ZeZe Kırmızı

Bir Giriş

Zeki Z. Kırmızı / 2021

I

 

Fahri Öz’ün başarılı çevirisinden Walt Whitman’ın Çimen Yaprakları’nın1 yayımlanmış ilk iki cildini okumuş oldum. Diğer iki cilt de çok gecikmeden yayımlanırsa ilk kez Türkçede Whitman’ın tüm şiirleri bulunacak. Önemli.

Geçmişte Whitman hakkında çok şey duyardım, ta 60’lardan beri. Az çok nasıl yazdığını, niye yazdığını hiç okumadan neredeyse bilmiş, öğrenmiştim. Amerika’da aynı şiir çizgisinin 20. yüzyıl şairlerini de (Sandburg, vb.) Varlık Yayınevi’nin dergileri (Varlık, Cep Dergisi) ve Memet Fuat’ın Yeni Dergi’si sayesinde örneklerinden okurdum, elbette Whitman çevirilerini de. İçimde şaire, kural tanımaz görünen başkaldırıcıya güçlü bir eğilim duyardım, merak ederdim ve isterdim Türkçede yayımlanmasını, okumayı.

Bir süre sonra (70 başlarında, 73 olabilir.) trenli bir Avrupa serüveninde, Paris’te evinde gecelediğimiz genç bir Fransız çift bana kitaplıklarından kendilerinin de altını çizerek daha yeni okudukları İngilizce-Fransızca basılı Çimen Yaprakları’nı2 armağan etti. Demek ki konusu geçmiş aramızda, İngilizce konuşan arkadaşımın aracılığıyla. Kitap hâlâ kitaplığımda yerini koruyor.

Aradan yine bir süre geçti. 1985 yılında Memet Fuat’ın Türkçesiyle bir Whitman seçkisi yayımlandı.3 Kitabı 1992 ve 1995’te iki kez okumuşum. Memet Fuat çevirisinden keyifle okuduğumu sanıyorum. Öyledir. Onun ABD İngilizcesinden çevrilerini hep sevdim. Caudwell, Hemingway, vb.

Ve yıl 2019. Türkiye İş Bankası Yayınevi Hasan Ali Yücel dizisinde kitabın tam çevirisini okura sunuyor. Anlamlı, güzel bir yayıncılık girişimi. Fahri Öz’ün çevirisi Memet Fuat’ı aratıyor olsa da (ölçünlü, serinkanlı ve düzgün bir Türkçe Whitman için nereye değin doğru) okuduğum kadarından sevinçliyim.


*

Ne yazık ki kendimi vererek, düzgün, yaratıcı bir okuma yapamadım. Öte yandan şairin döneminin kuzeydoğulu doğacı şakımasından Whitman’la ilgili değil genelde huzursuz olmadığımı söyleyemem. Bunlar yeniden doğuşun, şafağın sere serpe şiirleri olarak aslında günümüzün insanı için zor tanıklık edebileceği bir dünya resmini ortalıyor. Oysa aşkıncıları (transandantalist), Emerson, Thoreau bir yana koyarsak daha seçkinci, biçimci, biraz da kasıntı Wallace vb. şiiri de çok uzakta değil ve şiirsel sorunsalı daha derindi hemen izleyen kuşağın, bana göre. Ama ABD’nin bağımsızlık (1766), iç savaş (1866) köşelerinden dönen özgün uzamsal/zamansal enginliği aslında Poe’yla yanlış başlayan ama Whitman’la rayına oturan, Yeraltı (underground) yazını üzerinden 60’lara ulaşan şiir çizgisini olumlar, onaylar ve sahici temsili içine alır. Bu yazın ve özelde şiirin asal kuruluş öğeleri bellidir ama tümünün kaynağında eski kıtayı (Avrupa) arkada bırakmış, yeni yaşam düşü, saltık özgürlük duygusu var. Bu özgürlük sıfır (reset) düzeyi özgürlüğüdür. Çünkü yeni dünyada önceki yerleşikler yok sayılmış, görülmemiştir. Bu nedenle sıfırdan kurmak düşü ile öncünün kendinden geçtiğini, mest olduğunu kavramak hiç zor değil. Bu sevinç 50’lerin cadı kazanı ve arkasından 68’e, Vietnam Savaşı’na değin korunabildi. Amerikalı kapalı evreninde kirli dünyaya bulaşıp etmeden özgürlüğünün tadını doya doya çıkardığını yakın tarihlere dek düşünebildi (inanılmaz bir aymazlıkla). ABD siyaset ve toplumunun örgütlenme yapıları gerek ve yeter ipucunu elbette verir ama konumuz bu değil.

