ZeZe Kırmızı

Stoner

Zeki Z. Kırmızı / 2022

JOHN WILLIAMS’DAN BİR GÜNEY ROMANI: ‘STONER’


ABD güneyinin 20. yüzyılda (ama önceki yüzyılı da unutmadan) yarattığı yazın tanıdığım kadarıyla benim açımdan gerçekten şaşırtıcı, önemli bir yazın oldu. Gün geçmiyor ki bu derin tarihsel arkalığın (fon) önünde sıra dışı bir anlatım (ifade), inanılmaz bir varsıllık, incelik, yetkinlikle dışa vurmuş olmasın. Güney'in Avrupa köklerine (İngiltere) uzaktan ama bağlı (sadık) özlemi ve yansılama (taklit) tutkusu sıkça sözü geçen groteske kaynaklık etmiş olabilir. Yer ve zaman çoktan yitirilmiş ama duygu sürmektedir. Yeri ve zamanını neredeyse kökten (radikal) biçimde yitirmiş her duygu az çok abartık, tuhaftır (grotesk).

John Williams (1922-1994), yalnızca bir kitabıyla tanıdığım Texas'lı bir yazar. Denver Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık dersleri vermiş Wlliams'ın Avrupa Orta Çağ ve Rönesans'ına dönük bir uzmanlığı söz konusu. Rönesans Dönemi İngiliz Şiiri Antolojisi (1963) hazırlamasından belli. Yapıtları şöyle: Nothing But the Night (1948), Butcher's Crossing (1960), Stoner (1965), Augustus (1972). Ayrıca iki şiir kitabı var.

Augustus da çevrildiğine göre (Yapı Kredi Yayınları, 2020) Türkçemizde son iki romanı bulunuyor demektir. Benim okuduğum ve hayran olduğum romanı Stoner1. Özlem Güçlü'nün yazarın biçemini olanca inceliğiyle Türkçeye ama Türkçe'yi eskiterek kazandıran çevirisi daha önce (2013) Koton Yayınevi'nce basılmış. O zaman gözümüzden kaçırdığımız romanı 7-8 yıl sonra yakalamış olduk.

Romanın girişinde okuru uyarma gereği duyan Williams, içeriğin romanın yayımlandığı, öğretim görevlisi de olduğu dönemde Missouri Üniversitesi'yle hiçbir ilgisi olmadığını belirtiyor. Yani özyaşamöyküsel (otobiyografik) bir anlatı izlenimini güçlü biçimde vermesine karşın Stoner tam bir kurgu. Kestirilebileceği gibi taşra kırsalından üniversiteye geçen kaba saba bir köylünün akademik ve kişisel yaşamındaki gelişimleri, sıçramaları ve duygusal süreçleri eşsiz bir incelikle anlatan roman (gelişim romanı) şu tümceyle açılıyor: "William Stoner, Missouri Üniversitesi'ne birinci sınıf öğrencisi olarak 1910 yılında, on dokuz yaşındayken girdi. Sekiz yıl sonra, Birinci Dünya Savaşı'nın en hararetli zamanlarında doktorasını aldı ve 1956 yılında, ölümüne kadar ders vereceği aynı üniversitede hocalık yapmayı kabul etti (...) Hayattayken Stoner'a pek de özel bir kıymet vermeyen meslektaşları, şimdi kendinden nadiren bahsetmekteler; yaşını almış olanlar için onun adı, hepsini bekleyen sonun hatırlatıcısı, gençler içinse, geçmişe dair hiçbir anlam ve kendileriyle ya da kariyerleriyle ilişkilendirebilecekleri hiçbir kimlik çağrıştırmayan bir seda yalnızca." (7) Görüleceği üzere çevirmenlerin eskitilmiş Türkçeleri günümüzde artık yadırganmaz oldu. Neredeyse bir yayıncılık ölçününe (standart) dönüştü geriletilmiş Türkçe. Böyle yapay bir Türkçe'nin güzel olmadığı çok açık değil mi? Alıntı bunu kanıtlıyor. Hararetli (sıcak), hayattayken (yaşarken), kıymet (değer), meslektaş (iş arkadaşı), nadiren (seyrek), bahsetmek (sözünü etmek), hatırlatıcı (anımsatıcı), dair (ilişkin), seda (ses) sözcükleri daha mı iyi? Bana göre ülkemizde çevirmen, yayın evreninde havayı iyi koklayan ve ortama ayak uyduran biri, çünkü uğraşı geçimlik bir uğraş. Öyleyse...sorun nerede, kimde?

