ZeZe Kırmızı

‘Nihayet Bir Cümledir İnsan’

Zeki Z. Kırmızı / 2021

1954 doğumlu Hüseyin Ferhad’dan okuduğum ilk şiir kitabı Nihayet Bir Cümledir İnsan1. Daha önce şiirleri birçok yerde karşıma çıktı. Dergilerde, şiir yıllıklarında, vb. Yıllardır şiirleriyle buluştuğum biri. Ne var ki kitaplaşmış şiiri okumak başka. Şiirin ötesinden sesler duymak olası. Tek şiire verilen yargı her zaman bir gün geri çekilebilecek yargıdır. Bu şiir toplamları olan kitaplar için daha zordur. Kitap hakkında yargıyı geri çekemezsin öyle kolayından. Hele tüm şiirler söz konusu olduğunda artık yargıyı durdurmak, yanlışlanana ve kanıncaya değin arkasında durmak gerekir.

Yaşar Nabi Nayır Şiir (1984), Yunus Nadi Şiir (1994), Altın Portakal Şiir (2001), Hüseyin Gazi Vakfı Şiir Hizmet (2009), Altın Defne Edebiyat ödülleri olan ve ilk şiirini 1978’de yayımlatan Hüseyin Ferhad’ın kitabın girişindeki bilgiye göre şiir kitaplarının dökümü ise şöyle:


Deniz Çobanları, 1982


Ve Yürüdük Gecenin Ateşleri İçinden, 1984


Söyle Gölgen de Gitsin, 1993


Hayal Ülkesinin Keşfi, 1995


Hazer İçin Birkaç Sarı Gül, 2000


Simurg, 2004


Beni de Ezberine Al, 2007(Kendi seçtikleriyle seçki)


Gizli Ayinler, 2008


Kılıç İpekle Sınanır: Toplu Şiirler 1982-2007, 2008(Toplu şiirler)


Nihayet Bir Cümledir İnsan, 2019


Ayrıca yazılarını içeren üç kitabı var: Aşka ve Barbarlara Dair, 1995; Cennet Diye Bir Yer, 1997; Şark Belleği, 2016.


Bu durumda sekiz bağımsız şiir kitabından söz edebiliriz. Okuduğum bu kitap son (şiir) kitabı.

Kitap dört başlık altında öbekliyor şiirleri. Ah’lar, Sagular; Kurtların Tanrısı Yine Bir Kurttur; Zeyl,1; Zeyl, 2.

Ah’lar, Sagular’ın ilk şiiri Karanfil, çok makamlı bir giriş şiiri. Şiir başlangıç bölümünde bir soru-dizeyle (‘Karanfil niye kokar hem de kıpkırmızı’) döngülenir, denetlenmeye çalışılırken, ikinci bölümde sanki çaba sonuç vermiş, şiir ikiliklerle (iki dizeli beyit) ölçü ve sıkıdüzene alınmış gibidir ama yanıldığımızı hemen anlarız. Üçüncü bölümle şiir taşkını, soruyu bir yanıta bağlar, çünkü ‘elbet kanatmak için kokar yaralarımızı’. Dize aşan tümcelerle yürüyen şiir, gurbet, yol, Anadolu imgelerini sıkılarken dil halk Türkçesini yansılar: “Sene bin dokuz yüz yetmiş bir/ küseğen iki çocuktuk biz senlen” (10). Yolumuz mahalleye, sokağa, kahveye iner, söyleşir dertleşiriz Hisarlı Ahmet’le. Gözümüzü açtık kapadık 10 yıl geçti bile: “bir yaprak daha kopar takvimden” (10) Gelir gelir de yürek sıkıntısı bir yere dayanır. Kim tutacak o zaman ‘turnaların, sığırcıkların yasını’. Çok eskiden yaban atlarımız olduğ’çündür ki “Karanfil niye kokar hem de kıpkırmızı/ elbet kanatmak için kokar yaralarımızı.” (11)

Yolculuk sürer. Doğuya mı? Ex Orient Lux. Şimendiferin çektiği tren dizemli (ritmik) takırdar. Ölçüyle akar zamanın içlerine. Duruluğa, lekesiz dünyaya, nehirlerin uğramadığı obalara… “Eskişehir’den de eski şehirlere/ git” (Ex Orient Lux, 13). Belki bu yolculuğu göze alırsa ‘yurdunu unutan şair’, yıkar durular Doğu’nun ışığı, tepeden tırnağa onu.

