ZeZe Kırmızı

Şiiri

Zeki Z. Kırmızı / Şubat 2021

Rus şair Marina İvanovna Tsvetayeva’dan (1892-1941) seçkiyi1 hazırlayan ve çeviren Güney Çetao Kızılırmak (Doğ. 1981) son yıllarda öne çıkan, Türkçesini ne yazık ki yaşıyla oransız ölçüde anlamsız, gereksiz yere eski(ten) bir Rus dili çevirmeni. Eski Türkçe hevesi çevirisinin başarını pekiştirmek bir yana zayıflatıyor. Bunu birinin çevirmenlerimize söylemesi gerekiyor. Doğum tarihi birçok şeyi açıklıyor aslında.

Avrupa’ya (Fransa) yerleştikten sonra Rilke, Pasternak’la da yazışan Tsvetayeva 1939’da Sovyetler’e dönüyor. Yaşamöyküsünden kısa bir alıntı: “Kocası Sergey Efron ajan olduğu iddiasıyla tutuklandı. Kızları Ariadna Efron hayatının sekiz yılını geçireceği bir çalışma kampına gönderildi. Alman ordusu Sovyetler Birliği’ne girdiğinde Tsvetayeva oğluyla beraber Tataristan’daki küçük Yelabuga kentine yerleştirildi ve 31 Ağustos 1941’de burada kendini asarak yaşamına son verdi. 10 Ekim 1941’de ise Sergey Efron kurşuna dizildi.

Kitabın arkasında Tsvetayeva’nın yaşamının bir zamandizini var. Rusça 1990 baskısı için Lev Mnuhin’in yazdığı önsözü de belirteyim.

Son derece ilginç bir yaşamı olan şairin adı Anna Ahmatova’nın yanına konabilir. Kızına göre bu son dönem şiirleri onu en iyi yansıtan şiirler.


*

Şiirlerin bir bölümü başlıksız.

İlk başlıksız şiir ‘sözcüklerin bir saati’ olduğundan söz ediyor. Bir alnın dayandığı omzun saati. Sıcacık rastgeleliklerin (keyfilik). Sessiz dileklerin (rica). “Topraksız kardeşliklerin/ Yeryüzü yetimliklerinin.” (19) Anlamak elbette zor değil. Marina bir yetim... Yeryüzünün yitik kızlarından biri. Onun gözünün gördüğü şey elbette başkadır: “Eller: Işık ve tuz./ Katran ve kan-dudaklar./ (…) // İşte bir tarla kuşu, işte/ bir hanımeli,/ İşte avuç avuçmuş,/ işte dökülmüş gitmiş// (…) // Şendi böyle gelişim/ Hikâyene sızışım.” (19-21) Yaşama kendini yedirişi, varlığın içine giriş çıkışı tutkulu, aşık ve yabanıl, gözü karadır. Sonra çekip gitmiştir, yenilmiş bir kadın gibi değil, özgür olmaktan yılmayan ürküsü ve arkada bıraktığı titrek omuzun olanca tedirginliğiyle. “Son/ Sanki hiç olmamış.” (22) Yasayı unutmayacak hiç: Boş, sarp, altına kesmiş erkek göğsünden mülk edinmeyeceksin! Güvenmeyeceksin hiçbir şeye ve hiç kimseye sonuna dek! “(Tekinsizliğini avuçların/ Tokalaşarak saklamak!)” (23). Yapacağın tek şey yalnızca budur. Sana verileni al ama verene asla bağlanma! Erkeklere bağlanma, gözünü karartma ‘erkek törenlerinin ışıltısı”yla. Tutkusuz tutkuların öpüşleriyle yakılan ten bırakalım yansın arkada. Yoksa kanayıp duracaksın kadın(lık) yazgınla, ‘Ağacın ilk titreyişine’ çıkacak yolun hep. (25) Var yoluna git bu yüzden. Tadını çıkar sevincin, şafağı selamla. Sokul, sokulabildiğince korkusuz. “Ölüler ki uyur hiç değilse!/ Ve bilmem rüyalarım bir tek/ Nedir uyku! Salla öyleyse/ Küreği dostum ve dursun bellek!” (28) Ve elbette, beden (gövde) yürüsün. Çünkü gövden sesinin çınladığı bir mağara. (31) Gerisi tarihsel bir anlatı: saltanatlar ve toza dumana bulanmış savaşlar… Beden bedene, anne bebeğine gebedir ve ona sunduğu yaşam sorunsuz olmayacak. Ama umarı (çare) yok. Madem gökten düştün yeryüzüne bir kez, payına ağlamak düşecektir. Ne bekliyor olursa olsun seni bebek, doğarken attın ilk imzanı ve artık ayaklanmaktır güne, yazgın. (33) Dünyaya gelince, “Fakat iki kişiye dardır/ Sabahların sevinci bile.// (…) //İki kişiyken keşfedilecek/ Toprak yok hiçbir yerde.” (34)