Şiirin tansımalı (mucizevi) ayaklarına gelince kıran kırana bir özgürlük tini, yapabilirlik gücü ve inancı, doğanın engin ve sınırsız gizilgücü ve ellenmemiş kızoğlankızlığı, her Amerikalıyı baştan çıkmış, esrik bir kurucuya (çiftliğinde, dağda, ormanda, kasabada, kentte, vb.) dönüştüren kof gurur, yani ham ve usdışı bir cennet düşünden söz etmek yanlış olmaz. Yeni ülke; yapan ülke, yol açan, ilerleyen, üreten bir toplumsal devini ve neredeyse sınırsız doğal kaynaklar için yetersiz kalan insan gücü demek bir yandan. Düşünen insanlar el değmemiş topraklara bakarken, esinleyici güzelliklerin yanı sıra tüm dönüşümlere hazır, doğurgan, özgür bir sereserpeliği ya da açık saçıklığı, sözü daha kısaltan her koşulda öncelenmiş eylemi, keseri, çiviyi, demiryolunu, çeliği, üretmenin, yükseltmenin, ele geçirmenin ve kutsal iyeliğin (mülkiyet) handiyse erotik çağrısını duyumsadılar diyebilirim. Kalaslar, duvarlar, çiftlikler, fabrikalar, yapılar yükseldikçe yükseliyor, insanın Tanrı gibi kurucu yanı acımasız olduğunca neşeli, şen bir şarkıya da dönüşüyordu.

Şarkı deyince, Whitman işte. Ormancı, doğacı dostlarının yanında (ki kentlidir), kendi insan doğasının en ufak, önemsiz arzularına bile tam özgürlük tanıyarak, içkin doğasını dışarıdaki doğayla buluşturup örtüştürmek, doğanın yasasız, rastlantısal görünen coşkusuna, taşımına, denenmedik hiçbir şey kalmamacasına kendi doğasını katmak ve toplumsal düzenin kayıtlarını (kısıt) hiç değilse sözün başıboş, serseri evreninde bir kenara fırlatıp atmak için şakımaya başlar.


*

Dipçede (dipnot) Çimen Yaprakları’nın özgün baskısını 1855 tarihli göstermiş olsam da aslında her yeni baskıda yeni ekler, değişikliklerle 1891’e dek süren bir basım serüveni var kitabın. Whitman’ın yaşamı içinde (1819-1892) on kez basılan kitabın ilk yedi baskısını kendisi, kalan üçünü yayıncı düzenlemiş. Bugünkü yapı sekizinci basımdan sonra biçimlenmiş. Aşağıda tüm yapıtın onuncu baskı içeriğini aktarıyorum:


  • Inscription (24) (Yazıtlar, C 1)4
  • Song of Myself (1) (Kendimin Şarkısı, C 1)
  • Children of Adam (16) (Adem’in Çocukları, C 2)
  • Calamus (39) (Calamus, C 2)
  • On bir uzun, bir kısa şiir (12. Bunların içinde ikisi: Song of the Open Road-A Song for Occupations)
  • Birds of Passage (7) (Göçmen Kuşlar, C 2)
  • Bir uzun şiir (1)
  • Sea Drift (11) (Deniz Akıntısı, C 2)
  • By the Roadside (29)
  • Drum-Taps (43)
  • Memories of President Lincoln (4)
  • Bir uzun, bir kısa şiir (2)
  • Autumn Rivulets (38)
  • Beş uzun, bir kısa şiir (6)
  • Whispers of Heavenly Death (18)
  • Bir uzun, bir kısa şiir (2)
  • From Noon to Starry Night (22)
  • Songs of Parting (17)
  • First Annex: Sands at Seventy (65)
  • Second Annex Good-bye My Fancy (31)

