ZeZe Kırmızı

Şiirine Bakış ve Güneş Kalır Bir Başına

Zeki Z. Kırmızı / 2021

Ömer Erdem Şiirine Bir Bakış


Daha önce iki kitabını, Kireç (2010) ve Pas’ı (2015) okuduğum ve hakkında yazarak beni huzursuz eden şeyi açığa çıkarmaya çabaladığım Ömer Erdem’in yeni kitabı Güneş Kalır Bir Başına1 öncekilere göre beni yatıştırmış sayılabilir mi? Bir şairin özgüvenli duruşu, neredeyse meydan okuyuşu kötü bir şey olabilir mi? Hatta çoğu kez alkışlanması gereken bir öncülüğü de imlemez mi?

İslamcı olmasa da İslam içinde yer aldığını düşündüğüm, o kanatta atak şiir geleneğine, belki tinsel anlamda Mehmet Akif’e uzatılabilecek ama İsmet Özel, vb. ye de bağlanabilecek, şiirini bilmediğim Sezai Karakoç’a yazınsal ve düşünsel olarak yakın olduğunu sandığım 54 yaşında (d.1967) şairimiz Ömer Erdem, şiirini daha geniş kesimlere kabul ettirmiş görünüyor. İlk şiirini Diriliş Dergisi’nde yayımlayan şairin ilk şiir kitabı Dünyaya Sarkıtılan İpler’i (1996), Mesafesi Kadar İnleyen Rüzgâr (1997), Yitirişler (1998), Yarım Ağaçlar (2001), Evvel (2006), Kireç (2011), Kör (2012), Pas (2015), Azap (2017), İstanbul’a (2019), Güneş Kalır Bir Başına (2021) izliyor. Yarım Ağaçlar ile 2001 Cahit Zarifoğlu Şiir Ödülü aldığını da ekleyelim. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü’nde (http://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/omer-erdem) yer alan yaşamöyküsünde; yazınsal düşüncelerini, şiirimizin gelişim çizgisindeki tarihsel ve ekinsel sorunlara göre biçimlendirdiği söylendikten sonra Erdem’den şu alıntı yapılıyor: "Şüphesiz ki şiir bir düşünce eseri değildir. Düşünceyi içerir fakat ondan doğmaz. Temeli tefekkürdür düşüncenin. Şiirin ise duyuş. Şiir eksile eksile var olur, düşünce basamak basamak yükselir. Her düşüncenin içinde gizli bir şiir özlemi barınır, has şiir düşüncenin kapısına sırtını çevirir ve o kapının önünde oturur. Kinetik türünden enerji vardır aralarında. Şiir yeniklerin dilidir, düşünce zihinsel iktidarın. Düşüncenin hükme vardığı noktada şiir tetikte ve şüphededir. Düşünce kendi diyalektiği içinde adım adım hedefine varırken, şiir, varlığını, oluşurken bulduğu çelişkiler üstüne bile bina edilebilir. Düşüncenin diyalektiği vardır, şiirin estetiği. (...) Her düşünce bir gün işlevini tamamlar ve aradan çekilir. Sanat olan şiir ölüme meydan okur. Düşünce mezheplere benzer, şiir ise dine. Çünkü biri yorumdur öteki kaynak. Bu yüzden ilk kavimlerin önce şiiri vardır." (2000) -Octavio Paz'ın "kaplamlı şiir" kavramını ise şöyle yorumluyor: “‘Şimdi modernizm içerisinde sınırların ortadan kalktığı ve geçişkenliklerin hareket içinde olduğu bir çağda yaşıyoruz. Artık hepimiz bir dünya vatandaşıyız. Açık toplumda açık dünyada yaşıyoruz. Acıyı da evrensel bir dil ve estetik bir tonla dile döktüğümüz zaman evrenselliği yakalamış oluruz. İstanbul'da yazdığımız bir şiirin mutlak surette; New York, Berlin, Atina, Pekin ve Lizbon'da okuyucusunun olması gerekiyor. Bizim de bu özgüvenle yaşamamız, şiiri bu özgüvenle duymamız ve kuracağımız estetik yapının modern çatısının buna göre oluşturulması gerekiyor. İnsanlar bugün okumazlarsa yarın mutlaka okurlar.'" Nitemi (sıfat), tamlamayı şiirinde giderek eksilten Erdem, kitaplarının adını kitapta baskın izleğe göre seçer. Makale yazarına (İsa Koyuncu) göre, Erdem’in televizyoncu (TRT) geçmişi onun doğayla ve uzamla (mekân) yaratıcı ve özel bir ilişki kurmasını sağlamıştır. Hatta uzam, şiirlerinde tinsel belirleyici, yönlendiricidir. Büyük, eski coğrafyalar (Orta Doğu) şiirinin kurucu öğelerine dönüşür.

Deniz Durukan, 2012’de Cumhuriyet Kitap’ta şairin Kör (2012) adlı kitabını yorumlarken, yetkenin (otorite) ve erkin (iktidar) birey üzerindeki baskısına tüm kitap boyunca tanıklık ettiğini söylüyor. Devlet ve baba kavramları ile açımlıyor şiiri.

Değişik yayınlarda (K24, Hürriyet, Karar, vb.) yazılar yayımlayan Ömer Erdem K24’te 2015 tarihli yazısında, “Şiirin ne olduğuna ve nerede durması gerektiğine şairler karar verir. Bir eylem türü olarak şiir de politiktir ama onun bu karakteri hedefinden değil, doğasından gelir. (…) Bugünkü şiir yaratıcılık ve değer bakımından değil, tam da dolayım açısından büyük sıkıntı yaşıyor. Kültür değil, yan etkiler belirliyor onun ve şairin algılanışını,” diyor. Türk şiiri üzerine düşüncelerini sürdürüyor: “Bırakın klasik şairleri, modern şairler de eşsizdirler. Eloğlu, Necatigil mesela unutulur cinsten değiller. Bir de günümüz şairleri var ki onlar birbirlerine kaynaklık etmek bakımından kirpi mizaçlılar. Sevgilerini, yorum ve eleştirilerini iletmekte, paylaşmak ve tartışmakta kısırlar. Bu bir kusur mu, evet. Bundan uzak olanlar yok mu, elbette var.” Güncel siyasete ilişkin yorumu ise: “Kadın, cinsiyet, sokak ve güncel politikaya gelince, onların popüler rüzgârına kapılmadan onlara renk, ruh ve maya çalmalı şair. Ölüm böyle böyle, sığlık ve kuraklık böyle böyle aşılır ve aşılacaktır.”

