin rahminde/ akıtarak ırmaklarca denizi ummanlara./ cahilliğin demokratik zılgıtıyla cümbüşlenen biyosfer,/ tayfunlarla: kasırgalarla: digital terorizmayla: amentûyla,/ billahi fe eyne tezhebûn?: herze derây, zıkkım!: wıyyy!" (58) Kan göllerinin dibindeyiz 'allahına kadar'. Söz yetmiyor işte. 'hava kurşun gibi ağır:' (NH) Dehşetin ağulu dili, müziği müziksiz, sesi soluksuz, şairi kendi yurdunda 'umunçsuz', 'muhannete muhtaç kimesne', hatta 'hiç kimse, kimse!' kılan: "eyvah!; uğultular, hırıltılar, boğuntular,/ yükselen karaoke," (opus operasyon, 59) Senfoninin asal tümcesi, izleği (tema) kendini çekincesiz dışa vuruyor: "despot zamanların müstebit atıkları hükümran:"dır. (patetik senfoni: garib ve tuhaf ölüler, 60) En güzel şeylere 'irin' bulaşmıştır. "insanat pislik: içinde: zavallı dünya:" (60) 'cinayet ehli' hazırdır, "adaletsizlik egemendir/ :burda burada." (60) Çığırından çıkmış ülke: "iğdiş edilmiş kelâm: demokrasi işkembe-i/ kübrâ; hürriyet feodal; Vandal insan/ hakları barbariyyûn: tükürük, salgı/ şeyi ahlâken müsellem, elbette./ model manken müteşair siyaseten siyasî/ şiir çığırıcı ebleh âkillik: tabiat bu: huyu/ huysuz, uyuz mu uyuz cüdâm, ucuz âdem:/ piç âdem, adem: hiç nisâ, vıcık vıcık liberal." (61) Pas Demiri Yiyor (Rauf Mutluay). 'hân-ı yağma' (Tevfik Fikret). "mülkiyet arsızlıktır: derdi, emicem/ ipsiz recep. proudhon dede de/ sermaye hırsızlıktır!: ne hâldir hâlimiz, vıyyy!/ amandır: elinin kiri, ölünün körü./ :beş vakit, çok nakit.// allah ile aldatanlar4 ve aldanan puşt ahali.- -" (61) Böylesi bir dünyada insanın usuna neler takılır? Ölü kelebekler, kuru otlar, kimyasal çöplükler, derin devletler karanlığı, yapay (sentetik) kentler, siyanürlü evler. ":dünya bir lağım: insan ne?" (neler geliyor aklıma?, 62) Usun şarkısı özenle ışıktan kaçırılmaktadır: "kıvılcım parola işaret ateş.- -" (62) "irin bu:/ (...)/ :ağlıyor ülkem, çocuklar/ yurdumun yarını çocuklar, şiir yazmak ne?/ kafiye, mecâz, alegori ne?/ ölçüyü tutturmak da ne oluyor? Aklıma toplu mezarlar/ geliyor," (63) Us usa sığmıyor, kendini terk ediyor inağın (dogma) önünde. temizlik temrinleri gerek. Pisliğin ortasından doğan kayra (mucize): 'aklın kalbi'. Korkuyla tarihin hesaplaşmasının yeri ve zamanıdır. ":siyaseten katl: suikast. iyidir,/ bu: ormanların musikisi, atların kırlara çıkışı: yeniden." (64) Pisliğin tam ortasında: 'ağaçların tili', 'kuşların dili': "hûn içindedir içrek güzelliğim: ışkım meşkim, ah!" (64) Pisliğin tam ortasında: "eyâ kopuz yüreğim: bozlağım, barak sesim, yolhavam./ (...)/ zerdali dali misun?" (65) Pisliğin tam ortasında: "ülkeme inanıyorum: yurdum türkiyeme: zihnim benim/ kutadgu bilig'le dolu," (65) Kalanı için öyleyse teşekkür yine de: "yetiyor bana toprağın ve göklerin renkâhenk ritimleri;/ çayırkuşları, kartallar, suların yıkadığı nilüferler," (65) temizlik temrinleri, gök ulus, gök tin, gök Türkçe arıtımı sürmektedir çün: "bilge anıtlar tanığım, divanü lügati't-türk yazıyor, söylüyor," (66) Ama kuşlar da gitti. Kendisiyle baş başadır şair: 'yalağuz'. Gönlünü kemençenin ustalarıyla yatıştırmaktadır: bicoğlu osman, ferhat özyakupoğlu, kâtip şadi. Arkasından van beethoven, dvorak, griek, cioran, nietzsche, thomas bernhard. "çün kurt kocadı, yalnızım!/ silinmeden doğa hayde gidelim, son sözüm ne?/ nutkum tutulmadan söylemeliyim: karıncaya sormalıyım/ böceğe: şiire, şuura: huya, usa: kadere, kedere,// sarı saçlım, mavi gözlüm, nerdesin, neredesin? Nerde?.—" (66) tengriken us'la arı-, kök kaynağa ulanır şairin dili. Kurt gözlü pars yürekli sütleğen çocukluk: "bir gün gibi gökyüzle bir bir/ parıldayan yeryüzle tan vaktinin oğulları/ kızları akşam oldukta yıldırıma şimşeğe/ alkışla oğur tutup uğurlayıp suların/ ayak izlerini: Türkçemle esirgeyip ülkemin dillerini," (67) Doruktan çağına baktıkta ('baka çağa') yaşadığımız dünyanın gerçekliği tüm pisliğiyle gözünün önündedir işte: "iğrenç söz, tiksinç amed: giden mi/ gelen mi belürsüz ne idüğü bezirgân: korkunç/ idareimaslahat: haspalarnâşeriflerbushitler." (67) Daha kötüsü de var: "rap rap civil sivil: cıvıl cıvıl kozmik/ dindar kuyumcu: çocuk kindar./ otuzbir çeken keşişler: müselmân: allah billah aşkına,/ yüzsüzlüğün fail-i ıyânları [s]âkilen âkıllar: yuh," (68) Öyleyse yeni amentü'nün sahnelerine göz atabilir, betimleyebiliriz 'asrî' zamanları. Önümüzde 'yeni putların' adıyla canlanan ilk görüntü cinsellik, şehvet ve kadının pazara sürümünün bin bir durumudur. Çığırından çıkmış bir et alımsatımı vurmuştur çağa damgasını. Putların adıyla başlamak da yetmez, 'neopuştların' adıyla sürecektir (çokçiğ)çağ betimi: "genç kızlığın evvel bahar/ tarlasında rahmin rahim olan diliyle:/ haşişiyyûn/ afakında: ışık boyadı beni kane: dâne tâne hayâl/ içrek fıçı fıçı osuruk: parizien sarkozy; berlusconi? italien versace; şahittir hû diyelim: çador diyelim,/ mâaşallah: çarşaf çarşaf sarra sarraf bismihû./ kıçımızda lee copperler, hey bossalar sorsalar./ beynimize vajinismus falluslarla fikr-i zikir/ fikr-i şükür fikr-i fütur çekeriz: evvel allah/ döneriz ha ya mevlâna yâ mevlâna döneriz," (70) 'Newrozluların' dilinden de amentü eksik kalmasın: "leylim leylim demokrasi sıçarız:/ kadim toprakların nal seslerinde el değmemiş" (70) Bitti mi? Hayır, bitmedi, bitmez 'alâmet-i fârika'lar: "makamında sultaniyye; oturak hâlinde/ göç katar katar rahvan bedeviyye;" (71) Lağım basmış dünya, usu ağılayan simya, 'yalabık belâgat şakirtleri', çöpler ile çöplükler, daha neler: "yaşarken ne gördün ey hayati çabuk söyle?.