Tsvetayeva’nın umudu geçici olandan yanadır ve kendini yanıltmaya, büyülenmeye hiç mi hiç hevesi yoktur. Kendini yaşlılığının içinde yuvalayamaz. Yaşlılık yitiklerin fundalığıdır, kurumuş derelerin. (38) Şarkı günün şarkısıdır, ağaçların seslendirdiği, ‘Tanrıya kafa tutan meşenin’, bilici söğütlerin, kederli üvezin: “Yeşil akislerin oğlu…/ Ellerime -dökülen…/ Perişan saçlılarım benim,/ Benim titreyen güzellerim!” (41) Saçların aklaşmasına bakıp her şey bitti sanırsınız, oysa “her şey gerçekleşti/ Göğsümde birleşti ve erişti her şey uyuma.” (42) ‘Dertlerin genç aklarına’ papatya değil defne, onurlu meşe yaraşır.


Raylarda Gündoğumu


Gün doğmadan tepelerden

Kışkırtılmış tutkularıyla,

Puslardan ve traverslerden

Sil baştan kurdum seni Rusya.


Puslardan -ve demirlerden,

Puslardan -ve griliklerden.

Gün doğmadan tepelerden

Makasçı işe girişmeden.


İnsaflıyken şimdilik sis,

Göz göz granit uyurken

Tuvallerde bir muamma

Damalı tarlalar seçilmezken…


Puslardan -ve sürülerden…

Yalan söylerken kara yağız çelik

Haberler uçurarak delişmen-

Moskova çok ötelerdeyken!


Böyle, inatçı bakışlar altında-

En bedelsizi mülkiyetlerin

Nasıl da yayılıp gitmiş Rusya-

Bedenine üç koca tuvalin!


Ve -çeviririm daha hızlı!

Görünmez raylar boyunca

Evsizlerin vagonlarını

Yollarım puslar boyunca:


Tanrı ve insanın gözünde

Sonsuza dek yitmişlerin

(Derler ki: Kırk insan ve

Sekiz at için var yerleri)


Böyle, ortasında traverslerin

Uzak, iner kalkar parmaklıkken,

Puslardan ve traverslerden,

Puslardan – ve yetimlikten,


Gün doğmadan tepelerden

Kışkırtılmış tutkularıyla,

Puslardan ve traverslerden

Sil baştan kurdum seni Rusya.


Alçaklık ve yalandan ari:

Uzaklık -ve iki mavi ray…

Ve işte, karşınızda! -Sahi!

Hatlar, hatlar boyunca kay…

 

      (12 Ekim 1922, s. 47-8)

