Judith Butler / Ernesto Laclau / Slavoj Zizek
Zeki Z. Kırmızı / 2024
Judith Butler / Ernesto Laclau / Slavoj Zizek
Zeki Z. Kırmızı / 2024
1999 yılında üç düşünür belli kavramlar çevresinde dönen bir tartışma yaptılar ve sonra bu tartışma metinleri kitaplaştırıldı. Neredeyse 25 yıl gerilere gittiği için her üç düşünür açısından tartışmada yorumlanan kavramların nerelere taşındığı bir yana, günceli kavrama konusunda nerede durduğu da önemli. Hoş kavramların can alıcı özellikleri bugün de geçerli ve zaten bugünü öngören belirtileri barındırıyorlar içlerinde. Ama kesin olan şu ki her üçü de kendi düşüncelerinde ısrarlı ve kanma, düşüncelerini öteki görüşle ilişkilendirme, geliştirme konusunda ödünsüzler.
Uzlaşabildikleri (ya da nerede anlaşamadıkları konusunda anlaştıkları) konuları girişteki üç imzalı kısa yazıda açıklıyorlar.
*
Ortak sunuş yazısında, tartışmaların sonunda yürütülen düşünme sürecinin belli bir biçime vardığını söylüyorlar: “Yeni toplumsal hareketler çoğu kez kimlik iddialarına dayanırlar, ama ‘kimliğin’ kendisi hiçbir zaman tam oluşmaz; aslında, özdeşleşme özdeşliğe/kimliğe indirgenemediği için, aralarındaki ölçüştürülemezliği (incommensurability) ya da boşluğu göz önünde bulundurmak önemlidir. Bu demek değildir ki, kimliğin tam belirlenime ulaşamaması söz konusu toplumsal hareketleri zayıflatır; aksine, tamamlanmamışlık bizatihi hegemonya projesi bakımından temeldir. Aslında hiçbir toplumsal hareket, kimliğin merkezindeki olumsuzluğu önvarsayıp ona işlerlik kazandırmadan açık-uçlu, demokratik bir siyasal eklemlenme statüsüne sahip olamaz.” (8) Bu konu çerçevesinde ‘antagonizma’, ‘özne’, ‘evrensellik’, vb. konularda ayrıştıkları noktaları eleştirel bir yaklaşımla ele alıyorlar. Buluştukları noktayı ise şöyle dile getiriyorlar: “Üçümüz de, siyasal eklemlenmenin devamını sağlayan temsil süreçlerini, siyasal seferberliğin gerçekleşmesini sağlayan özdeşleşme -ve zorunlu başarısızlıkları- sorununu, olumsuzun üretken gücünde ısrar eden kurumsal çerçeveleri için ortaya çıktığı şekliyle gelecek sorusunu anlamaya çalışan radikal demokrasi biçimlerine bağlıyız.” (10)
Judith Butler’ın tartışması; Lacancı özne oluşumunun egemenlik (hegemonya) kavramıyla ilişkisi, günümüz siyasal yaşamı için eylem kuramı (‘karar’), toplumsal/siyasal sürecin belirlenmesinde ve özne oluşumu betimlenmesinde ‘mantık’ın yeri (statü), tinbilimsel özdeşleşme ile siyasal özdeşleşme biçimleri arasındaki ilişki, ‘tekil metafizik bir özdeşleşme’ düzeneğinin ve ‘etkin’ (performatif) bir özne konumunun olanaklılığı, ‘cinsel ayrım’ Lacancı anlamda ‘gerçek’se egemenlik çatışmalarında ve kadın deviniminde tarih dışında kalma, evrenselcilik ile tarihselciliğin aşırı biçimci bir eytişim kurgusu olarak ara biçimleri dışlayıp dışlamayışı, siyasal eğilimlerin tanımlanması için egemenlik kavramının yeterliliği, eleştirel kuramcıların eleştirel yetkelerinin dayanakları, vb. soruları çevresinde biçimleniyor.