Güneş Kalır Bir Başına (2021) yayımlandıktan sonra Yeni Şafak Gazetesi’yle yaptığı söyleşide (‘Gökte güneş kararmış bir portakal’ - Yeni Şafak (yenisafak.com)Türk şiiri ve şiir üzerine yargısını pekiştiriyor:“İki şeyin olması gerektiğini fark ettim. Birincisi, şahsiyet. Her şiirde şairler bunu yaşar, her şiir allak bullak, güveni sarsılmış, kopuk, haksız, kaba, ekşi, çürümüş, dağılmış hayatı adeta bir düzenleme çabası denebilir. Şair yazdığı her şiirle hayatın akışına müdahale eder, bu duyarlılık ve bilinçte değilse şiire de bulaşmamalı. Çünkü her bir şiir bu dağılmış paramparça olmuş çürümüş hayatın, karmaşanın bir kendisine getirilme halidir. Yani şiirin bir iddiası varsa aslında sürekli bu parçalanmaya, dağılmaya, çürümeye teşne hayatın maddi ve manevi unsurlarını insan adına yaşanabilir olabilmesi için bir düzen teklifinde bulunma çabasıdır. Her kitap da şair için bir kendisini yeniden düzenleme çabasıdır, bu bir eksiği giderme değil, bir yeniden düzenleme çabası. Hani bir kıyafeti uzun süre giyeriz, çok sevdiğimiz için almışızdır, onu uzun süre giyeriz ama bir süre sonra ondan ayrılmamız yeni bir şey giymemiz gerekir… Bu onun değersizliği demek değildir, yeni bir kisveye bürünme halinden bahsediyorum. Hacı Bektaş Veli gibi mutasavvıfların dediği gibi ‘yeni bir don giyme’ hali… Onlar bir güvercin, bir ceylan donuna bürünürler hani. Bu varlığın sonsuz var olma hakkını yaşamaktır. Şair ise bunu tecrübe ederken sadece şahsı adına değil, dille birlikte bütün insanlık adına bunu tecrübe eder. Ben de ilk planda yeni kitabımı yeni bir don giyme, kendimi yeni bir düzene sokma olarak şablonlayabilirim. Arının bal yaparken oluşturduğu petek gibi…” Ekliyor: “Dile bağlı bir sanat olarak şiir öyle bir yerde duruyor ki bir toplum ya kendisini onun en değerli olduğu yerden yeniden icad edecek, yani şiirin değeri kadar kendisinin de değerli olduğunun farkına vararak şiiri sahiplenecek ve sahiplenmekle birlikte şiirin yol açacağı sonuçlar ortaya çıkacak. Şiir neye hizmet eder? Kötülüğün engellenmesine, insani değerlere, özgürlüklere, sevmenin, aşkın, yüceliğin, insanı insan yapan temel değerlerin kristalize olabilmesine. Şiir yoluyla insan olmanın potansiyelinde bulunan bütün yücelikleri bilmeye başlarız. Şiir başka disiplinlerde olmayacak kadar bize zengin bir imkân veren bir bilme yöntemidir. Bu bilme yöntemini kazanan her insana bakıyoruz ki artık düzen bozucudur, itiraz eder. Yani şiir ‘ithalat rejimine’ karşı durur.” Şiirinin ve elbette son kitabının görevini de (misyon) bu bağlamda ayrıca belirtiyor: “Türkiye’nin bir şiddet, kötülük toplumuna doğru evrilmesiyle ilgisi var. Şiir, kitap, şairler insanı iyiliğin hizasına işaretlemekle mükelleftir bana göre. Bu anlamda kitabımın sürmekte olan Türk şiirinin iyiliğinin bir nişanesi olmasını arzu ediyorum.”

Bir başka söyleşisinde de (Ömer Erdem ile Onur Köybaşı Söyleşti | Edebiyat Burada), “Ben şiirin okur tarafından ‘tutulması’ ve oradan tarihe akıtılmasından yanayım. Şiir tarihin içinde değil tarihin kendisi olarak tecelli eder de pek az duyarlı yürek, açık zihin, özgür ruh bunu fark eder. Güneş Kalır Bir Başına da yürek, ruh ve zihin üçgeninde insanın varoluş hakkını tarih olarak dile döküş sonuçta. Tabiat da bunun dekoru değil bilinci,” demekten kendini alıkoyamıyor.


