(1957, ABD)

Zeki Z. Kırmızı

Moore, Lorrie; Amerikan Kuşları (Birds of America, 1998, Roman), Çev. Eda İşler,

Holden Yayınları, Birinci Basım, Şubat 2023, İstanbul, 312 s.

*

1957 New York (ABD) doğumlu günümüz yazarlarından Lorrie Moore’un birkaç kitabı Türkçeye çevrildi. Amerikan Kuşları benim okuduğum ilk kitabı. Kitapta 13 uzunca öykü var. Günümüz Amerikan yazını için bir genelleme yapamam ama Türkçeye çevrilen yazar ve yapıtların belli bir yazınsal tutumu ve bağlamı yansıttığını söyleyebilirim belki. Bana kalırsa ABD’nin de (hatta Avrupa) anlatıya dönük yayın çizgisini belirleyen şey yazarı sayısal (dijital) evrenle yarıştırmak. Bu sanki anlak (zekâ) yarıştırması gibi algılanabiliyor. Üstelik son yıllarda yapay anlak (AI) konusundaki büyük atak; yazınsal, güzelduyusal (estetik) yaratıcılığı birçok yeni yapılanmalara taşıyacaktır, olumlu olumsuz anlamda. Algı ve kavrayışı daha güçlü insanlar olma konusunda ne yazık ki seçeneksiz sayılırız ve her yeni kuşak daha da seçeneksiz aslında. Çünkü sayısal işlem yeteneği korkunç boyutlara ulaşan işlemciler en azından insanın fiziksel algı konusunda yetersizliğini kat be kat aşıyor. Sanatçı bu yeni koşullardan en çok etkilenen kişi sayılsa yeri, insana (türel anlamda) son kalan yeri dolduran kişi olduğu için. Nedeni ise algıdan imgeye (ve tersi yönde) geçişler konusunda aşırı zorlanması ve imge havuzunun açkısı (anahtar) çalındı çalınmak üzere elinden. Belki dünden çok bugün ve yarın ‘imge’ üzerine yeniden düşünmemiz gerekecek. Algının açık seçikliği ile imgenin derinliği arasındaki ilişki nasıl acaba? Ters mi, düz mü? Ama Lorrie Moore bağlamında üzerinde durulması gereken, günümüzün birçok ulus aşmış yazarı (ama özellikle Anglo-Amerikan) için anlığın (zihin) tepki verme hızıyla yazarın iyiden hızlandırılmış trene binmişçesine çılgınca koşuşan kıvrak bir dile başvuruyor olması. Öylesine devingen, kıvrak, esnek (plastik) bir dil ki okurun yerleşik dil göğüsleme yordamı yetersiz kalıyor, yazar denli büyük bir algılama, dili toparlama, hızla ve atlaya zıplaya akan, katlanmış, dolayımlanmış, bağlam kurmayı okura bırakmış bir tümce siyasetiyle baş etmesi gerekiyor. Çılgınca bir dil koşusunun uç örneklerinden bir başkası da Lucy Ellmann. Onun Ördekler, Newburyport (özgün dilde: 2019, Türkçede: 2023) adlı yapıtı yüz metre koşusuna katılıp da önceki başarıyı (dil hızı) aşma zorunluluğunun yakın örneklerinden biri. Burada olay devcileyin güncel algıya indirgenmiş durumda. Bereket Moore olayörgüsünü tümden silecek bir dil debisi, akışkanlık hızı denemenin az da olsa berisinde kalmayı yeğliyor. Ve okur eğer biraz Amerikan 20. yüzyıl özellikle kadın yazarlar geleneğinden (O’Conner, Stafford, vb.) şerbetliyse yazarın anlıksal ataklarıyla sıçramalı dilini Amerikan yaşam biçimiyle eşleştirip genel bağlamı az çok kurabilir, koruyabilir. Moore tümden dili koparmış görünmüyor, hatta tersine Atlantik berisinin kavramakta güçlük çekeceği Amerika ülkesindeki insan ilişkilerinin değişik yapısının gerisinde geleneksel (!) bir öykü tınlaması, dahası metnin diplerine sızabilmiş okuru allak bullak edebilecek duyusal bir derinlik de yaratıyor. Uçuk kaçık yüzey dilinin arkasında gündelik yaşamın anlaşılması ve benimsenmesi zor trajedileri yüze çıkabiliyor ama genelde imleme, odaklama, gösterme çabası yok, yakalayabildiğin zaman elinle dokunabiliyorsun o duyarlık alanlarına. Yani yüzeyden Amerikan (Hollywood) köpüğü gibi algılanıp