ZeZe Kırmızı

Üçleme Üzerine Geçici Yorum

Zeki Z. Kırmızı / 2021

I


1967 doğumlu Rachel Cusk’ı ilk kez okuyorum. Çerçeve1 Kanada doğumlu İngiliz yazarın üçlemesinin ilk kitabı. Diğerleri Transit, 2016 (Geçiş, 2018), Kudos, 2018 (Övgü, 2019). Görüldüğü üzere diğer ikisi de Türkçede var ve şimdilik Cusk’ın başka Türkçe kitabı yok. Hemen belirteyim ki Lale Akalın gibi bir çevirmen yazarın Türkçede büyük şansı olmuş. Yapmak istediği şeyi iyi kavradığı gibi eşsiz ve doygun bir Türkçeyle de dilimizde karşılamış…

Thomas Bernhard’ı anımsatan biçimde, kişilerini anlatıcı olarak kullanan, anlatıcıyı söze çok az karışan ama gerektiğince karışan, açık sözlü dinleyici yazar olarak öteki kişilerin konuşmalarının yansıtıcısı konumunda tutan bir aktarım uygulaması seçmiş Cusk. Ama kişilerden hiçbirinin sözü bir söyleşim (diyalog) öğesi ya da parçası olarak (kendinde) yer almıyor metin içinde. (Bernhard’da da öyle.) Tümünün konuşmasını yazar anlatıcı dolayımlıyor. İlginç olan yansız (nötr) bir yansıtıcı olmayı, hatta kendisine karşı yönelmiş söz ya da girişim karşısında bile yansız kalmayı beceren fırtınasız, dalgasız bir kapsar dil (belki de savunma) alanı yaratmış olması yazarın. Olay örgüsü ve olay takıntılarını baskıladığı açık. Anlatı üzerine düşünmüş ve bir öneride bulunuyor. Aslında yaşamak söz almak vermek, aktarmaktır. Eylem özünde söz aktarımıdır. Söze dönüşmemiş soyut ya da somut hiçbir varlık, varlık ve geçerlilik konumu (statü) kazanamıyor gerçekte. İnsan deneyimi; sözleme, söze dönüştürme, sözü sözle yankılama, sözü kaldığı yerden sürdürme deneyimidir.

Böylece dehşetin dalgalı ve sarsıcı diliyle anlatılabilecek olaylar tüm çarpma (şok) etkilerinden (efekt) kurtularak gerçek oranları ile ‘çerçeve’lenmiş, kavrayışa çıkarılabilmiştir. Belki yatışgın, dingin, çerçeve içindekini atlamayacak bir algılama biçimine (form) gereksinmemiz var. Sanat algıyı ve düşüncesiz atağı yatıştırabilir, dünyayı anlatmaya, dinlemeye hazır ve uygun bir düzlemde yansıtabilir. Buna gerçekten gereksinmemiz olduğu açık. Elbette Cusk anlatma uygulayımını (teknik) insanların (okur) gerilimini çözmek, onları yatıştırmak için seçmiş, yaratmış değil. Ama devingenlik (hareketlilik) katsayısı aşırı yükselmiş dünyada, insan insana kesişimlerin sonsuz ve ölçüsüz kaynaşmasında sanatın yeni bir işlevi de söz konusu olabilir. Gürültüyü (parazit) azaltmak, soğukkanlı, anlakçıl (zekice) bir duruşla buluşmaları, söyleşimleri bir araya getirmek, ortak paydayı imlemek. Dili yükseltmek ve öncelemek. Belki sorunlarımız çözülmeyecek ama sorundaki kendi payımızı görmemizin önü açılmış olacaktır.

Anımsatayım. Tüm diğer konuşmacı kişilerin kişisel söylemi yazar anlatıcının üçyüzlüsünden (prizma) süzülerek ak ışığa dönüşüyor, ortak paydada buluşuyor. Tekdüzeliği önleyen ise dingin ve düzeltilmiş, süzülmüş dilin arkasındaki dünya, insan durumu. Çok başka yerlerden çok başka ve bildik sorun üçyüzlüden süzülerek geçiyor. Yani biz okurlar da önümüzde bir çerçeve, üçyüzlü ile baş başayız.