Ankara, İlk Menzil’dir. Ama nedir? Dişi, doğurgan Kybele. “Asya’nın en gri taht şehridir. Veba, cüzam, kolera, ne gam. Sokaklarında kör dengbéjler, ejder dövmeli kalebentler, şaşı kuşbazlar, üryan ateşgedeler, topal seyisler, kekeç gazelhanlar, peçeli üfürükçüler, bakıcılar. Ahraz yılan oynatıcıları, çolak nakkaşlar gezinir. Hititlerin, Friglerin ilahilerine karışır ayak tıpırtıları// bildimdi: Ankara bir mekteptir.” (14) Ve trenin tekdüze tıkırtısı sürer. Ankara, Kayseri, Niğde, ‘Han Duvarları’ (Faruk Nafiz Çamlıbel). Zaten şair bir ulak değil mi? “Sele, tipiye kaptırdığı mektupları tekrar yazan bir posta tatarı”. Yeniden yazacak, yola koyulacak, A iminden Z’ye, A’yla başlayan adlardan Adonis’ten, Arthur Rimbaud’dan, Akdeniz’den kime, kimlere? “Şair nihayet bir ulaktır. Bütün kayıp dillere, alfabelere vâkıf bir dilbaz.” (15) Kybele oğullarını doğurmuş, salmıştır Anadolu’nun içlerine, arkalarından su da dökmemiştir.

aha Kars, aha Posof, aha Ardahan// Neren kanıyorsa oraya bas” (Milat Diye Bir Şey Yoktur, 16) İşit onu, Doğu’yu. Oku. Dinle destanı. “nihayet bir cümledir insan/ bir harfler silsilesi, bir mecaz/ bir aşk-ı mecaz” (16) Bu yol seni ‘Balasagun’a, ‘o mengü şehir’e götürür ve ‘bahane’ni eksik etme, bul. Çarmıh. Tehcir: ‘Nihayet bir parmak işaretidir.’ (18) “Uğuldayan o Kaf, hâlâ içimde/ uğuldayan durmadan uğuldayan/ o dağ…// Yurdunu nasıl unutur insan!” (18)

Yoldan erte kalıp düşen şair ‘Hariçten Gazel’ okur. Kadı Burhanettin değilsen, onun ‘içrek hevesi, yüğrük nefesi, lacivert kederi’ değilsen “sungur olsan ne çare/ dür, hepten kapat o defteri” (19) Bıldır yağan kardan (François Villon) beri yelkenim suda, kanadım kırık, “Artık çıkmam hiçbir sefere”. (19)

Ve sen Oza (Voznenenski) değil, Ezo’sun, Hüseyin Ferhad’ın Ezo’su. “Bir avuç kum, birkaç tekne/ Birkaç İyon kemiği. Ezo// çıkar diyorum şu lanet gömleği.” (Adın Oza Değil Senin, 20) Yoluna çıkacak olansa İlhan Berk’tir, “Rıh, güvercin teleği, birkaç papirüs/ birkaç şair yüreği.” (21) Iréne de Annabel Lee de (Poe) değilsin. Ezo’sun sen. Senin şairin ‘kıpkırmızı geçecek ülkenden’, Ege’ye değil, Doğuya yönlü.

Dilek, buyruk kipi yeter mi? ‘nafile// ıslah olmaz o hergele”. (Git Onun Kellesini Getir, 22) Doğuya dön yüzünü, dön arkanı Ege’ye, Akdeniz’e, “Yanıl. Beni de yanılt/ saçını kazıt, yollara çık, suç işle” (22) ‘İbret olsun’ diye ‘git onun kellesini getir’, çünkü aşka ve Aşk’a (Doğuya) ihanet edilmiştir.