*

Çarpıcı, benzersiz ya da ‘yeni’ (!) imgenin tek-şiir bütünü ve izleksel çok-şiir bütünü ile çelişkisi nasıl aşılabilir, aşılabilir mi sorusu Erdem şiirinden çıkan önemli bir soru. Şair hem dünyayı yeni bir dilsel anlatım (ifade) ilişkisine bağlamak, dünyayı kendi üzerinden (içinden) yenilemek ve göstermek (dünyanın kişiselleştirilmiş göstergebilimi) hem de dilin imge (şiir) ötesi çerçevelerini tutturmak, yani dille, imgeyle, şiirle tutarlı kalmak gerilimi ya da açısı içinde çözüm üretme derdine düşer. Hiç kuşkusuz iyi şiir bu çelişkinin içinden çıkar ama kötüsü de. Her iki seçenek de açısız kalmış şiir(leme)den iyidir, hemen belirtelim. Ömer Erdem şiirin kök imgelerinden ve değişmecelerinden birini bu kitap-şiirinin (izleğinin) eksenine oturtarak oluşturuyor Güneş Kalır Bir Başına’sını: Güneş, portakal, dirim, ölüm. Tükenmez bir kök imgeden söz edildiği açık. Ve Güneş gerçekten dilin yetemeyeceği imgedir, ancak portakal vb.’ nin üzerinden erişim alanımızın içine alınabilir. Hoş bu bizi Emanuel Coccia’ya taşır, yani bitkinin metafiziğine2. Belki kapsar küme portakaldır, güneştir içkin öz ya da küme ögesi (eleman). Erdem’in söyleşide söylediğini yineleyelim: “Güneş Kalır Bir Başına da yürek, ruh ve zihin üçgeninde insanın varoluş hakkını tarih olarak dile döküş sonuçta. Tabiat da bunun dekoru değil bilinci.” Çünkü şiir(e ilişkin yerleşik yargı) kendini, kendine ilişkin öz yargısını savunagelir. Şair ise şiirsel özneliğini bu yargıya bağlama zorunluluğunun baskısıyla karşı yargısını, önermesini biriciklik, özgünlük adına ileri sürmekten bıkmaz yorulmaz. Nedeni şiir bilincidir. Uzatmadan söylersek yukarıda imlediğimiz gerilim, şiiri bir odak dolayında karşıt yönlü çekim güçleriyle ya tümler ya parçalar. Şiirin dağılmasını önlemek şairin dilinin olanaklarına ilişkin deneyimiyle doğru orantılı bir sonuç olur giderek. Kitapta bu çelişkinin somut örneğini hem tek şiirlerde hem de kitap bütününde görüyor ve şairi, şiirsel arayışının yolculuğunda dağılmayı (bile) göze alma cesaretinden ötürü kutluyoruz başta. Çünkü hiçbirimizin derdi şiiri bitirecek ‘kusursuz şiir’ değil. Yazıldıkça gerçekleşen, kendine gelen, kendi olan bir uygulama (pratik) denebilir şiir türü için. Şiir içi parçalanmayı imge, özne-nesne konumlanımlarında devingenlik, uzamcıl yönelim, vb. açısından gözlemleyebiliriz. Ama tüm bu dağılma aynı ırmağın akışı içinde kavranabiliyor, okur şairin yaptığı ya da okura bıraktığı bireşimleme işini bütünlüyor ise önümüze gelen şiir örneği yine gizilgüç (potansiyel) taşımaktadır. Kendi ötesinden söz getirmekte, söz vermektedir.

bir güneş çizme aklı nedir bir ağaçta” (güneş ağacı, 10) dizesini kuran şair dirimsel kavrayışın yinelenmeli ve türümüzü sıfırlayan sonsuz döngüsünü dizemcil ses yinelemeleriyle sınırlarken şiir patlayıp dağılmamak için son ödünlerini de veriyor gibidir. Tam bu yüzden beklenmedik, umulmadık düşüşler canlı, devingen şiir uçurumlarına dönüşebiliyor. Okurun çoğul anlamda tetik durması, Erdem’in şiirsel uzantılarını, kamçılarını (flagellum) yatırıp çekirdeğini açığa çıkarması güçleşiyor. Asıl soru tabii çekirdeğin ne olduğu sorusu. Bunun için meczupların taşrası’nı okumak çekirdeği kavramamızı sağlamıyor. Yalnızca ucu açık bir dizi çağrışımla sürükleyici, büyülü dizelerin tutsağına dönüşüyor okur. Şiir coğrafyasından, toprağından edilmiş, “asmıştı adam kiraz dalına ölümü/ çürük dişlerinden bir ülke görünürdü”. (12) Şairin eli imgesini güneşe çıkar(a)mayacak. Taşra ‘odun üzerine odun atılarak’ yakılacak. Yaşadıklarımızın anlatısı artık bizi ‘fena halde kızdıracak’. Su gelecek, değirmenin çarkını çevirecek, taşlar dönüp aralarındaki darıyı öğütecek ve önümüze ekmek olarak gelecek un anlatısı olsa olsa şairi (Ömer Erdem) bir kurda dönüştürecek, dönüştürecektir. (gibi, 14) Yorgun varlıklar şairin peşi sıra “geliyor işte yıllarca taşın altında saklanmış/ çocukluktan kalma kumaş parçası/ üzüm salkımları iri iri güneşin altında/ geceleyin tilkilerden yadigar nem/ sessizce damlamış yaprağın dikeninden” (peşi sıra, 15) Sanki güneş varlığı(n tarihini) aralıyor, gün yüzüne çıkıyor gerçek. Kişisel öykü yeniden okunup canlandırılıyor. “bilmezdin daha cinselliği/ kabuklar içinde dönen yumuşakçalar/ bir horozun kabarıp duruşu sesiyle”. (17) Öykü turuncusu kabarmış erkeğin öyküsüdür doğallıkla. Dönüp ne söyleyeceksin? Ne anlatabilirsin geçmişinin varlıklarına? Sende açığa çıkan, geçmişi yeniden yaşatır mı? Bulunduğun yerden çıkardığın ses öğretiler, yargılar dizisine dönüşüyor. Dikkat et! Şiir pek de dayanıklı değildir “aşk bildiğin terazide tartılmaz”a. (19) Biliyorsun, geçmiş yeniden yaşanamayacak ama ‘gelecek günlerin yaşama dileklerine’ dönüşebilir. Adsız varlıklar adsızlıklarıyla kalacaklar ne yazık ki, sen “dönüp bakmayacaksın/ gözlerin açık yüzünde hep aynı gülümseme”. (19) Duvara abanmış ekim güneşinde önünde bir lokmacık çayla şiirin kendini arıtmasını, yalınlığa kaymasını beklerken ‘arzulu dudaklarda eriyen şeker’, attila ilhanımsı ‘acemi garson ölüm’le yine dağıtan şiir, üçüncü bölümcesinde kendini top(ar)lar: “ezanlar okunur şarkılar küfürler arasında/ bir lokma çay düşerse önüne ekim ayında”. (bir lokma çay, 20) Dağılma ve toplanma gerilimi Erdem şiirinin yürek atışlarına dönüşür ve yüreğin dizemi (ritim) hızlanır, yavaşlar, hatta kendi bedeninin değil başka bedenlerin yürek atımlarına dönüşür. Ama şair (güneş) gecikmeyecek, sıcak ışınlarını az sonra yeniden salacaktır yine fırtına kırgını yeryüzüne. Bu varlıklar barışını sağlayacak, kurdu kuzuyla eşitleyecek mi peki? Güneş bir şairse ve şair bir çocuksa, neden olmasın? Bir çocuk imgelemi, kuzuyu kurdun koynuna yatırabilir.