bir kenara atılacak şeyi biraz eşelediğinde gündelik akışın içine sığmayan, yenir yutulur olmayan bir acı tortu yazarın, anlatıcının okuruna ilk sunduğu görüntüsünü tartışmalı kılacak kerte sarsıntı yaratabilir. Öyle de oluyor. Belki çok fazla dil, sözcük, gülmek ve geçiştirmek için sıradan, gelgeç nedenler, Amerikalı orta sınıfın kişisel yaşamında kullandığı dile göndermeli ‘leb demeden leblebiyi anlama’ biçemi (üslup) durulma, oturuşma gibi beklentilerimizi anında süpürüp götürüyor. Biraz kavramak, olay hakkında düşünmek için zamansız kalmaktan yorulur gibi oluyoruz. Sanki dil bir çöp dağı gibi üzerine geliyor okurun. Ama şurası kesin, bu dil ve anlatılan şey bir çöp değil, dünyanın çöpünü algılamak ve altındaki yumuşak duyarlı dokuya geçmek için kırılması gereken bir kabuk. Amerikalı insan kalın bir deri, kitin oluşturmuş, kabuk kimyasına dili de (İngilizce) katmış görünüyor. Bununla sanat yapıtları ya da nesneleri de içinde olmak üzere Amerika kökenli her türden üründe karşılaşıyoruz zaten. Bu kalın savunma katmanı, deri üzerindeki toplumsal-tinsel saydam deri, kuşatıcı kitin biraz safça içeride niye böylesine korunması gerektiği belirsiz sözde ayrıcalıklı öz varsayımını pekiştirdikçe Amerikalılık kibri, değerlilik duygusu yanı sıra belli eyleyiş, söyleyiş biçimlerini de kaçınılmaz kılıyor. Aslında simgeler dili hiç bu denli toplumsallıkla örtüşmemişti. Artık sözcükleri kısaltmak, yerlerine simgeler (sembol) kullanmak, en az gösterenle kavramanın öteki ucunu olabildiğince açık bırakmak, bağlamı en düşük bileşenleriyle çatmak, vb. sanatçının da yarışmacı olarak yarışa katılmasını kaçınılmaz kılıyor. Peki buradan bir biçem doğabilir mi? Yeni koşulları karşılayacak bir biçem önermesi neden şimdi burada yanlış olsun ki? Bunun için gereken biraz daha zaman ama öncüler yapıtlarıyla önümüze düşüyor ve hepimizden bir yapay anlak tepkisi umuyor gibiler. Kimi sanatçılarda bu bir ustalık ve sürece egemenlik hazzı olarak yaşanıyor olmalı. Başkaları için arayış genel başlığı altında toplanabilir deneysel çalışmalar ama en çok, iletişim yeni yaşam alanımız olduğuna göre, iletişimin başvurduğu araçlar, bu arada dil de payını alıyor. Okur geçmiş okurluğun özel, ayrıcalıklı alanından (loca, kabin) rahat rahat nesnesini (yapıt) sindirme keyfini kaçırmış gibi görünüyor. İşte Lorrie Moore gibi yazarlar bu okurun işini zorlaştırarak aslında iyi de bir şey yapıyor, algı koşullanmalarımızı belki olguyu, gerçekliği değiştirmeden, hatta yok da saymadan yeni bir görüngeyle (perspektif) bir daha algılamamızı sağlıyorlar. Yoksa kendi uydumculuğumuz (konformizm) içerisinde boğulmak, can vermek üzereyiz. Öyleyse Moore’u yine de değerli kılan şey dilin dünya derdiyle ilişkisini koparmamış oluşu. Bu dert yakından bakılırsa yalnızca şimdinin değil aynı zamanda dünün ve yarının da derdi. Örneğin cins(ellik) sorununa gömülü tüm insanlık durumları (evlilik, ayrılık, eş ya da karma cinsellik, çocuk, sayrılık, çalışma, çevre, vb.) burada da anlatının derin ve yüzeye çıkan katmanlarını oluşturuyor. Tuhaf olan okurun paldır küldür, Yahu, bildik öyküler, gevşekliğine sarılmasını önleyecek uyarıcı, ayartıcı bir teknik atağın öykünün girişinden başlayarak uzunca bir bölümü boyunca neredeyse ipucu bile vermeden alan açması. Öyle ki okurluğumuzda neyin yıkıldığı neyin kurulduğunu bir süre anlayamıyoruz, çoğu kez de tutuculuğumuz, Değer mi, sorusunda düğümleniyor. Yani bir olasılık olarak.