II


Rachel Cusk’ın üçlemesinin ikinci kitabı, Geçiş2, ilki denli sarıcı. Sarsıcı demiyor, bunu da özellikle belirtme gereği duyuyorum. Sarıcı… Neden sorusu ise gerçekten kışkırtıcı olacaktır. Neden Cusk’ın, kişinin gizli dünyasına (mahrem) okuru tanık kılan, gizli gözetçi (röntgenci) duygusu yaşatan yazın tutumu böylesine sarıcı, sürükleyici? Öteki kitaplarında da bu yazı tutumunu sürdürdü mü bilemiyorum. Türkçeye çevrilince göreceğiz.

Bizden Muzaffer Buyrukçu’yu (özellikle günlüklerini), dışarıdan örneğin Thomas Bernhard’ı (Avusturya), Javier Marias’ı (İspanya) çağrıştıran bu yaklaşım, okurla geleneğin çok dışında bir ilişki kuruyor. Anlatılan her şeye (kişiler, durumlar, nesneler, vb.) egemen, tümünü ortaklayan, kuşatan, saran ve üstteki anlatıcıyla (yazar) düzlenmiş (rendelenmiş) bir dil, dahası anlatma siyaseti... Kişiden kişiye çatışkılı (dramatik) ve abartıya yatkın olay eksenli kurguya ön almak… Cusk’ın diğerlerinden bir ayrımı var ve bu özelliği söz konusu eşitleyici dil tutumunda onu apayrı bir yere taşıyor. Anlatıcı-yazar üzerinden süzülerek ve yansıtılarak önümüze getirilen şeyler konusunda Cusk uyguladığı prizmatik işleme karşın dünyayı hiç de biçimlendirmiyor, bir başka dünya asla önermiyor, anlatılan şeyler (eşitler) arasında birinci olmayı kesinlikle yadsıyor ve kendi roman içi varlığı ve katılımını da yine kişisel dili üzerinden aktardığı ötekiler arasında iyice baskılayarak silmeye çalışıyor. Yani yazar dünyaya tanıklık eden herhangi biri… Dünyayı kendi dilinden bile olsa olabildiğince aslına uygun yansıtma konusunda aşırı özenli, titiz. En ufak bir yanlış anlama ve aktarıma karşı tetikte… Neredeyse eşanlı (simultane) bir aktarım yaptığı duygusunu ödünsüz veriyor. Dünyaya karışmıyor, onu biçimlendirmeye kalkışmıyor. Romanın içinde bir ayna gibi duruyor. Sadık bir ayna. Kendi de aynaya bakanlardan biri. Dünya konuşuyor, yazar dünyanın aynada yansıyan ve okura aktarılan konuşmasına zorunlu olmadıkça karışmıyor, uzak, aralıklı konumunu koruyor, hatta anlatanlar anlatana (yazar) musallat olduklarında bile. Karışması da söyleşiye bir soruyla katılmak ve olabildiğince duygudan arınık bir dil kullanmak biçiminde… Tutumun etkileyici olduğunu, doğal yansıtmaya ya da doğallık yanılsamasına karşı Brechtci bir seçenek yarattığını, aslında doğal ve gerçekçi sandığımız geleneksel yansıtma yordamının da yanıltıcı olabileceğini düşünmek zorunda kaldığımızı belirtmemiz, Cusk’ın hakkını Cusk’a teslim etmemiz gerekir.

Bu yorucu, titiz, tutarlı, sıkı, duru (berrak), ikirciksiz, açık sözlü, yalansız, yüzleşmeli bir dil düzeyini gerektiriyor. Yani okur açısından zorlu bir yazın dilini… Yazar üstesinden gelmiş ki yazıyor. Okur içinse, yazar beni ele mi geçirmeye kalkıyor, türünden bir kaygı nedeni. Oysa tersini düşünmek daha doğru. Böylece Berhard’ların, Marias’ların yaptığına benzer biçimde, anlatmanın (yazın) doğasını anımsatması açısından hepimizi dürüst olmaya bir kez daha çağırmış oluyor.