Şair seslenir, kendine, ötekine. Konuşur. Açıklar, tanımlar. Betimler edimi. Anlatma takıntılıdır. Güneşin karardığı anlar da olur: “ah o saplanıp kalmış gölge/ dişlenmiş kirazın yarım çekirdeğinde”. (bilmeyeceksin, 29) Sanki egemenlik konumundan, hatta tartışma üstü konumundan sözlemektedir dünyayı. Sözüne aşırı güvenmektedir. Yargılamaya düşkün gibidir. Ama aynı dille yargılanmaya açar kendini: “bil isterim yine de/ hiç gitmedim/ hiç varılmamış bir yere senden önce ben” (30) Güneşin çekildiği şiirler yaşamın güçlükle soluk alıp verdiği dizelere dönüşür. Şiirin kendi, canlı imge donuna bürünür. Gün iyiden kararır: “insan insanın masasında bir tabak fasulye” (can okuması, 32) ve küçük skandalların zamanıdır. Karanlıkta iş görenler geceyi deriştirirler. Sıkı durmalı, yere sağlam basmalı. Çünkü güçlü olmak “zayıf olduğunu bilmek ve bunu unutmamaktır”. (güç, 34) Unutanlar yağmurla kayan toprağın altında kalacaklardır er geç. Ve güneş yine doğacaktır: “güneşten habersiz olanların zulmü/ gecenin torbasını doldursa da/ yaşayamaz ışıksız hiçbir karanlık/ yakındır yıkılışı sonunda”. (karanlığın yıkılışı, 37)

Elli yaşında düşünceye dalar şair: “çocukken/ bir buluta sırt vermiş çitlembikten/ bunu bir annem gördü/ bir de…/ ç harfi”. (elli, 37) Böyle olduğu ve olacağı kesin. Şiirin şiir olduğu anın eğrisi düşer. Yeni imge yitip gider. Ellisinde düşmek fena olabilir ama her zaman şiirin an’ıyla çakışmaz. (Sanırım.) Ama az sonra yine gösterir yüzünü güneş, hem de matematiğin içinde: “güneşin içinde güneş matematik”. (matematik, 30) Yine doruklara fırlatıldık, yine şiirin bulutu ağırlığımızı kaldırıp sildi. Aynı matematik yeni doğmuş kuzuların baharında da geçerli. “yeni yıla bir adım kalmış/ bir ev ki kitapları değil yalnız/ anneden babaya derin matematik”. (40) Şiir de içinde kimse engelleyemedi güneşin dünyaya dolmasını:


güneş doluyor


bacak tüylerine tırnak içlerine

ceviz yeşiline kedi bıyığına

senin evin balkonundan benim evin rüzgârına

güneş doluyor güneş tadında


biraz sevinç yaşatır her kalbi

reçel tabağına ekmek buğdayına

senin ağzına benim kulağıma

bir birden birlikte güneş doluyor güneş arsızca


(41)


Güneş karartılan gökyüzüne, çatı aralarında yok edilen denize, tarlaları oburca yiyen betona karşı yine de doluyor yaşamlarımıza. Yaşamlarımız, uzun kalan patronlar, kelepçelenen sular, göbeklerle kirlendi ve “dışarıda halk kan gibi akarken/ o gün sofrada/ elde kar gibi peçeteler yemek sonrası/ pasta kırıntıları ağır ağır yalanırken”. (pasta kırıntıları, 44) Yolun sonunda karşımıza ne çıkacak? Kurt sesi mi duyacağız, kuşların geçişini mi? Ortalıkta “sert sözler sert adamlar sert yazılar/ insan insana karşı her yerde bu yaz”. (sert sözler, 46) O zaman en rahat yerimiz, gömütümüz mü olacak ve ancak ölümüz mü rahatlayacak? “kolay değil rahat bir mezar şu hayatta”. (rahat yeri bulmak, 48) Çarkı bozuk bu düzende ‘ben çıkmazdır’. (49) Ancak yalnızlığı bilen sıcaklığı bilir. Yoksa anlamsız günlük döngü yalnızlığı ketler durur. Ne yaşadığını bilmeyen güneşi de bilmez, onun sıcak dalgasının yaşatabileceği duyguyu… Ayvayı ve narı da…

Kitabın kısa ikinci bölümünde ise dünya kişisel izlenimlerle saptanır, kayıt altına alınır.


Ömer Erdem şiiri üzerine geçici (şimdilik) varsayımlarım şöyle:

  1. Bana göre şiir(i) üzerine konuşmak yerine, yazmakla yetinmeli ve bırakmalı şiiri biraz soluklansın, soluk alsın. Buyrukcul, yargıcıl, özcül (aforizmatik) yargılardan, açıklamalardan kaçınması şiirini kendisi ve okurunu şiiri karşısında daha özgür kılacaktır, kuşkusu olmasın. İşbu öneri yalnızca Ömer Erdem’i ilgilendirmez, hemen belirtelim.