Eda İşler’in, bırakalım öyküleri, yazarının tinsel evrenine eriştiğinin kanıtı işlek Türkçesiyle, gerçekten başarıyla yankıladığı kitapta ısrarlı bakış bizim için sıradan insanların içlerine sinmiş derin (!) Amerika’yı görünür kılıyor. Belki öyküyü sonundan başına doğru yeniden kurmamız gerekiyor doğru okuma için ve ek çaba harcamamız gerekiyor.

*

Amerika’da (film oyuncusu) kadın-erkek ilişkisini doluluğuyla değil boşluklarıyla önümüze koyan Hevesli: “‘Senin iyiliğin için,’ diyordu. ‘Hevesli olabilir…’ diyordu. Ama kadın çoktan başka bir şeye -bir kuşa, flamingoya, şahine- dönüşmüş, pencerenin incecik camından yukarı ve uzağa doğru uçuyordu, sonra tekrar, yana eğimli, orantılı bir daire çiziyordu. // Adam birdenbire ağlamaya başladı (…) Kendi rüyasının kaygılı oyuncu kadrosu tarafından rehin tutulan bir adam.” (36) Artık yapabileceği bir şey yoktu, kadın bir Amerikan kuşu olmuş uçup gitmişti çoktan.

Bayan Mellon’la kızı Abby’nin buruk yolculukları Bazı İnsanlar hakkında Söyleyebileceğimden Fazlası’ndan izlenebiliyor. İki kadının (anne ile kızı) dünyası onca yabancılaşmanın ardından birbirlerini sınayabilir mi? Bundan ne çıkar? “Aslında insanı emziren ve ihmal eden acımasız annesi dünyanın ta kendisiydi ve kendi anneniz o dünyadaki kardeşinizdi.” (58) Anne kız da o tuhaf Amerikan kuşlarından ikisiydi. Ama başkaları da var. Çünkü ‘ölümü kuşa çeviren bir hayat bu.” (59)

Dansçı okulunda uçuşan kuşlar: “Kendimizi böyle gösterir, cennete böyle girer, konuşmaya böyle başlarız biz: Boşlukta, usulca şöyle deriz: Buraya kadar hayat böyle yaşandı; hepsi bu kadar ve her şey böyle olageldi -bu beden, şu bedenler, o beden- ne sanıyorsun yani, Cennet mi? Ne sanıyorsun Tanrı aşkına?” (Amerika’da Dans, 69)