Çekiç, maşrapa, göbeç, vb. ‘şart’. “Ay, bir de. Ay ve birkaç yıldız// Bir de kitap: Şairin Seyir Defteri/ ilk baskı, elbette// Yoksa ne işin var Antep’te!” (Bakır Kanaviçe, 24) Buyruğun ve eylemin kökü adına, yun, onar, dön, ‘geri dön Ali’. Şiir, şair, eksildin, çün’öldü Turgut, Cemal de, göller ve nehirler de: “Nene gerek Mazmahor, Allaben/ (…)/ o bakır kanaviçe// Sarıt, Nurgana, Humanız// Edip Cansever’in bile bilmediği.” (25) Bul Ali’yi. Şir Ali, Memik Ali’yi, dokun ona, tımar et, “bengisu içir// Yoksa ne işin var Antep’te// Ülkü Tamer’in bile terkettiği!” (25)

O deneyimsiz, küstah, çobanıl’, ‘kadim Türkçeyi severdi’. Yüz sürmek için ‘kadim’ ulu şairlerin Yer’ine. Bu yüzden Ege’ye, Akdeniz’e dökülmeyen bir nehre çırılçıplak girmek istedi şair. “Şaşı bir arkadaşım vardı eskiden/ Bir beden büyük benden/ ondan kaptım belki de/ baktığım yere düşmemeyi” (İzmir, Sırf Bu Yüzden, 26-7)

Puhular Gün Batarken Uyanır’sa da neye yarar gece şarkıları. “Sızlan, iç geçir, ağla, ne gam// Ege’de bir dem bir Haşim olsam” (28)

Ay’ın ondördü gecesinde, “Baktım salkım saçak bir ayrık otu/ baktım şey eğrisinde” (Şey, 29), uzanıp dokunsam neye değer elim?

Ne yapsan kurtulamazsın, boşunadır: “-Yedi cihanı görür insan/ bir damla gözyaşında bile” (Ay’a Bansan Nafile, 30)


KAYIP


Kayboldum. Uzak, gri bir yıldıza dönüştüm sonunda. O yaz gecesi, o kış bahçesi, o arka sokak; kim bilir kimin belleğinde şimdi? Harf cinlerim kimin kalp kalesinde mahkûm? İncecik bir gülüş, zerre kadar sevinç; koydunsa bul. Havra, kilise, cami: Taşlandım hep, taşlandım ve kovuldum. Sitem, kargış ne fayda. Koydunsa bul bir sap nergis, bir kök zakkum. Değil, bana göre değil havı dökülmüş o melal, şirazesi bozulmuş o hüzün, külden ibaret o sevda. Titrek, küseğen bir yıldıza dönüştüm sonunda. Kayboldum diyorum, kayboldum sende ey yurdum! (32)

Yası en güzel Doğu mu taşır? “yas diyorum o yekpare kahır/ o içrek düden/ sadece ona mı yaraşır// ulu Tengri!” (Yas Sadece Ona mı Yakışır? 33)

Sen, Doğu’nun kederli göçmeni, mültecisi, muhaciri, her ne isen; “Git Sappho’ya anlat/ Gülten’e, Sennur’a, Hülya’ya anlat/ şifa olsun kederine”. (Nif, 34)

Ve iç içe üç İstanbul’un, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet’in, üçüne de gurbet dar gelir. Ne yapmalı? Üç İstanbul’a gidip, Ece Ayhan’a, Nazım’a, Abdülhak Hamit’e, Haşim’e ve de İlhan Berk’e, yetmedi Cihangir’de Münir Özkul’a, bir sincap niye iner ki şehre, diye sorup duran parkta iki kız çocuğu Özlem ile Hasret’e, lodosuna, poyrazına, samyeline bir selam verip oradan gurbetçi çıkmalı, bu Üç İstanbul’un üçüne birden yine de gücenmemeli: “Gücenmem diyorsam gücenmem” (Dinle İstanbul, 39)


*

Kurtların Tanrısı Yine Bir Kurttur’un 1. şiirini okuyoruz şimdi. Gülsarı, zincirlerini koparır (Aytmatov). “gibi tiril, gibi mağrur, gibi haşarı”. Öyleyse şairin “Ağzının kenarında bir sap reyhan’ olmazsa olmaz. (1 Kirpikleri Tiftik Saçları Merinos, 43)

