ZeZe Kırmızı

Erich Auerbach

Zeki Z. Kırmızı / 2021

Belki altı aydan uzun bir süredir elimde olan, tadını çıkara çıkara okuduğum Erich Auerbach’ın anıtsal yapıtı1 sonunda bitti. Savaş koşullarında Almanya’dan kaçıp İstanbul’a sığınan, kaynak kıtlığı içinde belleğine asılarak ve Roman dilleri uzmanlığındaki yetkinliğiyle bu dev ‘gerçekçilik betimlemesini’ ortaya çıkaran Auerbach, birkaç şeyi bir arada gerçekleştirdi kanımca ama yazınbilimi içinde hak ettiği kuramsal yerini alamadı bence.

Yaptığı en önemli şey yazı sanatlarında yazıcının dünyayla somut ilişkisinin (dönem, çevre) yazında yankılanmasına ilişkin bir yordam geliştirmesi. Yöntem demiyorum, kendisi de bunu istemezdi, çünkü bir yasanın peşinde olmadığını yapıt boyunca açıkça sergiliyor. Tersi bir yol izleyerek yazını da tarihsel-toplumsal bağlamın içinde bir olgu olarak gözaltına alıyor. Elbette tutuklamıyor, bir yaklaşım içinde, bir önerme yapıyor. En başından (Homeros, Kutsal Kitap) başlayarak, gerçekliği kavrama ve yansıtmanın ilk ortaya çıkan birkaç örneğinin ipini günümüze değin taşıyor. Burada seçkinci-egemen sınıf dili ve anlatım gereksinimlerinin geniş halk kitlelerinin beklentileriyle açılanma biçim ve düzeylerini hayranlık verici bir nesnellik ve tutarlılıkla öylesine canlı, çarpıcı biçimde anlatıyor ki, bir yazın (sanat) tarihi olsa olsa yapıtın ve sanatçının içine doğduğu çağla doğru ya da ters oranlı yeğin ilişkileri içinde ancak böyle sunulursa anlamlı olabilir, diye düşünmek zorunda kalıyoruz. Yazar çağı içinde sınıfsal konumu ve esin kaynaklarına bağlı olarak ister antik, ister orta çağ ya da yakın çağ olsun, toplumun yaşanılan dünyaya verdiği tepki biçimlerini gözlemleyen somut biri olarak algılanabiliyor.

Ele aldığı yazarları özgün dillerinde metinleriyle örnekliyor ve çözümlemesini belirtgen (tipik) bu alıntı metinler üzerinden yürütüyor. Homeros ve Kutsal metinlerde kökenlenen iki anlatım biçiminin tarihsel serüveni diyebileceğimiz kitap benim için yeni ve önemli kimi kavramları da öne çıkarıyor: Yaratıklaşma (mahluklaşma) gibi.

Biraz yarım ve yazarın da belirttiği gibi eksik kalmış (hatta ona göre daha sonraları kimi yargılarında yanlışlanmış) kitap bizi Kutsal Kitaplardan alıp Virginia Woolf’a değin taşıyor. Woolf’la ilgili gözlemleri çok önemli olmasına karşın sanırım zamanı olsa daha geliştirirdi. Proust neredeyse geçiştirilmiş gibi ama yine de tüm bu eksiklerine karşın kitap bir okuma-yorumlama biçimi olarak önemini sürdürüyor. Benim okuma eleştiri anlayışımı da destekleyen bakış açısından ayrıca hoşnudum. Ben de okumayı böyle anlamak istedim ve Auerbach arkamda bir desteğe dönüştü böylece.

En güçlü bölümü olarak 19.yüzyıl Fransa incelemesini gösterebilirim. Balzac, Stendhal, Flaubert, Goncourt Kardeşler, Zola esaslı bir çözümlemeden geçiriliyor. Zola sayfalarına dönmem gerekecek ileride. Benim için değerli bir kaynak.

Rus yazını ise sanırım Rusça okumadığı için ama ayrıca izlek açısından çok da özgün bulmadığı için birkaç sayfayla geçiştirilmiş denebilir. Yargıları değerli bir tartışma alanı açıyor bunu da belirteyim. Kimilerine katıldığımı söyleyebilirim.