Ernesto Laclau’nun tartışması; evrenselcilik ile tikelcilik arasında çok-kutupluluğun ve çok-anlamlılığın yeri, evrensel hak ile kimlikçi topluluk (cemaat) haklarının günümüzde ilişkilenme biçimleri, özgürleştiricinin eşözlü (homojen) düşünülüp düşünülemeyeceği, egemenlik kuramının siyasal erkle (iktidar) özgürleşme ilişkisine verebileceği biçim ve içerik, ayrım (fark) kavramına dayalı düşünme biçimlerinin bağdaşımlarının olanağı, aşkınsallık sorunu, vb. sorulara bağlı yürütülüyor.
Slavoj Zizek ise şu başlıklar üzerinde katılıyor tartışmaya: Gerçek ve tarihsellik, eksik ve tekrar, özleşme ve özdeşlikten çıkmanın toplumsal usavurumu, özne-özneleştirme-özne konumları, cinsel ayrımın konumu, ‘fallik’ gösteren, evrensel ve tarihselcilik, Hegel, Lacan ve yapısöküm, siyasal sorun.
*
Kitabın son bölümü olan Dinamik Sonuçlar’da, Butler, Laclau, Zizek sırayla dile getirdikleri düşünceleri eleştirerek buluşma ve ayrışma noktalarını bir kez daha belirliyorlar.
Judith Butler evrenselcilik kavramıyla ilgili eleştirisini yineleyerek, bir yerde şöyle yazıyor: “Bu tür idealler, eğer gerçekleşecekse, nasıl gerçekleştirilmelidir? Hangi araçlarla, hangi bedellerle? Bu idealler, her türlü uygulama aracını haklı kılar mı? Marksizm (…) Terör paradoksuyla ne ölçüde karşılaşmıştır: Kavramın uygulanması ya da ‘gerçekleşme’si belli bir şiddet dayatmasını kapsar mı, hatta gerektirir mi? dahası, gelecek anlayışımıza ve demokrasinin kendisi bakımından özsel olan, ‘kapanma’sı ölümü, gerçekleşmesi (…) kaybolması olacak açık uçlu bir süreç olarak anlaşılan geleceğe ne olur?” (296) Ona göre, “demokrasi, tam da, gerçekleşmeye direnciyle güvenceye alınır.” (297) Aydınlanmacı (entelektüel) işlev, felsefenin ülküselliği (idealliği) ile dünyanın edimselliği (faillik) arasında değil ülküselliğin ülküselliği ile herhangi bir gerçekleşme biçiminin verililiği arasında gerçekleştirilebilir. Laclau’ya ve Zizek’e, deneyimsel (ampirik) betimlemenin kurama içkin olduğu için kendi oluşumunun doyurucu bir açıklamasını yapamayacağı konusunda katılan Butler, şeylerin hakikati eninde sonunda bir biçimde ‘sunulacaksa’, hakikati onu olanaklı kılan söylemsellikten (retoriksellik) ayırmak olanaksızdır, diyor. Zizek’in çalışması da bunu kanıtlar zaten, diye ekliyor. Bu, “neyin doğru olduğunu söylemek ya da anlamak için esas olarak dile bağımlı olduğumuzu ve söylenenin (ya da birçok durumda temsil edilenin) doğruluğunun, söylenişten ayrılamaz olduğunu söylemektir.” (308) Zizek’e yönelik yöntemsel eleştirisi pek yabana atılacak gibi değildir: “Dil yalnızca ilettiği hakikati inşa etmekle kalmaz, niyet edilenden farklı bir hakikati de iletir ve bu, dille ilgili, dilin siyasetteki aşılamazlığıyla ilgili bir hakikattir.” (309)
