Zeki Z. Kırmızı / Ocak 2025
Zeki Z. Kırmızı / Ocak 2025
Türümüz insanın (homo sapiens sapiens) öyküsü üzerine hiç bu denli düşünmemiz gerekmedi. Bunun birçok nedeni var kuşkusuz. En önemlisi, ussal (rasyonel) bir varlık olduğu konusundaki dirimbilimsel (biyolojik) ve ekinsel (kültürel) tüm varlık oluş birikimini bir çırpıda yok etmenin, gücüne demeyeceğim, güçsüzlüğüne erişmiş olması. Hiç de tasarlamadığı, dolayısıyla yaratıcı diyemeyeceğimiz yıkım, yok etme eylemini sonlandıracak güç ve yetenekten tümden yoksun görünüyor. Denebilir ki, ‘insanlık’ çok geçti bu sıfır ölüm düzeyinden, sonra yine ayağa kalkabildi. Bundan kuşkuluyum. Genel olarak doğa varlığı insanın da içinde yer aldığı kapsar küme olan doğanın bu yeteneği var var olmasına. Bunu da doğanın zamanı ayraç içine alması olanaklı kılıyor (yani zaman doğaya içkin) ama doğa parçası insan kendi türünde zamanın(ın) tutsağı. Onun zamanı aşacak, genişletecek bir birikimi yok. Ama başka hiçbir canlı türünde olmayan usu var, diyenlere de ayrıca şaşmamak elde değil. Evrim açısından hangi kazanılmış (!) öğenin aynı zamanda yok olmanın taşlarını döşediğini henüz deneyimleyebilmiş değiliz. Tarihimiz oldukça kısa, üstelik aynı kısa tarihimiz, gereğinden çok bize, kendimize göre tarih. Yaşadığımız türsel sorunun kaynağında, beklenmedik bir evrimsel sıçrama nedeniyle bilincimizle doğamızın koşutlu akışının bir noktada kopup terslenerek, karşıt ve çift yönlü akışla biçimlenmesi sonucunda oluşan derin uçurum ya da yarılma duruyor, olabilir mi? Böyle bir tez ya da önerme, kopuş noktasına odaklanmalı. Sorudaki ağırlık noktasının ayrımındayım kuşkusuz. Üstelik bu konuda çok da düşünüldü, yazıldı, konuşuldu. Hemen hemen düşünce ve sanatlar tarihi bu soru(n) dolayında döndü, desek yeri. Asıl sorunsa başka. Evrenin odağındaki Tanrı’yı yerinden edip kendisini geçiren türsel bilincimiz (bireysel öznelik); görünüşte, yani kendi yazdığımız ve olumlu/olumsuz anlamda kendimizi başoyuncu kıldığımız tarihsel anlatı(mız)da, on sekizinci yüzyıldan beri, özellikle yirminci yüzyıl başlarından (çağcıl, modernist dönüşüm) bu yana özeleştirisinin epeyce de keyifli, taşkın, yer yer öfkeli özyıkım tasarıyla (oto-kritik) kendi altını da oymuş, sanırsın kendini çekerek evreni odaksız bırakma cesaretini göstermiştir. Bir yanılgıdır bu. İnsanlar birbirlerine acımasızca öyle deseler de ötekini odaktan kaydırma ve kendini sayısız dolayımların ardından yine odakta sonsuzca duraylılaştırma (sabitleme) konusunda gizli, gizil (potansiyel) tutkularını sürdürdüler. Hatta çoğu kez bu bilinçten, yani yetersizliğimizin bilincinden bir dayanışma biçimlendirebilecekken tersine sözde kendimizle dalga geçe geçe küçük zorbalar, tiranlar olma tutkumuzdan asla vazgeçmedik. Hemen belirteyim. Kullandığım dil bireysel aktöre (etik) dili izlenimi verse de sorunun toplumsal yapılanmalarla ilişkisini bu yazı çerçevesinde ayraç içine aldığımı, bilmem ayrıca belirtmeme gerek var mı? Açıktır ki insan ancak toplum üzerinden insandır (zoon politikoon). İşbu yazı bağlamında bu bölgeye girmeyeceğim.