Çocuk, yalan söyle, aldat, aklımı çel, kandır. Kurtar beni dünyadan, boylu boyunca şiire yatır, “Yüzüme diyorum yüzüme Frida Kahlo’nun nefesini hohla, beni kanatlandır” (2 Yağmur Ol, Çisele, 45)

Gözler de geçer gözlerimizin önünden: “Yeşildir Elsa’nın gözleri. Vera’nınkiler ondan da yeşil. Tomris’inkiler her ikisinden de. Penelope, Nefertari, Zin, Aslı, Şirin; çayıra, toprak yeşiline çalar gözleri dişi totemlerin. Seninkiler hariç// Aşktır dirliği yüreğin, evvelemirde// Mum ve mühür, dülger ve rende/ taş ve külünk, İliç ve Divriği/ sevinç ve bun. Karşıtların birliği// yengi ve yenilgi, iki sözcük bes/ diyalektiğin demir eriyiği/ şol yeryüzünde.” (3 Gözlerin, O Süt Sessizliği, 46)

Ben kimim diye merak ederseniz, Ben, Geronimo’yum.

Yine bu akşam Cihangir’deyim. İstanbul’un kızıl pelerinden etekleri sırılsıklam yine. “Nen var İstanbul” (5 Yine Cihangir’de Bir Akşam, 49)

Aslında herkes bir yer’li’dir. “Kurttur, tel kafese kapat/ yine ulur.” (6 Herkes Bir Yer’li’dir, 50)

Sen İstanbul’san şayet// Sok ayaklarını şu lengere/ Nil’i, İtil’i hisset, Dinyeper’i/ abdest aldığınız nehirleri,/ şelaleler bilir elbet/ aşka dair bütün şerareleri” (7 Sen İstanbul’san Şayet, 51)

Onun (Doğu) yüzü bize ait, ‘mağluplara ait’. “bir teşbih. Yüzü diyorum onun// sureti haktan bir cümle// sureti aşktan bir cümle” (9 Kırmızısı Hiç Solmayan, 55)

Okudum ne buldumsa, kâhin/ aşk ve Aşk ile” (10 Asılı Resul,56)


*

Zeyl,1’de 3 düzyazı şiir-metin var. Yüzgörümlüğü, Sapta Sindhu, Exodos. İlki ‘yüz’ izleği üzerinde dönenen, ben’i yüzde arayışın sorgulaması: “Sahi, insanın yüzü ruhunun aynası mıdır? Bence değildir, çünkü Hüseyin Ferhad ne Quosimado’dur, ne Victor Hugo. Düz anlamda bir dinozor damlasıdır, ecaz anlamda bir kertenkele. Yaşlandıkta gözleri alnına daha bir çekilmekte, yüz hatları Nadir Şah’ın alınyazısıyla örtüşmektedir.” (Yüzgörümlülüğü, 60)

İnsanı, tarihi, coğrafyayı harmanlayan Sapta Sindhu’da şöyle der şair: “Su ne renktir, gözyaşı ne renk? Sahi, kim bilebilir benden âlâ!” (63) O, “deryada bir katre olmayı yeğ tutan bencileyin Türk/Moğol kökenli bir kalemşör’dür ve tüm kasırgalar mürekkep hokkasında saklı, yağmurlar kaleminin belleğindedir.

Exodos’un bir yerinde; “Daha tuhafı: Ergenekon’dan çıkışta rehberin Asena değil Argal [dağ keçisi] olduğu öne sürülmektedir. Bu, şu demektir: Genelde Şark mistisizmi, Hinduizm, Budizm, özelde Şamanizm, ‘otçul’ inanç silsilesidirler: Doğayla barışık, evcimen, hayatı sanatsal bir tasarım olarak yaşayan…”, diyor. (65) Aynı şiir-metinde Divan şiirinden, Dranas’tan, İbranilerden, Eski Mısır’dan söz etmekten de geri durmuyor şairimiz. Ekliyor, kendi şiir siyasetinin özü (mütemmim cüzü) olarak: “Ne saklayayım; benim için ‘exsodos’ ontolojik bir sorundur, varlık nedenimdir, şeceremi, içine doğduğum kültürü, Tarih’i, Asya’yı fark etmemdir. 1984 yılıydı, hiç unutmam, kesif, melanet bir gece, koynumdaki Yılan’ın ıslığı som alevden kelimeler halinde hafızama döküldü: ‘Divan, kalbinin Ergenekon’udur,’ dedi: ‘Ama sen ne bir Fuzulî’sin, ne Şeyh Galib. Teşbih ve istiarelerin kanyonunda boğulmayı göze almalısın ama: Ahmet Haşim’vâri bir melâlle, Nazım Hikmet’vari bir hınçla, Ahmet Muhip Dranas’vari bir aşkla kalbini sınamayı…” (66)