Üçüncü kişinin uzak anlatımıyla kotarılan roman, anlatıcının (yazar) keskin gözlem gücü ve inceltilmiş duyarlığını tartışılmaz bir girdi (input) olarak romana yediriyor. Öylesine ki klasik bir dengeyle kendimizden geçiyoruz neredeyse. Hatta şunu da düşünebiliyoruz anlatım teknikleri üzerine bunca tadım yapmış ve usanmış biri olarak. Dışarıdan gözlemci anlatımının yetemediği bir duygusal akım, içsel tepki, bilinçaltından, hadi söz edin bana! Ha, gerçeklik, sahicilik ne mi olacak? Hiçbir şey olmayacak, yitip gitmeyecek. Kurgu asla unutmayalım ki gerçekliğe karşı gerçeklik önermesidir. Okur yazarla bu konuda dünden, belki ikisi var olmadan çok önce anlaştılar. (Şakası, elbette.) Usavurum (mantık) ve felsefe doğrulamaları, yani istim arkadan geliyor ve hep öyle olacak... Çünkü önce olundu sonra anlatıldı. Sanat öncelikle bir olma (oluş), sonra anlatma deneyimidir. Öyleyse yaratıcılık usun sınırlarını genişleten ilk ve son eylemdir. Açıklama nal toplar, naldan ata, attan varsayımlı biniciye, biniciden dünyaya ve oradan evrene sürüklenir. Başlangıç ve son çoktan unutulmuş, sanki ikicil koşutluluk, oluş biçimi söz konusuymuş gibi gelir hepimize. Oysa her türden açıklama, anlama bir 'şey'in açıklaması, anlamasıdır.

Stoner'ı topraktan koparan, onu babasının ardılı bir toprak adamı, yoksul çiftçi olmaktan kurtarıp yaşamının köklü biçimde değişmesini sağlayan, düşünsel (entelektüel) evrene sıçratan yazgısal rastlantı, tarım danışmanının babasıyla karşılaşması ve bir öneride bulunmasıdır. Stoner neden Columbia'daki üniversitede açılan yeni bölümde, Ziraat Fakültesi'nde okumasın? Böylece Stoner bir akrabasının yanında, yatak ve yemeğini karşılayacak bir ücretle çalışacak ve fakülteye gidecektir. Ama okulu onu etkilemez: "Babası bir keresinde okulu nasıl bulduğunu sordu ve Stoner, iyi, dedi. Babası başını salladı ve bu konudan bir daha bahsetmedi." (12) Zorunlu İngiliz Edebiyatı Tarihi dersi usunu çelecek, tarımdan yazına geçiş yapacaktır genç Stoner, bir dizi iç ve dış çatışmayı göze alarak.

Ve roman bir süre daha bu kuru zamandizinsel (kronolojik) akışını sürdürür. Okur bu dilin neden önemli (!) bir anlatım dili olduğunu, zorlanmış nesnel, yansız dilsel tutumun hangi duygu, düşünce ve olaylara denk düşeceğinden epeyce kuşkulu, sakınımlı kalarak ilerlemektedir: Bırakayım mı, sürdüreyim mi?