Odakta Tanrı’nın yerine İnsan’ı geçirmenin durumu değiştirmeyeceği, terimin yeni içeriklerle benzer işlevi sürdüreceği açıktı ve insancalığı (hümanizma) alt ettiğimizi yüz-yüz elli yıldır ne denli düşünürsek düşünelim, türsel saplantılarımız varlığını sürdürekoydu, çoğu kez de gerekçesine karşın. Bu gizli ve özünde egemenliğe, iyeliğe (sahiplik) dönük saplantının soyumuza bedeli ağır mı ağır oldu. Soyu sopu ortadan tümden kaldırmadıkça savaş sürecek gibi görünüyor. Çünkü ötekindeki eksi birin karşılığı beride artı bir değil. Bir yanda eksilen, bakışımlı (simetrik) olarak ötede dengelenmek yerine yine eksilmektedir. Özseverlik (narsisizm) Darwin’le, Marx’la, Freud’la ve onların öğrencileriyle ortadan kalkmak bir yana, ötekinin yok oluşunun berikinin artımı, varlaşması olduğu yönünde algı, beridekini daha bir gerekçeledi. Öne sürdüğüm şu özünde: saltık odaksızlık betimi yapan ardçağcı (postmodern) söylem hiç de sanıldığı gibi tüm odakçıl ve irikıyım söyleme biçimlerini, erkleşmeleri (iktidarlaşma) yok etmedi, tersine odağı, odaklaşmayı gizledi, ilkesizliği, odaksızlığı odağa yerleşme uğruna bir savaş ve yok etme biçimine dönüştürdü. Her savaşın arkasında dünya yutan bir özneliği vardır, kusurlu ve tarihsel de olsa bir öznelik (!), gerçekte öznelik olmayan bir öznelik. Ardçağcılık, tarihi anlatı olarak silen görünmez bir tarih yazımından başka bir şey değil ve olamazdı. Yani odaklaşmak, odağı ele geçirmek ve tutmak; kendini, gerçeklik ötesinin (post truth) algıyı önceleri sinsi, sonra giderek açıktan tersinleyen yordamıyla gizli opaklaştırma girişimi...
Toplumlaşmanın ürünü ekin (kültür) tüm çelişkilerine karşın bireyini çok gerilerde bıraktı. Ürün (uygarlık) çığırından çıktı, birey içinde yer aldığı uygarlık dizgesini kavrama, denetleme, yönetme yeteneğini yitirdi. Toplumsal bölünmelerle düzgülenen (kodlanan) kişi kimlik üzerine kimlik, düzgü üzerine düzgü üstlenerek ilkin imge, ardından simgeleşti ve kişilik olarak simgesini geçirdi üzerine. Böylece bireyin kendisinden anladığı, içinde yer aldığı toplumsal koşulun ona verdiği ya da yüklediği ad(landır)dan öte geçemez oldu. Toplumsal koşul, biçimlenen ve biçimlenemeyen koşul demektir. Biçimleme (adlandırma) tarihsel dünyamızda sınıf konumundan adlandırmak, buna göre saltığa dönük olarak özne ya da nesneleşmek demektir. Derin ve düşüngüsel (ideolojik) yanılsama ise sürmektedir ve nesnesi, türsel ayrıcalık sanısıdır. Yani türsel faşizmimiz de sürmektedir bir yandan, insan kendini doğadan ayrı tanımlamak konusunda ısrarcıdır, üstelik kendini bildiği, yerleştiği konumu ne olursa olsun. Öylesine ki birçoğumuz birçoğumuzca ‘insan’, yani tür içi varlık bile sayılmazken…
Sonuçta kendi imgesini doğrultamamış, çarpık simgelere dönüşmüş, uyumsuz insan; kusurlu imgesini yansıtmak, çoğaltmak, başka varlıklara, doğaya yansıtmak konusunda pek heveslidir. Aslında düşünülürse yalın bir usavurumun bize göstereceği şey, uygarlık başlığı altında ürettiğimiz, ortaya koyduğumuz her şeyin (artefakt) ne denli barışçıl işlev görmüş olsa da bir ayrıcalık sağladığı ve her ayrıcalık gibi elinde tutanın yok etme silahına dönüştüğüdür. Klaus Kornwachs’ın dediği gibi, “Her sorun için teknolojik bir çözüm getirilemez, fakat her teknolojik çözümün bir sorunu vardır.” (Teknoloji Felsefesine Giriş, Çev. Sergül Vural Kara, Runik Kitap y., 2021, İstanbul, s. 118 vd.) Ayracasız (istisnasız) her insan ürünü, yok etme aracına dönüşme gizilgücü taşır. Nedeni ise yaratılan ürüne içkin değildir, yani buğday, metal, elektrik yansızdır (nötr): Türümüzün elinde her ürün sonul (nihai) olarak atom bombasına, nükleer başlığa, transistöre, çipe, bilgisunara (internet), yapay anlağa dönüşür, hem de kaçınılmazca. Ekmek hep söylenegeldiği gibi kimin elinde olduğuna bağlı olarak bazen barış bazen de savaştır, tıpkı güvercinler gibi. Çünkü simge dediğimiz (şey), en kıyıcı insan ürünlerinden (artefakt) biridir.