Memet Fuat’ın derlemesine göre, Whitman, Long Island doğumludur. Bir çiftçinin oğlu. On bir yaşında okulu bırakıyor, geçim derdine yollara düşüyor. İlk durak New York. 1846’larda Brooklyn gazetesi Daily Eagle’da başyazardır. Köleliğe karşı yazıları nedeniyle gazeteden ayrılır. Neredeyse iç savaşın ayak seslerini duymuş gibidir. Yirmi dokuz yaşında New Orleans’a gider. Yol boyu Amerika kıtasına tanıklık etmiştir. Artık Amerika’nın güzelliğine tutkun, Amerikalıya sarsılmaz bir sevgiyle bağlı, içinde gür şair sesi yükselen biridir. İlk şiirlerini 1847’de yazar. New Orleans dönüşü kimi şiirlerini New York Tribune’de yayımlar. Yeni biçim arayışı içindedir. Kendisinin yaptığı büyük boy ilk bin baskıdan (795) bir tane bile satılmaz. Çok tepki çekmiş, eleştirilmiştir. Ama bir kişi, Ralph Waldo Emerson, Çimen Yaprakları’nın içindeki güzelliği görmüştür: ‘Şiirlerinizi okurken mutluluk duydum. Bağımsız, cesur düşüncelerinizle övünebilirsiniz.’ Herkesin Avrupa ile gözü kamaşmışken bu ilk baskının önsözünde Whitman Amerika’yı övmekte, yüceltmektedir. Ona göre: ‘En büyük şiir Birleşik Devletler’in kendisidir… Damarları şiirle dolu bu ulusun, bu ulus şairlerini bekliyor…’ Ve 1861, iç savaşın başladığı yıldır. Savaşın Whitman şiirine etkisi büyüktür. Düşüncesiyle Kuzeylidir ama gönlü, yüreği tüm Amerika(lı) için çarpar. Hastabakıcı olarak katılır savaşa. 1865’te Drum-Taps’ı yayımlar. İnsan sevgisi dolu Whitman’ın savaş şarkıları çarpıcıdır. O iyi-kötü ayırmadan tüm insanları sevmektedir ve kimse kavgadan kaçtığını artık söyleyemez. 14 Nisan 1865’te Başkan Lincoln’un öldürülüşü onu sarsar. Kitabının en güzel şiirlerinden biridir Lincoln ağıtı. Yaşamının son yıllarında İçişleri Bakanlığı’nda işe başlayan Whitman hakkında şiirlerinde aktörel (etik) olmayan şeyler olduğu gerekçesiyle bakanın kendi (James Harlan) şairin masasının çekmecelerini karıştırıp ertesi günü işine son verir. Ama bir süre sonra yanlışlıktan dönülmüş, şaire bu kez savcılıkta bir iş verilmiştir. 1873’te gövdesine inme indi. İyileşti ama çalışamadı. New Jersey’e gitti ve son dokuz yılını orada geçirdi. Ancak 1884’te eline bir ev alacak para geçebildi, İngiltere’de kitabının satışı fena gitmiyordu. ’26 Mart 1892’de öldüğü zaman, yapıtını tamamlamış, son şarkılarını söylemiş mutlu bir insandı.’

Memet Fuat’a göre Whitman’ı birkaç şiiriyle tanıyabileceğini sananlar yanılırlar. Bireyci olduğu (individüalist), tek insanı her şeyin üstünde tuttuğunu söyleyenler de vardır toplumcu olduğunu ileri sürenler de. Kimine göre aşırı uluscu kimine göre ise insancıldır. Doğaüstücüdür ama birileri için de özdekçidir (maddeci, materyalist). İşin tuhafı şairin şiirlerinde tüm eleştiriler kendilerini doğrulayacak dizeler bulabilir. Oysa o her şeyden önce ulusuna hayrandı. Tüm soyların bireşimiydi Amerikalı. Dünyanın ilk, büyük demokrat devletini kuran bir ulusun çocuğu olmakla hep övündü. Onun insanlık sevgisi ulus sevgisinden ayrılmamalı belki de. Ulusuna yar olmayan insanlığa da yar olacak değildir. Amerika tüm dünyayı barışa taşıyacak bir öncüdür ona göre. Kendisinden söz ederken bile Amerikalıdan söz etmektedir. Ben derken Biz demektedir. “Tek insanın şarkısını söylüyorum, bir başına, herhangi bir insan,/ Gene de Demokratik sözcüğünü, Yığınlar sözcüğünü kullanıyorum.” Tek insanla toplum bağdaşıktır, aynı şeyin iki yüzüdür. Halkın çocuğu olmakla övünürdü. İngiltere’de toplumcu (sosyalist) William Morris’e karşı kendisinin devrimci değil evrimci olduğunu, sınıf gözüyle bakamayacağını söylemişti. Toplumcu değildi kuşkusuz. Evrimciydi ama devrimleri övmekten de geri durmazdı. ‘Whitman yeryüzünde akan bir damla kanın acısını duyan, bütün yüreklere dostluk tohumları ekmek isteyen bir insandı.’ Savaş, kanlı devrim şarkıları söylemesinin tek nedeni onların kaçınılmaz oluşlarıydı. Sevişmeyi, cinselliği apaçık, gizlisiz, sevinçle dile getirirdi. Gövdeyi savunuyordu. Dünya için yeni bir söylem, anlatımdı bu, yalnızca Amerika için değil. Eşcinselliği ise (Memet Fuat’a ve dayandığı kaynaklara) göre Calamus’un (1855) yanlış yorumlarından kaynaklanıyordu. Nasıl mı? Whitman arkadaş canlısıydı, insan gövdesine (beden) tutkundu çünkü. Ben gövdenin şairiyim dedikten hemen sonra ben tinin şairiyim demekten alıkoymazdı kendini. Bir tümcü, biroluşçu, Hegelyan tekçiydi. Şiirinin dili, biçimine gelince onu özgür yazmaya iteleyen şey yenilik düşkünlüğünün çok ötesindeydi. Belki eski şiir kurallarını yok saydı ama yeni kurallar, ölçütler uygulamaktan da çekinmedi. Ölçüyü, uyağı, vurguyu dışlamasına karşın yeni bir dize anlayışı, uyum duygusuyla yazıyordu. Düzyazı ile koşuk arasındaki engelleri yıktığını söylemiştir. ‘Çoğu zaman, söylediği şeylerin güzelliğiyle yetinip söyleyişin güzelliğine önem vermezdi.’ Halkın yalın dilini kullanmıştır, açıklayıcıdır, yüksek seslidir.