"Stoner'ın lisans diplomasını almasından iki hafta sonra Arşidük Franz Ferdinand bir Sırp milliyetçisi tarafından Saraybosna'da suikasta uğradı; sonbahar olmadan savaş tüm Avrupa'ya yayılmıştı." (25)

Tarihleme dili, zamandizisel (kronolojik) anlatı sürmektedir. Artık üniversite içinde, akademik evrende biçimlenmektedir Stoner'in gelişimi ama savaş gençleri bir yandan katılmaya kışkırtacak, romanın evreni ufukta belirişini biraz daha erteleyecektir. Birinci Dünya savaşı o dönem genç ABD'lilerin biraz da serüven ve Avrupa'da hısım ekinlerle dayanışma duygularını köpürterek özellikle yazında yankılanan önemli bir olaydır. Birçok ABD'li yazar da gönüllü katılır bu savaşa. Yaşı tutanlar kuşkusuz. John Williams ikinci savaşa gönüllü katılmıştır. Kendini (eril dolayımlar üzerinden) bir ABD'li erkeğe dönüştürmenin (ritüel), erkeklik kanıtlamanın yoludur savaş ABD düşüngüsel (ideolojik) biçimlenmesi içre ve bu konu ayrı olarak irdelenmelidir.

Stoner girişimsizlik (inisyatifsizlik) karmaşası nedeniyle böyle bir sınamadan geçemeden kalır ve edilgin tüm bir yaşamı pekinleşir. Tarım yerine yazını seçmiş, savaş yerine üniversitede kalmıştır. Doktora, savaşın bitişi vb. derken romanımız da başlar. Stoner Edith'le (Edith Elaine Bostwick) tanışır. Varsıl bir ailenin kızı... "Korunmanın adeta kutsal bir zorunluluk gibi görüldüğü bir sosyal ve ekonomik sınıfa mensuptu, hayatın yoluna çıkarabileceği iğrenç olaylardan sakınabileceği ve o sakınmanın ağırbaşlı ve hünerli bir işbirlikçisi olmaktan başka bir görevinin olmadığı ilkesine göre eğitilmişti." (48) Yazar John Williams, soğuk nesnelliğini esirgemeden hemen Edith'in cinsel gelişimi ve saplantılarına uygular. Edith'in gelecekteki tepkilerinin kaynağı bedeni ile cinselliği arasında kurduğu yanlış bağlantı evliliklerinin ilk deneyimlerinde yankılanır (Soğukluk, kastrasyon.) "Odalarına çıktıklarında Edith adeta fiziksel olarak hastalanmıştı; ateşi varmış gibi titriyordu, cildi kireç gibi olmuş, dudakları morarmıştı." (59) Birkaç gün sonra: "Onu usulca yatak odasına çekerken Edith'in vücudunda sert bir direnç ve aynı anda direnci ortadan kaldıran bir irade hissetti." (61) Romanın ilk etkili sahnesi kilisede evlenme töreni ve Stoner'in olayın odağında bocalayan varlığının betimi bence. (57) Yaşantıladığı şeyleri bilinçsizce, sürüklenircesine yaşar ve Williams onun durumunu dile getirecek en uygun dili yakalamış gibidir.