Artık anlaşılmış olmalı. Yapay anlak (zekâ) diye önümüze sürülen aslında uzun bir insan birikimine dayalı yeni ürün ya da hadi şaka yollu söylersek, oyuncağımız, bir yandan barışa bir yandan (ve şimdilik ağırlıkla) savaşa göz kırpan bir elçi ya da aracı. Kabasından tartışmak istediğim şey; aracın, aygıtın, ürünün sınıfsal kullanımı, yönlendirimi, güdümlenimi, çıkar amaçlı yorumu değil. Açıklama gerektirmeyen bir şey bu. Konuyu herhangi bir uygulayımın (teknoloji) yeteneklerinin sınırı ya da eşiğine gelip dayayan ve eşiği de insanla sınırlama tasası içinde anlamaya, tartışmaya çalışanların açmazı çok daha önemli bir sorun. Hız hızın bilincini, uygulayım uygulayımın bilincini aşalı hanidir ve tartışma buraya sıkıştırılamaz. O zaman neyle karşı karşıya olduğumuz ve süreci hangi koşulların, güçlerin (dinamik) nasıl yönetebileceği ve olanaklı tüm seçenekler göz ardı edilmiş, hatta atlanmış olur. Sonuçta nicel anlamda uygulayım bir süredir zaten insan bireyinin fiziksel donanımını, anlıksal (zihinsel) doğamız da içinde olmak üzere, sınırsızca ve katbekat aşmış ya da bu gizilgücü yine taşımaktadır. Söz konusu nicel birikim hızla ve katlanarak büyümesini sürdürecek, yapay anlak (YA) sanat yapıtı da üretebilecek, şiir vb. yazacak, resim, film yapacak ve insanın yaratıcı esinlenimi ve birikimi bununla yarışamayacaktır. Nicel anlamda kuşkusuz... Öyleyse sorunu başka biçimler, zeminlerde ele almak, tartışmak gerekiyor. İzlediğimiz tartışma geniş bir yelpazede (s)açılıyor, geliştiriliyor görünse de iş yapay anlağın dönüp dolaşıp insanı vurma, türümüz için bir yıldırı nesnesi, yok edici olma korkusuna dayanıyor. İnsan imgelemi, kendi kavrayışında yerleşik, tarihsel özneliğini masaya sürebilir, değişmece (metafor) konusu yapabilir mi? Kendine karşı özneyi ne düzeyde imgeleyebilir? Kendi özneliğini (bilerek ya da ayrımında olmadan) silip, biçimlediği ülküsel (ideal) öznesini kendi yerine geçirebilir mi (ikâme)? Ortaya çıkan şey özne mi, nesne mi olur? Bu konuda insan(lık?) hızla yol alırken (!) nedense umutsuz ve salakça bir özgüveni taşıyor olmasına ne demeli? Benim eleştirim ürüne değil, ki kuşkusuz ürün (teknoloji) konuma ve beklentilere göre ayrıca biçimlenir hep ve eşitsizliğin altyapısını üreten üreteçlerden biridir, türümüze, insan dediğimiz, şu açmazlar, salaklıklar dizisine (seri)… Flaubert’in son dönemlerinde kaygılı araştırması da bununla ilgiliydi (Bouvard ile Pécuchet, 1881).
Sonuç olarak birkaç tümceyle tezim şu:
Hiçbir yapay anlak (YA), türümüzün salaklığını (budalalık), kararsızlığını, tarihsel ve anlıksal zamanının tam ortasında kendinden hoşnut, ilkesiz (oportünist) insanın (özden)-kusurunu, tarihsel ve anlıksal seçimlerindeki korkunç ikilemi ve yanlışlık anıtlarını, olumsuz (negatif) ve onu aynı zamanda İnsan türü yapan tüm kötücül birikimini, yani sonuçta insanı insan kılan ve özde ana bileşeni olan yok-insanı, olanaksız-insanı yan(s/k)ılayamayacaktır. Türünün içinde kaldığı sürece hiçbir insan tasarımı, yapayanlış, sapkın türsel örüntülerini yazılımlarına giydiremeyecek ve dolayısıyla yapay anlağın bilinçaltı olmayacaktır. Kuşkusuz, bilinçaltı da tasarlanabilir ama üretilmiş, önsel (a priori) bilinçaltı bilinçaltı değildir ve işte böyle olduğundandır ki yapay anlak (YA) bilinci de olanaksızdır. Bunun için türümüzün bilinci(ni), yalnızca artılarıyla değil eksileriyle de kavramış olması gerekirdi. Oysa bilincimizi, dolayısıyla bilinçaltımızı özdönüşümlü olarak kavramamız olanaksız. Hemen belirtelim ki bilinç ve bilinçaltı diye dile getirdiğimiz ulamsal (kategorik) tanımlar belki de aynı şeyin iki yüzü olmak bir yana asla ele geçiremeyeceğimiz tanımlar. Çünkü her koşulda sözlüğün (kümenin) içindeyiz, oradan konuşuyoruz ve bu yüzden sözlükten taşmak ama taşarken adları kaydırmak, yanlışlarımızı büyütmek zorundayız. Değişmecesiz (metafor) var olamayız ama böyle olmasını yapay anlaktan (YA) umuyor, bekliyor gibiyiz, tüm saflık ya da salaklığımızla. İşte bu noktada ürün, uygulayım (teknoloji), yapay anlak (YA) insan türünün gerisinde kalacaktır, 1) İnsan kendisinin hep gerisinde kalacağından ve 2) Yapay anlağın daha az kusurluluğu, daha yetkin usavurumu, doğru (!) ve duralamasız seçim yapma zorunluluğuyla…Yakınalım, ağlayalım mı yoksa sevinelim mi? İkisi için de yanlış yerdeyiz, ne yazık ki…