- -" (71) Yine de yalnız ve gözeldir ülkemiz, 2008'de Cannes'da ödülünü alırken Nuri Bilge Ceylan'ın dediğince: Yalnız ve güzel. Şair Ahmet Erhan'a sunulur şiir, dertleşilir onunla: "biz kime yaslandık eyâ ahmet cân!:" (72) Çocuklara mı? Yörüklük yurdu Türkiye'ye mi? Yenildik mi? Kime yenildik birlikte? "iki kere iki? İki çarpı beş mi hüviyetleri?/ kaç manat eder cennetleri? kaç banker?/ kaç manga?" (72) Şair yoldaşlarını yanı başına toplamakta, çağırmaktadır. Adnan Satıcı, Mehmet Düz. Sesler çatallanmıştı, doğru. Karangu bastı yurdu. Bu da doğru. Ama "yalağuz ben türkü adnan şiir mehmet: hep/ öbkeydi üyge esmerdi dağ suları sarışındı/annemiz:" (uzaktı bütün kıyılar, 73) 'harda kardeşliğimiz?'. Tozunca tozlu zaman, çevrildikçe çevrildi dünyanın olanca kardeşliği: "evrim ne devrim nece: emperyal emperyal/ hayat cümbüş katakulli karakuşî karnaval/ soytarı soytarı soytarı:" (74) Adnan Azar kardeşe sunulur sular, su içündür. Suyun, damla damla 'benim şiirim bu!' dediği anda, yerde "ve ben yalağuz bir çocuk idim: böyle kaldım,/ hep: bütün külleri karıştırmam bundandır!:" (75) Demek sular şiir, şiir sular içindir, suyun anlarından damlar yaşam. Onun için, ekler Hayati Baki: "suları anlattım hep, dediğim, aslında/ uçurumdu," (76) ışıkla karangu arasında hangi gölge? şiirini "rilke'ye, abdülkadir budak'a, İlyas tunç'a, ferit sürmeli'ye, yaşar kara'ya" sunan şair "güneş nasıl batar aklın kenarından/ susar sonra," (77) diye soruyla başlar ilk bölüme. Köpeğine seslenir, kedisine: İnsanlaşma! Döner kendisine, dostlarına: "tükeniş değiliz yok olamayız suskunluk hiç/ yalnızlık hiç:" (78) Ekler: "unutma buradayız." (78) İkinci bölüm yine ilk soruyla sürer: "nesneleri ışıltan akıldır, kardeşi kardeş kılan/ gönülden şiir:" (79) Gölgenin ışığa dönük yüzünde sözcüklerden şiir çatan yapı ustalarına, Rilke'ye övgüler olsun! "şair de, şair olmalı. sağaltımı sağlam/ gözü pek berkitilmiş: duvar: ustası:/ yapı ustası gibi doğrayan dili müziği/ eşzamanlı gümbür gümbür orman gibi." (80) "gökkuşağı tarlası" şiiri ise asuman figen tümer'e sunulmuş. Sekiz dörtlükten çatılmış bu şiir, değişik bir yapıda düzenlenmiş. Şairimiz, dünyanın neresine yakın durduğunu, dikine gittiğini, şiirini hangi yaprağın damarından imbiklediğini anlatır dizeleri boyunca. Sorar yeri gelince: "hangi nehirde oluruz yunmak yıkanmak içün?" (81) Şiirle birlikte sevginin, yeniden doğmanın, dünyayla bir ve tek olmanın bildirgesidir şiir: "sınırsızlık bu: bulutlarda yağmur emziren/ çağırışın adımları. uyku değil, derin uykusuzluk,/ serin gökkuşağı tarlalarında çiçek tozlarında/ yürüsem!: gitsem mi gitmesem mi yalnızlığın çığlığına?.—" (82) Güneş de ufuk ta varsa ısıtıyor kuşatıyorsa yaşamlarımızı "zaman gelecek bize! Yetişecek çağ çağa tiz tüze/ görülecek benim varlığım: 'sen kimsen?' sorulacak,/ 'türk menem' yazıldı yazılacak türk kanıyla kanıma."("güneş ne demek ufuk ne demek?", 83) Şair, Türklük yurdunun kaynaklarına yöneldikçe dili ve şiiri kendine gelmekte, sevinçle özlem gidermektedir. "ufkumun Gökşin yüzüne dallar saluben amrak/ sevgisini sevinçle: gönençle hele erinçle uykusuzluk/ keçesinde süt gölünde yunmayı yıkanmayı göze dek!" (83) Geçmişin uçmağı (cennet) geleceğin uçmağına ulanır, soy soya dil dile, sevinç sevince. "buydu işte, uluşup uluşup yarattığımız dura kam./ karangu geceye ay olan türk söz olan türkçem öztek!" (84) Tek tek sayacaktır gök ekini kaynaklarını Hayati Baki, şiirini unutmadan buraya getirmiştir işe: "ırkımın ekini, ekinci benim: kavmim asabiyyet/ zırhında dinginlik rüzigârı, serinlik ırmağı, derin/ derinlik devşirenler yumağı: kimesnem: etile;/ bumin kağan; ilteriş; költigin; tomris; bilge kağan:/ tonyukukla aydınlanan coğrafyam: atmosferim/ dîvânü lügati't-türk, kutadgu bilig, nutuk: söylev/ içinde yurdum türkiyem ülkem ulusum: dilim,/ dilim dilim her yerde: tebeşir dairemdir dünya,/ soruyor gâzi: 'güneş, ne demek, ufuk, ne demek?'/ yanıt verin kız oğul oğul kız: ne demek türk nerde yürek?" (84) Ama yalnız soyun sesi midir duyduğu şairin? Soy, doğa ırmağıyla taşınır onun bileğine, eline, şiirine. "duydum seni doğa:" (körlerin güz güneşine dedikleri, 85) Akan zaman duruyor mu? (M. C. Anday) Yoksa zaman değil göl mü avuçladığı? "durdu duracak?!/ zaman ve varlık!:" (85) Felsefe müziğin kapısını çalıyor: "avludaydık: elma topladık erik ve üzüm:" (86) 'kardeşleme' içinde, içre unuttuğumuz bir şey vardı. "insan belâdır da: renkleri tanımaz," (86) Tamam, kabul, körleştik ama ışığıyla, güneş denilen uzaklığın gölgesiz dokunuşları bile yeterdi, kardeşler, kusursuz varlıklar olabilmek için. Öte yandan 'tanrı ve savaş, savaşta atılan taş' neyin özgürlüğüdür? "çocuklar: kardeşlerinizin/ cesetlerini toplayın toz toprak içinde:" (neyin özgürlüğüdür taş çocuklar? 87) Tanrıyı savaşta tanık kılan dünyada 'hiç mi kurtuluş' yok. Söyleyin çocuklar, "devletiniz ne vaat ediyor size?/ ölmeyi mi, daha iyi ölmeyi mi? ölürken/ yakışıklı gömülmeyi mi:" (87) Hayır çocuklar, hayır! Bin kez hayır! "savaş,/ oyun değil çocuklar: sizin oyununuz yazı/ oyunu: sevgi oyunu: üleşme oyunu suyu/ ekmeği: alfabeyi: elifi lâmı mimi: ninniyi" (87) Haydi yekinin, kırın babalarınızın tüfenklerini! "tanrılar ve savaşlar ve devlet: neyin özgürlüğüdür/ sevgili çocuklar: bizim çocuklar: çocuklarımız!" (88)