Orta sınıf ABD'li genç bir kadının ortak yazgısına ilişkin epeyce bir okurluk deneyimimiz var. Öyküyü anımsıyoruz başka yazarlardan, anlatılardan. Sonrası eksilerek ilerleyen bir öykü. Çelişkiler, sorunlar büyür evliliklerde. Herkes kendi dünyasına çekilir. Stoner çalışmalarına gömülür ama eşinde yansımaları değişik ve yakıcı olur. Temsili üstlenmekle yadsımak arasında dengesiz bir kadınlık tepkisi özgündür ve bu durumda genellikle erkeği koruyan, konumuyla bağdaşıklığıdır. Roman somut dünyalara, uzamlara ve ayrıntılara bağlı ilerlemektedir artık. İnsanlarla uzamları arasında ilişki ayrıntılarda biçimlenir, yankılanır. Uzam (mekân) kişilikleri yansıtmaya, hatta bir anlatıya, dayatmaya dönüşür. Histeria uzamı kuşatır. Tıkılmışlık, çıkışsızlık, dışarıda kalan mutluluk, vb. küçük yaşamları cehenneme dönüştürmektedir. Bebek kurtarır mı durumu? Hayır, bebek istençler (irade) arası savaşın aracına kısa sürede dönüşecektir. "Bu nedenle, hayatının ilk yılında Grace Stoner, sadece babasının dokunuşunu, onun sesini ve sevgisini tanıdı." (75) Akademi dünyası daha çalkantılı, didişmeli ve koltuk kapma yarışlı bir dünyadır ve Stoner savsızdır (iddiasız) bu yönde. İstemez, güçle arzulamaz, savaşı yeğlemez. Çiftin ilişkisi iyice aralanmış, yaşam beklentileri kökten ayrışmıştır. Edith'i yatağında çırılçıplak gören Stoner "ona bakarak uzunca bir süre durdu." (84) Üstünü örttü, ışığı söndürüp çıktı odadan. Kendi çalışma odasına döndü: "Oda üzerinde çalıştıkça ve oda yavaş yavaş şekil almaya başladıkça, yıllardır içinde bir yerde, kendisinin bile bilmediği, utanç veren bir sır gibi saklı duran bir hayale, görünürde bir yerle ilgili olan fakat aslında kendisiyle ilgili bir hayale sahip olduğunu anladı. Bu çalışma odası üzerinde çalışırken tanımlamaya çalıştığı şey kendisiydi. Kitaplıkları için eski tahtaları zımparaladığında ve yüzeydeki pürüzlerin kaybolduğunu, gri aşınmanın kabarıp dökülmesiyle esas ahşabın ve nihayetinde damar ve dokunun zengin saflığının ortaya çıktığını gördüğünde, eşyalarını tamir edip odaya yerleştirdiğinde, yavaş yavaş şekil verdiği kendisiydi, bir nevi düzene soktuğu kendisiydi, mümkün kıldığı kendisiydi." (86) Roman artık giderek ısınmış, daha romanlaşmaktadır. Stoner'ın babası ölür, Edith'in babası canına kıyar. Edith köklü biçimsel değişiklikler dener, yaşamlarını altüst eder. Stoner'ın çalışma odasını dağıtır, bir işe girer, sonra bırakır, vb. "Kendinde bir değişiklik istiyordu (böyle söyledi)." (99) Kızları Grace annesini yeterince tanımıştı. Babasıyla ilişkisini annesine göre düzenledi. Kızını kurtarmak için özel koruması altına alan Edith gerçeklikten koptukça kopar.