Ernesto Laclau, ‘evrenselliği inşa etme’ kavramına odaklanıyor. Söylem denilen şeyin kurallar toplamı ile onları uygulayan/çarpıtan/bozan eylemler ve tikel dil oyunlarıyla değil çok sayıda dil oyunu arasındaki etkileşimle/eklemlenmeyle ilgili olduğunu (Wittgenstein’ın yaşam biçimi dediği şey) söyleyen Laclau, ‘söylemsel bir oluşumdan’ söz ettiğini vurgular. Bir dilbilgisinden (gramer) beklenen tutarlılık, dizgesellik (sistematiklik) söylemden bu nedenle beklenemez. Daha doğrusu birbirlerinden değişik tutarlılık biçimleri (tarz) söz konusudur. “Bu sistematik idealin ulaşılamaz olması -zira Lacancı dilde ‘simgesel düzendeki büklümler’ dediğimiz şey her zaman olacaktır- düzenleyici bir düşünce olarak sistematiklik idealinin bir gramerde tam olarak etkili olmasını dışlamaz. Söylemsel bir oluşumda sistematiklik düzenleyici bir düşünce olarak bile yoktur; çünkü kuralları bozan ve çelişkili yönlere büken hegemonik yeniden-eklemlenmeleri ve antagonizmaları kendi içine almak zorundadır. Söylemsel bir oluşumun sahip olabileceği tutarlık, ancak hegemonik bir tutarlıktır ve aslında, hegemonik mantıklar söylemsel oluşumlar düzeyinde tam etkili olurlar.” (314-5) Kendi çalışmalarında, erk (iktidar) ilişkilerinin geçerlileştirilmesi (meşruluk) için, olumsal biçimde eklemlenen toplumsal ilişkilerin ‘doğallaştırılmasını’ sağlayan söylemsel (retorik) aygıtları geniş biçimde ele aldığını belirterek Butler’i uyaran Laclau, Zizek’in düşüncelerini de ayrıca ele alır, eleştirir. Butler’ın Zizek hakkında şu yöntemsel saptamasına katılmaktadır: “Örnekler, açıklayıcı örneğin aydınlatmaya çalıştığı içerikten ayrılabilirliğini varsayan bir alegori tarzında işlev görürler.” (320) Bu tutum siyasal bir bakış açısı geliştirmeyi ketler (Zizek’te olan genelde budur). Laclau’nun Zizek’e yönelttiği eleştirilerin başında (Hegelyan) ‘evrenselcilik’ kavramı gelir. Ona göre “evrenselci siyasal sonuçların ayrıcalıklı odağı olma garantisini kendi içinde taşıyan hiçbir mücadele yoktur.” (323) Betimleyici/ ilkesel, kurallı (normatif) ayrımı konusunda Zizek’e katılan Laclau, ‘bir kararın sonul nesnel gerekçesi’ yoktur, geleceğin çevreninden (ufuk) geriye doğru yapılan okuma ile gerekçe üretilir, düşüncesini paylaşıyor. Zizek’te Laclau’ya göre yanlış olan, insanın yansız (nötr) bir genellik düzeyinden işe başladığını, sonra o düzeyden kendi siyasal yeğlemelerini çıkarsamak zorunda olduğunu varsaymak. Sınıfların yapısökümü alt başlığında sınıf kavramı üzerinde Zizek eleştirisini biçimlendiren Laclau şöyle yazıyor: “Marksist ‘sınıf’ nosyonu, sıralamalı bir kimlikler