*

adagio lamentoso.


Ölüm gerçekleşti. Tanrı öldü (Nietzsche) ve ağıt zamanı. Bulunç (vicdan) ötesi edgü çoktan çekti gitti. Geride us kaldı. Öte yandan kara papatyalar açtıkça açtı. Tertillianus, saltıkın, kesinliğin olanaksız olduğunu söylediğinde (certum est, quia impossible) safça kanmıştık ama şimdi yaşadık gördük ki karanlık hiç de olanaksız değilmiş. Putlar arka arkaya dikildi: sermaye, mülkiyet, despotik inanç, koruyucu devlet! Usun ortadan yarılması beklenirdi, o da oldu. Hem de bilimin (kimya, fizik) eli, marifetiyle: "yarın dedik umut dedik gelecek gelmedi bir türlü/ doğal küme yoktu, olmadı hiç: silahlar, insandı:"(siyah papatyalar, 92) insan: homo homini lupus. "kır al böl yönet/ öldür esir et aç bırak ölsün soğusun kalbin aşkı/ kurusun kanın ırmağı gencecik papatyalar beyaz/ morarsın çöllerde elverişsizlik ikliminde yavaş/ yavaş yavaş rikkatle soluğunu süzsün ölüm ve hayat." (92) Teneke gürültüleriyle donduk kaldık ortada. "sese aldırışsız zaman, öy;/ durur dursun öylece, tekrar tekrar işitsin/ sesimizi içimize akan, porselen çın çın çınlayan/ dilimizde yoğuşan bitig bilig acunu, sonsuz/ ukus, sonsuz uykusuzluk sonsuz yorgun kuşlar/ samanyolu:" (durur öylece bakardık, 93) Nerede o çıngıraklar, doğa üreten tüze birliği, kusursuzluğun dizemi (ritim)? Şair şu an bulunduğu yeri tanıyamıyor şaşkın, şaşırmış: "yabancı nesneler denizinde, çömlekler./ eve geldik mi? eve mi geldik? ülkem nerede?" (93) allegro con grazia ile adagio lamentoso arasında, gülse mi ağlasa mı, koygun, bilemeyen, bilip de kestiremeyen bir yitikler yitiğine dönüşmüştür kitabının bu kesimi, dizesinde doğrudan kendisi. Aslında eşikte, su kesimindeyiz. Boğulmakla kurtulmak arası: "dünyaya soru sorduğum kapı!:" (94) Ne yapsın şimdi sorusunu? Sorsun mu, vaz mı geçsin sormaktan? Ey okur, tam sırasıdır, tut şairin elinden, sana uzanmış elinden. 'meseller tarihinin pîrlerpîrı' öldüyse eğer "uğultu hâlinde dağların ritmi/ unutulur rüzgâr, akşam mı olur?" (flüt çalsam sabah olsa, 93) Yaşadığını sanır insan: "sansa sonsuz yaşadığını,/ görsün ölümün ölüm olduğunu uykusunda/ (...)/ zorun ne kalaba? Kalabalık fikrin/ ağır makinesi, tapınç nesnesi ins." (96) Soframızda hangi kardeşimizi yedik, içtiğimiz kan hangi yaşamın kanı? Tüm avuntular, düşler, tozun önünde varsaydığımız töz boştur boş, "çamurun içinde sazlıkla kuşatıldı zaman, burada/ sabah yok:" (çamur, 97) 'hınzır hırslı hırsız' dünyada "neyin figürü neyin iğreti yazısı bu?" (97) Güçlükle anımsadığımız şeyden nasıl emin olacağız? Anımsamayı anımsamaktan öte geçemiyoruz belki de. "ölü yığınları kendi kanlarını içiyorlar; cüzamlılar yaralarını/ yiyorlar; yürüyen cesetler kıyama duruyorlar: dünya âlem/ ölüyor, öldü haberin yok caligula: cellatsın, cellatlar/ pîri, mollası: etlerin en sârih cümlesi: müstebit,// calgula caligula caligula caligu caligu cali cali cali guuu!," (98) imdi, güneşin karangu yüzüyle açılacak söz. Evlerde, kentlerdesin. Yumurtalığına (rahim) lağımlar akıyor. Bilincin kumsalı çürüyor durma. "yüzünde karangu bir dilbilgisi." (99) Gece seni kustukça uluyup duruyorsun: "bir leşsin: alnında fosilus bir soykütüğü, niyaz ve simya." (99) Kardeşim! C'est la vie (Khaled, 2012). "imdi, git, yürüyüşler içün, isyanla: haykır özgürlüğü." (99) Susma, konuş! "imdi düş yollara/ akşam vakti fecrin kızıl ışığında çılgın atlarla/ kurtsun parssın türkçenin dağlarında kartal/ ırmak boylarında su karluk ormanında kayınsın." (kıpkızıl alma, 100) Tüm dünya senin kardeşin ve sen kardeşisin bütün ötekilerin. "tuz hakkımız var idi, utkuyla selâmlaştık/ kardeş bilerek türkülerle sesimizi/ hısımdık dağ taş/ kıpkızıl göğ yağız yer:" (101) Susmadık, yürüdük, asıldık, öldürüldük. Ama yine ama hep: "kızıl alma: kıpkızıl alma: bekliyorum seni ölmeden.- -" (101) Düş görelim mi? Erincin çağı gelecek mi? Çamurdan kurtulacak mı insan denen şu ins, şu iblis? "uykusuzum." (ayral ha ayral ha, 1, 102) "evvel bahar/ idik bozulmamış özgürlük: iklimler, mevsimler.// şu amtı, tuz kokuyor: herkes, yurtsever, eyvah,/ memleket havası nükleer, termik santral, hes./ nefes nefese ülkem, yurdum yurdum, ey kavmim!:/ ben yalnızım bitânem, ciğerpârem, dildeşim." (ayral ha ayral ha, 2, 103) Yurtseverlik buysa 'vatan hainliğine devam ediyor'uz o zaman. Kamın (şaman) sesi, şarkısı (şagarbata şagarbata şagarbata) yükseldikçe yükseliyor: ayral ha ayral ha, II. Hulki Aktunç, Ahmet Uysal için. Gidiyor, geliyor. Gitti ve geldi. Köküne ulaştı ve kökünden indi. Arık su eşliğiyle, kokulu toprak üzre, yırda ırda türküde. Kurtlar da dönüp durdular. "nedir bu konuşuklar?: çığlıklar içinde yurdum/ ülkem karanlıkta kavmim ölü toprağıyla hemhâl:// yazuk!: yanutsuz duyarlıklar: yandım/ kaldım eşikte: usum gitti, ıssızım ıssız:" (105) ayral ha ayral ha, III, ey kaman! "imdi,/ ölüyüz, dedi hayvân hayâti!: kedilerle,/ köpeklerle, yılan cânlarla, kaplumbağa/ kardeşle yarışta geri kaldık, ey yer-su/ tini, ey köktengri zamanı yaşayan men,/ benim öykümden sızan öy:" (107) Şairi kucakla, kaldır, taşı annesine, 'göresledi' annesini çünkü: "ey kaman,// ayral ha ayral ha: kimesne bilür mü hâlimi!.- -" (107) Kam dünyaya döndü, dünya yatıştı ve şairin anlığı (zihin) aylak bilginin ardından tekerlenip yuvarlandı kaldı: aylak bilgi peşinde solucan izleri. "dünya olanda ışık neredeydi?" (108) Bilinmemesi gerekeni bilmek için çok mu erkendi? Suçluluk nerede? Keder kader dolambacı kaçınılmaz mıydı? "ısığ var idi: neredeydi dünya?" (109) Nasıl "kokuştu yedi iklim yedi derya: ezel ebed yoklukta." (109) Ve şeyler üzerine düşen aylak bilgi düşünür durur. "öfkem basitlikle kardeşim olsa. iç anlamlı/ çok anlamsız sadeliğe yaslanmış ağacın içinde/ olsam: parçalanmış hayati'nin köktengrisi" (şeyler üzerine düştüm: düşündüm, 110) Ya mutluluk nerede? Var mı dünyada mutlu olan biri? "beyhude gül: saçma hayat: abes tarih:/ faşizmin kanlarına özne olduğumuz/ kendimiz olmadık, olamadık hiç" (111) Ürkmüş canı, korkmuş aklıyla, sıkışmış parsı, kartalıyla şair, "şeylerin oluşunda aradı hep uçmağın yurdunu/ sunmak içün sunağına kölmenine sözcüklerin/ lâfzını. Nafilesin ey ölüm!:/ bırak da yaşayalım,/ sevelim sevilelim!/ neyin gölgesisin?/ al allahını/ ver tanrımı."(111) Son şiir şairin ölen kedisi yağmur'un aziz ruhu içindir. "kuş ve kedi oyununda bahçe yan"maktadır. (güneş kuşunun ölümü üzerine şiir, 112) Nereye uçar gider 'bu küçücük ruh?' Patilerinde ölü doğa, "boşluktur iniyor karangu uçuruma." (112) "uyu: sakın şaşırma ölümün hışmına/ hıncına yaşama hırsının: kaç ormanına,// hüznümle, seninledir: sar kalbini.- -" (112)


IV. Olumsuzlamanın Olumsuzlaması


Nerede yanıldım?

  1. İlk okumam birçok ve bağışlanmaz nedenlerle yüzeysel, yetersiz kaldı. Bu açık.

  2. Önceki Hayati Baki okumalarımdan onun Türk ve Dünya beslenme kaynaklarının (havza) olağanüstü varsıllığını bilmem gerekmesine karşın bilmiyormuş gibi davranabildim. (Aymazlık.) Karşımdaki şair dünyanın ve kendi öz yurtluğunun ekinsel (kültürel) okumalarını tartışılmaz bir incelikle yapmış, üstelik bir yaşama biçimine dönüştürecek kerte özümsemiş, kendinin kılmıştır. Şiirinin el ve öz kaynaklarına saygı ve duyarlılığı onu içerik sorununun ötesine taşımış, içeriği tümleyecek şiir yapısı (biçim) üzerine de çok ve uzun düşünmüştür. Dikkatli bir okuma bunu gösteriyor.

  3. Alçakgönüllülüğün sınaması daha alçakgönüllülüktür; aşağıla(n)madan, teslim ol(un)madan kuşkusuz. Kendi adıma yedi suçtan birini (özbeğeni, kibir) en azından işlediğim açık.