*

Cumhuriyet Kitap, 2 Haziran 1996 tarihli 532. sayısında Gaye Köseoğlu’nun derlediği bir Whitman yazısı yayımlandı. Orada Whitman’ın önceki şiir anlayışını yerle bir etmede bir öncü olduğunu, 20. yüzyılda yazılan şiirin yolunu onun açtığını okuyoruz. Binbir Gece Masalları ve Walter Scott’la büyülenen genç okurluğu okul dışından beslendi ve gençliği Manhattan-Brooklyn arası ekinsel (kültürel) yolculuklarla dolu. “İnsan, Broadway’de yürürken, uzun boylu, bol pantolonlu, kalın ensesi, kıllı göğsünü gösteren önü açık gömleği, hafif kırlaşmış sakalı, o kocaman gözleri ve kabadayı görünümüyle Whitman’ı yürürken görür gibi olur. Elleri fotoğraflarındaki gibi hep cebindedir.” 30 yaşlarında onu mutlu kılan ve esinleyen insanlar için şiir yazmaya başladı. İlk baskıda (1855) kendi fotoğrafını da koydu kitabına. Okur yanılmasın, bu Ben’dir şiirlerin yazarı... Ve sokaktaki insanı, nasılsalar öyle anlatan şiirlerdi. Ölçüye, uyağa sığmaz, doğal… İnsanın varlığı tansımanın kendi, eşsiz örneğiydi ve Whitman o insanın kim olursa olsun izini sürmekle ilgiliydi. Dedikleri başlangıçta pek anlaşılmadı bilindiği üzere. Nietzsche’nin, ‘kimse seni övmezse sen kendini öv,” sözünü doğrularcasına kendi kitabı hakkında yine kendi yazdı: “Nihayet Amerika ozanına kavuştu.” Ve Emerson’dan gelen beklenmedik mektup. Bugün ilk baskıdan (795 tane) elde yalnızca 150 tane var ve açık arttırmalarda 40-50 bin dolara alıcı buluyormuş. Joseph Brodsky (şair, 1987 Nobel Yazın Ödülü) söylemiş Whitman’ı anlamak için yüksek sesle okumak gerektiğini. Daha 50’li yaşlarında ağır sayrılıklar geçirir ve doğaya (çamur banyoları) sığınır. “Yıllar sonra kaleme alınan biyografilerinde de Walt Whitman’ın 1865’in fırtınalı bir gecesinde Washington D.C.’de, bir tramvayın içinde 18 yaşındaki kondüktör Peter Doyle’a âşık olduğu yazılacaktı.” Emily Dickinson bir mektubunda ‘şairi okumadığını ama ona ahlaksız biri olduğunu söylediklerini’ yazarken Robert Louis Stevenson, Whitman şiirlerinin dünyasını altüst ettiğini söylemiştir. İlginçtir tüm eşitlikçi düşüncelerine karşın, kölelikten bağışlananların eşit yurttaşlık haklarına tam kavuşmasına karşı çıkmıştır. Ona göre insanları yönlendiren asıl etken, ‘beyin yapıları’… Öldüğünde (1892) 72 yaşındaydı. Ölümünden sonra beyni incelenmiş, ortalamadan daha küçük olduğu görülmüştür. İşlem sırasında beyin bir asistanın elinden düşüp parçalanınca da çöpe atılıvermiş… Aradan bir yüzyıl geçtikten sonra Sorbon’lu bir profesör, Roger Asselinean, şöyle demiş hakkında: “Bugün öğrenciler Whitman’da eksikliğini duyduklarını okuyabilme metaforuna düşüyorlar. Kadın eşitliği. Seks özgürlüğü. İfade özgürlüğü.”