Sınır boylarının, kendi yurdunun sığınmacısı, göçmenidir (mülteci) Tsvetayeva. Oradan oraya savrulmuş, kaçması gerekmiştir. İstasyonların çığlığı kulaklarından hiç gitmedi. Bırak umudu! diye çığlık atan lokomotiflerin sesleri… Belki de “Raylardır yaşam! Ağlama!” (97) O, can alıcı meleğe, Azrail’e sorun yaratmayacak, güçlük çıkarmayacak, girecektir kayarak kanadının altına. O tüm çağların Ofelya’sıdır ve şimdi gereken, Ofelya adına Hamlet’in üzerini çizmektir. Şu, kadın düşmanı Hamlet’in… “Prens Hamlet! Yeter kurtlanmış çöplükleri/ Kurcaladığın… Sen güllere bak!/ Tek bir gün uğruna son günlerini/ Sayan kadını düşün, bırak.” (52) Şairin coğrafyası uzamsal, genişleyen ve bitmeyen, uzak bir coğrafyadır. Tükenmeyen yolları, yollarda yelle savrulan tozları ve karları, sıra sıra telgraf direkleri olan, kavuşmaları ve ayrılıkları zamanlara yayan, bilincini sürekli kanatıp duran coğrafyalar… Orada sözcükler ayak uydururlar tepelere, dere ve çağlayanlara, rüzgârlara: “Başına buyruk bir kasaba!/ Telgraf telleri boyunca!// Şehvetimin şaşaalı çığlığı,/ Karnımdan kopup -rüzgâra!/ Kalp ki bir kıvılcım manyetik/ Üfler veznini havaya.” (59) Şarkı (şiir) söylemek sevişmektir. Dünya sevişmenin acımasız ve kışkırtıcı yatağıdır. Tutku, kesintisiz (biteviye) sürmektedir: ‘varım, olacağım ve geçireceğim ele’. (61) Tutkuyu büyüten ayrılıklardır (veda), kuşkusuz. Ayrılık anında gözyaşı döküldüğü gözlerden büyüktür, çırpınışlarsa, ellerden… İnsan kaç ayrılığa dayanabilir ya da gerçekten dayanabilir mi ayrılığa? Bir dahası olmayan ‘hoşça kal’ diyebilir mi? “Sabırla, intikamı büyütür gibi-// Beklerim seni (ellerim saçlarımda-)” (64) Şair, sözü uzaklardan getiren ve uzaklara götürendir. “Kartları karıştırandır o,/ Teraziyi ve sayacı yanıltan,/ Okul sırasından soran soruyu,/ Kant’ı altüst edip bırakan,” (67) Yolu takvimlerde öngörülmemiş, sezilmemiştir. “Yakar hiç ısıtmadan.” (68) Zamanla yarışan, zamanı atlayan, ‘zaman olup okyanus misali suları ürpertmeden’ geçen…gecenin resmi: “Kulak kepçesine dönüşmüş dünya/ Emip emip içine çeken sesleri,/ Kepçeye ki tepeden tırnağa ruha!../ (Ruhlara gittiğin saat, kucağa gider gibi!)” (74) Kimsenin kuşkusu olmasın, bu öykünün nasıl bittiğini bilmeyecek dostluk da sevi de. “Gün günden sesin daha içeri,/ Gün günden yitişin derinlere.” (78)


Mektup


Böyle mektup beklenmez,

Bir mektup beklenir ancak

Paçavra cinsinden bir bez,

Çevresinde bir şerit olacak

Tutkaldan. İçinde -bir kelam.

Ve mutluluk. Hepsi o kadar.


Mutluluk beklenmez böyle,

Böyle beklenen -sondur:

Asker selamı top ve fişekle/

Ve göğüs içine -kurşunun

Üç parçası. Kan gözlerde.

O kadarcık. İşte böyle.


Mutluluk değil -ömür geçti!

Rengimi uçurdu rüzgâr!

Belki avlunun köşesi

Ve de kara namlular.


(Bir mektubun köşesi:

Mürekkep ve füsundan!)

Ölüm uykusu için

Kimse yaşlı sayılmaz!


Bir mektubun köşesi.