  4. Hayati Baki'nin suçu (!) ise görünmeyi, göstermeyi ayıp sayması. Derdinin, şiirinin bile çok ötesinden seslendiği belli ama bu derdi ancak şiir örsünde dövmekten yana olduğunu açıkça kabul etmeliyiz. Çünkü insanlık derdinin az berisinde duran dil derdi, onu dili üzerinden Türkçeye ve Türk'e taşımaktadır. Bağlantılar açılı ya da çarpık kurulduğunda yanlış yargılar arka arkaya dizilir ve haksızlıklar diz boyu olur, benim yaptığım gibi.

  5. İlk okumamdaki kısa, küt, kesin ve kaba yargılarım tikel yargı düzeyinde doğru tınlasalar da toplamından çıkan tümel yargı tek tek tikel yargıları yanlışlamış, silmiş oldu. Daha doğrusu tikel yargıları bir çerçevede resime dönüştürecek tümel yargı her şeyi anlamsız kılacak kerte eksik kaldı.

  6. Örnek: "Bu kendini toprağa, kıra, hayvanlara adayan ve yaşamak için taşrayı seçen doğacı, şiirine kaynak aldığı izlekler açısından bir kafa karışıklığı yaşıyormuş gibi geliyor bana (...)Biçim önceliklerinden içerik kaynaklarına geniş ve tutarsız bir yelpazede sanki bir tür dizge dışılığa eğilimin kıyıdan (marjinal) şiirini yoklar gibi." Dizge dışılığa, kıyıdanlığa eğilim tamam ama ne yazık ki boşlukta kalan bir yargı bu. Çaykovski senfonisi (6.Senfoni: Patetik) için de sorun aynı. Tutarsızlık gibi görünen müzikal tümceleri koleradan ölüm döşeğinde bestecinin duygu(sal) bağlamı içerisine yerleştirdiğimizde ve senfoninin tümünü usumuzun arkasında ne yapıp edip tutabildiğimizde çılgınlık belirtilerinin bile evrensel göndermeleri olduğunu kavrayabiliriz. Aynı şey Baki kitabı Patetik Senfoni için de geçerli.

  7. Haksızlığımı sürdürerek şunu da yazabilmişim: "Çok yorucu ve halkçıl, dolayısıyla güvenilmez bir söylem sertliği, rastgeleliği ve diline başvurması yadsımasının (red) dayandığı yeri sorgulatıyor okura. Okuru de ikileme sokan tam burası. Onu bir yere yerleştirememek, tüm yorum ve tezlerin indirgeme niyeti taşımasından değil, şairin çoğu kez onaylanabilecek önermelerinin kendi aralarında birbirlerini besleyememesinden kaynaklanıyor. Yoksa son derece tutarlı önermeleri, tek tek ele alındıklarında kendi içinde ve bir bütün olarak insancalık (hümanizma) içinde görülebilir. Ama anlık imge saptayımlarıyla yetinmeyip süreçlere, ilişkisel akışa, bir şiirsel vadiye ya da ortama (habitus) yönelmesi gerekiyor sanki şiirsel savının."Hayati Baki'nin şiiri tam da bu sözleri edebilecek birini utandırabilecek, yanlışlayabilecek bir şiir işin tuhafı. Bu anlatımda 'halkçıl' (popülist), 'güvenilmez', 'rastgelelik', 'önermelerarası çelişki', 'anlık imge saptayımlarıyla yetinme' tanımlarını geri çekiyorum (utanarak). Üstelik Baki'nin şiirinde tam da anlattığı körlüğü kanıtlarcasına, şiirinin tüm kitap oylumunda bireşimsel gücü ve değerini atlamak bir yana, bilgiççe (ukala) yoksaymışım. Okurun sonradan göremediğini şair önceden görmüş anlaşılan. 'Okurun ikilem yaşaması', 'şairin bir yere yerleştirilmesinin güçlüğü' ise şimdi de tartışılabilir değerde görünüyor bana. Sonraki bölümde değineceğim.

  8. Whitman benzetimi de bir ikinci örnek olarak hem doğru hem daha geniş bağlamda yanlış. Bunu da az sonra irdeleyeceğim.

  9. Yetinmemiş, şairin biçimsel seçim ve birikimlerine de saygısızlık etmişim, üstelik bunu yaptığımı da ayrımsayıp özür diler bir tutumu alttan alta yedekleyerek. Belki dilbilgisel yapı öğeleri için bilimsel bir çözümleme el yordamıyla vardığım yargıyı doğrulayabilir ama ikinci okumamla kesinlediğim üzere Hayati Baki hiçbir şey üzerine olmasa da şiirinde biçim öğelerine tüm şair yaşamını adamış, harcamış biri olarak öne çıkıyor şairlerimiz arasında. Benimkisi bu durumda bir us (akıl) tutulmasından başka değil. Harfler Kitabı gibi bir örnek arkada dururken üstelik.


Uzatmaya gerek yok bu utanç dizisini. Ama beni tasalandıran şey Hayati Baki şiirinin ötesinde okumalarımın da bu tartıya vurulması gerekliliği. Acaba ne kadar yanıldım, yanılıyorum? Acaba ne kadar haksızlık ettim, kafa göz yardım?

Ne yapmalı? Yapabilir(d)im?


Geçerken bir açıklama daha:

Şu aşamaya değin Patetik Senfoni üzerine düşüncemi benim dışımda kimse bilmiyor. Bu durumda sessiz geçiştirebilir, kendimi düzeltebilir, yanlışımı göstermeyebilirdim. Bunu niye yaptığımı, daha doğrusu kendim için yaptığımı ve yanlış yapabilirliğimi öncelikle kendime göstermeyi amaçladığımı anlayan anlayacaktır.


V. Bireşim (Sentez)


Şimdi kısa kısa, okumamızı (yine) geçici yargılara ilikleyebilir, kimi sonuçları bireşimleyebiliriz.

  • Önce şairin ve şiirinin kaynaklarına değinmek gerek. Şiirinin en çok köşeye sıkıştığı ve billurlaştığı (kristalizasyon) yerde kökü, kökeni Türklük ülküsüne (idea), tabii en genişletilmiş anlamıyla bağlıyor olsa da aslında bu ülkünün bileşenlerinin evrensel olduğunu, tüm insan kaynaklarına eşdeğerlilik ilkesiyle bakarak 360 derecelik yelpazede evrensel kaynak kullandığını belirtmek zorundayız. Bu kaynakları hem yatay hem dikey olarak uzamda-zamanda kesişen karelemlere (matris) dayalı olarak üstlenmekte, hem de ayrımcı, seçici, basamaklandırılmış (hiyerarşik) tüm indirgemeleri (vulgarizasyon) ve bakış açılarını yadsımaktadır. Yazarımızı birkaç ipucu ya da veriyle ırka, buduna, dile, ekine indirgemenin çok yanıltıcı olacağının altı tam burada çizilmeli. İnsancalık (hümanizm) genel başlığı altında şairle kol kola yola çıkıyoruz işin gerçeği, başlangıçta. Kendisinin dolaylı ve doğrudan göndermelerine bakarsak siyasal zemininin bir tür erktanımazlık (anarşizm) olduğu söylenebilir ve çok da yanlış olmaz bu. Tarihsel yöneten-yönetilen ikileminin (dilemma) içine sinmediği, hele bu kurumsal yarılmanın geçmişte ve günümüzde aldığı biçimler onu kendiliğinden direniş ve yadsıma çizgisine taşıyor belli ki. Bu çizgiyi asıl besleyen kaynak ise toplumsal, yapay örgütlenmeler (organizasyon) karşısında doğanın kendiliğinden içkin, doğal örgütlenişine yönelik yeğlemesi (tercih) ve buna duyduğu güven ve güçlü saygısı. İnsanın diğer canlılar (bitki, hayvan) arasına bir öteki, başka canlı olarak katıldığı bir eşit canlılar, dahası cansızlar toplumu için belki toplum kavramını kullanmak fazla ya da eksik kalacaktır. Durum bizi, Hayati Baki erktanımazlığına (anarşizm), bir tür doğa aşkıncılığı (transandantalizm), kısaca doğacılığı (doğalcılık değil) eklemeye taşır kendiliğinden. Doğanın karşısında 'insan türü' örneği olmaktan utanır, buna ayrıca öfkelenir gibidir. Çizgimizi biraz daha uzattığımızda Nietzsche ama daha çok Heidegger varoluşçuluğuna, varlıklaşma, varlıkça çağrılma-varlığı çağırmaya varmamız çokça olası. İnsanın şiiriyle katıldığı varlık taşkını deneyimi, bizi geleneksel tüm inanç yapılarının dışına savurmanın yanı sıra ipin ucundan yakalama ve asılma, dünyayı kendine katma edimselliği bir dil (Türkçe) eylemine kaçınılmazca ulanır. Türkçe söylenmiş, serimlenmiş, açığa çıkarılmış, deneyimlenmiş dünyanın (varlık) kişide, şairde açtığı oyuklardan, çiziklerden, imlerden söz ediyoruz gerçekte. Türkçe Baki'nin bedenini oymakta, kendini onun üzerinde uygulamaktadır sanki.