  2. Şiirinin çıkış noktasındaki temel varsayımı elbette evrim geçirebilir, ama yanlış anlamadıysam tutarsızlığı göze alarak (Nasıl olsa bu ülkenin ekinsel evreni de aynı tutarsızlıktan sakat, öyle değil mi?) hem kendinden çıkışlı kaynak varsayımına bağlı kalabiliyor hem de onunla çelişen sonuçlar çıkarabiliyor güncel şiir(i) üzerine. Hangisi doğru ve yanlış üzerinde durmuyorum. Kendi şiir varsayımlarının özeleştirel bir gözden geçirimini sağlaması biz okurları için olduğunca şiirinin nitel sıçraması açısından da gerekli görünüyor.

  3. Yukarıda alıntılarda genel yargı ve söyleminde tumturak (retorik) düşkünlüğü duyumsanıyor. Bu türden bağımlılık, çelişki bir yana, tutarsızlığı kaçınılmaz kılar. Göründüğü üzere alıntısı yapılan şairin kendi sözleri bir dizi çelişki barındırıyor. Hoş, bunlar güncel söyleşilerin geçici bağlamları içerisinde bağışlanmaz şeyler de değil. Olabilecek şeyler. Ama şairimizin ve başka birçok genç ve orta yaşlı şairimizin ortak sorunu; ayrılıklarını, özgünlüklerini kanıtlama çabasına bağlı olarak irice sözlere dayalı bu türden ek açıklamalara, genel ve kestirme, geçerliliği kendinden kökenlenen yargılara sıkça yönelmeleri. Oysa buna gerek yok. Konuşmaya elbette gerek var ama iri ve görkemli, öte yandan içi koflaş(tırıl)mış kavramlara dayalı sözlere hiç gerek yok. Çünkü böylesi tutumlarda asıl sorun kullanılan kavramlar ve bunların oluşturduğu çoğu kez yapay kavram çiftlerinde... Kavramlar sunuldukları bu biçimleri içinde saltık doğru değil ve olamazlar. Örneğin, düşünce/duyuş karşıtlığı, düşünce/erk (iktidar) eşleştirmesi, vb… Yani kök varsayımı, Ömer Erdem’i şiir, eylem, tarih ve benzeri birçok kavramla anlamsız bir ilişki içine sokuyor ya da inançla kullandığı kavramlar birer boş kümeye (içi boşaltılmış küme) dönüşüyor. Şiir sözün en geniş anlamında siyasetsiz (görüsüz) kalıyor. O zaman şiiri şaire özgü kılan karkas ufacık sarsıntılara (deprem) bile dayanamayan sahte bir güçlülük, sağlamlık izlenimi veriyor. Yanıltıyor. Şiirin duygusunu düşüncesinden ayırmak, arkadaki şairi bir değil iki kişi varsaymak olur. Bu hem doğru hem yanlış… Bölünen ve bölündükçe tümlenen kişiden, bitmeyecek çabadan ve bunun dışavurumu olan sanattan (şiir) söz etmek daha doğru sanki.

  4. Bana göre şair (her ne ise) şairliğini şiiri tanımlama çabasından çok şiirine yatırmalı. Yoksa dünyayı ve dünyanın gününü, güncelini bastırır, yakalarken kendisi faka basmış olur. Yanıltıcı biçimde şiir tarihin yerine geçirilir ve şair kendini tarihin (biricik) öznesi sanmaya başlar.

Oysa şair insanlardan bir insan…dır. Şiirin ne olduğuna tek başına şair karar veremez. Toplu (kollektif) bir yaklaşım söz konusudur gerçekte.



EK I3:


İlk kez bir kitap beni duraklattı. Belki okumam yüzeyseldi. Not almamıştım. Yazarın güdülenimleri, kaynakları hakkında bilgisizdim. Her ne ise, sonuçta başvurduğum kaynaklar, Erdem’in bolca orda burada konuşmaları bile kafamda özgün bir nokta, üzerinde yazabileceğim bir düşünce uyandıramadı. Yazarın kişisel ırası (karakter) yabana atılır gibi değilken üstelik. Öfkeli, ama açıklamaktan da geri kalmıyor. Beni dizginleyen belki de budur. Neden şiiri açıklama gerektiriyor yazarınca. Medyanın baskısından kaynaklansa da bu türden çabalar, kitap ortaya gelmişken, açıkçası pek hoş karşılamıyorum.

Şairimizin birazcık daha olgunlaşması gerek. Şunu anlıyorum ki, ortamını buluyorsan, seçmenin orada alkışlamaya hazırsa, yaptığın her şeyi açıklayabiliyorsun. Her şeyin hazırda, geçerli bir özrü, sağlamca görünen bir dayanağı, vb. var. Sanırım hepimiz yaptığımız her şeyden ötürü her zaman haklıyız (!).

Soyadıyla uyumlu biçimde Ömer Erdem’in okuduğum şiir kitabının bir erdemi var ve bu yanı dikkati üzerine çekiyor doğal olarak. Sanki gizliden böyle bir beklenti oluşmuş, sanki yılmışız ve hakikate susamışız… Genç ve öfkeli bir şair işte çıkıyor, Bağdat’ı anlatıyor ve ‘Aman Tanrım, hakikat ilk kez su yüzüne çıktı, göründü’, diyebiliyoruz. Geçmişin hakikat tasarılarını yok ettiğimizi ayrımsamadan, bu büyük haksızlığa göz yumarak… Peki, bu (Kireç4) hakikat tasarısını öncekilerle bir karşılaştıralım, özgünlüğünü ortaya çıkaralım bakalım hele bir… Uzağa gitmeye gerek, Tuğrul Keskin’den (Kanda’har, 2009) daha fazla ne söylediğine bakalım. Önemli olan bu.

Duyarlık mı? İnanç mı? Cesaret mi? Dil (t)aşımı mı? Biçem mi?