      (11 Ağustos 1923, s.91)

Gerilmiş ipin ince yerinden havalanır gömlek, namlunun ayırdığı yaşamları birleştirebilir namlu aynı zamanda: “Ceketi del de,/ Birleştir bizi öfkeli bekçi,/ Yara yaraya ve kemik kemiğe!” (93) Öldürmeyi saltık (mutlak) ayırmak sananlara yuh olsun. Yanılıyorlar. İnançsızlıklarında güçlenenleri, bileğine dek yarasına batanları bilmezler. Sağır Hamlet yatışmıştır belki ama Ofelya’nın acı dolu sesi yankılanıyor hâlâ. Bu sesin kulaklarında çınlayıp durduğu kadın ne yapar, yapmalı? “İsterim ki tren içkiyle, şarkıyla:/ Ve mevkisiz olsun ölüm!” (100) Yani cesaret, delilik, mızıka, gerilim, kısırdöngü. “Bakıyor ve görüyorum: Son./ Yok pişmanlığın anlamı.” (100)


***

Sen, beni hakikatin sahteliği

Ve yalanın gerçeğiyle seven,

Sen, dünyalar kadar beni

Beni dünyalardan çok seven!


Beni zamandan daha uzun

Seven sen beni. -Güle güle!

Sevmiyorsun beni artık:

Gerçek ibaret üç kelimeden.”


      (12 Aralık 1923, s.101)

Evlilikten söz edip de delirtmeyin Tsvetayeva’yı. “Tanınmadan düştü evlilik döşeğinden,/ Ve uyudu anlaşılmadan kadın da.// Ayrı! -bir yastıkta bile-/ Ayrı! -elleri birleşse de-/ Ayrı! -çift manalı bir dilde-/ Geç ve ayrı -evliliğimiz bu işte!” (105) Bir başka şiirde yekten sorar: “Kadın, kazdığın çukur hani/ Üstünü çimenle örttüğün bazen?” (110) Çünkü ‘dengin – denkle değil yazısı…’ Oysa şu dünyada ararsan er geç bulursun dengini.


Alametler


Sanki eteğimde dağ taşımışım

Bedenim topyekûn sancıda!

Ben aşkı sancıdan tanırım

Yekpare bedenim boyunca.


İçimde tarla sürülmüş sandım

Türlü fırtınaya mesken, ben ki

Aşkı uzaklığından tanırım

Herkesin ve her şeyin yakındaki.

İçime yuva kazmışlar sandım

Temele dek, handiye katrana

Ben aşkı damardan tanırım,

Yekpare bedenim boyunca


İnleyen. Cereyan gibi savuran

Yelesini, ey Hun:

Ben aşkı kopuşundan tanırım

En sağlam telinin kopuzun.


Boğaz uçurumlarının

Pası, canlı tuzu.

Ben aşkı bir yarıktan tanırım,

Hayır! -bir tril’den

Yekpare bedenim boyunca!


      (29 Kasım 1924, s.112)

Bedenimiz gizdir, sanki ahır, sanki kazan, batak, lahit. En son, sürgündür bedenimiz, demirden bir maskenin mengenesidir şakağımızda. Aşkı bedenin, acıdır, aşk isteyen acıyla nişanlanır. Yaşamak aşkla ve aşksız, kolay değildir. Ağırdır bedeli.

Her neyse. Pişmanlık yok demişti Marina Tsvetayeva. Bedenin küreğini sürmüştü kızgın fırından içeri, gözünü kırpmadan hem:


***


Günlerin kaygan sümüklüböcekleri,

…Dizelerin gündelikçi terzisi…

Şöyle veya böyle hayatım ne ki?

Benim değil, senin değil mademki.


Dertlerim de umurumda değil pek –

Uyku mu? Yemek mi?

Ölümlü bedenim göçüp gidecek.

Benim değil, senin değil mademki.