  • Yukarıdaki bölümce (paragraf) Hayati Baki şiirindeki 'sonsuz döngü'yü, oluş söylenini (mit) anlamak, 'Türk' kavramını doğru yerine oturtmak ve özellikle siyasal Türkçü, ulusçu, vb. 'şoven' indirgemeleri baştan ayıklamak için yazıldı (ki elbette bunun bir sınırı vardır). Kaynakları öylesine geniş ve evrensel ki şairimizin, insan bunca kaynak tutarlı bir biçimde şiirde bir araya getirilebildi mi sorusunun daha önemli olduğunu düşünmeden edemiyor. Çünkü bundan da önemlisi kaynakların hem değişik alanlarla (disiplin) olan bağlarının hem de kendi aralarında uyumsuz olabilme olasılıklarının yüksek oluşu. Bu nedenle Hayati Baki şiirleri özenli, titiz bir okumayı zorunlu kılıyor. Şunu hemen anımsatmakta yarar var. Hayata Baki'nin kişisel, yazınsal deneyim ve birikimlerinin yerel ve evrensel kaynaklarını ne bilmemiz ne bunlara şair denli egemen olmamız, dolayısıyla kaynaklararası tutmazlık varsa bunu imlememiz söz konusu olabilir. Olsa olsa bir izlenimi yansıtabilir, yanlışlanmayı hak eden bir tez ileri sürebiliriz. Şairimizin yerel ve kişisel yaşamöyküsünü kökenleyen kaynakları arasında tam ve lirik bir bağdaşım olduğundan kuşku duyamayız, şiirler, özellikle kişisel özgeçmişi aralayan şiirler bunu apaçık kanıtlıyor. Ülkemizin özel tarihsel konumu ve bağlamı genel başlıklar altında siyasal, ideolojik seçimlerin insanımızla buluşma ve kesişme biçimlerini hep sorunlu kılmıştır. Cumhuriyet tarihimiz bu çelişki ve tutmazlıkları açığa çıkarmış, kimi yanılsamaları gidermiş kimilerini de geçici olarak (konjonktürel, taktik düzeyde) pekinlemiş, özgür seçim yapma yeterli birikimi olmayan, dolayısıyla bir ölçüde atanmış yurttaşımız devletiyle olumlu/olumsuz anlamda özgün bir özdeşleşim yaşamıştır. Bu yurttaşlığı hiç benimsememiş olanlar ve gerekçeleri bir yana büyük bir payda özdeşleşimi tutarsız bir durumu ortaya çıkacak kerte kendince yorumlamıştır. Cumhuriyet'in sonuna değin haklı olan ama her aşamasıyla düşüngüsel (ideolojik) ulusal duygu ve köken arayışı zaman zaman amacının ötesine ya da berisine düşmüştür. Kuruluş öncesi tüm arayışlarla çoktan tetiklenmiş olan imparatorluk arkası çözüm arayışları o gün bugün hepimizi etkilemesini sürdürmektedir. Bunların tümüne saygı duymayı ve söyleşimle (diyalog) ilişkilendirmeyi artık becermemiz gerektiği açık. Tek sorunumuz sağıyla soluyla eleştiriyi saldırmaktan ayıramamak. Bu nokta herkesi bir arada yaşamayı öğrenmeye ve tezlerini tartışmaya yüreklice açmaya gerek ve yeter en az koşulu, zorunlu ön varsayımı oluşturur.


  • Hayati Baki'nin kimi kışkırtıcı imge ya da simgesel göndermelerine karşın tam da bu eleştiri noktasından, kapsamlı (üst) bağlamları yedeklemiş, arkasına almış, gönlünü usuyla, benliğini öteki olan tüm evrensel dünyayla dengelemiş, hatta tümlemiş bir şair olduğunu ileri sürmek, vurgulamak zorundayım. İkinci okumam bunu bana açıkça gösterdi ve önyargımı gözden geçirmemi sağladı. Büyük başlık ya da güneşlik (şemsiye) olarak insancalıktan (hümanizma) söz etmem, Baki kaynaklarının bir bölümünün insancalıkla sorunlu, didişen kaynaklar olduğunu görmezden geldiğim anlamına gelmemeli. Şiirinin bir noktadan sonra, vurucu tüm atılımlarının arkasından, güneşin sevecen ışınlarını yeryüzüne bırakması gibi, kendisinin inançla bağlı olduğunu imaladığı kaynaklarını bile aştığını, aşkıncılığının bir boyutu olarak görmek, şiir içi bunca çelişkinin şiir dışı bunca çelişkiyle nasıl uyumlu (harmonik) bir evren yaratabildiğini anlamak hem şaşırtıcı hem görkemli bir deneyim yaşatmaktadır okuruna. Çaykovski'nin benzeri çelişkili ve çift katmanlı bireşimi (sentez) senfonisinde nasıl gerçekleştirdiğini anımsayalım. Tüm senfoni büyük sarsıntıları, duygusal atılımları, geleneksel girdileri ve kökensel yasakları (tabu) zorlayan evrensel açılımlarıyla bir çelişkiler yumağı olmasına ve bir anda tüm dengelerini yitirerek çökmesi olasılığını içinde güçlü biçimde barındırmasına karşın umudu umutsuzlukla çekici, etkileyici ve anlamlı bir biçimde dengeleyen bir anlatıma dönüşmüş, kendi içine çökmek yerine kendi içinden yükselmiş, yücelmiştir. Hayati Baki şiirinin de yüzeysel okumada çelişkilere okurun takılmasına yol açan engebelerinin ötesinde okurunu umut ve umutsuzlukla sarıp sarmalayan ve yükselten bir genel gam bileşimi var ve evet, ağırlıklı olarak minör bir gamdır bu. (Rilke'de olduğu gibi. Nietzsche'nin gamı majör gibi görünür. Acaba?) Çünkü şairimiz şiirini kendinden başlatan ve kendiyle sorumlu kılan, savsız, dayatmasız, her tür dayatmayı, zorbalığı da baştan yadsıyan ve asla boyun eğmeyen biridir. (Bkz. Amerikan aşkıncıları, doğacılar, vb.)


  • Yeri gelmişken Walt Whitman (1819-1892, ABD) şiiriyle Baki şiirini kısaca karşılaştıralım. Whitman şiirinin kapsar kümesi bileşenleri, öğeleri arasındaki çelişkileri silen, evrensel kümeyi çelişkisi içre dengeleyen, hatta sıfırlayan (nötralizasyon) aslında tıpkı Tanrı gibi bağlamını, gerekçesini kaçınılmazca hiçleyen, kendini yoksayan kümedir. Kötü iyinin kardeşidir kümesinde ve artının eksiyi denklediği içözdeşlik, kararlılık kümesi aslında boş kümedir. Whitman tüm dünyayı şiirine katmasına karşın sanıldığının tersine içeriksiz bir şiir yaratmıştır. Dünya nasılsa öyle, olduğu gibi onaylanır onun çarpıcı şiir diliyle. Baki şiiri için ise neredeyse bunların tersini söylemeliyiz. Demek ki doğaya dönük aşkıncılıkları yüzeyde, kabukta, görüntüsel bir anıştırma, benzemeyle ilgilidir olsa olsa. Bir de şairin dili bir araç, dünyayı işleyen kazma, tırmık, orak, vb. olarak somutlaştırmasıyla...