Zeyl,2’de iki düzyazı şiir-metin var: Agra, Çölün Taşrası Medine’dir.

Bu kez, Roma, İmparator Hadrianus, Antakya, Marguerita Yorcenar (Hadrianuis’un Anıları, Türkçe çeviri, 1984) göndermeli metinde, Hadrianus’un imparatorluğa giden adımlarından birini Agra’da (Antakya) attığı söylenir. “Sonuç malum: bir nebula.” (Agra, 71) Tabii metinde yolumuz Karl Marx’a, Gore Vidal’e, vb. de çıkar. Şiir şöyle biter: “Hiç değilse İslamiyet adına ‘ırk’ım katledilmez, Haçlı Seferleri, İsrail Filistin misillemeleri, ‘medeniyetler savaşı’ türünden manzumeler birer ‘sanal’ argümandan ibaret kalırdı. Bu rüyayı görmek için çok mu geç? Bence hayır, çünkü Agra’da güneş doğmak üzere…” (73)

Çölün Taşrası Medine’dir’de Rimbaud’ya eşlik ediyoruz çöl yolunda. “Tek amacı Paris’e zengin dönmek, Menelik’in altınlarıyla Verlaine’in gözlerini kamaştırmak, onu önünde diz çöktürmekti.” (75) Yedi Askı şairlerinden Lebid’i Mısır’da okumuş olmalı Rimbaud. Bir bedeviydi. Derken, Medine’ye, eski adıyla Yasrib’e geçeriz. Kur’an’da ‘şuara’nın kargışlanmasına… Bir ara yine başa döneriz. “Sahi Rimbaud ne yapıyordu bu uzun çöl gecelerinde”. (77)


*

Hüseyin Ferhad kendine Doğu (Şark) kavramı üzerinden özgün bir şiir alanı açmaya çabalamış, bu yönde çalışkan, düşünen bir şair olarak dikkatimi çekti. 70’lerin ikinci yarısından beri şiirlerini yayımlayan ve özgünlük arayışı süren Ferhad arayışını bir ekinsel taramaya dönüştürerek buradan bir doğrultu, yön bulmak, aslında kaynağı bulmakla ilgili biri. Zorlu ve düşünsel bir çalışma. Zorluk biraz da düşünseli şiirselle dışavurma eğiliminden kaynaklanıyor.

Hüseyin Ferhad’ın arayışı onu zaman ve uzamda yolculuğa çıkarıyor. Fırtınalı, zorlu Doğu (?) yolculuğunda değmediği varlık, anlatı, söz kalmamış gibi. Sonunda uygarlığın eşliğinde önümüze yığılan çer çöpten kurtuluşun umarını tini varlığa eşleyen, birbirinden ayrı görmeyen pagan duyarlığa dönmekte bulduğunu kendi söylüyor Hilmi Haşal’la yaptığı uzun söyleşisinde. Buna bir arkeolojik kazı ya da dil, söylem kazısı diyebilir miyiz? Bir ölçüde diyebiliriz ama tutumun bizi taşıyabileceği tutarsızlıklardan nasıl korunabileceğimizin yanıtı Ferhad’ın şiiri değil. Seçmece ya da seçimli yaklaşımının kandırıcı, inandırıcı bir kanıtı yok ve olamazdı da. Çünkü geçmişi eşelerken dilin bıçak sırtından yürüdüğü, yürümek zorunda kaldığı belli, şiir yazan bir şair olarak. Burada sorun yok. Yalnızca bir dil bireşiminin (terkip, sentez) rastlantısallığını ve bazen en güçlü dayanaklarından birinin de yarattığı özgürlük duygusu olduğunu unutmamak bana göre doğru olurdu. Eğer dilsel bireşim öznenin şimdi burada edimi olmanın ötesine taşar, açıklamaya yönelir, kendini şiir donunda bir önermeye dönüştürürse ya da böyle gösterilmeyi ister, arzularsa bağlam (paradigma) şiirin ortasından çatlıyor demektir.