*

Fahri Öz de yine kaynaklardan topladığı benzer bilgileri, Sunuş’unda daha derli toplu biçimde aktarıyor. Bu arada Whitman’ın iki de roman yazdığını öğreniyoruz. Franklin Evans (1841) bir haftalık gazeteyle (New World) dağıtıldı. Öteki Life and Adventures of Jack Engle (1852-53) Sunday Dispatch dergisinin altı sayısında yayımlanmış, sonra yitip gitmiş... Yıllar sonra bulunup basılan roman Türkçeye de çevrildi (Ben, Jack Egle, 2017, Çev. Aytek Sever).

İç Savaş sonrasında düzyazıya ağırlık veren Democracy, Personalism başlıklı yazılar yazan Whitman düzyazılarını Democratic Vistas adlı kitabında topladı (1870).

Anne soyundan Quaker inançlarıyla beslenen şair, Ralph Waldo Emerson’un yanı sıra David Thoreau, Margaret Fuller, Orestes Brownson, Elizabeth Palmer Peabody, James Freeman Clarke gibi aşkıncılardan etkilendi. “Aşkıncılık, kilise cemaatlerinin atomize olmaya başladığı 19. yüzyılın ilk yarısında Amerikan ünitaryanizmine karşı köklü bir reform hareketi olarak New England’da ortaya çıkmıştır. Ünitaryenler Lock’u takip ederek Tanrı’nın ve yasalarının sezgi yerine ussal düşünmeyle anlaşılabileceğini iddia ediyorlardı. Tam bir manifestosu olmayan aşkıncılık ise Lock’un duyulara dayalı görgül felsefesi yerine sezgilere bel bağlıyordu.” Anlaşılan 1820’lerden sonra bir orta yol arayışına girildi. Kant ve Coleridge’den esinlenen gençler, “insanın ‘anlama’nın yanı sıra daha yüksek bir yeti olan ve tinsel gerçeği duyuların ötesinde algılamaya yarayan sezgisel ‘Akıl’a sahip olduğunu ileri sürdüler. Akıl aşkıncıların yer yer ‘Ruh’, ‘Us’ ya da ‘Tin’ adını verdikleri içsel bir ışık ya da vicdan, Tanrı’nın sesi ya da bizzat insana içkin olan Tanrı’nın kendisi ile eş anlamlıydı.” ‘Biçimci Hristiyanlığın dogmatik teolojisine’ dönük eleştirisiyle Emerson, ‘Benim işim yaşayanlarla’, deyip vaizlikten ayrılmıştır. Whitman’ın en çok etkilendiği kişilerden biridir. Emerson’a göre artık Amerikalılaşmanın zamanıdır. “Avrupa geleneğine, geçmişe kölece bağlı kalmayı yadsıyarak Amerikan kimliğinin, sanatının, biliminin ve düşüncesinin kendi değerlerine yaslanarak oluşabileceğini” ileri sürer. Yavaş yavaş ısınan Whitman, Emerson’un bu düşünceleriyle ‘kaynamaya başladığını’ yazar bir mektubunda. Amerikan demokrasisinin gelecek çevreninde (ufuk) görev budur, yeni sanat biçimleri, yeni ülkeyi yaratmak: yeni bir yazın (edebiyat), yeni bir metafizik, yeni bir şiir. Şöyle yazar: “Kastettiğim şey İngiliz şairlerin düzgün yürüyüş yolları, özenle traşlanmış çalı çitleri, çiçek demetleri ya da bülbülleri değil, jeolojik tarihiyle ateş ve karla dolu, hudutsuzca yuvarlanan, milyarlarca ton ağırlığında da olsa tüy kadar hafif, bütün yeryüzü, bütün kozmos.” Şiiri, düşüncelerinin dışavurumudur gerçekte.