Nasıl cesur olunacağını anımsamayan Olena, kütürtühane’de Nick’le tanışır. Sonra aldatılır. Kürtaj. “Daha yakın yaşamalıydı insan. Bir kitaptaki yerini kaybeder gibi yurdunu kaybetmişti. // Anne babasının gömüldüğü yere daha yakın yaşamalıydı insan.” (Toplum Hayatı, 90)

Agnes evliliğiyle ne yapacak ve nasıl, bir çocuk sahibi olacaktı? Kocası Joe pek isteksiz çünkü. Öğretmen Agnes okulun davetlisi (yazar) W. S. Beyerbach’la tanışır. Çağrılı yazar onun Klasik Eserler sınıfına gelir. Agnes ağzından safça bir sözcük (faşist) kaçırır. Hiç uygun düşmemiştir (ortama). Okuma etkinliği. Agnes’le yazar arasında bir şey(ler) yaşanabilir mi? Hayır. Ne mi yitirilir? Kimse bilemez bunu. Sonra, karı kocayı New York gezisinde izleriz: “Agnes Joe’ya baktı. Hayattaki her plan, başka bir şey değil de yalnızca kendi olmanın hüznünü, onun duygusal gölgesini taşıyordu: Yüzünü öyle yapmayı denedi; o kadar korkunç bir boşluk ve aptallıkla doluydu ki Joe köpek ulumasına benzeyen bir kahkaha patlattı, sonra kadın da burnundan burultu çıkararak güldü, başını öne, sonra geriye, ardından bir öksürük nöbetine tutularak tekrar ileriye attı.” (Iowalı Agnes, 109)

Ailenin bir bölümü Noel buluşmasında… Fotoğraf iki boyutla üç boyut, arada bir dört boyutluluk arasında hüzünlü geçişler, kırılmalar, yansımalar, olanaksızlıklarla dizilir. Kiarüstemi’nin filmindeki gibi Sessiz Sinema kalır geriye. Yemek yenilmiş, tombala değil, sessiz sinema ile herkesin beden diliyle anlatmaya çalıştığı gizli sözcüğü çıkarılacaktır, davranışlar yorumlanarak. Karanlık bir çekiciliği vardır bu genel izleğin. Birçok filmden, bu arada ABD’li yazar Edward Albee’nin oyunundan (Everyone's Fine With Virginia Woolf, 1962) ve film uyarlamasından (Mike Nichols, 1966) az çok tanıdık gelen bir izlek. Oyun bir noktadan sonra sapar, gerçek ve acı veren bir hesaplaşmaya dönüşür. Moore ve benzeri ABD yazarlarında ise iş çatışmanın doruğuna (dramatik final) varmaz. Varmaz ama daha az da can yakmaz. Therese yargıçtır, Andrew kardeşi. Onun eşi, annesi, babası… “Benim hâkim olduğumu bilmiyor musun, diye sormak istiyor. Şans eseri bir siyasi atamayla tabii. Adli cemiyette hafif cezalar vermesiyle tanınan bir hâkim, doğru. Karakterini hafifçe lekeleyen yasak bir ilişki içinde olan bir hâkim, kabul. Yumuşak; kolay lokma: Ama yine de hâkim.” (119) Son sözler, yani ‘Hoşça kalın!’ yedi ağızdan yinelenir ama ağlama duygusu da aynı zamanda yedilenmiş olur.

Bir kedinin (Bert) küllerinden Aileen’in, Jack’in, Sofie’nin Noel’ine nedir böyle yağan şey? (Dört Karakuş, Üç Fransız Tavuğu, 125)