zincirine dahil edilemez; çünkü, tüm kimliklerin etrafında oluştuğu eklemleyici çekirdek olduğu farz edilir. Bu eklemleme işlevi kaybolunca ve sınıflar, kimlikler çoğulluğunu kucaklayan bir zincirin parçası olunca, ‘sınıflar’ ne anlama gelir? Servet farklılıkları mı? Meslek kategorileri mi? Farklı coğrafi alanlara göre grup aidiyeti mi? Bilinemez. ‘Sınıf’ terimi, sıralamalı bir zincirin parçası olmakla, kesin bir yeni anlam kazanmadan eklemleme rolünü kaybetmiştir. Bir ‘yüzengösteren’in statüsüne yaklaşan bir şeyle uğraşıyoruz” (328) Dolayısıyla, Zizek, gürültülü bir biçimde sınıf savaşımı ilkesini duyururken, geçerlilik koşullarıyla ilgili bir şey söylememeyi başarır. (330) Anlıyoruz ki Laclau için ‘sınıf’ kavramı dolayında dönen tartışma can alıcı önemdedir. Ona göre odak sorun şudur: sınıf onu var eden ve kümeleyen koşullarını yitirirse ne olacak? Sınıfı dağıtan eğilimlerin geç kapitalizm dünyasında daha fazla mı öne çıktığı, yoksa sınıfsal kimlikleri pekiştiren karşı-eğilimlerin mi egemen olduğu asıl sorudur. (332) Durum Laclau’nun Zizek’ten ayrıştığı noktayı da açığa çıkarıyor. O da Zizek gibi ayrık kimlikleri ve istekleri (talep) sıralama düzeyinde kalmayan eklemleyici bir söylem gereksinimini savunuyor ama Zizek ardçağcılıkta (postmodernizm) yanlış sapma görür ve eklemleyici, tümleyici boyut arayışında klasik kavrama (sınıf savaşımı) geri döner, üstelik bu kavramları (nosyon) zayıflatan nesnel tarihsel eğilimlerin çözümlemesine bile girişmeden. Laclau ise ardçağcı meydan okumayı benimsiyor ve günışığına çıkardığı tikelci eğilimlere tam olarak saygı duyup, eklemleyici uslamlamalar kavrayışını (nosyon) korumaya çalışıyor. Bu nasıl olanaklıdır? Çözüm, kimlikler (temsil) zinciri içinde bir kimliğin ‘genel eşdeğer’ olarak öne çıkıp diğer tikel kimlikleri üstlenmesidir. “Bu kesin hegemonik hamledir: Bir tekilliğin gövdesi, bir evrensel temsil işlevi üstlenir.” (334) Tabii bu uzakgörüsel (stratejik) yöntem, egemen-lik yok edici karşı-uzakgörü tasarlarını geliştirecektir. Yaratılan direniş kimliğini kararsız kılacak ataklarla eşdeğerlik ilişkisi bağını koparabilir. “Eğer eşdeğerlik mantığı, tüm talepleri tikelliklerini aşan bir anlamın taşıyıcıları kılarak evrenselleştirirse, dönüştürücü operasyon da, eşdeğerlik potansiyellerini tarafsızlaştırarak talepleri tikelleştirir. Eşdeğerlik mantığının tam tersi olan bu ikinci mantık, benim fark mantığı dediğim şeydir.” (334-5) Sonuç olarak Laclau’nun söylediği şey üzerinde durup düşünmek kaçınılmaz: “Son on yılların çoğalan tikelliklerinden, onlara karşı değil, onlardan inşa edilmiş geniş bir evrensel söylem yaratılamazsa, solun geleceği yoktur.”