Okurken Batı’ya keskin bir sırtını dönüş, Doğu’ya daha doğuya tutkulu ve çalımlı yürüme şairimizi dönüp dolanıp yine Batı’ya taşıyor. Çünkü anlamanın, bilmenin kavramları Batı’da olgunlaştı, biçimlendi ve şairin imgesi de sandığınca çıplak, nitemsiz (sıfat), kendinde (in situ) imge değildir. Doğu’nun ekinleri, Tanrılı ya da Tanrısız kendini Doğu olarak bilmeden önce var oldu. Doğu ve Batı bizim yeni algımızın belirtilerinden (semptom)… Kaç yüzyıldır bunun üzerinden konum alma derdindeyiz, tartışmanın içinde debelenip duruyoruz. Durum bizim tarih, dil, şiir algılarımızı da biçimledi ve çarpıttı. Yani aslında aşılmış ya da çoktan aşılmış olması gereken bir (oldukça yapay) bağlamın içinden şiir, vb. tartışamayız. Şairin elinin altında donanımı, kişiliğiyle uyumlu büyük bir dünyalı gereç yığını var. Bu yığının içinden nasıl somut içerikler, sunumlar çıkaracağı elbette bir yere dek tartışılır. Ama bunlar bir doğrulama ya da yanlışlamanın doğrudan araçları olarak sunulurken iki kez düşünülmeli. Hoş, şiir elbette gerecinden, içeriğinden bağımsız değil. Ama şiirle doğru eşleştirilemez. Yargı da. Çünkü şiir bir tezi, savı taşımaz. Doğası gereği kendini ters köşeye yatırmaya, dilin dili olmaya yatkındır. Şiir, şiir olmak için kendinden kaçar, tanımdan kaçar çoğu kez.

Öyleyse tezli şiirin tezli düşünürü, şair gereğinden çok ve yanlış şeyi göze alıyor, omuzluyor demektir, hem de gereksiz yere. Okur İstanbul’a, Ege’ye, Akdeniz’e sırtını dönüp Anadolu üzerinden Doğu’ya açılmanın onaylanabilir bir gerekçesini asla üretemez. Hüseyin Ferhad’ın şiirini bunları dediği için değil, önüne ilk kez yeni bürünümleri, sunumlarıyla gelen sözcüklerin, adların, dilbilgisel (grammatik) sapmaların, kulakta yerleşik eskil (arkaik), ilkel (primitif) sesleri çağrıştırıp anımsatmanın albenisine yakalandığı için sever. Sonunda Ferhad da döner dolaşır bu noktaya gelir. Doğu’su birden Dünya’ya dönüşür. Ama sayrılık yakasını bırakmaz. Rimbaud, Rimbaud’luğunu biraz Lebid’e borçlu kalsın. Çölden ‘nasip’ alsın. Ee, ne olacak? Tüm okur, tüm dünya ‘nankör’ sayılsa, şiir kime okutacak kendini?

Doğu sandığımız Doğu mu? Bu yeni türden doğuculuğun (oryantalizm) insancalıkla (hümanizma- Bkz. Edward Said) ilişkisiz yorumlanmasında ciddi sorun var ve yaklaşım (şiir) gücünü özgün buluşlarına, başka türlü tınlayan sözcük ya da deyişlerine, mal bulmuş Mağribi duygusunu tetiklemesine, yine de Doğu’nun masalsı gömülerine borçlu kalıyor yazık ki.

Sözü dolandırıyor muyum acaba?