Güzel Not, kitabın en güzel öykülerinden. Albert yeni boşandı ve arkadaşlarını evliliğinin öyküsünü anlatmak için evine çağırdı, videolar, fotoğraflar, vb. hazırlandı. Masa dolayında üniversiteden bir çevre ve kişiler arasında yakın uzak ilişkiler ve tümünün masaya düşen gölgeleri. Daha çok kadın-erkek ilişki anlatılarıdır öyküyü biçimlendiren akak. Anlık tepk(i/e)ler birikmiş tortuları yer yer dalgalandıracak, kimi yüzeye de çıkacaktır. Bir bakış, sözcük, davranı (jest), içerikli içeriksiz gönderimler… Yine resimden ve sinemadan tanıdık ‘son yemek’ anlatısı. Tüm yaşamlar, eğri doğru tüm öyküleriyle masanın bir ucundan ötekine dalgalanarak akar ve bunun dili akışkan, dönüşken, aksak dizemli bir dildir ve İngilizcenin böylesi durumları, anları aktarma yeteneği olağanüstüdür. Çünkü “Hayatın sarılışı hızlı ve yoğundur ve hayatın bir yerinde insanlar eşit derecede eksik, iyi niyetli ve delidir. Neden tarihin bölme ve yok etme gücünü kabul etmiyoruz? Neden eski hikâyelere yenilerinden daha doğru olduklarına inanarak bağlanıyoruz? Geçmişte yaşayarak sonrasında ne olacağını daima bilirsiniz ve bu sizi sürprizlerden uzaklaştırır. Zihni tüketir ve çarpıtır. Hayatta sadece bir arada olduğumuz için bile şanslıyız; neden aramızdakilere karşı ayrımcı ve yargılayıcı olalım ki? Tanrıya şükür herkes burada işte.” (149) Sonuçta herkes düş kırıklıklarını yüceltiyor. Her şeyle törensel bir savaş içindeler. Ama bir şey de olmuştu, geçmişte. Kız kardeşi Lily üst kattaki odasında çocuk felcinden ölüyordu Billy’nin. Ve Bill masa üzerinden yuvarlananlardan yalnızca biriydi.

Quilty kör ve sarhoş, Mack boyacı. İki erkek birbirlerini sevdiler, seviştiler ve Amerika’nın yollarına vurdular kendilerini. Amerika’nın yol öyküleri ünlü ve öğreticidir ve yeterince de derin ve çatışkılıdır (dramatik). Duygular iner çıkar, sözler dört dolanır bulundukları uzam-zamanların içerilerinde, “(i)kişi böyle öpüşürken -uçsuzluk, özgüllük, ölçüm tablosu- sözcükler yabancı parayı” andırır. (Daha İyi Yapmak İstediğin, 176) Mack denemekten bıkkın, yaşamaktan yorgundur ve ölmekten korktuğunu anlıyor. Eski askerdir ve savaşmak nedir biliyor, bilmesi gerek. Dayanışmaları güzeldir her ikisinin, dayanılmaz yitirmişlik duygularına karşın. Bastırırlar içlerinden yükselen tükenişi, inçıka (asansör) binerler birlikte. Yine güzel bir öyküdür bu ve olabildiğince iç burkan…