  • Kaynaklarını sevgiyle, bağlılıkla, değerbilirlikle üstlenen Hayati Baki, artık anlaşılmış olmalı, çelişkiler(in)den korkmayan ve bir kaşık suda fırtına koparan yüzeysel, sığ sözde çelişkilerimize (!) pek de aldırmayan, hatta kayıtsız kalan biri. Ama yine de cesaret kayıtsızlığa indirgenmemeli. Şiir öznesinin (sonuçta şair Hayati Baki'nin) somluk, çelişkisizlik, tümlük, gediksizlik gibi bir derdi ve savı yok. Görmüş geçirmiş bir iç dinginliği, bilgeliği yaşamın ayrıntılardaki çelişkili birliğinden ve şenliğinden çoktan süzmüş ve böylesine yatışmış bilgelik tam da bu nedenle dünyanın yapay dayatma ve çelişkilerine yüzleyici, öfkeli, açık sözlü ve saldırgan, vurucudur. Bu yargıdaki her türden çelişkiyi çözmeyi okurumun anlayışına bırakıyorum. Bunu lütfen Hayati Baki şiirinin çelişkili birliği için ayrıca bir kanıt olarak görün! Aynı şiir yapı ve akışı içinde şiirin bedeni don değiştirmekte, renkten renge, tınıdan tınıya dönüşüp ağmakta, şiirsel öznenin tinsel özgürlük anlayışı tüm değişim ve dönüşümler konusunda şairi şiirinden önce şairliğiyle haklı kılmaktadır. Tıpkı Sinoplu Diyojen, Ömer Hayyam, Neyzen Tevfik gibi. Öyle ki bu şiirsel cesaret dünyadan borçlu olmak bir yana dünyadan sürekli alacaklı kalmayı yeğleyen bir ırayı (karakter) açıktan imler. Karınca, kedi, kayın, kum, zerdali, komşu, vb. her zaman ve yerde ondan alacaklıdır ve şairimiz tüm bunlar için yaşamını, canını an be an masaya sürer. Türk şiirinde yaşayan kaç şairimizin dünyayla ilişkisi böyle, edimsel, eylemseldir ve şiiri dönüşümlü şiirdir, bunu da sormanın tam yeri ve zamanıdır.


  • Böylece Çaykovski ve Baki'nin tepki verme biçimlerine geldik. İnişli çıkışlı, aşırı ve yatışkın, çılgın ve uscul, anlamlı ve anlamsız bir karışım, karmaşa (kaos) içinde besteci ve şairin de payını aldığı bir dünyanın resmi. Anlamlı tümceleri, izlekleri anlamsız hecelerin, hatta seslerin dorukladığı ya da sönümlendirdiği bir yazgı çevreleyimi (kompozisyon). Her gözesinde (hücre) dünyanın acısının da sevincinin de yankılandığı, yine de çileyi değil varlık çengisini önceleyen, yeterli nedenler varken ölmeyi değil dirençle yaşamayı seçen, sevincin kıt kaynaklarına kederden çok özlemle bağlanan, kendini insan katından değil hayvan, ot katından kavrayıp görmeyi seçen, insanbiçimciliği (antropomorfizm) gizli açık tüm usavurma ve duygusal anlatı bağlamlarından çekip koparıp fırlatıp atan, insanın değer katmanlarını yeniden değerlemedikçe dönüp yüzüne vuran, doğanın bilge sessizliğinden dünyaya ses veren şairimiz tıpkı bir basınçölçer (barometre) gibi duyarlıdır. Duyarlılığını düşüngüsel bir çerçeve içine zorlamak anlamsız ve saçma olur. Türümüzün tüm tarihsel girişim ve atılımlarıyla ilişkilenmiş, tepkisini zamana (geçmiş-şimdi) ve yere, coğrafyaya (dünya-kır) birebir bağlamıştır (endeks). Terentius'un sözü5 Baki söz konusu olduğunda değiştirilmek zorunda. Varım, varlığa ilişkin hiçbir şey bana yabancı değil. Varım derken Hayati Baki denli, bir çimen yaprağını, bir sineği, atı, çakıl taşını vb. düşünebilmeliyiz. Onun tepkisi insanın ötesinde ve berisinde ve aynı zamanda insanın durduğu yerdedir. Ama canlı ve etkin (aktif) tepkisini biçimleyen, yola süren, onu şiir yazan ve şiir okuyan kendi türüne ulayan bir şey olmalı. Olmalı ki insan olmaktan ayrışmayı (istifa) düşleyebilsin. Bu nokta bizi bölümün başında anlamaya çalıştığımız konuya taşıyor. İnsan olmak, bir insan türü, bireyi olarak yaşamak nedir? Burada tür, birey canlılar sınıflandırmasında belli basamakları karşılayan kavramlar olarak kullanılmaktadır. İşte Çaykovski'nin de Hayati Baki'nin de çılgınca peşine düştüğü ve çoğu kez girişimlerinin umutsuzca sonuçsuz kaldığı soru budur. Lirik, pastoral bir alan, yüzey, dünya kabuğu, dirimi ve ölümü dinginlik ve kader ve kederle gerçekleştirmeye yetmeliydi, yeterdi. Ne oldu? Toprak dirinin de ölünün de ayağının altında kaydı, hatta çalındı? Kim çaldı toprağımızı, ağacımızı, suyumuzu, çimenimizi? Tanrı mı, öteki insan mı ya da canlılar? Öfkeli şairimiz her türden hırsıza suçüstü yapar ama yine de yatışmaz bir türlü öfkesi. Tersine, daha kabarır. Dünya insan için mi? Çok açık bir yanıtı vardır Hayati Baki'nin: Hayır! Dünya insan için değil ve olmamışsa şiir yine de insana insanca nasıl yazılır? İşte bu nokta şairimizin öfkesinin asal, kök kaynağını oluşturur. Kalemi kırmak mı, insanı insana yüzlemek, göstermek mi? Bu umutsuz çelişkinin içinden kim ve ne kurtarır besteciyi, şairi? Ölüm mü? Sürdürelim. Bir insan tüm yaşamı içinde nece yere basar, yer doldurur? Bir an mı, tırnak ucu denli?.. Nokta bile değil. Buradan hangi kan, hangi devşirme güç dünyanın çocuklarının canına kıyar, kıyabilir? Böyle bir dünyayı anlayalım, yine de gerekçeleyelim mi? Her şeyin nedeni olması her şeyi doğru, haklı, güzel kılmaya yeter mi? Ya nedenle şiir arasında kapanmaz bir açıklık ve bu açıklıkta açan, büyüyen çiçek denli kabuk kabuk yaralar da peyda oluyorsa... Ama şair vazgeçmeyecek bu aralıktaki çiçeği, ninesinin ona seslenişini, annesinin balkondaki saksısını, avludaki gölgesini şiirlemekten... Çünkü ancak nedenlere ve gerekçelere sığmayan bu müzikal, şiirsel ve örtük imgeden çağrılabilir olası tüm nedenler ve gerekçeler. Şiirin nedeni, gerekçesi şiirden sonradır, önce değil.