Helen Vendler, Whitman’ı da değerlendirdiği yakın tarihli bir kitabında5 şöyle yazmış: “O ulusalcılık, demokrasi, beden, toplumsal cinsiyet gibi kapsamlı ve başat kavramlarla anlaşılamayacak denli zordur. O yalnızca Amerikan toplumunun sosyolojik bir kaydını yapan bir şair sayılamayacak denli entelektüel, on dokuzuncu yüzyılda kaydedilen ilerlemeyi coşkuyla kutlayan biri olarak özetlenemeyecek denli hüzünlü, Amerikan hitabet tarihine dahil edilemeyecek denli kendine özgüdür.” C. Andrew Higgins’e göre6, Çimen Yaprakları Amerika’da yazılan şiiri dört açıdan değiştirdi: 1) Ölçüye dayanmayan şiir (özgür koşuk), 2) Tüm coşumcu yanına karşın gündelik imgelere dayalı gerçekçi poetika, 3) Şiirin konuları arasına cinsellik ve gövdenin katılması, 4) Ekinin (kültür) hem odağı hem kenarında yer alan yalvaçsı (peygamber) Amerikan şair örneğini oluşturması.

Şiirinin öznesi daha çok bir ‘gazeteci’ gibidir. Gözlemler, izler, saptar (kaydetmek), aktarır. Yaşamı tüm yönleriyle kucaklar. ABD savsözü (slogan) E Pluribus Unum (Çokluktan doğan teklik: Birçok Eyaletten Doğan Ulus) ilkesinin şiirsel karşılığıdır. Bir yandan ‘evrensel söylen’ (kozmolojik-epik) yaratılır, öte yandan çokluk denizi içinde eşitlik düşü (ideal) vurgulanır. Sınıflandırılması güçtür şiirinin. Çünkü şiiri lirikle epik harmanıdır. Lirizm şiirinin öznesine, epik ise topluma ve ortak bilince dayanır. Ama Whitman epiği demokratik, dünyasal, dindışı (seküler) bir epiktir. “Lirik özne bir Amerikan Everyman’idir”, tekbenci ya da bireyci değil demokratik bir özne. Ben’i kozmik bir Ben’dir. Ama doğaüstü içermez, herkesten biridir şair. Kentli bir şairdir. 20. yüzyıl şiirine etkisi ise arkasından gelen şu adlar dizisinden anlaşılabilir: Carl Sandburg, Ezra Pound, William Carlos Williams, Lawrence Ferlinghetti, Allen Ginsberg, Langston Hughes, Jean Toomer, June Jordan, Michael Harper, Meridel LeSueur, Muriel Rekeyser, Patricia Hample, Sharon Olds, D. H. Lawrence, Virginia Woolf, Charles Tomlinson, Anthony Burgess, Jose Marti, Pablo Neruda, Jorge Luis Borges, Ruben Dario, Fernando pessoa, Federico Garcia Lorca, Rudolfo Anaya, Garrett Hongo, Maxine Hong Kingston, Yusef Kamunyakaa, vb.

F. O. Matthiessen’e göre7, “Amerikan kanonu 1800 ve 1850 yılları arasında Emerson, Thoreau, Hawthorne, Melville ve Whitman tarafından” oluşturuldu ve Whitman’ın özgün katkısı ‘dilin yaşayan biçimlerini kullanması’ydı.

1950’lerde Amerika’da öne çıkan Yeni Eleştiri’nin Whitman’a sıcak bakmadığını da ekleyelim yine Fahri Öz’den aktararak. 1970’lerden sonra ise tinçözüm (psikanaliz) ve gay/queer kuramı açısından şairin şiiri odağa alınmıştır.


II


Yukarıda özetlenmiş geniş çerçeveden sonra benim Whitman’la ilgimi ve sorgumu kısaca belirtmekle yetineceğim. Amerikan yazını ve Bağımsızlık’tan (1775-1783) İç Savaş’a (1861-1865), oradan içe kapanma-küresel açılım döngüsünde güçlü dünya sömürgeni (emperyal) olmaya, Amerikan yazınında derince yankılanan ırkçılık sorunundan Vietnam kırılımına vb., bizim gibi dünya taşrasının kafası öyle yıkanıp çalkalandı ki nedense ABD her tartışmamızın öncülü oldu. Bir ölçüt işlevi gördü. Oysa Whitman’ın şiiri ABD’nin yetkinliği ve yetersizliğinin somut imgesi bana kalırsa.