Bu ve benzeri başlıklarda küçümsenemeyecek gerçeklerle dolu olsa da Ömer Erdem’in şiirinin daha kat edilmesi gereken çok yolu olduğu kanısına vardım. Kimse bana amacı bilip de mi böyle konuşuyorsun demesin. Bilmediğim için söylüyorum, okur olarak…

Öyleyse şairin değil ama sıradan bir okur olarak benim sorunum nedir Kireç’le ilgili?

Öfkesindeki tıkanıklık olabilir mi? Aldatıcı militanlığından hoşnutsuzluk olabilir mi? Bastırılmış şiirsel benin gümleyişini duyan kulaklarımdaki tırmalanmaya ne demeli? Ya yalanı yüzlerken, yalanla hesaplaşırken bir ileri iki geri yürüyüşüne tanıklık yapmak zorunda kalmak?..

Yani Ömer Erdem’in aradığı bir şey var, arayışını görüyorum ama bu arayışın tamamlanmış, kendi üzerine yoğalmış şiirini (Tek şiir değil kitap düzeyinde bakıyorum.) göremiyorum. Öyleyse, iyi ya, açık uçlu metinler bunlar, denebilir. Şair de bunu, yarım bırakılmışlığı, yapısal bir öğe olarak değerlendirmiş olmalı. Hatta şiirin en zorlu uğraşı, yavan(laşmış) imgeden kurtuluşun olanağı da dile böyle yansımaz mı? Yeni imge, yeni duyarlıklar, yeni yanıtlar… Çoğulluk.

Yukarıdaki nedenlerle tüm bunlardan kuşkuluyum, yazık ki. Önlemli, sakınımlıyım, yargı vermek, seçim yapmak istemiyorum. Çünkü şair henüz kendine gelecek şiirle buluşmuş gibi görünmedi bana. Bunun için de şiiri aşan daha kapsamlı çalışmalar yapması gerekiyor sanki. Gözlemi, tanıklıkları, geçici duyguları aşan daha derin sorgulamalar…

Oysa dışa verdiği izlenim tam da benim söylediklerimin tersi. Diyecek bir şeyim yok. Beni kendi üzerine yazmaya zorlayamadı Kireç. Herhalde ondaki şiiri görmeyi beceremedim. Şairin çarpıcı imgelere dayalı belirsizliği okurluğumu da belirsizleştirdi sonuçta.


9.Taş şiirinden bir bölümü alıyorum aşağıya:

..

beni bir ağır taş gibi boynuna astın

bir tel ipekte bin kelebek düşünen ben

bir harfle her şeyi söyleyen ben

bir atın köpüğünden kırbacın yükünü tartan ben

bir kararlı adımdan yolların tozunu yutan ben

bir azarlanan çocukla kanayan ben

beni bir ağır taş gibi boynuna astın

beni bir ağır taş gibi boynuna astın

bunu bilir miyim bilebilir miyim bunu ben

.


*

her şey


ölüp gidiyor sonunda çok çalışan da

en hızlı bayrak çeken de ölüp gidiyor

payına gökten üç elma düşen de

uzarken düşünde cin saçlarından

elmaların kurdu da ölüyor dağların kurdu da


şehir şehir yar diye yanan ölüyor

gümüş kaselerde ölümsüzlük tadan da

çöl kumuna saklanmış fırtına

bir kat temiz çamaşır kadar saf

ölüyor yeminlerin en yakıcısını dizen dudaklar da


ölüp gidiyor işte tavşanın kuyruğu

omuzları ölüp gidiyor çiftçilerin

luilerin köpekleri ölüp gidiyor

sular ölüp gidiyor kardeşim, şiir

gelen ölüyor giden ölüp gidiyor sonunda



EK II. GÜNÜMÜZ ŞİİRİ ÜZERİNE KÜÇÜK BİR GÖZLEM VE ‘PAS5


Günümüz Türkçe şiiriyle derdim var. Şiirle derdi varsa birinin kuram ve uygulamaya ilişkin birçok konu artık geride kalmış demektir. Dert oralardan gelmez. Dert dilin ve yaratılmış geleneğin nasıl taşındığıyla ilgilidir. Son iki yıldan (2014-15) on, on beş kitap seçtim. Bugüne değin hep tek kitaba odaklı yazdım. Yukarıdaki şairlerin bir bölümünün önceki kitaplarından okumuşluğum ve hakkında yazmışlığım da vardır. Ama geriye dönüp ne yazdığıma da bakmayacağım (Merak eden bulur okur.) Öte yandan tek tek kitaplarla da uğraşmayacağım. Belki her birine geçerken bir nedenle dokunabilirim. Yapabileceğim şey ise şiirimiz hakkında bu kitaplar üzerinden kısa ve oldukça genel bir sorgulama. İyi de bu kitaplar günümüzde yazılan şiiri ne ölçüde yankılar. Çokça yankılamadığını biliyorum. Günün şiirini iyi izleyen biri değilim. Dergilerden kopalı yıllar ve yıllar oldu. Her yıl binlerce şiir yazılıp yayınlandığını, bir yılda yayınlanan şiir kitaplarının sayısının 200’leri (yanılmıyorsam) bulduğunu da biliyorum. Nicel bir patlama uzun süredir yaşanıyor. Sanki şiir toplumsal bukağılarından kurtulup gevşedi, ölçütlerini yitirdi de en iyi (?) en kötüyle (?) yan yana gelebilir oldu. (Ne demokrasi ama!) Şunu da söylemeli, şiir üzerine yayınlar da arttı. Bunların çoğunun yazarı da yine şairler… Hem şiir yazıyor hem şiir üzerine düşünüyorlar. İzlenimim; betim, döküm (akademik çalışmalar), izlek düzeyinde kalındığı, şiirin dışarıdan (özellikle felsefeden) desteklendiği, eleştirel-karşılaştırmalı-tarihsel, şiirbilimsel bir yapıçözüme gidilmediği, şiirimizin dille ilişkisinin yeterince irdelenmediği yönünde. Bu yargıları sonuçtan (elde var birden) çıkarıyorum biraz da. Kısaca derdimi somutlaştırayım önce.