Kocasının ilişkilerini hep sonbaharda öğrenen Ruth (kemoterapi görmüş kanser hastası) iki sayfa boyunca kahkahasını salar dünyaya: Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha! Ha!.. “Evlilik adli tıbbı. Ruth, evliliğin yaşamasına izin verecekti. Ötenazi yok, otopsi yok. Yaşamasına izin verecekti! Hah! Bir insanın yapması gerektiği gibi, her şeyi bilmemekle yetinecekti: Gizem olarak cehalet; inanç olarak gizem; gıda olarak inanç; seks olarak yemek; aşk olarak seks; nefret olarak aşk; aşkınlık olarak nefret. Bu bir din miydi yoksa tuhaf bir matematik mi?” (Gayrımenkul, 198) Ona gereken çevre değiştirmek belki de. Sahibinden satılık bir ev bulurlar. Nemli, perili bir ev. Yarasalar… Kargalar. Karga öldürmek için silahla atış çalışmaları. Bir yandan da bahçıvanın öyküsünü okuruz. Sonra bir gün evin çatı katından bir genç adam iner ve Ruth’un kapısında kadınlı erkekli gençler belirir. O eve çağrılı olduklarını, eğlenmeye geldiklerini söylemektedirler. Çağıran da çatı katında gizlice yaşayan genç (Tod). Gençleri kovar Ruth. Bahçıvansa (Noel) maskeli hırsızlığa soyunmuştur sevgilisi onu terk edeli ve Ruth’la Terence’in evini de yoklayacaktı sırası gelince. Öyle oldu. Çehov haklı çıktı. Ruth zalimce ateşledi silahını. Sesinde titreme yoktu, soluksuz kalan kocasına; “İyi bir adam olmayı unut Terence. İyi oyunculuğa bak. Bir filmde düzgün bir adam rolünü oynayabilir misin ki sen?” dedi dönüp. (227) Ölü adamın başına çöktü, kolunu okşadı, ölüyle birlikte yola çıkacak gibiydi ve yorgundu çok, maskenin kumaşını düzeltmeye çalıştı. “Merdivenlerden aşağıya indi ve evden kaçtı.” (228) Ölmüş kızı Mitzy’ye, bebeğine seslendi. “Beden, siz uzun bir otoyola girip yavaşça uzaklaşmaya çalışırken kapıya doğru topallayarak koşan tatlı, kara bir köpek gibiydi. Beni de al, beni de al, diye havladı köpek. Gitme, gitme, dedi. Çit boyunca, neredeyse ayak uydurarak ama tam da başaramayarak koşarken, köpeğin yansıması arabanın aynalarında gitgide küçülen bir tılsıma dönüşürdü; bu sırada siz kartopu çiçeklerini, çam korusunu, mülkiyet sınırını, son arazinin her bir parçasını geçer, her şeyi yutan, yok eden yol boyunca ilerlerdiniz. Sonunda gerçek olana dek: Kaybolurdunuz.” (229)

Kitaptaki öykülerin en güzeli, çarpıcısı ise: Burada Sadece Böyle İnsanlar Bulunur: Ped-Onk Servisinde Düzenli Olarak Babıldayanlar. Bebeğinin kansere yakalandığını öğrenen anne dünyada ne yapar ne yaşar? “Bir başlangıç: Anne, Bebeğin bezinde bir kan pıhtısı bulur.” (230) Öteki kanserli çocukları, onların anne ve babalarını nasıl algılar? Dışımızda kaynaşan ve acılarla katmerleşen kanserli çocuk öyküsüne nasıl girilir, bilmediğin, başına gelmese asla bilemeyeceğin o öykü senin de öyküne nasıl dönüşür? Aslında iki dünyayı ayıran sınırın bunca kırılganlığında, inceliğinde usdışı bir keder koyu mu koyu kıvamıyla, tıpkı yanardağ patlamasıyla yeryüzüne çıkan magma gibi yayılmaz mı sızarak ve yakarak tüm ‘olağan’ kurgularımızın içine? Doğrusu bu öykü küçük bir başyapıt ve duygusal anlatıların (melodram) tuzaklarına düşmemeyi başarıyor (ve gücü de burada). Yaşamın duygusal yorumlanışında sorun yok ama aynı duygusal etkiyi yaratma peşinde olan anlatılardaki sahtelik kötü tınlar, gerçek duygulanımları çarpıtır, abartır ya da indirger, algılanmasını önleyerek bir dizi olumsuz sonuçlar yaratır. Duygulanım doğallığından çıkar. Bir sakınca da şurada. Duygusal somut bir etki yaratma peşinde anlatılar öznelerini kilitler, amaçlı ve kurmaca çekirdeğe yöneltir. Oysa olayın birçok yanı (taraf), bileşeni vardır ve çekirdekle ilişkileri sıkı ya da gevşektir ve özgülenmiş duygusal anlatı bu bileşenleri soyutlayarak dünyaya haksızlık eder. Kolaycılığı önerir, algıyı kolaycılığa, sığlığa bağlar. Gerçekte duygusal boyut budanır, iki boyutlu düzlem yüzeyselliği çizgi roman çıkmazına gelir dayanır. “Tatlım, sevgilim, o kadar da iyi değilim. Bunu yapamam. Ama ne yapabilirim biliyor musun? Kısmen eğlenceli telefon diyaloğu yazabilirim. Hava durumu üzerine kısa ve öz betimlemeler yapabilirim. Ev hayvanlarıyla acayip geziler yapabilirim. Arada bir bunları becerebilirim. Tatlım, yalnızca elimden geleni yapabilirim ben. Hayal kurmanın ihtiyatlı ironilerini yaparım. Özel yaşamın inşa edildiği yer üzerine sulak fikirler kurarım. Ama bu? kanserli bebeğimiz mi? kusura bakma. Bu beni aşar. İroninin en süslü ve özensiz hali bu. Gerçeklerden ve rakamlardan, kandan ve grafiklerden oluşan ir Hieronymus Bosch. Bu, anlatı sapkınlığının kâbusu. Bu tasarlanamaz. Bu, bir tasarım hazırlarken bile not edilemez…” (240-1) Moore, böyle acı bir olayın nasıl anlatılabileceğini da yazarlık deneyimi olan Anne Baba üzerinden tartışır. Böyle bir ‘şey’ nasıl anlatılır? Anlatabilmek için olayın dışında olmak gerekmez mi? Anlatan ne yaşar, neyi anlatır? Öykünün son iki tümcesi şöyle: “Notlar hazır. // Peki para nerede?” (268)