  • Hayati Baki şiirinin içerdiği tepkinin güçlülüğü kendini konumladığı geometrik yerden kaynaklanıyor. Yaşadığı günün can yakan, çileden çıkaran, acıtan baskısına kendiliğinden tepkesel (refleksif) bir duruş değil onunkisi. Şiirde bunun öne çıkması, dünya ve Türkiye gerçekliğinin acısını yüreğinin derinliklerinde duyumsaması, kökensel bilincini bir yana savurup ne pahasına olursa olsun etkiye eşit tepki düzeyli bir şiirle yetinmemesine yol açmakla kalmıyor, güncel tepkisini en sert, şiirin kaldırabileceği duyarlı yerden ağır biçimde vermenin yanı sıra uzak söylene, düşsel köke dönüş, yer su ile gök su arasında yükselen ağacın (kam) karnına, kovuğuna sığınma tepkisini daha derin ve nitelikli de kılıyor. Öte yandan bu girişim saflığa, arık kaynağa, içkin, doyumlu, dingin doğaya sığınmaktan ve orada savunma çizgisi oluşturmaktan öte bir işlev taşıyor. İlki, güncel tepkiyi çoğul, kapsamlı, aşkın bir tepkiye dönüştürüyor ve bir seçime, imgeye bağlıyor. Göndermesi var. Az sonra bunun üzerinde duracağız. İkincisi, güncel tepki verme biçimlerimizin arkasındaki tüm yığışımlı birikimlerimizi, tinsel, tensel, ortaklaşımlı (kolektif) ırasal düzgülerimizi (kod) tümceleştiriyor, dizeleştiriyor, çağrıştırarak, anımsatarak ben'in içindeki öteki tüm ben'leri kışkırtıyor, uyarıyor, devinime geçiriyor. Üçüncüsü, nokta (sınır, çizgi) savunmasını yüzey savunmasına dönüştürerek (Bkz. Atatürk, Nutuk, 1927) tartışılan konunun bilincini bütünlüyor, genleştiriyor. Noktanın tepkesi yüzeyin, oylumun bilinçli tepkisine sıçrama yapıyor. Baki'nin 'Türk' kavramına, öfkesinin ve şiirinin en sıkışık, ilerleyemez anlarında başvurusunun arkasında anlık tepkinin yetersizliğini kavrayışı yatıyor, tezimiz bu. Sorun, yeni açılar, görüngelerle (perspektif) derinlikli ve baş edilebilir biçimde anlaşılabilir. Baki'nin en derin ve geniş açılı görüngesi ise düşsel imgelemi, 'Türk' yokülkesi (ütopya), çıkış söyleni (mit), 'kızıl elma'dır. Tüm söylensel yönelim, bir kaçışı değil bir gelişi, dağın eritilmesini, öncünün arkasından çıkışa yönelmiş bir ülküyü (idea), bir ayakta kalma, bir budun, beden olma, dünyada olma, dünyada haklı olma, dünyanın yerlisi, dünyanın dünyalısı olmayı simgeler. Hayati Baki'nin sıkıca üstlendiği 'Türk' aynı zamanda 'Türk olmayan' her şeydir, tam da böyle vardır ve yoktur. İnsancalık üst (meta) örtüsünden bu nedenle söz ettim yukarıda. Onun metafizik berisi ve Türk (yerli, otantik) evreninde tüm dünyanın şarabı, üzümü, türküsü, sevinci, kederi içkindir. Esinini Uruguay'dan Antikiteye, devrimler çağına, bilimin yiğit savaşçılarına, aydınlanmanın tüm tarihsel atılımlarına dek sayısız kaynaktan toplayan şairimiz kilit kavramını tüm dünya kaynaklarıyla ilişkilendirme konusunda ayrıca cesur, gözü karadır. Dördüncü olarak da şunu söyleyelim, tüm halklar, budunların özgüvenle, olması gerektikleri gibi tarihsel ırasını bir utanç konusu olmaktan çıkarıyor, tersine üstlenip açığa alıyor. Bu diğer tüm halklardan, dillerden budunlardan üstünlüğü değil, onlar denli haklılığı, güzelliği, doğruluğu ve buralılığı savunmanın belki de anlamlı bir yoludur. Çünkü özünde her türden ayrıcalığı ve üstünlüğü yadsımaktadır. Soy, dil, din, sınıf, cins, tür, vb. ırkçılığı kökten yadsınmakta, her öykünün kendinden güzelliğine vurgu yapılmaktadır Baki şiirinde. Ve hemen belirtelim bu özellik de şiirindeki ikinci büyük çelişkili birlik, bireşimdir (sentez). Erken bir yargıyla, durumdan düşüngüsel karmaşa sonucu çıkarmak olsa olsa bizim okuma yetersizliğimizi kanıtlar.


  • Dünya önümüze kaçak güreşen bir dünya olarak geldiği, gerçekardı (post truth) ya da ardçağcı (postmodern) günümüz kitle düzenekleri esnek ve ilkesiz (oportünist) bir saydamlık yanılgısıyla algılarımızı, bilgilerimizi duraysızlaştırdıkça bu dünyayla kapışmanın, onunla baş etmenin yolu daha inceltilmiş, geliştirilmiş bir dizi yeni(den) önlem, uzak ve yakıngörüler (strateji ve taktikler) gerektirmektedir. Çoğumuz bunun ayrımında değiliz, eleştirimiz bile yalanın aracına rahatlıkla dönüşebiliyor. Öyleyse şiirimizle, uzmanlığımızla, yaşama biçimlerimizle düzenin ele geçiremeyeceği son yerden kuşanmalı, donanmalıyız pusatlarımızı (silah). Düzene tepkimizi düzenin bizi ittiği son yerden, düzenin kenarı ya da dışından, beklemediği yerden vermeliyiz. Bizi an'a, McDonald'a, Oscar ödülüne, kimyasallara, tecime boğan saldırı karşısında tarihe çekilip tarihsel bir konumlanış ya da tersine düzenin yeniden yazdığı geçmişi, sözde tarihi günün en açık noktası, boşluğundan, tam içinden vurmak, silmek gibi. (Bkz. François Truffaut, Fahrenheit 451, 1966). Hayati Baki'nin şiiriyle yaptığı aşağı yukarı buna benzer bir şey gözümde. O, düzenin bizi derleminde (koleksiyon) ölü kelebek ya da alıcı, yani müşteri olarak (Öyle ya. En iyi kelebek ölü kelebektir. En iyi insan satın alan insan, müşteridir. Başka bir şey yapmasına hiç gerek yok.) iğnelemesi biçimindeki saldırısına karşı ele geçirilemeyecek yerden, burada sanılırken oradan, şimdide sanılırken geçmişten ya da gelecekten, canlı sanılırken ölümden ya da tersine mezarda sanılırken sokaktan ses vermekte, şiirsel sesi sanırım ele geçirilememekte, hep düzgülenememiş, tanım dışı, sınıfsız (anarşist) biri olarak kalmaktadır. Düzenin şairi olmaya ayak direyeceği ise açıktır.


  • Çaykovski'nin senfonisinde yetmeyen, açık kalan, özlemi çoğaltan, tutkunun sınırlarında dolanan bir örgülenim var: Doyumsuzluk. Yaşam(ak) yetmedi. Aşk yetmedi. Çocukluğumuz, aile bağlarımız yetmedi, bir yanıyla soğuk rüzgâr içimize işledi, yaşamlarımızın bir daha geri dönmeyecek anlarına. Yüreğimiz yitirdiğimiz görüntülerle, anlarla, seslenişlerle sızlayıp duruyor. Kulağım o seslenişi duymuşken nerede bana seslenen o kadın, o adam? O insanlar? Ben nasıl geride kaldım ve bununla, geride kalmış olmakla barışabildim? O sesi anımsamak, o bakışı, esintiyi, çiçeklerin, tarlaların kokusunu, derelerin şırıltısını, atmacanın keskin yaban bakışını, yumuşacık bir elin parmaklarını ve dokunmanın en acemi en bilgin okşayışını anımsamak yeter mi fazladan tek bir soluğu alıp vermek için? Şiir bunun için mi yazılır, yazılmalı? Benim algım da silinip gittikten sonra kim anımsayacak ve niye? Yoksa toplum kişilerden bir fazlası mı? Toplum ve onun dili anımsamasını sürdürür mü kişiler tek tek yitip gittikten sonra? Şair aracılık yapar. Kendine ve kendi kişilerine aracılık ettiği sanılır ama gerçekte insanı insana taşır, bağlar. Soyut insandan soyut insana zaman ve uzam içinde düğümler atar. Dilin sürekliliği, ırmağı bunu olanaklı kılar. Dil çünkü insandan, toplumdan fazladır. Toplum ne olduğunu dilinden anlar, yaşadığını öldüğünü. Dilin aracıları, emekçileri dili dille aktarırlar. Kendilerini, görüp bildiklerini ve onların görüp bildiklerini... tüm bir toplumsal deneyimi. İçimizde uzak yakın yankılanır, çağıldar tüm bir toplumun geçmiş, şimdi ve gelecek zamanı. Düşleri, ülküleri, yapıp ettikleri, çıkardıkları tüm sesleri ve sessizlikleri ile. Bütün bakışlar şiirin dizeleri arasında göz göz birikir. İnsanlar gölge gibi gezinir sözcükler, satırlar arasında. Tanıdıklarımız vardır aralarında, tanır gibi olduklarımız. Sevmiş sevişmişler, tenlerini ve tinlerini dünyaya salıvermiş tüm o mutlu ve mutsuz insanlar, tüm acılar, tüm sevinçler. Yaşamamanın derdi, yaşamamışlığın kırgınlığı, özür kabul etmez sessizliği... Suçlarımız dize dallarına takılır, sallanır, sarkar yere doğru. Acı yemişler... Şiir anımsatır, önler işte bütün bunları unutmamızı. Olası ve olanaklı tüm iyinin ve kötünün yüzleşme belgeleridir şiirler. Olmalı. Öyleyse aynı zamanda bir yaşam alanı, kurtarılmış bölgesi, yokülkesi de olmalı. Hayati Baki Patetik Senfoni'de, Çaykovki gibi acılarının ve öfkesinin içinden bu yurdu, öz yurdunu asla unutmaz, anımsatır ve bizi çağın cangılında terk etmez bir başımıza. Yakın yurdu şiirlerde ninesinin, annesinin imgeleri üzerinden yankılanır ve dokunaklı, yas katmanlı şiirlerdir bunlar. Ama çocukluğun doğası, dışarıdaki dünya da yakın yurdun belirtileri, imgeleri ile yerleşir şiire. Balkon, tepe, orman, yağmur, yıldızlar, gece, evcil ve evcil olmayan hayvanlar da yurt kurucuları arasında yer alır. Yurt kırıcıları işte şairin bu imgesini yok etmek için, öz yurdumuzu elimizden almak, yağmalamak için saldırmaktadırlar. Öfkesi bu nedenle ikiye katlanır. Onunkisi bir özyurt, kişisel yurt savunmasıdır. Yaşam alanı savunması... Bir de uzak yurdumuz vardır, yakın yurdumuzu da çevreleyen, besleyen ana yurt: yokülkemiz. Ne denli geçmişte tasarlanırsa o denli geleceğe yansıyan bir döngünün uçsuzluğunda hem bir yersizlik hem de bir yerdenlik özlemimize karşılık gelen bir anayurt. Anayurda ilişkin duygularımız, düşlerimiz, imgelerimiz; oldukça kapalı, varsayımlı, atanmalı, şimdi buradan çıkışlı açmazlarımızın da dağıldığı ve toplandığı bir alanı betimleyip çerçeveler. Orada toplumsal kökenle çocukluk ve gelecek beklentilerimiz üst üste katmanlaşır, örtüşür ama tam bir örtüşme başarılamaz hiçbir zaman. Yokülke, yok (olmayan, belki olmayacak) ülkedir ama yurt, ülke, yokülkeden berilenir, tanımlanır. Gördüğünüz gelecek düşünün yetkinliği bugün ne yaşadığınızı belirler, biçimler. Gelecek kavramını geçmiş olarak da kullanabiliriz, sonuç değişmez. Her şiirin yokülkesi olmalı demek yetmez, şiirin kendi bir yokülkedir zaten. Ya da buna yakınlaştığı yerden şiirlenir. Bunu Rilke'de, Dağlarca'da neredeyse apaçık görürüz. Hayati Baki'nin Patetik Senfoni'sini etkili kılan örtük izleklerin (tema) başında bunun geldiğini söylemek isterim, bir önerme olarak. Öyle bir izlek ki şiiri iki açık uca ya da uçsuzluğa bağlar. Yıkmayı yapmaya, devrimi süregidene ve korumaya, geleneği eleştiriye (kritik) düğümler. O eşit toplum tasarından (proje) ve insan türünün en geçerli, doğru, savunulur birikiminden yola çıkar, türü tüm öteki türlere, varlıklara ular. Bu ulamanın, şenliğin, kardeşliğin adına 'Türk' dese ne olur? Böyle bir şiiri yazıp da düşlemine, sözverisine (vaat) başka bir ad veren de bizdendir, varlıktan, varlık katındandır, yani aynı kökten, yerden ve düşten... Ayrıntı, öneminden önemsiz, önemsizliğinden önemlidir. Yeter ki sayısız dolayımlar ötesinden birdeki sonsuzu, sonsuzdaki biri kavrayabilelim.