En büyük derdim, genel olarak şiirin dille ilişkisinin giderek zayıfladığı. Sanki şiirin bir dil sorunu yok. Sanki şiir dile içeriden omuz atmak değilmiş gibi. 80’lere değin şiirimiz aşağı yukarı tam da buydu.

İkinci derdim, gizli yadsımacılık. Fethi Naci’yi yansılarsak, günümüz şairi de toplumu denli belleksiz. Hatta artık temel niteliğimiz belleksizliğimiz, diyeceğim. O zaman yaygın örnekte, şair şiiri kendisinden pervasızca, sorumsuzca başlatıyor neredeyse. Ha, şu numarayı yutmayalım. Birçoğunun üzerimizde bıraktığı izlenim başka… Türk şiirini yalamış yutmuş bir edaları var. Var da yazdığın şiir ortada be kardeşim. Yokmuş gibicilik, kendinden öncesi yokmuş gibicilik!.. Söyleyin, neyi imler bu tutum… Hey, küçük dağları yaratmış şair(cik, cik!), sözüm sana.

Şiir burayı kuşatmakla kalan yazı değil elbette. Bura derken tüm oralar berilenir. Büyük şairler(imiz)e bakın. Göstermediklerinden dil (ve şiir) gelir. Dertleri örtmek, kapatmak olduğundan değil. Hiç öyle dertleri olmaz. Varlıkla hiçliğin arasından şiir türetirler. (Çıkarırlar mı demeliydim.) Ortaya çıkan imge eşsiz, biriciktir ama daha şiire (v/d)urduğunda eskimiştir ve imge üzerine imge vurulmaz. Sözlüğün sonsuz çapraz ilişkiler (matris) ağı aynı sözcüklerle yaratılacak yeni imgenin gizil olanağıdır.

Bir başka derdim şiirin kuşatıcılığı, bağlamsal yurdu. Şiir genleşeceğine, bağlamını enine-boyuna-dikine öteleyeceğine kendi çukuruna düşe yaza, daraldı. Şiir şiire (ikinci yeni), şiir sonunda şaire (yeni bireycilik, vb.) …

Öte yandan hani siyaset şair dostlar? Siyaset deyince ödünüz kopar oldu. Eski ağızları bırakmanız, şiirin siyasetle ilişkisini, tıpkı toplumun yapması gerektiği gibi yeniden anlamanız gerekiyor. Kuşkusuz önce siyasetin yeni bağlamlar, yapılar içerisindeki gövdelenme biçimini anlamak gerek. Siyasetle ilişkilenemedikçe, dili toplumsal geleceğe ve eşitliğe bağlamadıkça (dili ütopyalamak diyeceğim buna) kusura bakmayın önce insan olunamamış demektir, insan olunamayınca şairlik daha uzak, öyle değil mi? Sakın ola, siyaset sözcüğünü havada kapıp, sosyalist realizm, proletkült, vb. kavramlara sırtınızı dayayıp, geç efendim, dercesine havalara girmeyin. Oralarda değiliz, bilin yeter. Siyasetten muradımız başkadır efem.

Ben’i didiklemekten delik deşik edince geriye Ben diyebileceğimiz bir Ben bırakmadık maşallah! Ben aşkına bu Ben yıkıcılığına ne ad vermeli acep? Gevezelik, unutma-unutturma, sürüleşme… Niye orada rahatız ki? Şiir neye düşman o zaman? Folklora mı?

Ve şiirin tümlüğünü yitirmesi, ayaktalığını ayrıntısına iliştirmesi, buluşu (keşif), bulan anlağı (zekâ) şişirmesi, zorda kalınca kolay alaya (sarkazm, istihsa), karayergiye (ironi) sığınması, bir şiirin adalaşması, ötekiyle sırtlaşması, şiirin kendi dizelerinden, içinden vurulması… Oysa şiir okuyan biriysem şunu söyleyebilirim sakınmasız: Şiir dışarısından çatılır, yükselir. İçerisinden ise olsa olsa yıkılır. İçinde bir yerinden gelmez içeriği. İçerik dışarıdan onu yapılandırır, kurar. Parlak dize iyidir, çekicidir ama şiiri arkadan vurabilir de.

Şiirde büyük ses savsözle bulaşır, doğru. Ağı gidericisi (panzehir) küçük ses, pes midir, işte bu tartışılır. Şiirin sesi küçük, kısık, fitili kısa, çünkü Türkçemizin ve insanımızın sesi de küçük, kısık, kısa, güdük. Küçül(tül)müş insana küçül(tül)müş (güdük) şiir... Doğruya doğru. Demek değil ki büyük ses büyük şiir(dir). Ne ilgisi var?

İyi niyet, kahramanlarımız, anılarımız, geçmişe kilitlenmiş, donakalmış devrimciliğimiz, şu kalıp sözler, davranılar, şu salaklıklar hüzün gibi renklenir, resimlenir ya içimizi parçalarcasına, koyuvermeyin gönlünüzü bu türden geçici sersemliklere. Zamanı kaçırmışlığın insanı durduk yerde ağlatacak düşkünlüklerine, beceriksizliklerine, gevelenmelerine... İtekleyin, atın yeni (küresel) kurdun ağzına yem diye onları. Güle oynaya yenilip yutulma ayrıcalıkları var çünkü onların.

Şiir bir seçkinl(er/ik) oyunu değil. Şiir tümümüze, tümümüzce… Dünya kavranılamadan, bu yönde hep yeniden başlamadan, emek harcamadan şiir olmaz. Eleştirisiz şiir olmaz. Her hakiki şiir öncekini geçersizler, böylelikle kardeşlenir. Yok etmez, yanına ilişir, elini tutar en çok. Şiir eşitlik düşüdür. Şiirimizi bugüne dek yazılmış tüm şiiri geçersizleştirecek cesaret ve güçte görmek isterim. Ancak o zaman o büyük şairlerin ve şiirlerin yanına oturma hakkı kazanır. Yunus’tan başlamayan ve onu aşmadan şiir olmaz.