Sonuç olarak Hilmi Yavuz’un düşünsel ve arkasından şiir uygulamasında ardına düştüğü gizemcileştirilmiş (mistifikasyon) dünya kavrayışı Hüseyin Ferhad’da biçimsel olarak hiç de inandırıcı olmayan bir artçı bulmuş gibi görünüyor. Hep sınırdan dönen bir şiir (dili) son adımı atmayarak şiirin kendi bilinciyle birlikte şiir okurunun da bilincini bulandırıyor. Buradan bir soru çıkıyor üzerinde durulması gereken: Şiirde kasıtla kapatılmış uçtan, belirsiz bırakılmış alan(lar)dan ne anlamalı? Şiirin çekim gücüne belirsizlik hangi iç siyaset ve yapı seçimleriyle olumlu (pozitif) destek sağlar? Ferhad’ın şiiri bu türden soruları kışkırtıyor ve zaten birkaç önemli şairimiz gibi okuru ayaklandırmayı, kışkırtmayı o da yeğliyor. Tersi tutumdan çok daha iyi böylesi. Ama iki adımda bir eşikten dönen okur, döndüğü eşik hakkında da bilgisiz bırakılabilir mi ya da nereye dek? Çünkü şiir belirsiz alanlar, kapalı uçlar denli güven duyulabilirlik niteliği de taşımalı (mı?) Aslında dünya şiirine bakıldığında sanki okurun güvenini boşa almak, sonuçsuz dolambaçlara sokup karşılıksız çıkarmak, şiirin doğasına özgü bir ‘capriccio’ ile ilgili kalmak önemli ve anlamlı bir şiir edimi olarak sunulmuş gibi görünüyor. Bizde ‘capriccio’ya gönül bağlayan, okurunu makaraya ya da kuyruğuna saran, tılsımlı sözcüklerle gözünü bağlayan (göz boyayan) büyük (!) şairlerimiz olduğunu kabul etmeliyiz. Sanıldığının tersine İkinci Yeni Birinci Yeni’nin (Garip) içtenliğini, dürüstlüğünü taşır duygu tınılarında, içerik yapılarında… Örnek gösterilirse genelde yanlış bir gösterim olur.

Sorun ve beni huzursuz eden şey şairin şiirini parmağıyla göstermesi, kendi şiirinin özgünlüğünü ve herkesten başka olan dünyayı kavrama biçimini imlemesi, üstelik bunu beklenmedik zaman, coğrafya, kişi ve zamansız, zeminsiz şaşkın, kapalı sözcüklere başvurarak yapması. Yukarıda dediğim gibi bilim kör parmağım gözüne, üstelik bilim yapıldığı savıyla bunca dışlanmamalı, aşağılanmamalı. Nereden çıktı bu diyenlere tarih kavramı ve onun sürgüsü üzerinde gezinen bilimsel topuzu (kantarın topuzu anlamında) üzerine düşünmelerini salık veririm. Herkes kendince tarih yazmaya ve mokunda boncuk aramaya ve hele bulmaya başladı mı (ki olan uzunca bir süredir bu) şiirin alalamayla ilişkisini sorgulamak kaçınılmaz olur. Herkesin olduğu yere bakmak sorun olabilir ama olmadığı yere bakmak niçin daha az sorun olsun?

İzlenmeye ve tartışılmaya değer, özgün (!) Hüseyin Ferhad şiiri için aşağıya birkaç alıntı-yorum koyayım ben en iyisi:


EK 1. Ekim 2019: K24: Olcay Özmen söyleşisi:


  • Çünkü yurt algımız, tarih algımız hep Cumhuriyet ve Anadolu bileşenine indirgenmiştir. İtiraf değil, hayır, bu bilinç darlığına, bu siyasî dayatmaya aksine bir itirazdır benimkisi.

  • Şair nihayet bir yol adamıdır. Yolda olmak kaderidir onun. İbni Haldun’un bütün yazılarının özeti iki sözcüktür: “Coğrafya kaderdir.”

  • Düşlediğim; grotesk, yabanıl dünyaya ışık üşürmekten uzaktılar [ilk yapıtları-zzk.].

  • Etki bir tercihtir. Fark etmedir, seçmedir. Dile, şiirsel birikime, anonim belleğe nüfuz etmedir. Metinlerarasılık kaçınılmazdır. Şarttır! Bilmenin, teyid etmenin, ululamanın bir gereği.


EK 2. Ekim 2019: Habertürk: Muhsin Kızılkaya yazısı:


  • Herkesin ona yakıştırdığı isim; Şaman!