IX. bölümle birlikte Stoner'ın akademi dünyasına, oradaki kıran kırana çatışmalara, bilimin dışarıdan sanıldığınca kişisel kaygıların üzerinde yürütülmediğine tanıklık yapmamızı sağlayan eşsiz bir gözlem, incelikler alanına geçeriz. Roman derinleşmiş, çiçeğini yaratacak toprak, filiz, gövde, dallar, yapraklardan sonra sıra çiçeğin tomurcuklanmasına, belirişine, ortaya çıkışına gelmiştir. Önemli olan John Williams'ın ana iskeleti, karkasını çattıktan sonra romanın hiç de ağı (zehir) tadında acılıktan uzak olmayan ince süslemelerine, yüzey işlemesine geçen biçemidir (üslup). Romanın ilk yarısında biçemi bastıran doğrudan ve kuru anlatım insanın iç evrenine doğru uzayıp yayıldıkça dolayımlı, özenli, yumuşak, geçiş(im)li bir biçeme dönüşmektedir. Bu değişimin romanın başkişisi Stoner'ın değişimine koşut ilerlediği, onun iç dünyasının (duygu, düşünce, çatışmalar, iç tartışmalar, vb.) da geliştiği, derinleştiği açıktır ve neredeyse uygun adım ilerler bu iki koşut çizgi. Dr. Lomax'ın desteğiyle ayağı sakat Bay Walker (Aslında yetersiz, kibirli ve doyumsuzdur.) doktora öğrencisi olarak Stoner'a önerilir. Artık tinselliğin üniversitenin sınıf ve geçeneklerinde dört koldan kabardığı ve selleştiği bir ağın içerisindeyiz. Stoner'ın taşralı sağlam dürüstlüğü ciddi bir yara alacaktır bu akademi çıkmazında (labirent). Romanın entelektüel, düşünsel düzeyi de kabarmakta, yükselmektedir tüm duygularıyla birlikte. İtimden çekime (med cezir) geçilmiştir. Stoner'ın kürsüsünü koruması zorlaşmış, pamuk ipliğine bağlanmıştır. Yenilgiyi az çok kabul eder. "Bir keresinde akşam dersinden sonra geç vakitte odasına döndü ve masasına oturup okumaya çalıştı. Mevsim kıştı ve gün boyu kar yağmıştı, bu yüzden dışarısı bembeyaz bir yumuşaklıkla örtülüydü. Oda fazla sıcaktı; kapalı odaya serinlik girsin diye masasının yanındaki pencereyi açtı. Derin bir nefes aldı ve gözlerini kampüsün beyaz zemininde gezdirdi. Ani bir istekle masasındaki lambayı söndürdü ve odasının sıcak karanlığında oturdu; soğuk hava ciğerlerine doldu ve Stoner açık pencereye doğru eğildi. Kış gecesinin sessizliğini dinledi ve karın hassas ve karmaşık gözenekli yapısının emdiği sesleri bir şekilde hissediyormuş gibi geldi ona. Beyazlığın üzerinde hiçbir şey kımıldamıyordu; tıpkı sesleri çekip soğuk beyaz yumuşaklığına gömdüğü gibi kendisini de çekip bilincini emmek ister gibi duran cansız bir dekordu. Dışarıya, beyazlığa doğru çekildiğini hissetti; göz alabildiğine uzanan ve içinden parladığı karanlığın, ne yüksekliği ne derinliği olan açık ve bulutsuz gökyüzünün bir parçası olan beyazlığa doğru. Bir an için pencerenin önünde hareketsiz oturan bedeninden çıktığını duyumsadı; ve süzüldüğünü hissederken her şey -düz beyazlık, ağaçlar, yüksek kolonlar, gece, uzaktaki yıldızlar- inanılmaz minik ve uzak göründü, sanki bir hiçliğe doğru ağır ağır küçülüyorlardı. Sonra, arkasında bir radyatör lıkırdadı. Kımıldamasıyla sahne eski haline döndü. Garip bir isteksizlik içinde rahatlayarak masa lambasını yaktı yeniden. Bir kitapla birkaç kâğıdı alarak odadan çıktı, karanlık koridorları geçti ve Jesse Binası'nın arka tarafındaki geniş çift kanatlı kapıdan kendini dışarıya bıraktı. Sıkı karda boğuk bir gürültüyle gıcırdayan her bir adımı algılayarak yavaş yavaş eve yürüdü." (148-9) Betimle (tasvir) duygunun birbirini birebir bütünlediği bu güzel anlatı Stoner'ın özkıyımın (intihar) eşiğine geldiğini eşsiz biçimde anlatıyor. Demek sınırda geziniyor ve yaşamının köklü bir çıkışa gereksinimi var. Olayları aslında biz çağırır, yaratırız. "Kırk iki yaşındaydı ve önünde tadını çıkarmak istediği, arkasında ise hatırlamaya değecek hiçbir şey göremiyordu." (150) Yaşamına gereken biricik varlık onu sevecek ve sevebileceği Katherine Driscoll'du, "geçen yıl seminerine katılmış genç okutman". (151) çağrıya uydu ve romanı araladı. Stoner'ın yaşamına umutsuzluğun koyu karanlığı içinden ışığını tuttu, görünürde kırılgan ama özünde güçlü, kişilikli, dayanıklı Bayan Driscoll. Bu aşk sanırım tüm uygunsuz koşullarına karşın dünyanın ve romanın görüp göreceği güzel aşklardan biriydi ve yudum yudum içilmeli, yaşanmalıydı. Öyle yaptılar, olağanüstü inceliklerle örülü, işlenmiş görüntüler, sahneler, söyleşimlerle...