Yöntemin merak duygusunu kışkırtan, tinçözümsel yanı üzerinde yorum yapmamak bence daha doğru. Yazarın derdi bu değil. Yazar, yazarı aktarıcı konumundan göstererek hem yaptığı işi görmemizi, bilince çıkarmamızı sağlıyor hem de Thomas Bernhard ve Javier Marias incelemelerimde anlatmaya çalıştığım üzere ‘aktarma’nın görüngübilimini (fenomenoloji) gerçekleştirmiş oluyor.

Çok zevk aldığım bir okuma oldu Rachel Cusk kitapları. Üçlemenin üçüncüsü, Övgü elimde…


III


Rachel Cusk’ın (1967, Kanada-İngiltere) zorunsuz üçlemesinin üçüncü kitabı Övgü3 de bitti. Türkçede zaten üç kitabı var (yanılmıyorsam).

Doğrusu birkaç dünya ve Türk yazarıyla genelleştirdiğim bir tekniği; kapsayıcı ve eşitlikçi bir anlatım düzeyi ya da düzlemi oluşturma, tüm roman içi öteki anlatılar da içinde anlatılanı bir elekten (gözden) geçirme yöntemi gerçekten ilginç ama asıl bundan sonrası… Asla anlatılmasına aracılık ettiği öteki anlatıları yorumlamama, neredeyse birebir, kendi zararına bile olsa soğukkanlılığını koruyarak sonsuz bir dürüstlükle yansıtma, yarar gözetmez bir bilim insanı nesnelliğini ya da bunun gerektirdiği tutumu ısrarla sürdürme ve tek anlatıcı yansıtmasından akan bunca öteki anlatıları bir düğüme (final) taşımama, bu yönde yazar baskısını gerçekten sıfırlama, yani yetkesizleştirilmiş (otorite) yazarca anlatının anlatısının anlatısının… röntgenini alma, MR’ını çıkarma... Thomas Bernhard’ın yaptığını tersinden yapma (artıysa eksi, eksiyse artı). Bernhard yetkeden vazgeçmiyor, vazgeçmesinin kendi sonu olacağının ayrımında, sürekli uyarı durumunda (alarm). Çünkü ona hiç kimse bağışlamadı yaşamı ve yazıyı. Anılarını okuyan bilir. Dünyaya karşın, direnerek tırnaklarıyla ele geçirdi tüm yaşamı ve yapıtını. Ama Cusk’ın yaptığına bu örneğin tersinden değer yükleyememek bir kusur belirtisi hiç değil. Bu sonuç çıkarılmamalı. O dizgeli (sistemli), sıkıdüzenli (disiplin) bir özdenetimle duruluk, eşitleşme düşüne (idea) sonuna değin bağlı kalarak bir tasar sunuyor. Bernhard içinse böyle bir düş olanaksızdı. Ben Cusk’ın eşitleyici toplayıcılığından etkilendim ve başarıyla uyguladığı tekniği başka yazarlarda bulduğumda ayrıca seviniyorum. Uzaktan, Sus Barbatus!’ların (Faruk Duman, 2018-20) tekniği de bu. Yazdım.


[1] Cusk, Rachel; Çerçeve (Outline, 2015, Roman), Çev. Lale Akalın, Yapı Kredi Yayınları, İkinci Basım, Mart 2018, İstanbul, 149 s.

[2] Rachel Cusk, Geçiş (Transit, 2016), Çev. Lâle Akalın, Yapı Kredi yayınları, Birinci basım, 2018, İstanbul, 154 s.

[3] Rachel Cusk; Övgü (Kudos, 2018), Çev. Lâle Akalın, Yapı Kredi yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 142 s.