  • Son olarak tüm iç içe değişik zamanlar ve coğrafyalardan derlenmiş izleklerin dildeki yankılanmasına bakalım kısaca. Baki'nin Harfler Kitabı'ndan dil içi sığmazlığı dile sığdırma yönünde, çelişkiler eytişmesini aşma ve bireşimleme amaçlı bir şiir dili tutumu, ama ondan önce bir dil tutumu, hatta siyaseti geliştirdiğini bilmemiz, benimsememiz gerek. Onda şiire yekinmesinde birincil siyasal seçim dil, yani dil siyasetidir ve bu tamamlanmış, noktalanmış bir siyaset değildir, geliştirilmektedir. Sözcük düzeyinde, yukarıda değindiğimiz iki uç arasında geçişler, hatta kopuşların karşılığı olan anlatımlarda; bilindik, ortak ve güncel söz yığınağından kullanımdan düşmüş, eskil (arkaik) ve Türk olan (çekici kılınmış) sözcüklere, sözcelere, deyişlere, seslenişlere, hatta seslere belirgin kayışlara, neredeyse yansılama, benzetimler (analoji) düzeyinde tanıklık ederiz. Ama Baki'nin dil düzeyinde şiir biriminin sözcük, ses olduğunu (anlam sınırının ötesi ve berisi) yine de söyleyemeyiz. Kimi sözcükler üzerinde dönüp dönüp yapılan vurgu müzikal ses düzeyiyle, şiirsel tınıyla ilgilidir, göndermelerle değil. O zaman şiir birimini tümce ya da tümce ötesi dilsel yapılarla ilişkilendirebilir miyiz? Bu soruya hem evet hem hayır diyeceğiz. Evet, çünkü Hayati Baki'nin tümcesi anlamını belli, sınırlı düzeylerde tamamladıktan sonra, duran ve sessizlikle (es) soluklanan, iki nokta ile kesilen, bir sonraki yine tamlıkla yarımlık arasında kalmış tümceyle açılarak yine süren ama her kezinde izleyen tümcenin öncekini açımladığı yargısına çok da yüz vermeyen, okuyanda tümcelerin sonsuza dek izleyen tümcelerle, yaprakların yapraklarla yankılanacağı muştusunu veren ve tümce akış dizilerinin şiirin bitmeyeceği, açık kalacağına ilişkin bedensel gönderimi açıkça içerdiği bir tümcedir. Tümce onama ile tümce yadsıma arasındaki bu çelişkili birlik şiirinin tümünde yapısal bir yükselişe yol açıyor. Ama her tümce yüzey dokuyu olduğu gibi ve anlamsızca kesintisiz yineleyen bir tümce değil, yüzeyde ayrı, sekili, başka bir doku olarak tınlıyor. Bir tür müzikal armoni tasarı. Aslında örgülenen aynı yüzey olarak kalsa da bu yüzey kesintisiz ve duygu etkilerinden soyutlanmış bir anlatımsızlığa asla izin vermiyor. Küçük bir açılanma, ivmelenme, kabarım, şiiri bir kabartmaya dönüştürüyor. Öte yandan hayır, çünkü Hayati Baki'ye, olası tüm içerikleri de kapsasa, tümce yetmez. Tümcenin tüm yerleşik ve olanaklı içerikleri şiirsel imgeyle didişir. İmge tümceye bağlanmak istediğinde tümce daha uzak çağrışımlı imgeye gönderme yapar ve ilk ya da anayurttan davet bekler. Hayati Baki'de anayurdu; üzerinde düşünülmüş, çalışılmış anadil, Türkçe olarak düşünmek zorundayız. Bu Türkçenin olanca canlılığı, süren sesleri, anlatımları, geçici tüm girişimlere derinlikli bir görünge sağlar. Yani şairimizde tümce de kendi başına dolu ve tüm, bitmiş bir yapı birimi, öğesi değildir, çünkü böyle düşünülmemektedir (örneğin Rilke'den ayrı olarak). Türkçenin son bir sesi kalmıştır hep geride, son şiir için. Oraya dek hiçbir Türkçe söylenmiş tümce, şiiri bitirmiş olmayacaktır. Öyleyse şunu söyleyebiliriz Hayati Baki'nin şiir dili siyaseti için: Onun şiir birimi Türkçedir, genel dilin şu zamanda şu toplumda, kişide ve yerde belirme, somutlaşma biçimidir. Bu birim dil doğal olarak dile araç olarak bakan şiirle ve şairle çelişir. Soru gelir, Hayati Baki'nin önünde çatallanır: Şiir mi dile aracıdır, dil mi şiire? Bu arada şair nerededir, ne yapar ya da yaptığını sanır? (Konuyu belki Heidegger bağlamında tartışmayı sürdürmek gerekir. Aynı şey midir?)


Ne mutlu o şaire ki bunun çelişik ve aşkınsal bilincini taşımaktan yüksünmez. Dili denli alçakgönüllüdür.


[1] Hayati Baki; Patetik Senfoni (2020), Artshop yayınları, Birinci basım, Kasım 2020, İstanbul, 112 s.

[2] İrkin Aktüze; Müziği Okumak, Cilt 3, Pan yayınları, 2002, İstanbul, s 636-7.

[3] necati nesimi Hayati Baki'nin kimi yazılarında kullandığı takma ad.

[4] Yaşar Nuri Öztürk, 2008.

[5] Homo sum, humani nihil a me alienum puto-Terentius.