Zizek, Butler ve Laclau konusunda görüş ve eleştirilerini ayrı bölümde dillendirmiş. Önce Butler’a odaklanmış. Ona göre tartışmalarda sonul (nihai) çekişme nesnesi, (Lacancı) Gerçeğin konumu. Dolayısıyla eleştirisine bu kavramın çekirdeği olarak algıladığı şeyi yineleyerek başlıyor. Örneğin Lacan ‘büyük Öteki yoktur’ derken şunu söylemek ister. Tarihsel olumsallıklardan bağışık önsel (a priori) bir biçimsel yapısal örnek (şema) yoktur. Dolayısıyla Gerçeğin Simgesele içkin olduğu savı, ‘büyük Öteki yoktur’ savına eşittir. “Lacancı Gerçek, simgeselin her idealliğine bulaşan, onu olumsallaştıran ve tutarsızlaştıran o travmalı ‘gırtlaktaki kemik’tir.” (342) Bu nedenle tarihselliğe karşıt olmaktan uzak olan Gerçek, doğrudan, ‘tarih dışı’ zemini, tarihselliğin önselidir (a priori). Sorun, toplumsalın, sarsımlı (travmalı) bir Gerçeğin dışlanmasıyla oluşturulmuş olmasıdır. Toplumsalın dışında, olumlu bir önsel biçim/norm değildir, yalnızca onun olumsuz kurucu davranışıdır (jest). (343) Simgesel kurallar kümesi, düşlemlerle (fantezi) sürdürülür, bu düşlemsel katkıyla etkili olabilir; ama onu sürdüren düşlem yine de yadsınmalıdır (inkâr), kamusal alandan dışlanmalıdır. (344) Bu noktada Arendt’i ‘kötülüğün bayağılığı’ kavramından ötürü de eleştiriyor Zizek. Simgesel kümeye bireysel düşlemin katkısını hesaba katmadığı için. Butler’a dönük olarak aynı yanlış anlamayı da şöyle düzeltiyor, Hegel ve evrensellik kavramı konusunda: “Hegel’in somut evrensellik’i budur: her tikellik kendi evrenselliğini, kendi Bütün nosyonunu ve bütün içindeki rolünü içerdiği için, bu tikel konumlar arasında arabuluculuk yapacak ‘nötr’ bir evrensellik yoktur. Bu yüzden Hegelci ‘diyalektik gelişim’, tikel bir içeriğin evrenselliğin içine yayılması değildir; bir tikellikten diğerine geçişte, her ikisini kapsayan evrenselliğin de değiştiği süreçtir: ‘Somut evrensellik’, kesinlikle evrenselliğin bu ‘iç yaşam’ını, bu geçiş sürecini anlatır; bu geçiş sürecinde, süreci kapsamayı amaçlayan evrensellik sürece yakalanır, dönüşümlere teslim olur.” (348-9) Laclau eleştirisinde ise odaklandığı kavramlar: ‘sınıf’, ‘hegemonya’, ‘bulaşıklaşmış evren’. Laclau ile anlaşmazlık noktası, Zizek’e göre, “hegemonya mücadelesine giren tüm öğelerin ilke olarak eşit olduklarını” benimsemeyişi. (353) Tikelin evrensele bulaşması, hangi tikelin evrensellik üzerinde egemen olacağından daha güçlüdür. Çünkü bir sürü tikel içeriğin üzerinde egemenlik savaşı yürüttüğü alanı yapılandırır. Laclau’nun sandığı gibi günümüz küresel anamalcılığına (kapitalizm) Zizek önerileri onarıcı, iyileştirici öneriler değildir. Tersine güncel anamalcılık daha büyük patlayıcı gizilgüç (potansiyel) taşıyan çelişkiler doğurmaktadır. Bu noktada Zizek bir dizi usdışılık örneği veriyor. Öte yandan sınıf kavramı konusunda dışlanmışlar, toplumsal bütünleşmeye direnen çekirdek anlamında ‘gerçek’ değil mi diye soruyor. ‘Orta sınıf’ törel (ahlaki) çöküşle bozulan uyumlu bir Bütün olarak toplum düşlemine dört elle sarılan ‘İmgesel’ değil mi? Sonuçta küreselleşme kendi köklerini zayıflatmaktadır. (356) Ekliyor: “(B)ugünün egemen ideolojik ‘kapanma’ biçimi, sözde ‘gerçekçi’ ve ‘olgun’ bir tutumun yararına, köklü bir toplumsal dönüşümü hayal etmemizi önleyen zihinsel engel biçimini alıyor.” (357) Zizek için ‘Gerçekçi ol, olanaksızı iste!’ sövsözü bugün de geçerlidir, çünkü ya egemen liberal demokratik çerçeveyle sınırlanacağız ya da günün liberal baskısını (şantaj), yani ‘her türlü radikal değişim ihtimalinin totaliterliğe yol açacağı şantajını alenen’ yadsıyacağız.