Adrienne, bir zamanlar genç evli çiftin bebeklerinin ölümüne neden olur kazayla. Herkes onu sonunda bağışlasa da o kendini bağışlayamaz. Düz, yalıtık ve çekinik yaşam çizgisini Martin Porter değiştirir, Adrienne’le güçbela evlenmeyi başarır. Kendilerini İtalya’da bir akademisyenler toplantısına çağrılı bulurlar. Seçkin insanlar topluluğu içinde Adrienne’nin aykırı çizgisi olayı özel bir algı çokyüzlüsünden kırarak yansıtır. Onun bakışı; sözleri, davranışları, nesneleri, vb. eğip büker. Herkes bir başkasıdır hem kendinden hem Adrienne’den (ötürü). Belki de Adrienne’nin bir arınım sağaltımına (meditasyon) gereksinimi var. İlke’nin yatıştırıcı ellerine teslim eder gövdesini. Her şey doğru ve güzeldir. Bedeni üzerinde gezinen eller onu yumuşatır, eritir, tinlendirir, yatıştırır. Ta ki, Martin’in de İlke’ye gövdesini teslim ettiğini öğreninceye dek… “Martin aniden ağlamaya başlamıştı. Yatağın kenarına oturdu ve içe doğru kıvrıldı; yumuşak, sakallı yüzü, iri, sert ellerinin arasında, başı aşağıdaydı, gömleğinin ekoselerine değiyordu.” (310)

*

Burada daha çok yazma isteğimi bastırarak, The New Yorker’ın kitapla ilgili katıldığım tümcesini aktarmakla yetineyim: “Moore, gözünü Amerika’nın en ıssız tüneklerine değdiriyor fakat bu nazik dokunuşla gülünç halleri içten bir yaşam enerjisine dönüştürüyor.” Kitabın adı olan Amerikan Kuşları arkasına doldurulacak tüm kuş-insan yalnızlık öykülerini çağrıştıracak güçte bir başlık, belirtmeden geçmeyeyim. Amerikan yazınında 50’lerden bu yana sıkça karşılaştığımız bir ana izlek. Amerika’nın Geceyarısı Kovboyu (James Leo Herlihy, 1965 ve film uyarlaması: John Schlesinger, 1969) denli kuşları da unutulmamalı, demek ki. Ayrıca David Foster Wallace’ı da bu arada anmadan geçemeyiz.