XX.Bölüm’de (Kahverengi Çorap) şöyle diyor: “Hatta elinizde tuttuğunuz bu araştırma da örnek verilebilir. Avrupa gerçekçiliğinin tarihi gibi bir şeyi asla yazamazdım; konuya dair materyalin içinde boğulurdum; farklı dönemlerin birbirinden ayırt edilmesi, çeşitli yazarların bu dönemlerle eşleştirilmesi, her şeyden önce de gerçekçilik kavramının tanımı üzerine sonu gelmez tartışmalara dahil olmam gerekirdi. Dahası bir şeyleri eksik bırakmama uğruna, derme çatma bildiğim olgularla haşır neşir olmak zorunda kalır ve haklarında bilgi sahibi olma yolunu üstünkörü bir şeyler okumada göründüm, ki kanımca bu, bilgiyi edinmenin ve değerlendirmenin en çarpık yöntemidir. Beni bu çalışmaya iten, araştırmama kılavuzluk eden dürtü ise herkesçe bilinen, elkitaplarında rastlayabileceğiniz bilgi yığını altında tamamen kaybolup giderdi. Buna karşılık, zaman içinde yavaş yavaş ve bir çıkar ya da hedef gözetmeden oluşturduğum motiflerin kılavuzluğuyla hareket etmek; dilbilimcilik uğraşım sırasında içli dışlı olduğum, adeta canlı birer metin haline gelmiş bir dizi eser aracılığıyla bu motifleri sınamak hem verimli hem akla yakın bir yöntem kanımca. Gerçekliğin tasviri tarihinin o temel motiflerinin -gördüğüm kadarıyla- gerçekçi herhangi bir metin aracılığıyla ortaya konabileceğine inancım tam çünkü.” (591-2) Benim de üstlendiğim yöntemini belirttikten sonra az ileride yakın geleceğe ilişkin yorumunu ekliyor: “Yeryüzü’ndeki insanların ortak bir yaşam kurmasına uzanan yol hayli uzun. Buna rağmen ufukta hatları belirmeye başladı. En görünür, en somut biçimdeyse farklı insanların yaşamlarındaki rastgele anların peşin hükümsüz, titiz, içsel ve dışsal tasvirinde tezahür ediyor. Dolayısıyla dışsal seyrin lime lime olmasına, bilinç yansımalarına ve zamanların katmanlaşmasına yol açan karmaşık çözülme süreci, çok basit bir çözümün peşindeymiş gibi görünüyor. Tüm tehlike ve felaketlerine rağmen sunduğu yaşamın renkleri ve eşsiz tarihsel konum nedeniyle çağımızı hayranlık duyarak sevenler açısından fazlasıyla basit bir çözüm olacak bu belki de. Ne var ki bu insanların sayısı çok az; ayrıca büyük olasılıkla, ufukta görülen standartlaşma ve basitleşmenin ilk belirtilerine tanık olacaklar sadece.”

Önemli kısa Sonsöz’ünde ise kendisinin öne çıkardığı ve benimsediği ‘figüral’ çizgi, gerçeklik kavrayışıyla ilgili sözleri şöyle: “Bu tasavvura göre Yeryüzü’nde vuku bulan herhangi bir şey, somut gerçeklik gücünün realitesine halel gelmeksizin, kendi anlamıyla sınırlı kalmaz; kehanette bulunduğu ya da doğrulayarak tekrar ettiği başka bir vaka anlamına da gelir. Ayrıca vakalar arasındaki ilişi çoğu kez zamansal ve nedensel bir gelişme şeklinde de görülmez. Aksine, ilahi senaryo dahilinde bir bütünlük olarak değerlendirilir. Var olan tüm süreçler, bu senaryonun unsurlarından ve yansımalarından oluşur, aralarındaki dolaysız dünyevi bağlantı cüz’i önemdedir; çoğu zaman, yorum açısından kavranmaları gereksizdir.” (599-600)

Bu önemli alıntı, daha yeni bitirdiğim Faruk Duman çalışmama gecikmeli de olsa arkasından ışık tuttu, tutuyor diyebilirim.

Kitabın son sözlerini de saygıyla alıyorum buraya: “Okurlara gereken her şeyi söylediğimi düşünüyorum böylece. Geriye bir tek onları bulmak kalıyor. Dilerim incelemem gerek eski arkadaşlarıma gerek kitabın adresi olarak öngörülen diğer insanlara ulaşır ve Batı tarihine tutkusunu berraklığına halel gelmeden koruyan herkesi yeniden bir araya getirmeye bir nebze katkıda bulunur.” (602)


26 Nisan 2021, Pazartesi


[1] Erich Auerbach; Mimesis. Batı Edebiyatında Gerçekliğin Tasviri (Mimesis: Dargstellte Wirklichkeit in der abendländischen Literatur, 1942-45), Çev. Herdem Belen-Hüseyin Ertürk, İthaki yayınları, Birinci basım, 2019, İstanbul, 640 s.