"Böyle başladı aşk macerası." (156) çekinik, içedönük, duyarlı günlerde Stoner ileri yaşında yeni şeyler öğrendi: "Stoner'ın koyu kahve ya da siyah olduğunu düşündüğü gözleri koyu menekşe rengiydi. Bazen odadaki bir lambanın soluk ışığına yakalanır, ıslak ıslak parıldarlardı; Stoner başını şu ya da bu yöne çevirdiğinde bakışlarının altındaki gözler onun hareketine göre renk değiştirdiği için, hareketsizken bile asla durgun görünmezlerdi. Uzaktan öyle soğuk ve solgun görünen teninin, altta, süt beyaz camın arkasında yanan ışık gibi sıcak, pembe bir rengi vardı. Bu saydam ten gibi, Katherine Driscoll'un karakteri olduğunu düşündüğü dinginlik, soğukkanlılık ve ihtiyat da bir içtenliği, şakacılığı ve mizah anlayışını maskeliyor, bu özellikler yoğunluklarını kendilerini gizleyen o dış görünüş sayesinde kazanıyorlardı./ William Stoner başkalarının ondan önce, çok daha gençken öğrendiği bir şeyi kırk üçüncü yaşında öğrendi: İnsanın ilk aşkının son aşkı olmadığını ve aşkın bir son değil, bir insanın başka bir insanı tanımaya çalıştığı bir süreç olduğunu." (160) Roman yalnızca bu satırları için bile okunur bana kalırsa. Çünkü bu tümceler az rastlanır, özel bir duyarlığı açığa çıkaran, alçakgönüllü bir inci gerdanlık gibi. Stoner "aşkı insanca bir dönüşüm olarak, her gün ve her dakika irade, zekâ ve yürekle keşfedilen ve yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu." (161) Rüzgârla şişen yelkenleriyle kendi yönünü (rota) belirleyen aşk sandıklarınca gizli değildi. Aşağı yukarı herkes biliyordu kuşkusuz. Ama ilişkiyi çıkmaza sürükleyen şey Stoner'ın evliliği değil üniversitesidir. Onu üniversitede harcama, hatta yok etme düşüncesi kişisel nedenlerle doruk yapmıştır ve kürsüde belli odaklar (klik) bu fırsatı kaçırmayacaklardır. Ya aşk ya yıkım seçeneği ile yüzleşen Stoner'ın aşkını seçmesi umulur ve beklenirdi. Ama hayır. "Stoner kanapede arkasına yaslandı ve kendi dünyalarının göğü olan alçak, karanlık tavana baktı. 'Eğer her şeyi bir kenara bıraksam -vazgeçsem, öylece çekip gitsem- benimle gelirdin, değil mi?' 'Evet' dedi Katherine. 'Ama bunu yapmayacağımı biliyorsun, değil mi?' 'Evet, biliyorum. 'çünkü o zaman,' diye yüksek sesle düşündü Stoner, 'hiçbir şeyin anlamı olmazdı... yaptığımız hiçbir şeyin. Herhalde kesinlikle ders veremezdim ve sen de...sen de başka bir şey olurdun. İkimiz de başka bir şey olurduk, kendimizden başka bir şey. Biz..hiçbir şey olurduk.''Hiçbir şey' dedi Katherine. 'Ve bundan en azından kendimiz olarak çıktık. Var olduğumuzu biliyoruz...ne olduğumuzu.' 'Evet' dedi Katherine. 'çünkü uzun vadede,' dedi Stoner, 'beni burada tutan Edith ya da Grace, hatta Grace'i kesinlikle kaybedecek olmam değil; skandal ya da sana bana gelecek zarar değil; yaşamak zorunda kalacağımız zorluk, hatta aşkımızı kaybetme ihtimalimiz de değil. Sadece bizim kendimizin ve yaptıklarımızın yok olacak olması.' 'Biliyorum' dedi Katherine. 'Sonuç olarak biz de dünyaya aitiz; bunu bilmemiz gerekirdi. Biliyorduk sanırım; fakat biraz uzaklaşmak, bir parça rol yapmak zorundaydık ki...' 'Biliyorum' dedi Katherine. 'Başından beri biliyordum sanırım. Rol yaparken bile günün birinde, günün birinde... Biliyordum.' Durdu ve kıpırdamadan ona baktı. Gözleri aniden yaşlarla parıldadı. 'Kahretsin, Bill. Kahretsin!'" (176-7) Bir hafta süreli yaptıkları son gezilerinde "'Bu haftayı yaşamış olacağız'" (169) diyen Katherine Driscoll sevdiği adamın, tam da sevdiği için sessiz sedasız yaşamından çekilip gidecektir ve yaşam aptal törenleriyle (ritüel) anlamını sıfırlamış olarak sürüp gidecektir. Ta ki koşullu emekliliğiyle Stoner'a yapılan eğreti uğurlama törenine dek... Katherine'in ağzından çıkan yalın sözce sanırım hepimizin yaşamlarına ilişkin, belki yetmeyecek, belki bizi üzüntülerimizden kurtarmayacak son olanaklı ve olası çözümü imliyor. Bunu, şimdiyi, burada olanı yaşamış olacağız. Belki bunun dışında başka bir şeyimiz yok(tu), olmayacak. Yalnızca bitecek olan, bitmesi çok yakın olan bu şey...