Bunları yazarak kimbilir ne haksızlıklar yaptım, kimlerin ayağına bastım istemeden... (Şiirin en kötüsü bile karşılıksız emek, sungudur. Saygım sonsuzdur yine bu nedenle.) Bu kitaplar ve şairleri, konuyla ilgili düşünmemi sağladılar gerçekte. Şiirleri hakkında verilmiş tartışmasız, acımasız yargılar olduğunu söylemek gerçekten çok ileri gitmek olur.


*

48 yaşında Ömer Erdem (Doğ. 1967) İslam sularında hakikat arayanlardan. İslamın da hakikatle derdi var diyen, yeni zamanlarda parlatılan bir yaklaşım var. Son birkaç kitabını okumuştum, dikkatimi çekmişti. Ama bu kitabı nedense kuşkuyla karşıladım okudukça. Kendini bir şey sanma ve sunmanın yazık ki tipik örneklerinden Pas6. Sahici şiir şimdi, buradan (Erdem’den) başlıyor sanki. Döktürülmüş gevezeliklerin arasında düşülmüş güzel dizeler okuru umutla umutsuzluğun sınırına taşıyor. (En azından beni.) Şiiri düşüncenin sürüklüyor olması güzel ama düşünce kendine hayranlıkla ilerliyorsa koyuver gitsin7. Ele alınan izleklerin çarpıcı büyüklüğü şiiri esinleyebilir elbette. Şair büyük izleklerin egemeni gibi göründüğünde yarı-tanrı havalarına girebilir. Tuzak balon gibi üflene üflene şişirilmektir. Bkz. Kitap-lık Dergisi’nin 180. Sayısında (Temmuz-Ağustos 2015) yer alan Özge Öztekin yazısı (Türk Dili ve Edebiyatı akademisyeni): Ömer Erdem’in Pas Kitabı Üstüne. Şiir Üzerinden Düşünmek: Tarihsel Bağlam, Ontolojik Estetik, Eleştirel Algı. İnsanın ödü hiçbir şeyden kopmasa böyle bir yazıdan kopar. İçinden geçmeyen ağır felsefe ya da düşünür kalmayan bu yazıdan gerçekten sıtkım sıyrıldı. Hakkımda böyle bir yazı diken üzerine oturturdu beni herhalde. Rastgele bir yerinden alıntı: “Şiirlerin içindeki hayretle duraklatan parçalar, insanı derin kuyularına daldırıyor. İlk başta birbirinin çok uzağında duran bir sürü fikir, aralarındaki zengin duygu bağı ile yeniden inşa edilmiş. Bütün iniş çıkışlar, dalgalanmalar o kadar doğal bir akışta ki, yaratıcı zekâyı imleyen vurucu sözler…” ya da “Metafizikten ontolojiye uzanan bağlamda varlık ve hakikat konusunu şiir üzerinden düşündüren temel izleklere sahip. Özellikle ‘Heidegger, Nietzsche, Kierkegaard, Deleuze, İbni Arabi ve Mevlana okumaları’ çerçevesinde, Pas’ın varoluş sorgulamalarına uzanmak mümkün.” Kendimize gelelim hep beraber, n’olur! Bilgi gösterilerinden, hava basmaktan, dünyayı kendinle başlatıp bitirmekten (Erdem’i kastediyorum özellikle), vb. uzak durmanın yararı var. Bu tür sözde iş birliklerinden doğru değil eğri gelir gelse gelse. Benim Ömer Erdem’de özellikle takıldığım ise seçkin, dürüst eleştiri gibi görünen şeyin imana (inanca, gizemciliğe) kapaklanması. Dolayısıyla burada eleştiri ters işlev görüyor. Duyarlığım bu noktaya. Soldan kötü şiir çıkar, hem de bolca ama sağdan iyi şiir çıkması tansık olur.


*

Yukarıdaki kısa değinilerin yüzeysel ve hafif kaçtığını kabul ederim. Savunmam şu: Yarım yamalak da olsa şiir okurluğum, tüm çağdaş şiir tarihimizi elimden geldiğince gözeterek ve karşılaştırmalı, eleştirel bir okurluktur. Yani bu yönde, eğilimdedir. Elimde kalıp, bıçak, saltık doğru değil; iyisi, daha iyisi, belki de olabilecek en iyisi (Elbette düştür, ütopyadır bu.) var. Birini ötekinin yanına koymadan şiir okumam, okumadım. Bu durumda bir dağoluştan (orojenez) değil, bir çukurlaşmadan (jeosenklinal) söz edebiliriz, Türk Şiiri derken. Bu Türkçe şiirin daha da doruklaşamayacağı anlamına da alınmamalı. Karşılaştırma görelidir (rölatif).


Aralık 2021


[1] Ömer Erdem; Güneş Kalır Bir Başına (2021), Everest yayınları, Birinci basım, 2021, İstanbul, 62 s.

[2] Emanuele Coccia; Bitkilerin Yaşamı. Bir Karışım Metafiziği (La vie des plantes, 2016), Çev. Kağan Kahveci, Türkiye İş Bankası yayınları, Birinci basım, Şubat 2021, İstanbul, 144 s.

[3] Bu yazı 2011 yılında yazılmıştır.

[4] Erdem, Ömer; Kireç (2010), Everest Yayınları, Birinci Basım, Mart 2010, İstanbul, 92 s.

[5] Bu yazı 2015 yılında yazılmıştır.

[6] Erdem, Ömer; Pas (2015), Everest Yayınları, Birinci Basım, Ocak 2015, İstanbul, 108 s.

[7] Üstelik Ömer Erdem şiiri düşünceyle karşıtlayan bir şairimiz. Tuhaf bir durum!