Bu şiirin kaynağı ve sonuçları açısından birkaç soru sorulabilir. Sınırsız, el değmemiş (üretilmemiş, meta döngüsüne tümüyle katışmamış anlamında) bir coğrafyanın yoğun (kompakt) ekinsel odağı olan kuzey batısında (New England) kendini bu büyük, iştah açıcı kaynakla ama Avrupalı birikimle de karşı karşıya bulan 19. yüzyıl başı yazar çizer takımı yolunu çizme, belirleme konusunda Avrupalı çağdaşlarından daha iyi konumdaydı denebilir. Avrupa’nın ekinsel gelenekleri burada birer güçlü yaptırım olma yeteneklerini hele Bağımsızlık’tan sonra önemli ölçüde yitirdi. Tüm sanatların, başta şiirin dili yeniden yaratılabilir, geleneksel bukağılar kaldırılıp atılabilir, şahlanış boyun eğmeyen bir duruşa (tavır) dönüştürülebilir, dilin yeni dünyayı dökümleme (envanter) işine sıfırdan başlanabilirdi. Gerçi önlerinde açılan bu büyük coğrafyanın yerleşik küçük toplumları, yaşama biçimleri, gelenekleri vardı ama Avrupa kökenli Amerikalı öncü, geri dönüşsüzlük duygusu ve ele geçirme (fetih) tutkusu nedeniyle, bakışının çevreni (ufuk) içinde herhangi bir ikinci seçeneği göremeyecek denli kördü aslında. Görmek, kendisinin saltık (mutlak) ve sahte özgürlük inancının önünde bir engele dönüşemezdi, öyleyse görmeyecek, ille de gözüne giren ya da sokulan çapağı çıkarıp atacak, görünmez kılacaktı. Yani demek istediğim o büyük şarkının, ‘Ben Kendim’in saltık varoluşu, benim dışımdakinin saltık yok oluşuyla doğrulanmak, dolayısıyla ilk yalan söylenmek zorundaydı. Sözün özü: saltık yalan (kötülük) saltık doğruyla (iyilik) olasıydı. Whitman şiiri gibi. Enginde uçan kartalın görüş açısı ve kapsama alanı geniştir, içine vadiler, ırmaklar, sıradağlar sığar. Ama kartal bakışı tarla faresini, yaban kedisini de kaçırmaz ve bir anda dünya yalnızca odaklandığı avından ibarettir. Somut, odaktaki imge dünyadır. Eğer insan bir kartalsa; özgürlüğü, sevme gücünü, kardeşliği, yaratma ve yok etme gücünü ötekine kaptırmaz. Kim bu öteki? Amerika’nın kucağına doğmamış ya da yanlışlıkla doğmuş olanlar, özgürlük önündeki pürüzler çapaklar…

Whitman’ın sevgisi, kucaklaması, henüz çelişkilerini koca midesinde sindirecek kerte büyük Amerika’nın siyasetsiz kılınmış sevgisidir ve tüm siyasetsiz sevgiler gibi şişik, kof, obezdir. Amerika öyle büyük bir evrendir ki yutulabilecek şeylerin sınırı yoktur, dolayısıyla yaşam ve sanatlar için eğilip bükülmeye, herhangi bir ölçüte de gerek yoktur. Yasa gibi dil de sıfırdan başlayabilir, başlamalı da. Öncü, tutunma savaşında pişecek, düşünce ve duygusunu silaha dönüştürecek, dil arkasından yedecektir yiğit (kahraman) bireyin savaşını. Dolayısıyla ekim alanları için yeni toprak açar, sürer gibi yeni dünya İngilizcesi de dokunulmamış (!) Amerika’nın betiminden, dökümünden ve öncülerarası omuz omuza kardeşlik şarkılarından yola koyulacaktır. İç savaş ilk düş kırıklığıdır ama bakalım ilk mi? Çünkü her öncünün yolu bir başkasınca gittikçe daha sık kesişir. Her öncü ötekinin engelidir de. Ama uzlaşma da tam burada, yani yarışmada (rekabet) ötekini yok etme konusundadır ve o gün bugün yeni dünya demokrasisinin, ayrımsız kardeşliğin (Amerikalılığın) ikiyüzlü bireşimini olanaklı kılan kaynakların bitirilememiş oluşundadır (ki bu başka ve üzerinde çok çalışılmış bir konudur).

Aslında sözü uzatıyorum. Genç ülkenin (gerçekte siyasal tasarı) kendisine ilişkin özgün bir sese gereksinimi olduğu için Whitman’ın da içinde olduğu silsile (kanon) ortaya çıktı. Ama bu siyasetle ilişkili ve siyaseti üstlenen öteki Amerikalıyı bize unutturmamalı. Thomas Paine geliyor usuma, öteki eşitlikçi siyasal özneler…