      (Ocak 1925, s.118)

*

Aslında onu ve şiirini aktarırken hakkında yazacağımı yazdım neredeyse. Başka ne denebilir? Çağının Rusya’sının sesi usumun ıssız köşelerinde yankılandı durdu. O Rusya, yaşamışım gibi tanıdık, bildiğim bir yer. O Rusya’nın Rusçasının dizemli (ritmik) ve tutkulu (şehvetli) vurgusu da kulaklarımda çınlayıp duruyor. Şiir Rusçanın vuruşlarına (tempo) sinmiş, tutkulu yatağını hazırlamış, Tsvetayeva yaşamından bir buğu, sevinçle, sevme-sevilmenin olanca kederi ve vazgeçilmezliğiyle bir et, kemik, sinir, kadın kasırgası çıkartmış ortaya. Şiirden kesinlikler, kusursuzluklar ummamış, beklememiş hiç. Geçerken en uygun yerde ve zamanda şarkı söyler gibi çıkmış ağzından şiir. Dünyayı, istasyonları, rayları, trenleri, kar fırtınalarını, telgraf direklerini, vb. yansılamış, katmış şiirine ya da onların şiirine katmış ağzından dökülen sözcükleri, hatta sesleri. Bilmiş yaşamın ayrılıklardan ve somut acılardan yumaklandığını. İnsana ve yarattığı korkunç dünyaya sırtını dönüp, masayı devirip, canına kıyabilecekken her yitiğinden (kayıp) şimdi, burada aşkı damıtmanın, bu umutsuz dalgaya kendini bırakmanın, esrimenin, bir daha anımsayıncaya dek unutmanın ve sonuna dek unutuşun-unutuluşun hazlarına batmanın, tutkulu umutsuzluğun ya da umutsuz tutkunun yoluna salıvermiş kendini. Hem dünyanın geçici kadın öznesi hem nesnesi olmanın eşiğinde kafa tutmuş, sevişmiş, sevişmeyi istemiş ya da öteki olan bedene yatırmış usunu. Usu idealara bağlamak, erkek düzenlerine tutsak kılmak, tapınağa dönüştürmek eldekinden, eldeki sana ait, senin biricik varlığın olan bedeninden de olmak anlamına gelmez mi zaten?

Bu unutuşlar, ayrılıklar (veda), buluşmalar hakkında bir ezgileme çabasıdır şiir. Çağının içinde insanın, kadının yaşadıklarını tüm bedeniyle yankılama biçimi, tepkilenimi… Umutsuzluğun can yakıcı müziği. Ağlatının (tragedya) koynundaki güldürü (komedya). Şiirin ve insan sesinin, dünyanın nesneleriyle ayartıcı buluşma ve paylaşımları. Bazen doruk akımlar, saltık yitişler, somut dokunmalar, sürtünüşlerden yükselen alev, tenleri ve tinleri birlikte, tek parça olarak kavuran… İkincinin, ötekinin acı ve çağrışım dolu ayartıcı gelişi, bile bile verilen onay (rıza), önyargısız uyum, geçiciliğin buruk, kırık bilinci: aşk sürmez, sürmeyecek. Tutku önsüz ve arkasız, şimdi burada olan ya da hiç olmayacak olan şeydir. Somut, evrensel soyutun bağrında eriyip gidecek zamana bırakılırsa. Ne kurtarırız? Ne kurtarmalıyız? Nasıl?

Parçacıl (fragmental) bilincin, doruk yaşamsal anların adsız, kimliksiz bedenlerinin yer yer yükselen, sonra bir anda, hiç yitmeyecekmiş gibi göründüğü bir anda yitip giden şarkıları Marina Tsvetayeva’nın sanki her kezinde bir yere değin taşıdığı ama son anda vazgeçtiği gelecekteki tümcül yapıtın taslakları (eskiz) gibi, kimsesiz, yetim orada parça bölük, dağınık, tutkulu (arzu) durmaktadır.

Bu yitik kızkardeşimiz için ağlamak yanlış olur. Onu okuyacak olan bizlerden beklediği sanırım gözyaşları değil. Söz ver, söz ver, diye fısıldadığını duyar gibiyim, şiirim işe yaradı, onu okudun, bir bedenin olduğunu sana anımsattı ve o bedeni yaşamın içinde sonuna dek yakman, tutuşturman, küle çevirmen gerektiğini…


[1] Marina Ivanovna Tsvetayeva; Rusya’dan Sonra [1922-1925], Çev. Güney Çetao Kızılırmak, 160.Km. y., Birinci basım, Ekim 2019, İstanbul, 128 s.