EK 3. Erkan Karakiraz:


  • Türkçe şiir antologyası içerisinde, özellikle, kendisinin biçem kulesinin en önemli taşlarını oluşturan konu seçimi ve yararlandığı, beslendiği kaynakların ayrıksılığı ile öne çıkan, bu anlamda şiirlerinin içeriğindeki metinlerarasılıktan, yaptığı göndermelerden, özel imajların yoğunlukta olduğu sözcük dağarcığından söz açmadan etraflıca ele alınamayacak özel bir yere sahiptir Hüseyin Ferhad.


EK 4. Hilmi Haşal’ın söyleşisi:


  • Bir modern antologya sunmak safdillilik olur. Faydası da yoktur. Çünkü böylesi bir şiirsel süreç yoktur (…) Denilebilir ki, bu anlamda, Türk şiiri modernizmin sorunlarını kendiliğinden, küçük sarsıntılarla aşmayı başarmıştır.

  • Bugün yazılan şiirdeki ‘yaban’ tasvirler, yazı öncesi toplumlara has izlekler, ‘grotesk’ kompozisyonlar, dünden yarına sıçrayan Türk şiirini muştuluyor bana. Doğrusu ya, böylesi bir noktada bulunmaktan pek memnunum. Üstelik, benim maskım asık yüzlü sosyalistlerle yürürken bile elimdeydi. Onlar bıyık altından bana gülüyorlardı, biliyordum, fakat onların beni incitmemeye gösterdikleri o “devrimci” özenleri yok mu, paha biçmek mümkün değildir. Hâlâ sosyalistsem belki de bu yüzdendir.

  • Bencileyin yaşam felsefesinin kaynaklarını Doğu’da arayan birinin etkilenmemesi mümkünsüzdür. Ancak beni etkileyen ilk dönemi değil, Hallac-ı Mansur’un katlinden sonraki ‘menasik’ adı verilen dönemdir, bilginin “sır”laştığı, sayılara, işaretlere, harflere indirgendiği dönem. Yine de kendimi bir sufî, bir zahid sayamam, çünkü İslâm mistisizmi bana hep ters, haddinden fazla girift gelmiştir. Bu yüzden şiirlerimdeki göndermeler pek yüzeyseldir, düşüncenin mutfağıyla değil teşrifatıyla ilintilidir. Doğrusu ya, tasavvuf, Türk düşünce hayatında sadece ama sadece bir duraktır. Kültür, felsefe kaynaklarımızı bence daha farklı odaklarda aramalıyız. Daha bir uzaklarda. Unutmamak gerekir: Şamanizm, pagan bir dinsel inançtan çok step ideolojisidir; laik, cins ve cinsiyet ayrımını reddeden bir ideoloji.

  • Gelgelelim [TDK’nın-zzk.] dili, edebiyatın önüne çekmesi, tasfiyeci tutumu, o dönem edebiyatçılarının başını döndürdü, yığınla sanatsal obje, estetik tasarım, edebiyata taşınamadan kayboldu. Osmanlı’yla, tarih’le, Dîvan’la, hatta geçmişle barışmak, ileriye, bizlere kadar ertelendi. Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi “müstesna” yetenekler, modern Türk şiirine eklemlenemedi. Koca bir imparatorluğun kültürel birikimi, şiir deneyi, Tanzimat, Meşrutiyet dönemi arayışları bir çırpıda silinip atıldı. 

  • Oysa doğu dinleri, özellikle şamanizm maddeyle ruhu, maddi dünyayla tinsel dünyayı birbirini tamamlayan unsurlar olarak kabul eder.

  • Bence bütün şairler, düz veya mecaz anlamda birer pagan “din adamı”dırlar.

  • Şiir siyasete peşkeş çekildi. Hem de bizzat şairler tarafından. Sonuç, sıfır elde var sıfır.

  • Olan, genç şairlere oldu. Boğazlarına kadar imgeye battılar, okura, kitlelere küstüler. 60'lı, 70'li yıllarda yazılan bütün şiirleri kaldırıp attılar; içlerine kapandılar.


[1] Hüseyin Ferhad; Nihayet Bir Cümledir İnsan, Yapı Kredi yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 78 s.