Sonuçta tarihin belli ve özel bir coğrafyada somutlaşmasının dili kaçınılmazca (neredeyse) Whitman’gillerin diliydi. Çelişki taşımaktan korkmayan, yaşamın açık gizli tüm verimlerini tatmaya hevesli ve teşne, dili taşırmanın atı köpürtmeyle aynı yerden hizalandığı bu dil, önünde açılan cennetin hakkını iki anlamda da verdi. Kaçınılmazca sonsuz iyi düş kötü düşe evrildi. Kovulmuşlar, suçlarını arkada bırakıp arınmış yunmuş olarak buranın kurucularıydı, görevliydiler (misyon), o eski dünyaya göstereceklerdi ne olduklarını ve de ne olmadıklarını... Elbette Whitman kişisel yaşamında herkes gibi sorunlarla boğuştu ama şiirini hep boyunun üstünde tutmayı ve bunun ne anlama geldiğini bildi. Gerçekten de Amerika’nın kendi kuşağı bilicilerinden (kâhin) yalnızca biriydi. İşin tuhafı Amerika ve Amerikalılık konusunda öngörüleri gerçekleşti o kuşağın. Üstüne üstlük geleceğin ortalama tüm Amerikalılarına da sonsuz, bön, budala bir özgüven ve söylen (mit) sağlamış oldular. Çoğunluk Amerikalı, içinde büyüttüğü eleştirel siyasetleri de aşağı yukarı kapsayıp içselleştirecek biçimde bugün de aynı ebleh tine (düşüngü, ideoloji) sığınabiliyor, bir ideali yaşattığına inanabiliyor.


*

Whitman şiirindeki dilsel atağı, özgürleşmiş sözü başka ekin ve şiirlerindeki benzeri kopuşlarla karşılaştırmak, gerekçelerindeki ayrımı imlemek iyi olurdu. Örneğin bizde özgür koşuk (Nazım Hikmet) bambaşka tarihsel gerekçelere dayalı olarak belirdi. Siyasal görevle (misyon) koşutluydu, tersine. Fransa’da, diğer ülkelerde çağcıl dünyanın dille karşılanmasındaki dönüşüm başlı başına büyük bir konu. Ama Whitman’ın seçiminde, tanıklık edilen doğanın enginliğinin dilde karşılanma kaygısının önemli ve belirleyici olduğunu düşünüyorum. New Orleans yolculuğundan sonra bu şiir dilini oturttu bence. Tanıklık ettiği şey hiçbir ölçüye gelecek gibi değildi. Şöyle düşündü. Sınırsız bir dünyayı da (örneğin Missisipi’yi, Apalaşları, vb.) içine alacak bir şiir kümesi olasıydı demek. Bu dünya çelişkisiz, sorunsuz, yalnızca mutlu değildi belki. Ama karayı akıyla bir arada taşıyabiliyordu. Suçu suçsuzlukla, öldüreni öldürülenle, yasayı yasasızlıkla... Öyle bir kapsar dil bulmalıydı ki içinde dünyada olan her şey yankılansın, bir arada olabilsin ve geriye kalan ne ve nasıl olursa olsun, böyle olan en başından bağışlanmış olsun. Herkes ve her şey iyi ve kötü. Ve iyi de kötü de aynı gövdenin, aynı düşüncenin, düşün, umudun iyisi ve kötüsüdür. Şiir tümünü kucaklamazsa şiir olmaz.

O zaman?


*

Belki diğer ciltlerden sonra Whitman’a döner, yakından dokunur, yanlışımı varsa görme fırsatım olur. Şimdilik burada keseceğim.


[1] Whitman, Walt; Çimen Yaprakları (I); (Leaves of Grass, 1855), Çev. Fahri Öz, Türkiye İş Bankası yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul.
Whitman, Walt; Çimen Yaprakları II (Leaves of Grass, 1855), Çev. Fahri Öz, Türkiye İş Bankası yayınları, Birinci basım, 2020, İstanbul.

[2] Whitman, Walt; Leaves of Grass-Fuilles d’Herbe (Leaves of Grass, 1855), Fr. Çev. Roger Asselineau, Aubier Flammarion, 1972, Paris, 511 p.

[3] Whitman, Walt; Çimen Yaprakları (Leaves o Grass, 1855), Çev. Memet Fuat, Broy yayınları, Birinci basım, 1985, İstanbul, 136 s.

[4] Koyu renk satırlar Türkiye İş Bankası, Fahri Öz çevirilerinde yer alan bölümleri gösteriyor.

[5] Helen Vendler; Poets Thinking: Pope, Whitman, Dickinson, Yeats, Cambridge, Harvard UP, 2006.

[6] C. Andrews Higgins; ‘The Poet’s Reception and Legacy’, Donald D. Kummings (Yay.haz.); A Companion to Walt Whitman, Oxford, Blackwell, 2006.

[7] F. O. Matthiessen; American Renaissance: Art and Expession in the Age of Emerson and Whitman, 1941.