Yıllar sonra Katherine'den alacağı tek haber yazdığı kitap oldu. W.S.' ye sunulmuştu ve Stoner elinden bırakmadan okuduğu kitabı beğendi. Sırada artık akademisyenliğe veda, emeklilik töreni ve ölüme yatmak kalmıştı. Sırayı bozmayacak, sahte ve gülünç emeklilik töreni sınavını başarıyla verecek ve sonunda pencereye bakan yatağında ölümünü bekleyecektir. O da çok gecikmeyecektir zaten. Usundan sürekli yineleyerek geçirdiği son düşüncesi, 'Ne bekliyordun?' sorusuydu. "Tarafsızlıkla, mantık yürüterek, başarısız görünmesi gereken hayatına baktı. Dostluğu, dostluğun onu insanlar arasında tutabilecek yakınlığını istemişti; iki dostu olmuştu, biri kim olduğu bilinmeden anlamsızca ölmüştü; diğeri artık yaşayanların öyle uzak saflarına çekilmişti ki... Evliliğin içtenliğini ve dingin, birleştirici tutkusunu istemişti; ona da sahip olmuştu ama onunla ne yapacağını bilememişti ve o da ölmüştü. Aşkı istemişti; aşkı bulmuştu ama ondan da feragat etmiş, ihtimaller kargaşasında yok olup gitmesine izin vermişti. Katherine, diye düşündü. 'Katherine.'" (225)


Keşke daha fazlasını bilseydik.

Keşke daha güçlü olsaydık.

Keşke onu daha fazla sevmiş olsaydık.

Keşke...

Ne bekliyordum? Şu ya da buydum. Bir insandım. Ne bekliyordum?


Şubat 2022


[1] John Williams; Stoner (1965), Çev. Özlem Güçlü, Yapı Kredi yayınlarında birinci basım, 2020, İstanbul, 227 s.